Terekemler ve Iğdır'ın Renkli Bir Siması: ALİ EŞREF BAŞARAN
Değerli Okuyucular,
Bir şehrin tarihi yalnızca resmî kayıtlarda, eski gazetelerde, seçim tutanaklarında ve sararmış fotoğraflarda yaşamaz. Şehirlerin asıl hafızası, sokaklarında iz bırakan insanların hikâyelerinde saklıdır. Bazı insanlar yaşadıkları dönemin yalnızca tanığı olur. Bazıları ise dönemin akışına karışır, çevresindeki insanları etkiler ve yaşadığı şehrin karakterinin oluşmasına katkıda bulunur. Ali Eşref Başaran, Iğdır tarihinde böyle bir yere sahipti.
Dünya hızla değişiyor. Iğdır da bu değişimden kendi payına düşeni alıyor. Sokaklar, mahalleler, alışkanlıklar ve insan ilişkileri dönüşüyor. Yeni kuşaklar, geleceklerini kurma telaşı içinde kendilerinden önce bu topraklarda yaşamış insanları çoğu zaman tanımadan büyüyor. Fakat insanın hayatında bir an gelir ve gelecek kadar geçmiş de önem kazanmaya başlar. O zaman insan, kendi kendine şu soruları sorar: “Ben kimim? Dedem, ninem, büyükbabam kimlerdi? Benden önce bu şehirde kimler yaşadı?” Ali Eşref Başaran’ın adı da bugün ve yarın bu soruların içinde mutlaka anılacaktır. Bu yazının temel amacı, onu yeni kuşaklara tanıtmak ve Iğdır’ın toplumsal hafızasındaki yerini görünür kılmaktır.

