Mücahit Özden Hun

İradenin Zaferi Gökyüzünde: YUSUF AKGÜN

Değerli Okuyucular,

Bir zamanlar sınıftaki sınav kâğıdını ağzında tuttuğu kalemle dolduran Iğdırlı Yusuf Akgün, bugün aynı kalemle Türkiye’nin millî muharip uçağı KAAN’ı çiziyor. Çocuk yuvalarından dünya spor sahnelerine, resim atölyelerinden TUSAŞ hangarlarına uzanan bu yol, yalnızca bir başarı hikâyesi değil; insanın kendi kaderine karşı verdiği büyük mücadelenin adıdır.

Iğdırlı Yusuf Akgün, millî muharip uçak KAAN’ın görsel tasarım ve tanıtım çalışmalarına çizgileriyle katkı sunuyor.

Yusuf Akgün, akrabamdır. Ancak onu anlatmak istememin sebebi yalnızca aramızdaki akrabalık bağı değildir. Yusuf, insan iradesinin nelere muktedir olduğunu gösteren, çağımızın en etkileyici hayat hikâyelerinden birinin sahibidir.

Onu son fotoğraflarında Türkiye’nin millî hava araçlarının önünde görüyoruz. Bir karede TUSAŞ hangarında AKSUNGUR’un yanında duruyor. Başka bir fotoğrafta, savunma sanayisinin tanıtım etkinliğinde kırmızı ceketiyle kameraya gülümsüyor. Bir diğerinde, TUSAŞ çalışanlarıyla birlikte, kendi elleri yerine ağzındaki kalemle hazırladığı çizimin önünde yer alıyor.

Fakat bütün bu fotoğraflar arasında biri var ki Yusuf’un hayatını tek başına özetlemeye yetiyor:

Türkiye’nin millî muharip uçağı KAAN arka planda duruyor. Yusuf, önündeki masaya doğru eğilmiş, kalemi ağzında tutarak uçağın çizimini yapıyor.

TUSAŞ’ın o fotoğrafın üzerine yerleştirdiği söz son derece anlamlıdır: “Hayaller engel tanımaz.”

Yusuf’un hayatında bu cümle bir tanıtım sloganı değil, yaşanmış bir gerçektir.

Yusuf Akgün, millî savunma sanayisinin tanıtım faaliyetlerinde görev alan ilham verici isimlerden biri hâline geldi.

Ağrı Dağı’nın Eteklerinde Başlayan Hayat

Yusuf Akgün’ün çocukluğu, Ağrı Dağı’nın gölgesindeki Karakuyu köyünde geçti. Ailesinin kökleri Aliköçek’e, bugünkü adıyla Alibey köyüne uzanıyordu. Babası Yahya Akgün taş ustalığı yapıyor, kendi elleriyle evler inşa ediyor; annesi Emine Hanım ise köy hayatının ağır yükünü omuzlarında taşıyordu.

Yusuf, çocuk yaşta koyunların ve kuzuların peşinde dağları, ovaları ve kayalıkları dolaşıyordu. Türkçe bilmiyor, yalnızca Kürtçe konuşuyordu. Meraklı, hareketli ve yerinde duramayan bir çocuktu. Taşların altındaki böcekleri inceliyor, karınca yuvalarının başında saatler geçiriyor, sürüsünü her seferinde biraz daha uzaklara götürüyordu.

Bu sınırsız merak, henüz beş yaşındayken hayatını bütünüyle değiştirecek bir felakete yol açtı.

Bir gün arkadaşlarıyla birlikte yüksek gerilim direğine tırmandı. Direğin üzerindeki tehlike levhasını okuyamıyordu. Tellere yaklaştığında elektrik akımına kapıldı. Ağır yaralanan küçük Yusuf’un vücudunda büyük yanıklar ve kırıklar oluştu. İki kolunu kaybetti.

