![]()
ERZURUM’DAN ALİKÖÇEK KÖYÜNE
Babam ve Şerif Amcam, kararlaştırdıkları gibi uygun bir anda beni Erzurum Devlet Hastanesi’nin arka kapısından kaçırıp Aliköçek (Alibey) köyüne doğru yola çıktılar. Yol uzun… Beş yaşında, kolları yanmış vücudu kırıklarla dolu bedenimi arka koltuğa uzattılar. Hatırladığım tek şey uzandığım yerden bazen ışıkları bazen bulutları görmekti.
Babamla amcamın Kürtçe yüksek sesle konuşarak sohbet etmeleri, belki de tartışmaları uğultulu bir ses halinde hiçbir uzvu hareket etmeyen bedenime çarpıp yankılanıyordu. Arada bir, “Bavo! Ez avê dixwazim!” (Baba! Su istiyorum!) diyerek ya sessizliği bozuyor ya da sohbetlerini bölüyordum.
Aliköçek, Iğdır merkeze 20-25 km uzaklıkta, dağın yamacında kurulmuş bir köydür. Burası aslında hem köy hem de yayla yeridir. Yaz aylarında köyün ahalisi başka yaylalara gitmez, dağın yamacına ve “neval” dediğimiz vadilere doğru uzanan meralarda hayvanlarını otlatırlardı. Hatta buralarda kıl çadırlarını kuranlar da olurdu. Babam ve büyükbabam bu köyde dünyaya gelmişlerdi. Nedenini bilmiyorum ama babam 1983 yılında Aliköçek köyünü terk eder, yine Gêloî aşiretinin yaşadığı Karakuyu köyüne yerleşir.
Babam, beni kaçırdığı için suç işlemiştir. Jandarma peşindedir. Her yerde arandığını bildiği için artık Karakuyu köyüne geri dönmesi mümkün değildir. Aliköçek köyünde akrabalar arasında saklanma şansı bulacağını ümit eder.
Jandarma korkusu o denli büyüktür ki beni bir evde alıkoymak yerine bir tandır damında, kimsenin aklına gelmeyeceği bir yerde sakladılar. Acılarım tarif edilemez kadar büyük ve dayanılmazdı. Halime Halamın sonradan anlattığına göre çığlıklarım o denli yüksek ve rahatsız ediciymiş ki tandır damına yakın olan evlerde oturanlar sesimi duymamak için uzaktaki akrabalarına misafir oluyormuşlar.
Kollarım yandığı için vücudumdan ağır bir koku sürekli etrafa yayılıyordu. Beni görmeye gelen akrabalar, kokudan rahatsız oldukları için yüzlerini kapatır, temkinli bir şekilde yaklaşır, acıma duygusuyla bakarlardı. “Acıma” duygusundan o günden sonra nefret ettim.
Akrabalar babamı ikna etmeye çalışırlar: “Bu çocuk yaşayamaz. İğne vuralım uyutalım (öldürelim). Hem sen kurtul hem de o çocuk bu acılardan kurtulsun!”
İki kez iğne getiriyorlar, ancak babamı ikna edemiyorlar. Ölmemi bekliyorlar ama bedenim ve ruhum direniyor, ölmek istemiyor.
Babam arada bir gizlice şehre (Iğdır’a) iniyor, Iğdır Devlet Hastanesi’nde görevli bir akrabamızın verdiği tentürdiyot, krem, gazlı bezi alıp köye geliyordu. Babam, kendi gücüyle beni tedavi etmeye çalışıyordu. Zaten babamdan başka kimse de vücudumun yaydığı ağır kokuya dayanıp yanıma yaklaşmazdı.
Babam, psikolojik büyük bir yük altında eziliyordu. Maddi gücü tükenmişti. Sırtını dayayabileceği kimsesi yoktu. Vicdan azabı ve suçluluk duygusuyla ne yapabileceğini bilmeden ortalıkta dolaşıp duruyordu.
Yaralarımın üzerinde beyaz kurtçuklar vardı. Babam ne kadar uğraşsa da onların çoğalmasına engel olamıyordu. Ben kafamı çok az kaldırabiliyor, çevreye hızlı bir göz atabiliyordum. Bedenim ve uzuvlarım hareket etmiyordu.