Ali Eşref Başaran Iğdır’ın yakın tarihinde yalnızca renkli kişiliğiyle hatırlanan bir insan değildi. O, şehrin siyasal, ekonomik ve toplumsal hayatında uzun yıllar etkili olmuş önemli bir aktördü. Mahalle muhtarlığından belediye meclisi ve encümen üyeliğine, Pamuk Tarım Satış Kooperatifleri yönetiminden siyasi parti kademelerine kadar uzanan geniş bir alanda görev aldı. Her kesimden insanla ilişki kurabilmesi ve farklı çevrelerle dostluğunu sürdürebilmesi, onu yaşadığı dönemin en tanınan simalarından biri hâline getirdi.
Ancak insanları tarih içinde önemli kılan yalnızca üstlendikleri görevler değildir. Makamlar geçer, unvanlar unutulur. Kalıcı olan, bir insanın çevresinde bıraktığı izdir. Ali Eşref Başaran’ın asıl gücü de burada ortaya çıkıyordu. Girişkendi. Zekiydi. Hazırcevaptı. İnsanları tanıma ve olayların yönünü önceden sezme konusunda güçlü bir yeteneğe sahipti. En zor durumda bile bir çıkış yolu bulur, sıkıştığı anda mizahı zekâyla birleştirerek karşısındakini şaşırtırdı. Hakkında anlatılan sayısız hikâye ve anekdot, yalnızca onun nüktedanlığını değil, insan tabiatını ne kadar iyi bildiğini de gösterir.
Ali Eşref Başaran yaşadığı dönemin toplumsal ilişkilerini anlayabilen ve bu ilişkiler içinde kendisine geniş bir hareket alanı açabilen güçlü bir kişilikti. Bürokrasiyle yakın ilişkiler kurmasını bilirdi. Devlet görevlileriyle, tüccarlarla, çiftçilerle, mahalle sakinleriyle ve siyasetçilerle aynı dili konuşabilirdi. İnsanların mizacını tanır, kiminle nasıl konuşulacağını sezgileriyle kavrardı.
Özellikle 1950’li yıllardan itibaren siyasi partiler arasındaki kutuplaşmanın giderek sertleştiği bir ortamda, Ali Eşref Başaran’ın hemen her siyasi çevrede dostlarının bulunması dikkat çekiciydi. İnsanların birbirinden uzaklaştığı, dostlukların parti aidiyetlerine göre sınandığı yıllarda o, farklı saflarda bulunan insanlarla bağını koruyabiliyordu. Bu özelliği onu yalnızca usta bir siyaset insanı değil, aynı zamanda toplumun farklı kesimleri arasında ilişki kurabilen bir denge insanı hâline getiriyordu. Onun dostluk anlayışında parti sınırlarından daha geniş bir insanlık alanı vardı.
Ali Eşref Başaran, Baharlı Mahallesi’nde oturuyordu. Bizim evimiz de aynı mahalledeydi. Fakat o yılların Baharlı Mahallesi bugünkü gibi birbirine yaklaşmış, bütünleşmiş bir yerleşim değildi. Ön tarafı, orta kısmı ve arka tarafı âdeta birbirinden uzak üç ayrı bölge gibiydi. Baharlı Mahallesi yalnızca evlerin yan yana sıralandığı bir yer değildi. Iğdır’ın çok katmanlı toplumsal yapısının küçük bir örneğiydi. Azerbaycan Türkleri, Karapapaklar (Terekemeler) ve Kürtler gündelik hayatın içinde birbirleriyle karşılaşır, alışveriş eder, tartışır, dostluk kurar ve aynı mahallenin ortak hikâyesini meydana getirirdi. Ali Eşref Başaran da bu hayatın içinden yükselmişti. Onun insan ilişkilerindeki başarısını, yaşadığı mahallenin bu çok renkli yapısından ayrı düşünmek mümkün değildir.
Benim Ali Eşref Başaran amcayı en iyi hatırladığım yıllar, 1970 ile 1973 arasında ailece işlettiğimiz Piknik Pasta Salonu dönemine uzanır. Babam Mecit Hun, çoğu zaman pastanenin önündeki masalardan birine oturur, çevresinde dostları bulunurdu. Ali Eşref Başaran uzaktan göründüğünde babamın yüzündeki ifade değişirdi. Masada hemen ona yer açılır, selamlaşmanın ardından sıcak, neşeli ve zaman zaman derinleşen bir sohbet başlardı.
Ben o yaşlarda bu dostluğun ne kadar eskilere uzandığını bilmiyordum. Yalnızca birbirlerini gördüklerinde duydukları sevincin sıradan bir tanışıklığın ötesinde olduğunu hissedebiliyordum. Bazen Paşa Turan, Aziz Güney, Cihangir Turan veya Talat Tufan da o masaya katılırdı. Sohbet büyür, eski günler hatırlanır, nükteler birbirini izler ve kahkahalar pastanenin önünden çarşının içine doğru yayılırdı. O masa, küçük bir Iğdır meclisi gibiydi. Şehrin siyaseti, ticareti, insanları ve geçmişi orada yeniden konuşulurdu.
Ali Eşref Başaran masadan ayrılırken babam onu büyük bir sevgi ve saygıyla uğurlardı. Babamın ona gösterdiği bu özel yakınlık, benim çocukluk dünyamda Ali Eşref Başaran’a ayrı bir yer vermişti. Onun babamın yalnızca arkadaşı değil, zor ve hareketli yılları birlikte yaşamış eski bir yol arkadaşı olduğunu sezerdim. Bu nedenle çarşıda karşılaştığım zaman elini öpmek isterdim. O ise her defasında elini saygıyla geri çeker, buna izin vermezdi. Bu küçük hareket bile onun kişiliğine dair çok şey anlatıyordu. İnsanların sevgisini kabul eder, fakat kendisini onların üzerinde bir yere koymazdı.
Ali Eşref Başaran’ı anlatmak, yalnızca bir insanın hayat hikâyesini aktarmak değildir. Onu anlatmak, Iğdır’ın mahallelerinin henüz birbirinden toprak yollarla ayrıldığı, pamuk kooperatiflerinin şehrin ekonomik ve siyasi hayatının merkezinde bulunduğu, dostluklarla rekabetlerin iç içe geçtiği bir dönemi de anlatmaktır. Onun hikâyesinde Iğdır’ın ticareti, siyaseti, mahalle hayatı, bürokrasisi, dostlukları, çatışmaları ve mizahı birlikte görünür.
Her dönemin kendine özgü insanları vardır. Bazıları sessizce geçip gider. Bazıları ise yaşadığı çağın ruhunu kendi kişiliğinde toplar. Ali Eşref Başaran, zekâsı, girişkenliği, nüktedanlığı, dostlukları, siyasi ilişkileri ve kamusal görevleriyle bir dönemin ruhunu taşıyan insanlardan biriydi.
Bu nedenle onun adı yalnızca geçmişte kalmış renkli bir hatıra olarak anılmamalıdır. Ali Eşref Başaran, Iğdır’ın toplumsal tarihinin anlaşılması gereken şahsiyetlerinden biridir. Çünkü bazı insanları tanımadan bir şehrin geçmişini bütünüyle anlamak mümkün değildir. Ali Eşref Başaran’ı anlatmak, biraz da bir dönemin Iğdır’ını anlatmaktır.
KARAPAPAK GÖÇLERİ VE ALİ EŞREF BAŞARAN AİLESİ
Ali Eşref Başaran’ın aile hikâyesini doğru değerlendirebilmek için Karapapakların Kafkasya’daki tarihine kısaca bakmak gerekir. Çünkü aile büyüklerinin kuşaktan kuşağa aktardığı bilgiler yaşanmış olayların izlerini taşımakla birlikte, tarihleri ve göç güzergâhlarını zaman zaman birbirine karıştırabilmektedir.
Karapapaklar, diğer adıyla Terekemeler, Güney Kafkasya’nın eski Türk topluluklarından biridir. Kökenlerinde Oğuz-Türkmen ve Kıpçak unsurlarının bulunduğu kabul edilir. Tarihî ana yurtları özellikle Borçalı bölgesidir. Ancak zamanla Borçalı’dan Kazak, Gence, Lori, Göyçe, Erivan, Kars, Ardahan, Iğdır ve Ağrı’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyaya yayıldılar.
Bu hareketliliğin önemli dönüm noktalarından biri 1828 Türkmençay Antlaşması oldu. Rusya’nın Erivan ve Nahçıvan hanlıklarını ele geçirerek Güney Kafkasya’daki hâkimiyetini kesinleştirmesi, bölgenin eski nüfus ve yerleşim düzenini sarstı. Karapapakların bir bölümü Borçalı ve bugünkü Azerbaycan Cumhuriyeti sınırları içindeki Kazak çevresinde kaldı. Bazı topluluklar Erivan ve Göyçe taraflarına, bazıları İran Azerbaycanı’ndaki Sulduz’a, diğerleri ise Osmanlı sınırlarına doğru hareket etti.
İkinci büyük kırılma 1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı, yani 93 Harbi oldu. Savaşın ve ardından değişen sınırların etkisiyle yeni Karapapak göçleri yaşandı. Kars, Ardahan, Iğdır, Bayezid ve Ağrı çevresinde Karapapak yerleşimleri arttı. Ağrı’nın Mengeser köyü de Karapapakların yerleştiği bilinen köylerden biriydi.
Karapapaklar Erivan çevresinde de önemli bir nüfusa sahipti. 19. yüzyıl kayıtlarında bölgede yüzlerce Karapapak hanesi görülmektedir. Seyidkənd/Qarapapaq, Qaracalar, Sarvanlar, Yuxarı Sarvanlar, Qullar, Dəlilər, Uzun Abdallı, Bəzəkli ve Abdallar gibi yerleşimler Karapapak veya Borçalı-Kazak kökenli topluluklarla ilişkilendirilmektedir. Bu nedenle 1916 yılında Erivan çevresinde Karapapak bir ailenin yaşaması tarihsel bakımdan olağan bir durumdur.
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından bölge çok daha ağır bir kırılma yaşadı. 1919 yılında, bugünkü Iğdır ilinin hemen hemen tamamını kapsayan Sürmeli Uyezdi’nde, halk arasında “Kaça-Kaç” olarak bilinen büyük bir kaçış ve göç dalgası meydana geldi. Ermeni Taşnak silahlı güçlerinin saldırıları ve savaş ortamı nedeniyle Sürmeli’nin Müslüman ahalisi, yani Azerbaycan Türkleri, Karapapaklar ve Kürtler, büyük ölçüde bölgeyi terk etmek zorunda kaldı. Bir kısmı İran Azerbaycanı’na, bir kısmı ise Osmanlı topraklarına sığındı. Kaça-Kaç, Iğdır halkının ortak hafızasında kuşaklar boyunca anlatılan büyük bir toplumsal felaket olarak kaldı.
Erivan ve çevresindeki Karapapak köyleri de aynı yıllarda Ermeni Taşnak güçlerinin saldırılarına uğradılar. Ancak buradaki süreç Sürmeli’de yaşanan Kaça-Kaç ile aynı değildi. Erivan çevresindeki Karapapak nüfusun tamamı 1919 yılında topluca bölgeyi terk etmedi. Önemli bir kesim, saldırılara ve baskılara rağmen yerinde kaldı ve Sovyet yönetiminin ilk yıllarına kadar köylerinde yaşamayı sürdürdü.
Bu yıllarda Iğdır şehir merkezinin demografik yapısı çevredeki kırsal alanlardan oldukça farklıydı. 1897 Rus nüfus sayımında Iğdır şehir merkezindeki 4.680 kişinin 3.934’ü Ermeni idi. Bu, şehir nüfusunun yaklaşık yüzde 84’ünün Ermenilerden oluştuğunu gösterir. Geri kalan nüfus içinde Rus askerî ve sivil görevliler ile Azerbaycan Türkleri bulunuyordu.
1917 Rus Devrimi’nin ardından Rus askerî birlikleri, memurlar ve sivil Rus nüfusun büyük bölümü Iğdır’dan ve Sürmeli bölgesinden ayrıldı. Böylece şehir merkezindeki Rus nüfus unsuru büyük ölçüde ortadan kalktı. Ermeni nüfusun sayısında aynı ölçüde bir artış olmasa bile, toplam nüfus içindeki oranı yüzde 84 düzeyinden yüzde 90’ın üzerine çıktı. 1919 yılında yaşanan Kaça-Kaç sırasında Müslüman nüfusun büyük ölçüde çekilmesi de bu oranı daha belirgin hâle getirdi.
Bu nedenle 12 Kasım 1920’ye gelindiğinde Iğdır şehir merkezinin ezici çoğunluğunu Ermeniler oluşturuyordu. Baharlı Mahallesi de esas olarak Ermeni nüfusun yaşadığı yerleşim alanlarından biriydi.
1920 sonbaharında bölgedeki siyasi ve askerî dengeler yeniden değişti. 12 Kasım 1920’de Türk Ordusu, Hamidiye Alayları ve Aşiret/Azerbaycan Türkü Gönüllü Birlikleri Iğdır’a girdi. Aynı dönemde Ermenistan Cumhuriyeti sona erdi ve Ermenistan’da Sovyet yönetimi kuruldu.
Ermeni kuvvetlerinin çekilmesiyle birlikte Iğdır şehir merkezindeki Ermeni nüfusun büyük bölümü Aras’ın kuzeyine, Erivan tarafına geçti. Böylece şehirde, özellikle Baharlı Mahallesi’nde, önemli miktarda boş konut ve yerleşim alanı ortaya çıktı.
1923 yılından itibaren Erivan ve çevresindeki Karapapak köylerinden aileler Aras Nehri’ni kaçak geçerek Iğdır’a gelmeye başladılar. Bu göçmenlerin önemli bir bölümü, Ermenilerden boşalan Baharlı Mahallesi’ne yerleşti. 1919 yılındaki Kaça-Kaç’ta Sürmeli Uyezd’inden (bugünkü Iğdır ili) İran Azerbaycanı’na ve Osmanlı tarafına sığınmış Karapapak ailelerinin bir bölümü de savaşın sona ermesinden sonra eski köylerine geri döndü. Böylece Baharlı Mahallesi kısa sürede Iğdır şehir merkezindeki önemli Karapapak/Terekeme yerleşimlerinden biri hâline geldi.
ALİ EŞREF BAŞARAN’IN ÇOCUKLUĞU VE GENÇLİĞİ
Ali Eşref Başaran’ın çocukluğu ve gençliği hakkındaki bilgiler, uzun yıllar büyük ölçüde aile hafızasına dayanarak aktarılmıştır. Ancak aile içinde kuşaktan kuşağa geçen anlatıların bazı tarihler bakımından birbirleriyle uyuşmadığı görülmektedir. Bunun en belirgin örneği Ali Eşref Başaran’ın doğum tarihidir.
