BOLİVYA DAĞLARINDA BEYAZ BİR ADAM

Toplu Yazılar

Değerli Okuyucular:

Geçen hafta, sevgili kızımız Linda, Ankara’ya bizi ziyarete geldi. Özyeğin Üniversitesinde Psikoloji okuyor. İnşallah bu yıl mezun olacak.

Derslerini İngilizce aldığı için, bir ara meraklanıp Psikolojide sıkça kullanılan bazı temel tanım ve kavramları tartışmaya koyulduk. Aslında böyle bir tartışmayı ben başlattım. Türkiye’de İngilizce eğitim veren üniversitelerin temel kavramları öğrencilere doğru aktarıp aktarmadığını merak ediyordum.

ÇEVİRİ DİLİ

Bildiğiniz gibi bir kelimeyi bir dilden başka bir dile çevirmek artık çok kolay. Kitap formatındaki sözlüklere başvurma zahmetine katlanmadan elinizdeki akıllı telefonun düğmelerine basarak örneğin İngilizce bir kelimenin Türkçe karşılığını anında bulabilirsiniz. Karşınıza çıkan Türkçe anlamı doğru kabul edip, okuduğunuz İngilizce metni yorumlamaya çalışırsınız.

Basit kelimelerde bunun elbette bir sakıncası yok. Örneğin, “Book (buk)” kelimesinin Türkçesi, “Kitap” olarak karşınıza çıkacaktır. Bu şekilde binlerce kelime bir anlamda hatasız bir şekilde birebir karşılığını bulacaktır.

Ancak asıl önemli olan “kompleks” yani felsefi, sosyolojik, psikolojik vb derinliği olan kelimelerin Türkçeye çevrilmesidir. Bu durumda, İngilizce kelimelerin Türkçe karşılığı ya yetersizdir ya da konudan uzaktır. Çünkü bu kelimeler, “Kitap, Kalem, Kaşık..” gibi bir objenin Türkçeye çevrilmesi kadar kolay değillerdir.

“Kompleks” kelimeler, kendi içlerinde bir anlamda koskocaman bir tarihi, dünya görüşünü, toplumsal değerleri gizlice taşırlar; kısacası bu kelimeler bir “kültürün” özeti durumundadırlar.

Bu türden kelimelerin birebir çevirisi olmaz. İyi bir okuyucu, “kompleks” kelimelerin anlamını İngilizceden İngilizceye sözlüklere veya ansiklopedilere başvurarak anlamalıdır; yoksa da “kültürel” boyut kaybolduğu için akıllı telefonun size vermiş olduğu çevirinin bir anlamı yoktur.

İsterseniz söylediklerimi birkaç örnek üzerinde açıklamaya çalışalım:

Linda’ya aşağıdaki üç kelimenin Türkçe anlamını sordum. Linda, sözlükten veya içinde büyüdüğü kültürün değer yargılarını esas alarak “doğru” olarak varsaydığı çevirileri bana verdi. Ayrıca bu kelimelerin Türk kültüründe “negatif” mi “pozitif” mi bir anlam içerdiğini da eklemesini istedim.

Linda’nın, sorduğum İngilizce kelimelere verdiği Türkçe karşılıkları ve Türk kültüründeki algılanışlarını aşağıda veriyorum:

                                                  Linda’nın Türkçe karşılığı          Negatif/Pozitif

PRAGMATISM (pregmetizm)       Faydacılık                                   Negatif

ALIENATION (elineyşın)              Yabancılaşma                             Negatif

SCEPTICISM (skeptisizm)             Şüphecilik                                  Negatif

Şaşırmıştım! Amerikan toplumunun değerler sistemini özetleyen yani ortalama bir Amerikalı tarafından “pozitif” olarak algılanan bu üç kelime, Türk kültüründe “negatif” olarak değerlendiriliyor, öğrenciler de zihinlerinde bu çeviriyle İngilizce kitapları okuyup anlamaya çalışıyorlar. Korkunç bir durum!

AMERİKAN TOPLUMU DEĞERLER SİSTEMİ

Amerikan toplumunu ayakta tutan üç temel değer vardır: Pragmatism, Alienation ve Scepticism.