Bu halde ne kadar kaldığımı hatırlamıyorum. Bir gün ilginç bir rüya gördüm. Rüyamda, Aliköçek köyüne gelen üç yol ağzında uzanmış haldeyim. Beyaz elbiseli üç-dört ihtiyar yanıma yaklaştı. Birisi sağıma birisi solum oturdu. Diğeri de başucum oturdu, içi şeker dolu bir kabı göğsüme yerleştirdi. Kollarım vardı. Mutluydum.

Yusuf, rüyasında beyaz sakallı, nur yüzlü yaşlı adamlar görür
Ertesi gün rüyamı babama anlattım. Babamın gözleri umutla doldu.
Aradan birkaç gün geçti. Artık sağa sola dönebiliyordum. Tandır damında yalnız olduğum böyle bir günde yanmış kollarımdan kurtulmaya karar verdim. Sol kolum tamamen yanmıştı. Nasıl yaptığımı hatırlamıyorum, sol kolumu söküp attım. Sağ kolum dirseğin üst kısmına kadar yanmıştı. Bu kez var gücümle sağ kolumdaki yanı kısmı söküp atmak için uğraştım. Sağa dönerek vücudumun ağırlığını sağ kolumun üzerine verip var gücümle yüklendim. Kemik kırılması sesi geldi. Sağ kolumu dirsekten yukarı olacak şekilde bedenimden ayırdım. Kırık yerden fırlayan kemikler görünür şekildeydi.
O anda Halime Halam tandır damına geldi. Yaptıklarımı görünce çığlık atıp bayıldı.
Güneşli bir gündü. Bahçede ahşap bir direk vardı. Annem direğin yanına bir yatak serdi, beni oraya uzattılar. İlginç bir şekilde vücudumu ve ayaklarımı hareket ettirebildiğimi fark ettim. Arada bir doğrulmaya çalışıyor, sağa sola yuvarlanıyorum. Yaralarım kapandıkça daha da güç toparlamaya başladım. Yürümek, koşabilmek özlemiyle doluydum. Köyün çocuklarıyla traktörün peşinde koştuğumuz günleri hatırlıyor, aynı günlere geri dönmek istiyordum. Bazen sırtımı direğe dayayarak ayağı kalkıyor, adım atmaya çalışıyordum. Sanki yürümeyi yeniden öğreniyordum.
Aradan birkaç ay geçti. Artık yürüyebiliyordum. Yürüyebilmenin sevinci, kollarımın olmayışını bir anlamda unutturdu bana.
Jandarma babamı yakalayınca beni mahkemeye götürdüler. Altı yaşıma yeni girmiştim. Kendimi Kürtçe iyi kötü ifade edebiliyordum. Hâkimin karşısına çıkaracaklar. Akrabalar, “Babamdan şikayetçi değilim,” diye söylemem için beni sıkı sıkı tembihliyorlar.
Hâkim, karşısında süklüm püklüm duran babamı ve kolları olmayan altı yaşındaki çocuğu görünce etkilendi. İfadem alındı. Türkçeye çevrildi. Hâkim, babama nasihat etti:
“Bu çocuğa senin bakman mümkün değil. Bunun için devletimizin kurumları var. Oraya müracaat et.”
Babam beraat etti. İlk işi bu kurumlarla ilgili bilgi toplamak oldu. Konuyu bilen dostları, “Ankara’ya gitmelisin. Bu sorunu orada çözebilirsin,” deyince babam Ankara’ya gitmeye karar verdi.
Sonraki yıllar babam anlattı: Otobüs Iğdır-Erzurum arasında yol alırken, silahlı bir grup otobüsün önünü keser. Propaganda yapar. Hatta bağış adı altında zorla para toplamaya kalkışırlar. Babamın üzerinde bin bir zorlukla sağdan soldan borç ettiği bir miktar para vardır. Ona el koymak isterler. Babam zaten psikolojik bir çöküntü içindedir. Yaşamdan bıkmış, hayata ve her şeye kızgın bir haldedir. Sinirli bir şekilde ayağı kalkar, silahlı gencin yakasına yapışıp küfür eder. Babamı otobüsten dışarı çıkarıp kurşuna dizecekler. Aralarında bir Iğdırlı var. Babamı ve aileyi tanıyor. Durumu arkadaşlarına açıklar, babama dokunmazlar.
1991 yılı yaz ayı. Babam, Ankara’ya gidiyor. Yol yordam bilmiyor. Sağa sola gidip geliyor. Sonuç alamıyor. Çaresizlik duygusuna yenik düşüp bunalıma giriyor. İbret olsun diye artık yaşamına son vermeye karar veriyor. Çankaya Köşkü’nün önünde kendini yakmaya kalkışıyor. Müdahale ediyorlar.