Iğdır Asri Mezarlığı’ndaki mezar taşında doğum yılı Rumi takvimle 1332, yani Miladi 1916 olarak yazılmıştır. Ancak kendisinden iki yaş küçük kardeşi Hidayet Başaran’ın mezar taşında da aynı doğum yılının bulunması, bu tarihlerden en az birinin doğru olamayacağını göstermektedir. Aile anlatılarındaki belirsizliği gidermek amacıyla e-Devlet kayıtları kontrol edildiğinde Ali Eşref Başaran’ın doğum yılının 1907 olduğu görülmüştür. Bu tarih, aile tarafından aktarılan olayların kronolojisiyle de çok daha uyumludur.
Ali Eşref Başaran, 1907 yılında Erivan yakınlarında, aile içinde Ezin adıyla hatırlanan Karapapak köyünde dünyaya geldi. Yer adlarının Rusça, Ermenice ve Türkçe kaynaklarda farklı biçimlerde kaydedilmiş olması ve daha sonraki dönemlerde çok sayıda yer adının değiştirilmesi nedeniyle Ezin’in bugünkü karşılığını kesin olarak belirlemek henüz mümkün değildir.
Ali Eşref, Sarı Ağa’nın ilk çocuğuydu. Kendisinden yaklaşık iki yaş küçük Hidayet adında bir erkek kardeşi ile Hanım adında bir kız kardeşi vardı. Babası Sarı Ağa, yaşadığı çevrede tanınan, varlıklı bir kişiydi. Ailenin temel geçim kaynakları hayvancılık ve deve taşımacılığıydı. Karayolu ağının son derece sınırlı olduğu, motorlu taşıtların henüz bölge ekonomisine girmediği bu dönemde develer, özellikle yük taşımacılığında büyük önem taşıyordu. Bu nedenle Sarı Ağa’nın deve taşımacılığıyla uğraşması yalnızca ailenin ekonomik durumunu değil, bölgenin o dönemdeki ticaret ve ulaşım düzenini de yansıtmaktadır.
Ali Eşref’in çocukluğu, Rus İmparatorluğu yönetimindeki Erivan çevresinde geçti. Bölgede Rusça eğitim veren ilkokullar bulunuyordu. Bu okullar aracılığıyla Rusçanın öğretilmesi ve bölge halkının Rus idari ve kültürel yapısıyla bütünleştirilmesi amaçlanıyordu. Aileden aktarılan bilgilere göre Ali Eşref Başaran, Birinci Dünya Savaşı yıllarında bu okullardan birine devam etti. Burada Rusça öğrendi; okuma ve yazma becerisi kazandı. Eğitim hayatı uzun sürmemiş olsa da edindiği bu temel eğitim sonraki yaşamında izlerini korudu.
Ancak Ali Eşref’in çocukluk dünyası kısa süre içinde savaş, devletlerin çöküşü ve büyük nüfus hareketleriyle altüst oldu. Rusya’daki 1917 Devrimi ve Rus ordusunun Kafkasya’dan çekilmesinden sonra bölgede yeni bir siyasi dönem başladı. 28 Mayıs 1918’de Ermenistan Cumhuriyeti ilan edildi. O tarihlerde bugünkü Iğdır ili, Sürmeli Uyezdi adıyla Erivan’a bağlı idarî bir bölgeydi. Böylece Sürmeli ve Nahçıvan çevresindeki Müslüman nüfus, yeni siyasi ve askerî mücadelelerin doğrudan içinde kaldı.
1919 yılına gelindiğinde Ermenistan Cumhuriyeti sınırları içindeki Müslüman ahali açısından şartlar ağırlaştı. Haziran ve Temmuz 1919 seçimleri çevresinde yaşanan siyasi gerilimler ve ardından gelişen çatışmalar, Azerbaycan Türkleri, Karapapaklar ve Kürtlerin yaşadığı bölgelerde büyük bir güvensizlik yarattı. Müslüman sivil nüfusun önemli bir bölümü Ağustos 1919’dan itibaren yaşadığı yerleri terk etmeye başladı. Azerbaycan Türkleri İran Azerbaycanına yönelirken, Sünni olan Karapapak ve Kürt aileleri Osmanlı topraklarına sığındı. Halk hafızasında bu büyük göç ve kaçış dönemi “Kaça-Kaç” olarak yer etti.
Başaran ailesinin göçünün hangi tarihte gerçekleştiğini belirlemek bakımından aile hafızasında korunan önemli bir ayrıntı vardır: Ailenin hayvanlarını, develerini ve ev eşyalarını da beraberinde götürerek bölgeden ayrıldığı anlatılmaktadır. Bu ayrıntı, göç tarihini daraltmamıza imkân vermektedir.
29 Kasım 1920’de Ermenistan’da Sovyet yönetiminin kurulmasından sonra sınır denetimi giderek sıkılaştı ve Aras üzerinden toplu geçişler eski biçimiyle sürdürülemez hâle geldi. Daha sonraki yıllarda sınırı geçenler bunu çoğunlukla bireysel olarak ve önemli riskleri göze alarak yapabiliyorlardı. Dolayısıyla Başaran ailesinin develeri, hayvanları ve ev eşyalarıyla birlikte Aras’ı geçtiğine ilişkin aile anlatısı dikkate alındığında, göçün Ağustos 1919 ile Kasım 1920 arasındaki Kaça-Kaç döneminde gerçekleşmiş olması kuvvetle muhtemeldir.
Bu kronoloji, Ali Eşref Başaran’ın gerçek doğum tarihinin 1907 olmasıyla da örtüşmektedir. Ailesi Ezin’den ayrıldığında Ali Eşref yaklaşık 13–14 yaşlarında bir delikanlıydı. Böylece çocukluk yıllarının önemli bir bölümünü Erivan çevresinde geçirmiş; Rusça eğitim görmüş ve ailesinin yüzyıllardır yaşadığı coğrafyadan ayrılışını hatırlayabilecek yaşta bu büyük göçe tanıklık etmişti.
Başaran ailesi Aras’ı geçtikten sonra Karakilise’ye (bugünkü Ağrı) yakın Mengeser köyüne yerleşti. Mengeser’de daha önceden de Karapapak aileleri bulunuyordu. Bu nedenle köy, göçmen Başaran ailesi açısından yabancı bir yer olmaktan ziyade, aynı toplumsal ve kültürel çevreden insanların bulunduğu doğal bir sığınak niteliğindeydi.
Ailenin Mengeser’de ne kadar kaldığı kesin olarak bilinmemekle birlikte başka bir aile hatırası kronolojiyi yeniden aydınlatmaktadır. Mecit Hun, hatıralarında Ali Eşref Başaran’ın askerliğini Iğdır’da yaptığını bir anekdotla aktarır. Bu bilgi doğru kabul edildiğinde, Ali Eşref’in yaklaşık 19–20 yaşlarında bulunduğu 1925–1926 yıllarında ailenin artık Iğdır’da olduğu anlaşılmaktadır.
Başaranlar Iğdır’a geldiklerinde önce şehir merkezine yerleştiler. Ancak ailenin geleneksel geçim kaynakları olan hayvancılık ve deve taşımacılığı bakımından daha elverişli bir yer arayışı onları kısa süre sonra Baharlı Mahallesi’ne götürdü. Ermeni nüfusun ayrılmasıyla boşalmış olan Baharlı Mahallesi, geniş alanları ve hayvancılığa uygun yapısıyla ailenin yaşam biçimine daha elverişliydi. Başaran ailesi burada yeni bir hayat kurdu.
Böylece Ali Eşref Başaran’ın hayatının ilk yirmi yılı, aynı zamanda Kafkasya’nın en çalkantılı dönemlerinden birinin küçük bir aynası hâline gelir: Rus İmparatorluğu döneminde Ezin’de başlayan çocukluk, Rusça eğitim, Birinci Dünya Savaşı, 1917 Devrimi, Ermenistan Cumhuriyeti’nin kuruluşu, Kaça-Kaç, Aras’ın geçilmesi, Mengeser ve nihayet Iğdır. Büyük siyasî kırılmalar, Başaran ailesinin hayatında soyut tarih başlıkları olarak değil; yurt değiştirmek, hayvanları ve eşyaları toplayıp yola çıkmak ve başka bir ülkede yeniden hayat kurmak şeklinde yaşandı.
Iğdır’a yerleştikten sonra Ali Eşref Başaran’ın hayatında yeni bir dönem başladı. Ailenin geleneksel geçim kaynakları olan hayvancılık ve yaylacılığı sürdürürken, babasından gelen deve taşımacılığı tecrübesini de devam ettirdi. Bunun yanında bölgede giderek önem kazanan pamuk üretimine yöneldi. Böylece yalnızca tek bir işle uğraşan bir tüccar değil; hayvancılık, yaylacılık, taşımacılık, pamuk üretimi ve ticareti gibi birbirini tamamlayan alanlarda faaliyet gösteren geniş bir ekonomik düzen kurdu.
Bu yıllarda Iğdır, Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki sınır ticaretinin etkisini doğrudan hisseden şehirlerden biriydi. Margara Köprüsü (bugünkü Alican Köprüsü) üzerinden iki taraf arasında mal değişimi yapılıyor; Türkiye’den pamuk ve canlı hayvan gönderilirken, Sovyetler Birliği’nden şeker, dokuma kumaş, çeşitli makineler ve başka ticari mallar getiriliyordu. Para ekonomisinin sınırlı olduğu bu dönemde ticaretin önemli bir bölümü takas usulüyle yürütülüyordu.
1932 yılında Hüsnü Bingöl, Iğdır’da MAH’ın —daha sonra MİT’e dönüşecek olan Millî Emniyet Hizmeti’nin— bölge sorumlusu olarak göreve başladı. Bingöl, Rus yönetimi döneminde askerî üst kademe tarafından özel bölge olarak kullanılan ve daha sonra boş kalan Doğubayazıt Caddesi’ndeki binaya yerleşti; hem ikametgâhı hem de bürosu burada bulunuyordu. Güvenlik açısından çevresinde kontrollü bir yerleşim oluşturmak isteyen Hüsnü Bingöl’ün, güvendiği ailelerin bu bölgeye yerleşmesine veya iş yeri açmasına izin verdiği bilinmektedir. Karapapak kökenli olması ve annesinin Şeyh ailesinden gelmesi nedeniyle özellikle bu iki çevreden tanıdığı ailelere daha fazla güven duyuyordu.
Ali Eşref Başaran da böyle bir dönemde Doğubayazıt Caddesi'nde Iğdır’ın ilk lokantalarından birini açtı. Bu girişim, onun yalnızca üretim ve taşımacılıkla değil, şehir ekonomisinin gelişmekte olan hizmet alanlarıyla da ilgilendiğini göstermektedir. Lokantacılık, hayvancılık, pamuk ticareti ve taşımacılık birbirinden bağımsız işler değildi; aksine Ali Eşref Başaran’ın giderek genişleyen ticari faaliyetlerinin farklı kollarını oluşturuyordu.
Aynı yıllarda Iğdır’da tarımsal üretimde motorlu araçlar yeni yeni görülmeye başlamıştı. Bölgenin ilk traktörlerinin Sovyet yapımı olduğu, Bağır Aras ile Resul Taner’in Sovyetler Birliği’nden getirilen traktörleri kullandıkları aile ve yerel hafızada aktarılmaktadır. Ali Eşref Başaran da Sovyetler Birliği’nden bir kamyon getirdi. Yerel anlatılara özellikle Hamza Aygün'ün anlatımına göre bu araç Iğdır’da kullanılan ilk kamyondu. Bu gelişme, onun ticari hayatında önemli bir dönüm noktası oldu.
Develer uzun mesafeli taşımacılıkta kullanılmaya devam ederken kamyon, özellikle şehir içi taşımada ve yolların elverdiği ölçüde yakın köy ve ilçeler arasındaki ulaşımda büyük kolaylık sağladı. Böylece Ali Eşref Başaran, bir yandan geleneksel deve kervanlarıyla uzak mesafelere yük taşırken, diğer yandan yeni motorlu taşımacılığın imkânlarından yararlanan bölgenin ilk girişimcilerinden biri hâline geldi.
Pamuk üretimi de bu ekonomik yapının önemli ayaklarından biriydi. Iğdır’da ekilen pamuğun tamamını işleyecek ölçüde çırçır fabrikası kapasitesi bulunmadığından, üretilen ham pamuğun bir bölümü Sovyetler Birliği’ne gönderiliyordu. Ali Eşref Başaran, hem kendi pamuk üretimiyle hem de pamuk ticaretiyle bu sınır ekonomisinin içinde yer aldı. Aynı zamanda canlı hayvan ticaretini sürdürdü; develeriyle uzak taşımacılık, kamyonuyla daha kısa mesafeli nakliye yaptı.
Bütün bu faaliyetler zamanla birbirini besleyen geniş bir ekonomik ağ oluşturdu. Hayvancılık, yaylacılık, pamuk, sınır ticareti, deve taşımacılığı, kamyonculuk ve lokantacılık, Ali Eşref Başaran’ın Iğdır’daki ekonomik hayatının başlıca unsurları hâline geldi. Girişimci karakteri ve farklı alanları aynı anda yürütebilme becerisi sayesinde dönemin Iğdır şartlarında önemli bir servet sahibi oldu.
Ali Eşref Başaran’ın bu yönü, onun hayat hikâyesini yalnızca göç ve aile tarihiyle sınırlı olmaktan çıkarır. Erivan çevresinden bir çocuk olarak başlayan hayatı, Iğdır’da geleneksel üretim biçimleriyle yeni ekonomik imkânları bir araya getiren erken dönem yerel girişimcilerden birine dönüşmesiyle devam etmiştir. Deveden kamyona, yaylacılıktan pamuk ticaretine uzanan bu değişim aynı zamanda Iğdır’ın 1920’lerden 1940’lara uzanan ekonomik dönüşümünün de küçük bir aynasıdır.
Ali Eşref Başaran, çocukken ayrılmak zorunda kaldığı Erivan çevresinden başlayıp Mengeser üzerinden Iğdır’a uzanan bu uzun yolculuğun ardından ömrünün büyük bölümünü Iğdır’da geçirdi. 31 Ekim 1991 tarihinde, 85 yaşında Hakk’ın rahmetine kavuştu. Allah rahmet etsin!
BİRİNCİ BÖLÜM
ALİ EŞREF BAŞARAN OĞLU EYÜP BAŞARAN ANLATIYOR