Bu üç garip kelime, aynı zamanda Amerikan toplumunun dinamizminin, yaratıcılığının ve buluş yeteneğinin de temelini oluşturmaktadır. Anlıyorum, koronavirüsün ortalığı kasıp kavurduğu, ekonomik zorlukların artık tahammül edilemez boyuta geldiği böylesi günlerde, kendi kendinize, “Bana ne Amerikan toplumunu ayakta tutan değerler sistemine,” diye söylenebilirsiniz.

İlk bakışta, ben de sizlere hak veriyor olacağım. Ancak, “işin esprisi” yani paradoks şurada yatmaktadır: Eğer bu üç kavramı hakkıyla anlamaya çalışırsanız, içinizde bulunduğunuz ailesel, sosyal, ekonomik veya siyasal koşullar, sizlere hiçte o denli korkutucu gelmeyecektir.

Unutmayınız, bizi “mutsuz” eden, yaşamın mutsuzluğu değil bizim yaşama bakış açımızdır. O halde, bakış açımızı bu üç yeni kavramla zenginleştirmeye ne dersiniz?

PRAGMATISM (pregmetizm)

Bu kelimenin veya kavramın Türkçe sözlük karşılığını vermeyeceğim. “Pragmatism” kelimesini orijinal haliyle kullanıp, gerçekte ne anlama geldiğini açıklamaya çalışacağım. Her şeyden önce “Pragmatism” olgusunun 19’ncu yüzyılda ABD’de ortaya çıktığını belirtmem gerekiyor.

“Pragmatism” kelimesini daha iyi anlayabilmek için, şu soruyu sormamız gerekir: Bu kelimenin zıt anlamı nedir? Cevabı kolay: Teori, kuram veya halk dilinde anlaşıldığı şekliyle “safsata yani hatalı çıkarım”.

Umarım şimdi meramımı sizlere daha rahat aktarabileceğim:

“Pragmatism” şunu önerir:

“Kardeşim, teorik safsata içinde boğulup zaman kaybetme, adım at! Oturup, ‘Eğer bu adımı atarsam ne olur’, diye düşüneceğine, fazla düşünmeden adımını at ve ortaya çıkan yeni durumla yüzleş, çözüm üret, ikinci adım atmaya hazır hale gel!”

Aslında her şey ilk bakışta ne kadar da kolay görünüyor, değil mi? Hatta bir çoğunuzun, ben zaten öyle yapıyorum, dediğini de duyar gibiyim. Eğer biraz daha derinlemesine düşünürseniz, yanıldığınızı anlayacaksınız.

Örneğin, varsayalım ki, ev, araba veya elbise alacaksınız. Eğer bir pantolon almak için günlerce tüm mağazaları dolaşıp, fiyat ve kalite karşılaştırması yapıyorsanız, “teori” içinde boğulmuşsunuz demektir. Aynı yaklaşımı, karşınıza çıkan bütün durumlarda sergileyeceğiniz için, siz, bir anlamda kendi düşünce sisteminizin “kölesi” durumuna indirgenmiş olacaksınız.

Daha kötüsü, “Ah keşke bu pantolonu değil de diğerini alsaydım,” diye düşünürseniz, “kölelik” durumunuz daha da vahim bir hal alacak, önemli bir zaman dilimini de “pişmanlık” duygusuyla boğuşarak geçireceksiniz. Zengin de olsanız aslında hayatınızı bir “köle” olarak devam ettirdiğinizin aslında farkında olamayacaksınız.

Halbuki “pragmatism” düşüncesiyle hareket eden birisi, fazla zaman kaybetmeden, ihtiyacını karşılar, “iyi mi yaptım kötü mü yaptım,” diye kendisini sorgulamadan olup biteni unutur, vicdan yapmaz, pişmanlık duymaz, ileriye bakar. Kararlarını verebilen, sonucuna da katlanan “özgür insan” duygusuyla hareket eder.

Amerika’daki bireyler bizim anladığımız türden bir “pişmanlık” duygusu taşımazlar; bunun yerine, “tecrübe ettim” anlayışı hakimdir. Bu da ileriye doğru hızla hareket etmelerine imkan sağlar.