Doktorların yaşamasına ihtimal vermediği bu küçük çocuk, hayata tutundu.

Onun gerçek mücadelesi de o gün başladı.

Yusuf’un hayatını yalnızca iki kolunu kaybetmesi üzerinden değerlendirmek doğru olmaz. O, uzuvlarını kaybetmekten çok daha ağır şeylerle karşılaştı. Ailesinden ayrıldı, devlet korumasına verildi, bir çocuk yuvasından diğerine gönderildi. Pursaklar, Keçiören, Etimesgut, Trabzon, Ağrı ve Ankara’daki yurtlarda büyüdü.

Şiddet gördü. Dışlandı. Küçümsendi. Kendisine acıyan bakışlarla karşılaştı. Defalarca kaçtı. Sokaklarda kaldı. Soğuk kış gecelerinde kamyonların sıcak motorlarının altında uyudu. Ancak hiçbir zaman kendisini hayatın dışına atılmış bir insan olarak kabul etmedi.

Çünkü Yusuf’un yaradılışında boyun eğmek yoktu.

Bir Kalemin Değiştirdiği Kader

Yusuf’un hayatındaki en büyük dönüm noktalarından biri ilkokul yıllarında yaşandı.

Sınıfındaki öğretmenler ve öğrenciler, kolları olmayan bu çocuğun yazı yazamayacağını düşünüyorlardı. Ona çoğu zaman yetenekli bir öğrenci olarak değil, korunmaya muhtaç bir çocuk olarak bakıyorlardı.

Yusuf ise kendisine acınmasından nefret ediyordu.

Bir gün öğretmen test usulü bir sınav yaptı. Kâğıtlar dağıtılırken Yusuf’un önüne de bir sınav kâğıdı bırakıldı. Sınıftakiler onun ne yapacağını merakla bekliyordu.

Yusuf kalemi ağzına aldı.

Başını kâğıda doğru eğdi.

Soruları cevaplamaya başladı.

Sınavdaki 25 sorunun tamamını doğru cevapladı. Sınıfta bütün soruları doğru yapan tek öğrenci oydu.

O gün öğretmeninin gözlerindeki acıma duygusunun yerini hayranlık aldı. Yusuf da kalemin kendisi için yalnızca bir yazı aracı olmadığını anladı.

Kalem, onun bağımsızlığıydı.

Kalem, dünyaya açılan kapısıydı.

Kalem, “Ben de varım” deme biçimiydi.

Yıllar içinde ağzında tuttuğu kalemi büyük bir ustalıkla kullanmayı öğrendi. Portreler çizdi. Yeşilçam sanatçılarını, devlet adamlarını, tarihî şahsiyetleri resmetti. Çizgileri giderek olgunlaştı. Bir zamanlar yalnızca sınavdaki doğru cevabı işaretleyen kalem, artık insanların yüzlerindeki en ince ayrıntıları kâğıda aktarıyordu.

Bugün aynı kalem, KAAN’ın gövdesini çiziyor.

Yurtlardan Dünya Spor Sahnelerine

Yusuf’un mücadelesi sanatla sınırlı kalmadı. Kendi bedeninin imkânlarını yeniden keşfetmeye karar verdi.

Yüzmeye başladı.

Kolları olmadığı için kendisine özgü bir yüzme tekniği geliştirdi. Ayaklarını, omuzlarını ve bütün bedenini kullanarak suyun içinde ilerledi. Saatlerce çalıştı. Zamanla millî sporcu seviyesine ulaştı ve Finlandiya’da düzenlenen Dünya Engelliler Yüzme Şampiyonası’nda üçüncülük elde etti.

Atletizm ve kick boksla ilgilendi. Uluslararası müsabakalarda Türkiye’yi temsil etti.

Bir 19 Mayıs etkinliğinde Samsun’dan Ankara’ya taşınan şeref bayrağını, kolları olmadığı için dişlerinin arasında tutarak Gölbaşı yokuşunu aştı ve Anıtkabir’e ulaştırdı.