1962 yılında Iğdır’da doğdum. Ali Eşref Başaran’ın on beş çocuğunun en küçüğüyüm, yani son beşiğiyim. Eşimin adı Sevda’dır. İki oğlum ve bir kızım var. Kızım Betülcan Başaran acil serviste doktor olarak görev yapmaktadır. Oğlum Saruhan Başaran, Yeşil Elma Diş Polikliniğinde diş hekimidir. Diğer oğlum Batuhan Başaran ise odyometristtir.
Uzun yıllar market işletmeciliği yaptım. Daha sonra akaryakıt sektörüne girdim. Özbaşaran Petrol adıyla Melekli’de, Aralık’ta ve hastane karşısında olmak üzere üç petrol istasyonu işlettim. Bugün Bağ-Kur emeklisi olarak yaşamımı sürdürüyorum.

Babam, iki evliydi. İkinci evliliğini 1937 yılında Iğdır’a yerleşen Bulgar Göçmeni Nevriye Hanımla yapmıştı. İki evlilikten 15 çocuğu vardı. Aile şeceremiz şöyledir:

Babam Erivan doğumluydu. Mezar taşında doğum yılı için 1332 (1916) yazar. (Not: Mezar taşındaki bu tarih gerçeği yansıtmaz. Ali Eşref Başaran 1907 doğumludur. Mücahit) Babam 31 Ekim 1991 tarihinde Hakk’ın rahmetine kavuştu. Babamın vefatı üzerimde derin bir etki bıraktı.
Babamın Vefatı
Babam o yıllarda benimle birlikte yaşıyordu. Ben de bir market işletiyordum. Doğubayazıt’ta yaşayan ablam, bir süreliğine baba evini ziyarete gelmişti. Dönüş vakti geldiğinde babama: “Baba, ben Doğubayazıt’a gidiyorum,” dedi.
Babam, ablamın yüzüne duygu dolu gözlerle baktı ve beklenmedik bir anda: “Gitme! Öleceğim!” dedi.
Durup dururken böyle bir söz söylemesi, evde bulunan herkesi derinden etkiledi. Bir anda evin üzerine ağır bir hüzün çöktü. Herkes bir köşeye çekilmiş, sessizce ağlıyordu. Ablamın ailesi Doğubayazıt’ta olduğu için gitmekten başka çaresi yoktu. O evden ayrılırken babamın “Gitme! Öleceğim!” sözü kulaklarımızda yankılanıyor, hepimiz onu gözyaşları içinde uğurluyorduk.
Ben, aileyi biraz olsun teskin edebilmek için zaman zaman: “Babam yaşlandı. Ne söylediğini bilmiyor,” diyordum.
Fakat kimse beni dinlemiyor, evdeki ağır matem havası dağılmıyordu. Hidayet Amcamın eşi Güllü Yenge bana dönerek: “Oğlum, bu Ali Eşref Bey’dir. Bırak herkes ağlasın!” deyince, ben de aile fertlerini teselli etmeye çalışmaktan vazgeçtim.
Bir sabah markete gitmek üzere evden ayrıldım. Aradan çok geçmeden annem telefon etti: “Baban uyanmıyor. Çabuk eve gel!” dedi.
Marketimin hemen bitişiğinde, aslen Aralıklı olan Dr. Tuna Vural’ın muayenehanesi bulunuyordu. Doktoru yanıma alarak hızla eve gittim. Dr. Tuna Vural babamı muayene etti ve ona serum taktı. Sonradan öğrendiğime göre doktor, evden ayrılırken anneme ve kız kardeşime babamın durumunun iyi olmadığını, her şeye hazırlıklı olmaları gerektiğini söylemişti. Benim babama ne kadar düşkün olduğumu bildiği için bu acı gerçeği benimle paylaşmamayı tercih etmişti.
Bir süre sonra yeniden markete döndüm. Çok geçmeden annem bir kez daha telefon etti. Bu defa babamın ölüm döşeğinde olduğunu söyledi. Dr. Tuna Vural’ı yeniden yanıma alarak büyük bir telaşla eve koştum.
Babamın yanına vardığımda ellerine sarıldım. Ağlayarak: “Baba, ne olur bizi bırakma!” diye yalvardım.
Babam, tam o anda son nefesini verdi ve Hakk’ın rahmetine kavuştu. Sanki gitmeden önce benim gelişimi beklemişti.
Onu Iğdır Asri Mezarlığı’nda toprağa verdik. Aradan yıllar geçmiş olsa da o son an, hafızamda bütün canlılığıyla duruyor.
Ruhu şad, mekânı cennet olsun.

Annem Şamama Hanım, Ezelhan Doğuş'un kız kardeşiydi. Ezelhan Doğuş, Terlan Hanımla evli olup altı çocuk babasıydı. Oğulları; Yasin, Ali, Mesim ve kızları; Mesime, Aliye ve Gülsen'dir.
Baharlı Mahallesi Terekemeleri
Baharlı Mahallesi’ne yerleşmiş Terekeme ailelerinin yaklaşık yüzde 90’ı, doğrudan ya da dolaylı olarak birbirleriyle akrabadır. Soyadı Başaran, Gülbaşaran, Aslan ve Akaslan olan aileler aynı geniş aileye mensupturlar. 1934 yılında Soyadı Kanunu çıkınca aile mensupları farklı soyadları almışlardır. Baharlı Mahallesi’nin önemli isimlerinden Hacı Muharrem Aslan ile babam öz amca çocuklarıdır. Coşar ve Karatepe soyadını taşıyan ailelerle de evlilik bağları nedeniyle akrabayız. Hasan Alkazak ile köklerimiz ise geçmişte, muhtemelen bugün Azerbaycan Cumhuriyeti sınırları içinde kalan Qazax (Kazak) bölgesine kadar uzanmaktadır.
Ailemiz Erivan ve çevresindeki köylerde yaşarken hayvancılıkla uğraşırmış. Elegez (Alagöz) Dağları’nda yaylakları varmış. Büyüklerimizin anlattığına göre o yıllarda Erivan civarında 17 Karapapak köyü bulunuyormuş. Sarı Dedem de bu topluma önderlik eden isimlerden biriymiş.
Babam ve ailesi, Ağrı’nın Mengeser köyünden ayrılıp Iğdır’a geldiklerinde, bugün Valilik Konağı olarak bilinen binanın karşısındaki bir yere yerleşmişler. O yıllarda hem babam hem de amcaoğlu Hacı Muharrem Aslan deveyle taşımacılık yaptıkları için, daha sonra Baharlı Mahallesi’nin iç kısımlarına, bugünkü yerlerimize taşınmışlar.
Aile mensuplarımız bugün Türkiye, Ermenistan ve Azerbaycan’da dağınık olarak yaşamaktadır. Nenem aslen Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Kazak bölgesindendir. Öz dayısı İsmail ile onun beş oğlu orada yaşıyordu. 1997 yılında Azerbaycan’a giderek onları görme fırsatı buldum. İsmail Dayımın oğullarından birinin adı Kürt’tür. Kürt isimli kuzenimin de beş oğlu vardır.
Babamın Hüsnü Bingöl ile dostluğu

Babam, Hüsnü Bingöl’ün en çok güvendiği adamlardan biriydi. Hüsnü Bingöl evimizde sık sık misafir olurdu. Babam Rusça konuşabiliyordu. Hüsnü Bingöl, babamı ajan olarak Aras’ın diğer tarafına, Sovyetler Birliği’ne gönderiyordu. Bir gün onu Hamit isimli bir akrabasıyla birlikte göreve gönderdi. Dönüş yolunda Hamit vurulunca, Hüsnü Bingöl bir daha babamı karşı tarafa göndermedi.
Hüsnü Bingöl’ün en önemli özelliklerinden biri, görev vereceği ajanları önceden sınaması ve onlara güvenip güvenemeyeceğini anlamaya çalışmasıydı. Kasım isimli, yakından tanıdığımız bir amca, bana başından geçen ilginç bir olayı anlatmıştı.
Eskiden bizim bahçede büyük bir dut ağacı vardı. Ağacın altında da bir çeşmemiz bulunuyordu. Bir gün Hüsnü Bingöl ile babam, dut ağacının serinliğinde oturmuş, rakı içerek sohbet ediyorlarmış. Kasım Amca’ya: “Aras’ı geçeceksin. Falanca camiye gideceksin. Falanca yerdeki tahtayı kaldıracaksın. Orada bir yazı var. Onu alıp geleceksin,” demişler.
Kasım Amca da verilen görevi yerine getirmek üzere yola çıkmış. Camiye varıp söylenen tahtanın yanına geldiğinde bir de ne görsün: Babam orada, onu bekliyormuş.
Kasım Amca şaşkınlık içinde kendi kendine: “Bu nasıl olur? Ben bunları birkaç saat önce içki masasının başında bırakıp geldim. Şimdi ise karşımdaki adam nasıl olur da burada beni bekler?” diye düşünmüş. Gördüğü manzara karşısında ne yapacağını bilememiş.
Evimizde babamın zamanından kalma eski bir Kur’an-ı Kerim bulunmaktadır. Eskiden ailelerde böyle bir gelenek vardı. Çocukların ve diğer aile mensuplarının doğum ve vefat tarihleri Kur’an’ın arka sayfalarına not edilirdi. Babam da zaman zaman bu sayfalara çeşitli notlar düşmüş. Bazılarını Rusça ve Kiril alfabesiyle, bazılarını eski Türkçe yani Arap alfabesiyle, bazılarını da yeni Türkçe yani Latin alfabesiyle yazmıştı.
Babam, bir dönem Doğubayazıt Caddesi’nde, caminin karşısındaki bir yerde Iğdır’ın ilk lokantalarından birini açmıştı. O yıllarda bu bölge, Iğdır’ın merkezi ve en işlek yerlerinden biriymiş. Hüsnü Bingöl’ün evi de lokantaya yalnızca bir sokak mesafedeymiş.
Atatürk’le Karşılaşma
1950’den önceki yıllarda babam hem hayvan besiciliği yapıyor hem de develerle taşımacılık işiyle uğraşıyordu. Hayvanlar ilkbaharda yaylaya gönderiliyor, sonbaharda ise Trabzon’a götürülüp satılıyordu. Develer öncelikle askeriyenin taşıma işlerinde kullanılıyordu. O yıllarda deve kervanları, bölgenin en güvenilir taşımacılık yöntemlerinden biriydi. Bazen pamuk balyaları da develere yüklenerek Trabzon’a götürülürdü. Gerek hayvanlar gerekse pamuk balyaları, Trabzon Limanı’ndan Anadolu’nun çeşitli yerlerine nakledilirdi.