ALIENATION (elineyşın)

“Alienation” kelimesi yüzyıllardır dini ve felsefi tartışmalarda farklı anlamlarda kullanılmıştır. Hatta Karl Marks, 19’ncu yüzyılda bu kelimeye el atar, işçi sınıfının, “kendi yarattığı ürünlere yabancılaşması” olgusunu açıklamak için kullanır. Bu anlamda düşünüldüğünde, “Alienation” kelimesi “negatif” bir anlam içerir. Marks’a göre, “Alienation” demek “sömürü” demekti.

Amerikalılar, bu kelimeyi iki farklı anlamda kullanırlar: Birincisi, bireyin kendisine yabancılaşması; ikincisi, bireyin aileye ve topluma yabancılaşması.

Amerikan toplumsal değerlerine göre eğer bir birey “kendisine yabancılaşma” yeteneği gösteremiyorsa, kendi yeteneklerinin farkında olamayacaktır; kendisini iyi tanımadığı için de hayatta ne istediğine bir türlü karar vermeye cesaret edemeyecektir.

Buna göre, birey, kendi yeteneklerini deyim yerindeyse masanın üzerine koymalı, uzaktan bir yabancı gibi bu yetenekleri değerlendirmeli, ancak bunu yaparak yeteneklerine en uygun mesleği veya kariyeri bulması mümkün olabilecektir.

Amerikalılardan sıkça şu ifadeyi duyabilirsiniz: “Hukuk okuyordum, ancak yeteneklerimi tam kullanamadığımı fark edip mühendislik okumaya karar verdim.”

Bu gibi kökten değişimler ancak bireyin kendi kendisine “yabancılaşması” yeteneği sayesinde mümkün olabilmektedir.

Diğer yandan Amerikan toplumunda kök salmış diğer bir değer yargısı da bireyin, aile ve topluma “yabancılaşma” yeteneği göstererek, bireysel bağımsızlığını ele almasıdır. Bireysel özgürlüğünün değerini anlayamamış birinin, yeteneklerini tam olarak ve hakkıyla kullanamayacağı yönünde bir inanç vardır.

Bu yüzden Amerikan ailelerinde, çocuklar liseden sonra aileden kopup, aileden uzak bir şehirde okuma ve çalışmayı bireysel özgürlüklerine verdikleri bir değer olarak görürler.

Böylece Amerikalı birey, hem kendine hem de aileye (topluma) yabancılaşarak kendisini en üst düzeyde gerçekleştirme, yeteneklerine en iyi şekilde kullanma fırsatı bulur.

Maalesef ülkemizde birey hem kendisinin hem de aile değerlerinin bir “kölesidir”. Karar vermekte zorlanır, okul, iş ve evlenme gibi en önemli kararlarında ailenin ve çevrenin onayını almadan adım atamaz. Bu da elbette toplumsal dinamizmi öldüren ve bireylerin kendilerini gerçekleştirmelerine engel yaratan bir durumdur.

SCEPTICISM (skeptisizm)

Şimdi geldik son kelime veya kavramı ele almaya…Türkçe çevirilerde bu kelimenin karşılığı “Şüphecilik” olarak verilmektedir. Eğer bir arkadaşınıza, “Çok şüphecisin ya!” derseniz, elbette bu durumda bu kelimeye “negatif” bir anlam yüklemiş olursunuz. Türkiye’deki genel kullanım da bu “negatif” tanım etrafında dönüp dolaşır.

Halbuki “Scepticism” kelimesi Amerikan toplumunun yücelttiği temel kavramlardan birisidir. “Scepticism”, bireyin, kendini geliştirmesinde ve önüne çıkan engelleri aşmasında sahip olduğu en önemli silahtır. Bu sayede, yeni buluşlara ulaşma yeni çözümler üretme konusunda ABD, dünyada liderliği elden bırakmaz.

“Scepticism” kavramı ortalama Amerikalının zihninde şöyle işler: “Bu ürünü daha iyi nasıl geliştirebilirim? Müşteri memnuniyetini sağlayabilecek miyim? Okuduğum üniversiteden acaba istediğim gibi yararlanabiliyor muyum?”