Mesut Yılmaz, Başbakan’dır. Olup bitenden Başbakan’ın eşi Berna Yılmaz Hanım’ın haberi olur. Iğdırlı Adil Aşırım Bey’i babamla ilgilenmesi için görevlendirir.
Babam, Iğdır’a döndü. Ankara’ya gideceğiz. Türkçe öğrenmem gerekli. Babam beni Halime Halamın yanına gönderdi. Ruhumdaki macera ve merak tutkusu yeniden canlandı. Halamın oğlu Emrah ile Türkçe konuşmaya çalışarak bahçede oynuyoruz. Bahçe duvarının yanında üç tekerlekli seyyar satıcı arabası var. Sağ kolumda küçük bir parça olarak kalan kolumu kullanarak bin bir zorlukla duvara tırmandım. Oradan kendimi seyyar arabanın üzerine fırlattım. Evdekiler korkuyla koşup geliyorlar.
AİLEDEN KOPUŞ
Bir gün babamla birlikte Ankara’ya doğru yola çıktık. Adil Aşırım Bey’in bürosuna gittik. Bugünkü gibi hatırlıyorum: Babam, Adil Beyle sohbet ediyor, ben de Adil Bey’in, kolunda dönüp duran altın kaplamalı saatine pür dikkat bakıyorum. Adil Bey, iki de bir kolunu hızla sallıyor, ters dönen saatini tekrar düzeltiyordu. Dışarı çıkınca gördüklerimi babama anlatıyorum. Babamın yüzü sürekli asık ve gergin… Ben komik bir şey anlattığımı düşünüyorum ama babam anlattıklarımı duymuyor bile…
Çocuk Esirgeme Kurumu’na bağlı Esenboğa yolu üzerindeki Pursaklar Saray Çocuk Yuvası’na yerleştirmeye karar veriyorlar. Tabii benim bundan haberim yok. Babamla birlikte çocuk yuvasına gidiyoruz. Bizi karşılıyorlar. Danışmadaki görevlilerden birisi yaklaştı, başımı okşadı. Bu bir sevgi okşaması değil, ayrılık okşamasıydı. Bunu hissettim. Altı yaşında kolları olmayan bir çocuk olarak babam benim her şeyimdi. Onunla birlikte ben vardım. Onsuz bir yaşamı hayal edemiyordum. Başkalarının beni sahiplenme ihtimali yüreğimi ürperti ile doldurdu.
Bir hemşire geldi. Beni bir odaya aldı. Koltuk altımı pansuman etti. Tekrar babamın yanına geldim. Bir ara babam bana dönerek, “Sen burada bekle, gidip sana çikolata alacağım,” dedi. Babamın bakışında ve sözlerinde bir ayrılık mesajı vardı. Babam kapıyı açıp çıkınca yüreğime, ya babam geri gelmezse, diye bir korku saplandı. Bir yandan bu korkuyla boğuşurken bir yandan da her gördüğüm şeyi hafızama kaydediyorum. Güya bütün bunları Iğdır’a döndüğümüzde anneme anlatacağım.
Beni bir odaya aldılar. Babamın dönüşünü bekliyorum. Aradan 4-5 dakika geçti ama babam ortalıkta yoktu. Revirin kapısını sağ omzumla itip açtım. Önümde sağa ve sola açılan iki koridor vardı. Acaba babam hangi koridordan çıkıp gitti, diye kendimi sorguladım. Sola döndüm. Koridorda hızla koşmaya başladım. Sanki babamı yakalayıp onunla birlikte Iğdır’a dönecektim. Görevliler beni yakaladılar. Koridorda ağlayarak Kürtçe bağırıyordum:
“Bavo, bavo. Tu li ku yî?” (Baba, baba. Neredesin?)
(NOT: Yusuf Akgün’e en zor gününde yardım eli uzatan değerli hemşehrim Adil Aşırım Bey’e sonsuz teşekkür ve minnet duygularımı iletiyorum. Mücahit)

Yusuf Akgün’ün aile şeceresi

Milli yüzücümüz Yusuf Akgün dalış yaparken
İKİNCİ BÖLÜMÜN SONU. DEVAM EDECEK
Mücahit Özden Hun | Hunacademy