İşte böyle bir dönemde babam Trabzon’da Atatürk ile karşılaşır. Atatürk, 10-12 Haziran 1937 tarihlerinde Trabzon’a gider. O sırada babam da Trabzon’dadır. Babam Türkçeyi kusursuz konuşurdu. Belirgin bir aksanı yoktu. Atatürk ile aralarında kısa bir sohbet geçer.
Atatürk ona şu öneride bulunur: “Ali Eşref Bey, gel Adapazarı’na yerleş. Bana yakın ol!”
Ali Eşref Başaran hiç düşünmeden cevap verir: “Paşam, diyelim ki gelip Adapazarı’na yerleştim. Peki, Terekemeler ne olacak?”
1920’lerin sonlarına doğru bir tarihte babam ve bazı akrabaları Aras’ı geçerek Mengeser köyüne giderler. O yıllarda dedem cezaevinde tutukluymuş. Aradan bir süre geçtikten sonra Ermeni komşularından biri cezaevinin kapısını açarak dedemin kaçmasına yardımcı olur. Dedem de Mengeser’e giderek ailesine kavuşur.
Daha Rus yönetimi döneminde Pırço'da (Saraçlı) Terekemeler vardı. Ayrıca Ahura, Tezharaba, Gödekli, Hacıağa ve Tezeköy gibi köylerde de Terekeme aileleri bulunuyordu. Iğdır tarafında ise Hakveyis ve Evci köylerinde Terekemeler yaşıyordu.
Tarihî eşyalara ve eski eserlere meraklıyım. Bu nedenle babamın zamanından kalma tabak, halı, semaver, radyo ve benzeri ne varsa büyük bir özenle saklıyorum. Özellikle bazı tabakların benim için ayrı bir anlamı vardır. Babamın bu tabaklarda üst düzey bürokratları, milletvekillerini ve bakanları ağırladığını bildiğim için onları yalnızca eski birer eşya olarak değil, aile tarihimizin ve bir dönemin tanıkları olarak görüyorum.







“Taşaklarımı getirin, yesinler…”
Babamın verdiği ziyafetlerden söz ederken aklıma ilginç ve hoş bir anekdot geldi.
Babam bir gün Kars Senatörü Sırrı Atalay ile Milletvekili Musa Doğan’ı evimize davet eder. Babam koç yumurtasına çok düşkündür. Halk arasında koç yumurtası için genellikle “taşak” kelimesi kullanılır.
O gün bir koç kurban edilir. Kebaplar hazırlanır ve afiyetle yenir. Koç yumurtaları da pişmeleri için közün içine bırakılır. Bu şekilde pişirildiğinde önce kızarır, ardından patlar. Babam bunu büyük bir zevkle yer ve aynı lezzeti misafirlerinin de tatmasını ister.
Ancak koç yumurtalarının pişmesi biraz zaman alır. Babam da sabırsızlanarak sık sık ev ahalisine seslenir: “Çabuk taşaklarımı getirin, yesinler!”
Sırrı Atalay ile Musa Doğan, babamın neyi kastettiğini bilmedikleri için bu sözleri kendilerine yönelik bir hakaret olarak algılarlar. Sinirli bir şekilde birbirlerine bakıp dururlar.
Tam o sırada közde pişmiş koç yumurtaları bir tabağa konularak masaya getirilir. Ali Eşref Başaran, büyük bir keyifle: “İşte taşaklarım geldi! Buyurun, afiyet olsun!” der.
Sırrı Atalay ile Musa Doğan o anda meseleyi anlar ve gülmeye başlarlar. Ardından babama: “Eğer servis zamanında yapılmasaydı, biz bunu hakaret sayıp seni dövecektik!” derler.
Olay böylece kahkahalarla son bulur. Bu anekdotun uzun yıllar Ankara’da Meclis koridorlarında anlatıldığı ve her defasında büyük bir keyifle dinlendiği söylenirdi.
Kara Nêr İsimli Devemiz
Bir devemiz vardı. Adı Kara Nêr’di. Rengi siyahtı.
Bir kış günü babamın bir dostu eve geldi. Hayvanlar için topladıkları otlar Ardahan’daki bir köydeydi. Ancak her taraf karla kaplı olduğu için köye ulaşmak neredeyse imkânsızdı. O otlar getirilemezse Iğdır’da beside bulunan hayvanlar yem sıkıntısı çekecekti.
Babam deveci başını yanına çağırdı ve “Kara Nêr’i en öne koy. Kervanı al, köye git ve otları getir,” dedi.
Anlattıklarına göre Kara Nêr, yoğun kar yağışı nedeniyle kapanmış köy yolunda kervanın önünde ilerliyor, göğsüyle kar yığınlarını yararak adeta yol açıyordu. Kervan, onun açtığı yoldan ilerleyerek köye ulaştı. Orada mahsur kalan otları yükleyip Iğdır’a getirdi.
Bu yolculuğa katılan babamın dostu, yıllar sonra bile Kara Nêr’in gücünü ve cesaretini hayranlıkla anlatırdı. Onun kervanın önünde karları yara yara ilerleyişini anlatırken hayranlığını gizleyemezdi.
Ben de develerimizi çok severdim. 1973 yılında bir gün babam develerimizi İranlılara sattı. O günü hiç unutamıyorum. Annemle birlikte sürekli ağlıyor, “Ne olur satma!” diye babama yalvarıyorduk.
Develerimizin son derece süslü ve değerli başlıkları vardı. Her biri adeta bir sanat eseriydi. Neredeyse bir başlığın değeri, bir devenin fiyatından daha fazlaydı.
Yıllar sonra elimizde yalnızca bir tane deve başlığı süsü kalmıştı. Onu da paha biçilmez bir aile hatırası olarak saklıyorduk. Ne yazık ki biz yayladayken hırsızlar evin camını kırarak içeri girdiler ve bu son hatırayı da alıp götürdüler.
Hasanhan Köyü Tapusu
Hasanhan köyünde Cemê (Cemile) Hanım isimli dul bir kadın vardı. Köyde söz sahibiydi ve herkes ona derin bir saygı duyardı. Cemê Hanım, oğullarını babamın kucağında sünnet ettirince kirve olduk.
O yıllarda Hasanhan köyünün tapusu yoktu. Babam Ankara’ya gitti, bürokrat dostlarını devreye soktu ve Hasanhan köyünün tapusuyla geri döndü.
Tapu memuru babama bir öneride bulunur: “Ali Eşref Bey, hiç olmazsa 1000 dönümlük bir yeri kendi üzerine al!”
Babam bu öneriyi kesin bir dille reddeder: “Kendi malımı mı yedim ki bir de onların malına el atayım? Bütün araziyi kirvelerime dağıt.”
“Adam iyidir, adam!”
Bir gün İdirmava Kahvesi’nin önünde babam Ali Eşref Başaran, Kürt, Azeri, Bulgar göçmeni ve Laz arkadaşlarıyla oturmuş, nargile içerek sohbet ediyormuş. Laf dönüp dolaşıp hangi etnik grubun daha yetenekli, daha üstün olduğu konusuna gelmiş.
Önce Kürt söz almış. Kürtlerin yiğitliğinden, cömertliğinden söz etmiş. Ardından Azeri söz almış. Azerilerin çalışkanlığından ve misafirperverliğinden bahsetmiş. Bulgar göçmeni ve Laz da kendi topluluklarını övdükten sonra hep birlikte Ali Eşref Başaran’a dönüp: “Ali Eşref Bey, sana göre kim daha iyidir? Terekeme mi, yoksa diğerleri mi?” diye sormuşlar.
Ali Eşref Bey, sakin ve anlamlı bir şekilde başını sallayarak şu cevabı vermiş: “Ne o, ne bu! Adam iyidir, adam!”
“Irkına ihanet etmeyeceksin”
Lokantamızın karşısında bir bit pazarı varmış. Babam bir gün bit pazarına gider. Keklik satan bir tezgâhın önünde durur. Kekliklerin bir kısmı kafeste canlı, bir kısmı da kesilmiş ve temizlenmiş hâlde tezgâhın bir yanında duruyormuş.
Babam satıcıya yaklaşarak: “Senin kestiğin keklikleri istemiyorum. Bütün bu canlı keklikleri kes, onları alacağım.” demiş.
Babamı tanıyan satıcı merakla sormuş: “Ali Eşref Bey, niçin kesilmiş hazır keklikleri almıyorsun da canlıları kesmemi istiyorsun?”
Babam kararlı ve anlamlı bir cevap vermiş: “Keklik, kendi ırkına ihanet eden bir hayvandır. Avcılar bir kekliği yakalar, kafese koyar. O da öterek diğer keklikleri yanına çeker. Avcılar da gelen keklikleri kolayca avlar. Ben, kendi ırkına ihanet eden kim olursa olsun affetmem.”