Kısacası, ruhunda ve zihninde “Scepticism” taşımayan bireyler için toplum ve çevre, ölü ve değişmeyen bir ortam hissi uyandırır. Bu durumda birey, değişim umudu körelmiş olarak, kendisini kaderci bir anlayışa teslim eder. Bunu özellikle gençlik kesiminde gözlemlemek mümkündür.

Kısacası, SCEPTICISM, herhangi bir konuda bir adım atmadan önce, bütün ihtimallerin göz önünde bulundurulması anlamına gelir.

Şimdi isterseniz PRAGMATISM, ALIENATION ve SCEPTICISM kavramlarını birlikte ele alabileceğimiz bir örneğe göz atalım:

BOLİVYA DAĞLARINDA CHE GUEVARA (çe gıvara)

Kübalı fotoğrafcı Alberto Korda’nın çektiği resim

Che Guevara, Arjantin doğumluydu. Beyazdı. Küba Devriminden sonra Castro’dan ayrıldı, Kongo’ya gitti. Maocu düşünceye bağlıydı. Fransız arkadaşı Regis Debray, Che Guevara’nın izlediği gerilla yöntemini “Foco” kelimesiyle tanımladı.

“Foco”, İspanyolca bir kelimedir. “Odak / Odaklaşmak” anlamına gelir. Bu teoriye göre, eğer iyi eğitimli bir gerilla grubu, emperyalizmin zayıf halkası olan bir ülkede, devrim hareketi başlatırsa, yoksul halk kesimi bu küçük gerilla çekirdeği etrafında bütünleşecek, kırlardan şehirlere doğru bir halk hareketi ortaya çıkacaktır.

Bu akım, Türkiye’de “Fokoculuk” olarak bilindi ve tartışıldı. 1970’li yıllarda bu niyetle devrimci gruplar (Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya, Sinan Cemgil vb), Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde eylem başlattılar ama başarılı olamadılar.

Che, sıradan birisi değildi. Bu resimde görüldüğü gibi ünlü iki Fransız filozof, Sartre ve Simon de Beauvoir ile sohbet etmektedir. Sartre, Che için şöyle demiştir: “Hayatta tanıdığım en yetkin ve olgun insan.”

Che Guevara, 1966’da Kongo’da eğitim görmüş, gerilla savaşının inceliklerini bilen 50 savaşçısıyla birlikte Bolivya dağlarına gider. Düşüncesi şöyledir: Bolivya, Güney Amerika’nın en yoksul ülkesidir. Bolivyalı yoksul Kızılderili ahalinin yerleşik olduğu dağlarda gerilla eylemi başlatılırsa, halk akın akın gerilla grubuna katılacak, köylerden şehirlere doğru bir devrim hareketi ateşlenecektir.

Che Guevara Bolivya Dağlarında bir köyde. Yerli halkın sempatisini kazanmaya çalışıyor ama yerli halkın Beyazlardan nefret ettiği gerçeğinin farkında değildir. Üstelik yerli halk İspanyolca bilmemektedir.

Che Guevara, Bolivya’nın gerçekliklerini dikkate almadan hatta daha Bolivya’ya ayak basmadan zihninde bir devrim kurgusu (hayali) oluşturmuş, bunu gerçekleştirmek için harekete geçmiştir. Bu düşünce tarzı, PRAGMATISM yoksunluğuna işarettir.

Eğer Che Guevara, PRAGMATISM’i benimsemiş olsaydı, önce Bolivya’ya ayak basar, var olan gerçekliğe göre strateji belirlerdi. Che Guevara, Bolivya Ordusunu, güçsüz ve yetersiz hayal ediyor, bir çırpıda parçalanacağını düşünüyordu. Bunun böyle olmadığını görmesi için ayağını Bolivya topraklarına basması gerekiyordu.