Bu görüntü de Yusuf’un hayatının simgelerinden biri oldu.

Çünkü o, kendisine ne zaman “Bunu nasıl yapacaksın?” diye sorulsa, uzun açıklamalar yapmak yerine yaparak cevap verdi.

Aksungur’dan Kaan’a

Yusuf Akgün’ün savunma sanayisiyle buluşması, hayatındaki yeni bir dönemin başlangıcı oldu.

2018 yılında Cumhurbaşkanlığı’nda düzenlenen bir programa davet edildi. Daha sonra TUSAŞ mühendisleri tarafından geliştirilen AKSUNGUR insansız hava aracının çizimini hazırladı. Ağzında tuttuğu kalemle yaptığı bu çalışma, sosyal medyada ve ulusal ve uluslararası yayınlarda büyük ilgi gördü.

Yusuf Akgün, TUSAŞ tesislerinde AKSUNGUR insansız hava aracının önünde.

Yusuf’un hayat hikâyesiyle Türkiye’nin millî teknoloji hamlesi arasında güçlü bir anlam bağı kurulmuştu.

Bir tarafta, bütün imkânsızlıklara rağmen kendi hayatını yeniden kuran bir insan vardı.

Diğer tarafta, yıllarca dışa bağımlı bırakılmış bir ülkenin kendi hava araçlarını üretme iradesi bulunuyordu.

Yusuf’un AKSUNGUR çizimiyle başlayan bu süreç, KAAN’a kadar uzandı. 2021’den itibaren millî savunma sanayisi ürünlerinin görsel tasarım, dış modelleme, desenleme, logolama ve tanıtım çalışmalarında yer almaya başladı.

Bir zamanlar sınav kâğıdını ağzındaki kalemle dolduran Yusuf Akgün, bugün aynı kalemle Türkiye’nin millî muharip uçağı KAAN’ı çiziyor.

Onun katkısı, uçağın aerodinamik hesaplarını veya uçuş sistemlerini hazırlayan mühendislerin çalışmasından farklıdır. Yusuf, millî hava araçlarının görsel anlatımına ve toplumla kurduğu duygusal bağa katkı sunmaktadır.

Mühendisler uçağa uçuş kabiliyeti kazandırırken, Yusuf o uçağın taşıdığı mücadele ruhunu çizgileriyle görünür hâle getiriyor.

Bu nedenle KAAN’ın önünde ağzındaki kalemle çizim yaptığı fotoğraf, sıradan bir tanıtım karesi değildir. O fotoğraf, iki ayrı iradenin buluşmasıdır.

KAAN, Türkiye’nin kendi gökyüzündeki bağımsızlık iradesini temsil ediyor.

Yusuf ise insanın kendi hayatı üzerindeki bağımsızlık mücadelesini.

Birinin kanatları var.

Diğerinin kolları yok.

Ama ikisi de gökyüzüne doğru ilerliyor.

Acınmak Değil, Üretmek

Yusuf Akgün’ün hikâyesini yalnızca “engeline rağmen başarıya ulaşan insan” kalıbına sıkıştırmak, onun mücadelesini eksik anlatmak olur.

Yusuf’un asıl karşı çıktığı şey, iki kolunun olmayışı değildi. Acınmak, küçümsenmek, başkalarının onun adına karar vermesi ve yalnızca yardıma muhtaç bir insan olarak görülmekti.

Gençlik yıllarında kendisine, “Devlet sana ömür boyu baksın” denildiğinde bunu kabul etmedi.

Onun cevabı açıktı: “Ben çalışabilirim. Bana bir iş verin.”

Yusuf bakım nesnesi olmak istemedi. Üreten, karar veren, çalışan ve topluma katkı sunan bir birey olarak yaşamak istedi.