Devlete Hibe Edilen Mülkler
Babam geniş bir mülkiyete sahipti. Sahip olduğu taşınmazların bir kısmını çok cüzi bedeller karşılığında, bir kısmını ise doğrudan hibe yoluyla devlet kurumlarına devretti. Üstelik bu işlemleri, ileride herhangi bir itiraza veya hak iddiasına yol açmayacak şekilde resmîleştirdi.
1980 Askerî Darbesi’nden sonra Osman Ataman Belediye Başkanı oldu. Osman Ataman’ın evi benim marketime yakın olduğu için babamla sık sık karşılaşır, sohbet ederlerdi.
O yıllarda mal meydanı ve mezbaha, Baharlı Mahallesi’nin girişinde, bugünkü Ticaret ve Sanayi Odasının bulunduğu yerdeydi. Her sabah köylerden gelen hayvan sürüleri şehri baştan başa geçerek mal meydanına gelir, alışveriş ve pazarlıklar öğle saatlerine kadar sürerdi. Daha sonra hayvan sürüleri yeniden şehrin içinden geçerek köylere dönerdi. Doğal olarak bu durum şehir düzenini ciddi biçimde bozuyordu.
Osman Ataman, babamın geniş arazi sahibi olduğunu bildiği için bir gün kendisinden ricada bulunmuş: “Ali Eşref Bey, bize bir yer ver de mal meydanını şehrin dışına çıkaralım.”
O yıllarda bugün Kılıçlar’ın bulunduğu arazi babama aitti ve boş durumdaydı. Babam bu araziyi mal meydanı yapılması için belediyeye hibe etti. Burası uzun yıllar Iğdır’ın mal meydanı olarak hizmet verdi. 1990’lı yıllarda mal meydanı başka bir yere taşındı ve araziye Kılıçlar Heykeli dikildi.
Babama ait 16 dönümlük başka bir arsa daha vardı. Babam burayı da park yapılması amacıyla hibe etti. Günümüzde bu alanda bir park bulunmaktadır.
Kız Sağlık Meslek Lisesi ile Kılıçlar Heykeli’nin karşısındaki Kız Öğrenci Yurdu’nun bulunduğu araziler de babama aitti. Babam bu yerleri de kamu hizmetinde kullanılmak üzere hibe etti.
Babam bütün bu arazileri daha önce Ali Mirze Bey’in oğlu Hacı İsa Yiğit’ten satın almıştı.
“Sana Yağı ve Gazyağı”
Eşim Sevda Hanım, Mecit Hun’un kız kardeşi Almas Güney ile komşuydu. Aralarında geçmişe dayanan bir dostluk vardı. Ali Eşref Başaran’ın oğlu olduğumu öğrenince Almas Hanım, başından geçen bir olayı anlattı:
“Bir zamanlar Iğdır’da sana yağı ve gazyağı sıkıntısı yaşanıyordu. Bu ürünler karneye bağlanmıştı. Elimizde karnelerimizle şehre iner, uzun süre sıra bekler, binbir zahmetle karnemizin izin verdiği kadar sana yağı ve gazyağı alıp eve dönerdik.
Yine böyle bir gündü. Ali Eşref Bey beni görünce yanıma geldi. Sana yağı ve gazyağı almak için geldiğimi öğrenince hiç tereddüt etmeden, ‘Derhal evine git!’ diye ısrar etti. Ne demek istediğini anlayamadım.
Eve döndüm. Çok geçmeden bir fayton evimizin önünde durdu. Ali Eşref Bey, kilolarca sana yağı ile ihtiyacımızdan çok daha fazla gazyağı göndermişti.”

“Kuzum, bu öyle yenmez”
Hacı Cihangir Turan’ın evi, marketimin tam karşısındaydı. Arada bir markete gelir, bana “Bey çocuğu, bana şunu ver” diye hitap ederdi. Bir gün kısa bir sohbet etme fırsatımız oldu. Babamla ilgili bir anısını anlattı:
“Gençlik yıllarımdı. Sürüyle birlikte Sinek Yaylası’na doğru yol alıyorduk. Ben de çobanlara eşlik ediyordum. Talihsiz bir olay yaşadık. Nasıl olduysa eşek, ekmeklerimizi yemişti. Aç kalmıştık. Bir süre bu şekilde yolumuza devam ettik.
Uzakta bir oba göründü. Çobanlardan birini gönderdim. ‘Git bak, ekmek falan tedarik edebilirsen iyi olur,’ dedim. Çoban obaya gitti. Meğerse orası Ali Eşref Bey’in obasıymış. Çoban başımıza gelenleri ve benim kim olduğumu anlatınca Ali Eşref Bey beni hemen yanına çağırttı.
Açlıktan zar zor yürüyecek hâlde Ali Eşref Bey’in yanına vardım. Önüme bir tepsi koydu. Lavaşı tepsiye serdi, üzerine pilavı özenle yerleştirdi. Kızartılmış kuyruk yağını ve eti küçük parçalar hâlinde pilavın üzerine serpiştirdi. Sonra da ‘Buyur,’ dedi.
İçimden, ‘Allah’ına kurban olayım!’ dedim. Gençtim, çekingendim. Sofraya oturdum ve utangaç bir tavırla yemeğe başladım. Ali Eşref Bey hemen müdahale etti: ‘Kuzum, bu öyle yenmez.’
Sonra lavaşı sarıp kocaman bir dürüm yaptı. İştahla yemeye başladı ve ekledi:
‘Şimdi sıra sende. Bu böyle yenir.’”

Kêran (Kiriş)
Bir gün kahvehanede oturmuş, arkadaşlarla sohbet ediyordum. Yan masada yabancı birisi vardı. Bir süre sonra tanışıp dost olduk ve kendisini masamıza davet ettik. Ali Eşref Başaran’ın oğlu olduğumu öğrenince çok sevindi ve şöyle bir olay anlattı:
“Bir zamanlar Ali Eşref Bey sürülerini yaylaya götürmüş. Ancak o yıl kuraklık olduğu için hayvanlar otlayacak yeterli ot bulamamış. Yakınlarda Qiraxtîn (Aydoğan) köyü varmış. Oraya giderek sıkıntılı durumunu köyün ileri gelenlerine anlatmış ve hayvanlarının köy merasında otlaması için izin istemiş. Onlar da bu isteği memnuniyetle kabul etmişler.
Aradan birkaç yıl geçmiş. Ali Eşref Bey’e mera izni veren muhtar, köyde bir ahır yapmak istemiş ama kêran, yani kiriş bulamamış. Bunun üzerine Iğdır’a gelmiş. Nasıl olmuşsa Ali Eşref Bey’le karşılaşmış.
Ali Eşref Bey onu lokantasında ağırlamış, handa kalması için yer ayırtmış ve Iğdır’a niçin geldiğini sormuş. Muhtar da kêran almak için geldiğini söylemiş. Bunun üzerine Ali Eşref Bey: ‘Yorgunsun. Sen git, dinlen. Yarın görüşürüz,’ demiş.
Muhtar ertesi gün lokantaya geldiğinde, bir araba dolusu kêranın lokantanın önünde hazır olduğunu görünce şaşırmış. Ali Eşref Bey, muhtarı gönlü rahat bir şekilde köyüne uğurlamış.
Muhtar köye döndükten sonra başından geçenleri köy kahvesinde anlattı. Ben de Ali Eşref Bey’in adını ilk kez o zaman duydum.”
Barış Adamı
Babam, toplumsal anlaşmazlıkları çözme ve insanları barıştırma konusunda son derece yetenekliydi. En zor kan davalarını bile bir şekilde çözüme bağlardı.
Bana anlatılan bir olay şöyledir: Muharrem Varol’un kardeşi bir Kürt’ü öldürür. Bunun üzerine karşı taraf intikam peşine düşer ve her an ciddi bir olayın yaşanmasından korkulur. Varol ailesi önce Kelbayı Talat Tufan gibi bölgenin ileri gelenlerine başvurur. Ancak kimse böylesine ağır ve tehlikeli bir işe el atmak istemez.
Sonunda babamın yanına gelirler. Babamın önerisi nettir: “Önce köyde kendi aranızda kan parası toplayacaksınız, gerisini ben halledeceğim.”
Kimse bu işin para ya da ikna yoluyla çözülebileceğine pek ihtimal vermez. Bazı ileri gelenler bunun çözüm olmayacağını söyleyince babam şöyle karşılık verir: “Biz kötülük yapmaya gitmiyoruz. Kürt’e kan parasını verdiğimizde bize ne diyecek ki?”
Babam parayı yanına alır, evladını kaybetmiş olan ailenin yanına gider. Onların gönlünü alır, acılarını paylaşır ve sonunda çok zor bir barışın kurulmasını sağlar.
Yıllar sonra bu olayın etkisini bizzat ben de yaşadım. Amcaoğlum Gürbüz, Varol ailesinden birinin dükkânında kiracıydı. Dükkân sahibi kirayı artırmak istiyor, ancak Gürbüz’ün buna imkânı yetmiyordu. Benden yardım istedi. Birlikte dükkân sahibinin yanına gittik.
Benim Ali Eşref Başaran’ın oğlu olduğumu öğrenince bana sıkıca sarıldı. Geçmişte yaşanan kan davasını anlattı ve sözünü şöyle tamamladı: “Eğer senin baban olmasaydı çok kan dökülecekti.”
Kira artışından söz etmeden bizi uğurladı.
Evlilik
Eşim Sevda, Sürmeli ailesindendir. Yeni tanışmıştık ve evlenmeyi düşünüyorduk. Babam vefat etmişti. İmkânlarım elverdiği ölçüde nişan yüzüğü, elbise ve diğer ihtiyaçları aldım. Artık nişan yüzüğünün takılacağı günlere yaklaşmıştık.
Sevda’nın Hacı Bekir adında bir amcası vardı. Nedense bana karşı ağır sözler söylüyor, “Bu adama kız verilmez” diyordu. Tam bu sırada müstakbel kayınvalidemin babası Kitili Hacı Muharrem geldi. Durumu ona da anlattılar. Hacı Muharrem şaşırdı, “Ali Eşref Bey’in oğlu kızınızı istiyor, siz de nazlanıyorsunuz öyle mi?” dedi.
Ardından geçmişte yaşanan bir olayı anlattı: “Bir zamanlar Kiti köyünde İsmail Bey adında biri arsasını bir Kürt’e satar. Kürt de gelir, siyah çadırını satın aldığı yere kurar. Kiti bir Azeri köyü olduğu için bu durum köyde huzursuzluğa yol açar. Kürt vatandaşla köylüler arasında kavga çıkar ve mesele mahkemeye taşınır.
Bir gün Iğdır’da mahkeme önünde yeniden tartışırlarken Ali Eşref Bey oradan geçer. Ne olduğunu sorar. Durumu öğrenince mahkeme heyetinden ricada bulunur ve sorunu çözmek için izin ister. Köylüleri etrafına toplar. Kürt vatandaş arsaya ne kadar para vermişse o kadar para toplanmasını, hatta üzerine biraz daha eklenmesini ister. Parayı alıp onun yanına gider, kendisini ikna eder ve anlaşmazlığı çözer. Böylece köy yeniden huzura kavuşur.
Ali Eşref Bey bizim köyümüzün huzurunu sağladı. Siz de şimdi onun oğluna kız vermemek için ayak diretiyorsunuz.”
Bu konuşmadan kısa bir süre sonra Sevda ile sorunsuz bir şekilde nişanlandık.