Bolivyalı bir Kızılderili

Che Guevara’nın ikinci büyük hatası ALIENATION kavramının önemini göz ardı etmesiydi. Guevara, yerli ahaliden ve halktan destek alacağını ummuştu. Halbuki 19’ncu yüzyılda ülkesini işgal eden İspanyol istilacılardan nefret eden Bolivya’nın yerli halkı, karşılarında 50 kişilik “beyaz” gerilla grubu görünce, zihinleri İspanyol istilacılara gitti. (1960’lı yıllarda Bolivya nüfusunun %10’u Beyaz yani İspanyol asıllıydı. Bolivya’nın özellikle kırsal kesimde yaşayan Kızılderili çoğunluğu Beyazlardan nefret ediyor üstelik İspanyolca bilmedikleri gibi her kabilenin de kendine özgü bir dili vardı. Che Guevara, sahadaki bu gerçekliği göz ardı etmiştir.)

Yoksul köylüler evlerine kapandılar. Gerillalara ekmek bile vermediler. Che Guevara, bu sosyal “Yabancılaşmayı” daha önceden öngörmemişti. ALIENATION kavramını anlamış ve irdelemiş olsaydı, yerli halkın bu tutumunu anlayabilir, daha farklı stratejiler izleyebilirdi.

Che Guevara’nın diğer bir hatası, gerilla savaşı başlattığı bölgedeki yerli halkın dilini bilen kimsenin yanında olmamasıydı.

Üçüncüsü, Che Guevara SCEPTISM kavramını da göz ardı etmişti. Bolivya Komünist Partisi’nin koşulsuz bir şekilde kendisine destek çıkacağını düşünüyor, bu konuda en küçük şüpheye bile yer vermiyordu. Bolivya Komünist Partisi, Che Guevara’ya destek sunmadığı gibi, CIA ile işbirliğine girdi. Bu yetmezmiş gibi Che Guevara, ABD ve CIA’nın Bolivya’ya ilgi göstermeyeceğini, böylesine “önemsiz” bir ülkeye müdahale etmeyeceği inancına sahipti. Halbuki Bolivya Ordusu, ABD Özel Harekât Birlikleri tarafından eğitilip donatılmaktaydı. Askeri danışmanların yanı sıra, gerillaların bulunduğu bölgeye yakın bir alanda, yani La Esperanza‘da, cengel (bir çeşit orman) savaşı eğitimi almış, seçkin Rangers taburu da vardı.

Che Guevara, bu üç temel hata nedeniyle, gerilla hareketini başlatamadan yakalandı, infaz edildi.

Che Guevara’nın infaz edilmiş bedeni. (Bir ölünün bedeninin resmini yayımlamayı doğru bulmuyorum. Ancak zaman içinde şöyle bir gelişme yaşandı: Che, 1966’da öldürüldüğünde bir anda 68 kuşağının idolü oldu. Alberto Korda’nın ünlü resmi, isyancı öğrencilerin elinden düşmedi. Sonraki yıllar Bolivya istihbaratının ve CIA’nın arşivlerinde saklı olan yukarıdaki resim yayımlandı. Bu resimde, Che’nin bedeni, O’nun infaz edilmeden önce son derece korkusuz ve cesur bir şekilde ölümü karşıladığını kanıtladığından, bu resim de tıpkı Alberto Korda’nın resmi gibi isyancı gençlik arasında bir idole dönüştü. Öleceksen Che gibi öleceksin, sloganı zihinlerde yer etti.)

NOT: Çağdaş yaşam, tek boyutlu olmaktan çıkmıştır. Özellikle gençlere sesleniyorum: Eğer gelecekte ve kariyerinizde başarılı olmak istiyorsanız düşüncelerinizi sorgulamanız, kendinizi yeniden yaratmanız gerekmektedir. Yaşam bunu zorunlu kılmaktadır. Ailenin ve toplumun size kazandırdığı değer yargıları yetersiz kalabilir. Pragmatism, Alienation ve Scepticism gibi kavramlar, yol haritanızı çizmenizde ve doğru kararlar vermenizde sizlere eşlik edebilirler.Aşağıdaki iki sekme aşağıdaki içeriği değiştirir.

Toplam Sayfa Ziyareti: 772 - Bugünkü Ziyaret: 1