Bugün gençlerle bir araya geliyor; seminerlere, atölye çalışmalarına ve moral-motivasyon programlarına katılıyor. Özellikle engelli gençlere yalnızca cesaret vermekle kalmıyor, kendi kararlarını alabilen ve ekonomik bağımsızlığını kazanabilen insanlar olmaları gerektiğini anlatıyor.

Çünkü Yusuf’un hayatından çıkarılacak asıl ders, “İnsan isterse her şeyi yapar” gibi kolay bir söz değildir.

Asıl ders şudur: İnsanlara acımak yerine fırsat vermek gerekir.

Onların yerine karar vermek yerine önlerindeki engelleri kaldırmak gerekir.

Yeteneklerini görmezden gelmek yerine üretime katılmalarını sağlamak gerekir.

Iğdır’ın Göğe Yükselen Evladı

Yusuf Akgün bir Iğdır evladıdır. Çocukluğu Karakuyu’nun volkanik taşları arasında, Ağrı Dağı’nın gölgesinde geçti. Çobanlık yaptığı topraklardan çocuk yuvalarına, çocuk yuvalarından sokaklara, sokaklardan üniversiteye, spor salonlarına ve sanat atölyelerine uzandı.

Bugün ise Türkiye’nin en ileri teknoloji merkezlerinden birinde, millî hava araçlarının yanında duruyor.

Bu nedenle Yusuf’un başarısı yalnızca kendisine ya da ailesine ait değildir. Onun başarısı Iğdır’ın, yetiştirme yurtlarında büyüyen çocukların, engelli bireylerin ve hayatta kendisine bir yer açmaya çalışan herkesin ortak gururudur.

Yusuf, kendi hayatını anlatırken çok önemli bir cümle kuruyor: “Hiçbir şey bana hediye edilmedi.”

Gerçekten de ona hiçbir şey kolayca verilmedi.

Yürümeyi yeniden öğrendi.

Kendi başına yemek yemeyi öğrendi.

Kalem tutmayı öğrendi.

Yüzmeyi, koşmayı, resim yapmayı, eğitim görmeyi ve hayatın içinde ayakta kalmayı öğrendi.

Her defasında başkalarının imkânsız gördüğü bir şeyi mümkün hâle getirdi.

Bir zamanlar sınıfta ağzıyla kalem tuttuğunda herkes büyük bir şaşkınlıkla ona dönüp bakmıştı.

Bugün aynı kalem KAAN’ı çiziyor ve bütün Türkiye Yusuf’a bakıyor.

O kalemin ucunda yalnızca bir savaş uçağının çizgileri yoktur.

Orada, beş yaşında hayatın dışına itileceği düşünülen bir çocuğun kendisine çizdiği gelecek vardır.

Orada Karakuyu’nun taşlı topraklarından TUSAŞ hangarlarına uzanan bir yol vardır.

Orada acıya, dışlanmaya ve umutsuzluğa karşı kazanılmış büyük bir zafer vardır.

Ve o kalemin ucunda, Yusuf Akgün’ün kendi elleri olmadan kurduğu kocaman bir gökyüzü vardır.

Saygılarımla. Mücahit Özden Hun

Amerikalı General Harbord ve Sürmeli Ovasının Sessizliği (1919)

Amerikalı General Harbord ve Sürmeli Ovasının Sessizliği (1919)

1919 yılı, yalnız Osmanlı Devleti’nin yenilgisinin değil, Doğu Anadolu ve Kafkasya’da sınırların, hafızaların ve komşulukların parçalandığı bir yıldı. Savaş bitmiş görünüyordu; fakat savaşın geride bıraktığı öfke, açlık, göç, intikam ve güvensizlik henüz bitmemişti. Paris Barış Konferansı’nın salonlarında çizilmeye çalışılan haritalar, sahadaki insan gerçeğini anlamakta zorlanıyordu. Ermenistan meselesi,

Mücahit Özden Hun