Gacer Köyünde Barış
Bir zamanlar Gacer köyünde ciddi bir huzursuzluk yaşanmış. Gacer bir Azeri köyüydü. Köylülerden biri arazisini bir Kürt’e satmış. Bu durum köyde gerginliğe yol açmış.
Gacerli Abbas Aydın ile araziyi satın alan Kürt arasında kavga çıkmış. Olay giderek büyümüş. Köylüler işin içinden çıkamayınca babamın yanına gelmişler.
Babam onlara: “Aranızda gerekli parayı toplayın, gerisini bana bırakın,” demiş.
Daha sonra karşı tarafla görüşmüş, ikna yeteneğini kullanarak anlaşmazlığı çözmüş ve Kürt vatandaşın aldığı bedel karşılığında köyden ayrılmasını sağlamış. Böylece büyüme ihtimali olan bir kavga sona ermiş ve köy yeniden huzura kavuşmuş.
“Derecik Yaylası’nda Barış”
Ağrı ve Iğdır illerinin sınırları arasında kalan Sinek Yaylası’nda, şahıslara ve köylere ait birçok yayla yeri vardır. Bu yerler genellikle sahiplerinin adlarıyla anılır: Hacı Keleş’in Yaylası, Hacı Abdullah’ın Yaylası gibi…
Biz de o yaz, Derecik diye bilinen yaylaya gitmiştik. Halk arasında “Topal Hasso” olarak tanınan Hacı Hasso’ya ait yayla yeri ile Eyûbê Xalo’nun yayla yeri birbirine komşuydu. Babam, uzun yıllar boyunca Hacı Hasso’nun yaylasına çıkmıştı. O yıl ise Eyûbê Xalo’nun yayla yerini kiralamıştık. Babamın her ikisiyle de yakın bir dostluğu vardı.
Hacı Hasso’nun Mehmet adında bir kardeşi bulunuyordu. Yaylanın aşağısından bir dere akıyordu. Mehmet, dere boyunca uzanan çayırlara el koymuş ve otlarını biçmişti. Bu nedenle Hacı Hasso ile kardeşi Mehmet arasında silahlı bir çatışma çıktı. Yaylada huzur kalmamıştı. Çatışmanın günlerce süreceği anlaşılıyordu.
Bizimle birlikte yaylaya gelen, İdirmava’daki Bayat ailesinden, “Meşhedi Emmi” diye hitap ettiğimiz bir komşumuz da vardı. Ben o yıllarda on iki-on üç yaşlarındaydım. Babam, beni ve Meşhedi Emmi’yi yanına aldı; birlikte önce Mehmet’in evine gittik. Uzun bir konuşmanın ardından babam, Mehmet’i ikna etmeyi başardı. Daha sonra hep birlikte çadırlara döndük.
Bu kez babam atına binerek tek başına Hacı Hasso’nun yanına gitti. Uzun uzun konuşup onu da ikna etti. Böylece babam, sonu kanlı bitebilecek ciddi bir çatışmanın önüne geçti ve yaylaya yeniden huzur getirdi.
Yayla anlaşmazlıkları, özellikle aşiretler arasında, uzun yıllar ciddi bir sorun olarak varlığını sürdürdü. Ne yazık ki sonraki yıllarda Hacı Hasso’nun kendi çocukları yayla yeri yüzünden birbirlerini vurup öldürdüler.
“Şıngılı Mıngılı, Hele Bir Sigara Ver”
Babam, çocuklara sevecen bir ifadeyle “Şıngılı mıngılı” diye hitap ederdi. En olumsuz durumlarda bile affedici ve şefkatli davranırdı.
Pırço (Saraçlı) köyünde, halk arasında “Kör Hacı” olarak tanınan bir akrabamız vardı. Pırço’da caminin hemen yanındaki bir evde ikâmet ederdi. Kör Hacı’nın eşi, babamın öz amcasının kızıydı. Bu yüzden babam ne zaman köye gitse Kör Hacı'nın evinde kalırdı. Kör Hacı'nın kızı, Ziyad ile evliydi. Zeki isimli bir çocukları vardı.
Babamın köyü ziyaret ettiği bir gün Zeki, babamın Maltepe marka filtreli sigara paketini aşırıp okula götürür. Babam sigara tiryakisiydi. Sigara paketini bulamayınca sakinleşmek için bahçeye çıkar, volta atarak Zeki’nin okuldan dönmesini bekler.
Zeki o günü şöyle anlatır:
“Sigara paketini aşırıp okula götürmüştüm. Birkaç tane de okulda içtim. Bahçeden içeri girince Ali Eşref amca bana uzaktan seslendi: ‘Şıngılı mıngılı, hele bir sigara ver de içeyim.’
Ben de hiçbir şey olmamış gibi paketin tamamını uzattım. İçimden, ‘Demek paketi aşırdığımı görmüş; bu yüzden benden sigara istiyor,’ dedim. Kulağımın dibinde patlayacak sert bir tokadı beklerken Ali Eşref amca: ‘Şıngılı mıngılı, derslerin iyi gidiyor mu?’ demez mi!” O zaman Ali Eşref amcamın yüreğinin derin bir şefkat ve sevgiyle dolu olduğunu anladım. Çocuk da olsa kimsenin kalbini kırmak istemezdi. Allah rahmet etsin!"
İKİNCİ BÖLÜM
HATIRALARDA VE BELGELERDE ALİ EŞREF BAŞARAN
(Mecit Hun ile Ali Eşref Başaran, uzun yıllar boyunca dostluklarını koruyan iki yakın arkadaştı. Özellikle 1950’li yıllarda bu bağ daha da güçlenmiş, Iğdır’ın sosyal ve siyasi hayatı içinde pek çok hatırayı birlikte paylaşmışlardı.
Mecit Hun, 29 Ocak 1998 tarihinde Ankara’da Hakk’ın rahmetine kavuştu. Vefatından önce hatıralarını kaleme almaya başlamış, ancak bu çalışma yarım kalmıştı. Yarım kalan hatıralarında, hayatında özel bir yere sahip olan sevgili dostu Ali Eşref Başaran’a da yer vermişti.
Aşağıda, Mecit Hun’un Ali Eşref Başaran hakkında kaleme aldığı yazıyı olduğu gibi sunuyorum. Mücahit Özden Hun)
MECİT HUN’UN KALEMİNDEN ALİ EŞREF BAŞARAN
(Not: Mecit Hun, yazısında “Ali Eşref Başaran” yerine halk arasındaki genel kabul görmüş “Eşref Başaran” ismini kullanmıştır. Ayrıca yazıda eski Türkçe kelimelerin parantez içinde bugünkü Türkçe karşılıkları tarafımdan eklenmiştir. Mücahit)
Iğdır’ın renkli simalarından birisi de Eşref Başaran’dır. Terekeme (Karapapak) asıllı olup akrabalarıyla birlikte Kafkasya’dan muhacir olarak gelmiş, Karaköse’nin Mengeser, Yoncalı köyleri ile Iğdır Baharlı Mahallesi ile Aralık ilçesine bağlı Pırço (Saraçlı) köyüne yerleşmişlerdir. Tahsilsiz olmasına karşın zeki, girişken, sempatik bir yapıya sahipti. Iğdır’da değişik görevler üstlenmiş ve sürekli olarak gündemde kalmayı başarmıştır. (Not: Ali Eşref Başaran, Erivan’da Rus İlkokulunda eğitim almıştı. Eski Türkçe ve Latince Türk alfabesini de kendi kendine öğrenmişti. Mücahit)

Mahalle muhtarlığı ile başlayarak belediye meclis ve encümen üyelikler, Pamuk Tarım Satış Kooperatifleri yönetim kurulu üyeliği ve başkanlığı, siyasi parti idare heyeti üyelikleri gibi görevlerde bulunmuştur. Her kesimdeki insanlarla ilişki kurarak dost kalmayı başarmıştır. Yaşantısı enteresan ve gülünç olaylarla doludur. Siyasetle uğraştığı yıllarda Demokrat Parti ve Cumhuriyet Halk Partisindeki dostlarını kırmayarak iki tarafı da idare etmeye çalışırdı.
Ön seçimlere adli denetim getirildiği sıralarda yapılan bir seçim toplantısında komik bir olay yaşanmıştı. Aynı salonda hâkim nezaretinde yapılan Adalet ve Cumhuriyet Halk Partilerinin delege listelerinde Eşref Başaran’ın ismi vardı. Foyasının çıkacağını anlayan Eşref Başaran gizlenmişti. İşin farkına varan muzip arkadaşlarımız, oy kullanmadığı takdirde derhal hapse atılacağına Eşref Bey’i inandırmıştı. Bana çok güveniyordu. Sıkışık zamanlarda ilk başvurduğu dostlardan birisi de bendim. Yanıma geldi ve bir çare bulmamı istedi. Kararı hemen verdim. Eşref Bey ön seçim kurulu ve her iki parti görevlilerinin öğle yemeğini verecek, tercih ettiği partilerden birisinde oy kullanacaktı. Def ‘i bela (belayı savuşturmak) kabilinden şartlarımızı kabul eden Eşref Başaran, C.H.P. sandığında oy kullanmayı tercih etmiş ve oyunu Karapapak asıllı Muzaffer Şamiloğlu’na vermişti.
Biz bütün kurnazlığına karşı faka bastırdığımız Eşref Bey’le eğleniyor ve yemek masrafının faturasını öğrenmek istiyorduk. Eşref Bey gayet sakin bir tavırla bizi cevaplandırdı. “Namussuzum, şerefsizim bilmiyorum, çünkü parayı Muzaffer Bey’in adamlarına ödettirdim.. ”
Karapapak oluşuyla çok övünen Eşref Başaran bedelli askerlik (paralı) hizmetini Iğdır’daki Piyade Alayına bağlı “bedelliler” bölüğünde yaptığı sıralarda bölüğe yeni bir kumandan gelir. Etrafı tanıma amacıyla bölüğü toplayıp tek sıra yapar. Azeri kökenlilerin 5, Kürt kökenlilerin 3 adım ileri çıkmasını emreder. Geride tek bir kişi kalmıştır. Bu da Eşref Başaran’dır. Komutan sorar, “Sen nesin?” Eşref Bey heyecanlanır. Karapapak diyeceğine “Alapapağım” der. Komutan suratına tokadı yapıştırır. “Ala bula istemem, bir renk olacaksın...” der. Bu olayı bize anlatan Eşref Bey o tarihten sonra Karapapak yerine TEREKEME sözünü kullanır olmuş...
1950 yılında Iğdır Pamuk Tarım Satış Kooperatifleri Birliği yönetim kurulu başkanı idi. Yılda 3000 ton pamuk üreten 7000 ortaklı bu dev kuruluşun yöneticileri daima haklı ve haksız şikayetlere maruz kalırlardı. Eşref Bey hakkında da Ticaret Bakanlığına buna benzer şikayetler yapılmış, bir tahkikat müfettişi Iğdır’a gönderilmişti. Müfettişin davranışları, sorduğu sorular kuşku yaratmış ve Eşref Bey’i çare aramaya sevk etmişti.
O yıl D.P. iktidar olmuş, Azerbaycan kökenli Ahmet Ağaoğlu’nun Manisa Milletvekili olan oğlu Samet Ağaoğlu ilk D.P. hükümetinin kuruluşundan bir süre sonra Devlet Bakanı ve Başbakan yardımcısı sıfatıyla kabineye alınmıştı. Bu olay müfettişin Iğdır’a geldiğe tarihe rastlamaktadır. Eşref Başaran fırsatı kaçırmaz. Postaneden temin ettiği boş bir telgraf kağıdını itina ve ustalıkla doldurur ve kendisine çekilmiş bir telgraf haline getirir. Postane dağıtım elemanlarından Şevket Efendi’ye vererek müfettişle bir arada olduğu sırada telgrafı getirmesini sağlar. Telgraf kendisine verildiğinde yanında buluna kooperatif memurlarından birisine uzatarak yanında gözlüğü olmadığından yüksek sesle okumasını rica eder. Telgrafın meali (içeriği) şöyledir.
Sayın Eşref BAŞARAN
Tarım Satış Kooperatifleri Başkanı IĞDIR
Devlet Bakanı ve Başbakan yardımcılığına getirilmem vesilesiyle göndermiş olduğunuz kutlama telgrafını aldım. Size karşı sevgi ve bağlılık hislerimi teyit eder, teşekkürlerimi sunar, arz-ı hürmet ederim. Halan oğlu Samet Ağaoğlu
Telgrafı dikkatle dinleyen müfettişin tavrı derhal değişir. Eşref Bey’i yanına oturtur. Samet Bey’le olan akrabalık (!) bağlarına iyice kanaat getirdikten sonra iki günden beri yaptığı incelemede şikayetlerin maksatlı dedikodulardan ibaret olduğunun anlaşıldığını ifadeyle yarınki otobüsten kendisine bir yer ayrılmasını rica eder.
Eşref Bey müfettişi ikna eder. Ertesi gün Iğdırlılar ve şikayetçiler henüz uykuda iken müfettişi sabahın ilk saatlerinde bir taksi ile Ankara’ya uğurlar.
Eşref Başaran iyi bir akşamcı idi. Değişmeyen sofra arkadaşlarıyla birlikte olmaktan zevk duyardı. Akşamcılığının yanında Cuma ve Ramazan ayında teravih namazlarını hiç kaçırmazdı.
Yardımseverliği ve cömertliği ile kendisini herkese sevdirmişti. Yeri doldurulamayacak değerli bir hemşehrimiz idi. Allah rahmet etsin. (Kaynak: Iğdır Sevdası)
HAMZA AYGÜN ANLATIYOR

1923 yılından itibaren Terekemeler guruplar halinde Iğdır’a gelip yerleştiler. Iğdır’a yerleşen gurubun tam olarak nereden geldiğini bilmiyorum ama Gödekli’deki Terekemelerle aralarında uzaktan bir akrabalık bağı vardı.
O yıllar Iğdır’ın “Ürek (yürek) mevkisi” diye tabir edilen Kars Caddesi ve Karaağaç Mahallesine daha çok zengin, hali vakti yerinde olan aileler gelip yerleşiyordu. Baharlı Mahallesi hem çok dağınık hem de kalitesiz bir yerleşim merkeziydi. Ama muhacir Terekemeler, ağırlıklı olarak Baharlı mahallesini tercih edince, çok geçmeden bu mahallede ciddi bir nüfus patlaması oldu. Eşref Başaran, gelen bu Terekemelerin tümüne liderlik yaptı. 1955 yılına kadar Baharlı mahallesinin değişmez muhtarıydı. Bunun yanı sıra Tarım Kooperatifinde hem yönetim kurulu üyeliği hem de başkanlık yaptı. Eşref Başaran 1935-36 yıllarında çok zengindi. Kendisine ait bir kamyonu vardı. Baharlı mahallesindeki arazilerin yarısını Eşref Başaran ekip biçerdi.
Eşref Başaran temiz bir insandı. Kimseye bulaşmaz, kötülük aramazdı. Hüsnü (Bingöl) Bey de Eşref Başaran’ı sever ve korurdu. Eşref Başaran’ın kardeşi Hidayet de iyi bir insandı. Allah her ikisine de rahmet etsin. (Kaynak: Iğdır Sevdası)
YUSUF ÇAKMAZ, NAM-I DİĞER “RUTTO YUSUF” ANLATIYOR
(Rutto Yusuf, İran’a sık sık geçer, buradan getirdiği kaçak eşyaları Iğdır’da satar. Bu hareketliliği, dönemin MAH Başkanı Hüsnü Bingöl’ün dikkatini çeker. Bingöl, Rutto Yusuf’un İran hesabına çalışan bir ajan olabileceğinden kuşkulanır. Onu sorguya çektirir ve Doğubayazıt Caddesi’ndeki evinin bitişiğinde bulunan zindana attırır. Rutto Yusuf bir fırsatını bulup buradan kaçar ve bir süre gizlenmek zorunda kalır. Aşağıdaki anlatı, onun bu kaçıştan sonraki günlerine aittir. Hayatın ilginç cilvesidir ki Rutto Yusuf, sonraki yıllarda Hüsnü Bingöl’ün en güvendiği isimlerden biri hâline gelecektir. Mücahit)

Sabahın erken saatinde kimseye görünmeden İdirmava’yı baştan başa geçip Asri Hamam’a yakın bir yere gittim. Civarda; iki katlı, harabe, Ermeni yapısı bir bina vardı. Orada saklanmaya isteklendim. İçine göz atınca kararımdan vazgeçtim, daha emin yer bulurum düşüncesiyle Baharlı mahallesindeki bahçelerin içinden sıyrılıp tanımadığım evlere doğru koşturdum. Önüme bir grup ev çıkmıştı. “Nereye saklanabilirim?” diye düşünürken bir evin damındaki ot tayası gözüme çarptı. “Saklanmak için mükemmel yer!” dedim kendi kendime. Köpekleri ürkütmeden sessizce dama tırmanıp ot yığınlarının arasında kayboldum.
Damın tahta kirişleri üzerinde paslı bir çivi vardı. Elimdeki kelepçeyi zahmetli bir uğraşıyla açmayı başardım.
Öğlen güneşi ortalığı kasıp kavuruyordu. Açlık, korku ve bunaltan sıcaklık beni esir almış, yarı baygın ot yığınları arasında öylece kalakalmıştım. İkindi vakti yiyecek bulmak umuduyla saklandığım yerden çıktım. Evin bitişiğinde kocaman bir dut ağacı vardı. Damın üzerine düşmüş ezik dutları toplayıp iştahla yedim.
Akşam serinliği ortalığı doldurmuştu. Ot yığınları arasından başımı uzatmış, gelip gidenlere bakıyordum. Az ileride yakından tanıdığım Eşref Başaran, bir grup arkadaşıyla, tozlu yolda yürüyerek, gün boyu üzerinde pineklediğim dama doğru geliyordu. Eşref Başaran, evden içeri girince, şaşırmıştım. Kendi kendime, “Vay be! Bula bula Eşref Başaran’ın damını mı buldun be Yusuf!” dedim.
Bahçede, ağaçların altında geniş bir sofra hazırlanmıştı. Eşref Başaran, arkadaşlarıyla masanın etrafını almış, iştahla atıştırıyordu. Yemeklerin ve aslan sütünün kokusu burnuma geliyor, beni pes ediyordu. Nefsime hakim olmaya çalışarak sohbetlerine kulak kabarttım. “Kooperatif” kelimesi sık sık tekrarlanıyor, konuşmalar sertleşerek tartışmaya dönüşüyor, çok geçmeden gülüşmeler arasında kadehler tokuşturuluyordu.
Gece yarısına doğru damdan atlayıp gözden kayboldum. (Kaynak: Iğdır Sevdası)
HACI CİHANGİR TURAN ANLATIYOR
(Iğdır’ın ilk lise mezunlarından, Gelturî (Gelturan) Aşireti lideri, siyaset adamı ve tüccar Hacı Cihangir Turan hem Hüsnü Bingöl’ün aile geçmişini özetliyor hem de Ali Eşref Başaran’a verdiği önemi vurguluyor. Mücahit)

Hüsnü Bingöl baba tarafından Karapapak anne tarafından da Kürt kökenli Şeyhlere akraba oluyordu. Ailesi Rusya’dan muhacir olarak geldiği zaman Ağrı’ya bağlı Poxenk köyüne yerleşmişti. Akrabalarının bir kısmı da Tutak ilçesine gitmişler.
Ordudan emekli olduktan sonra istihbarat işlerinden sorumlu olarak Iğdır’a geldi. Akrabalarına karşı vefakardı. Tutaklı Karapapakların çoğunu Milli Emniyetin çeşitli kademelerinde görevlendirmişti.
Iğdır’da kendisine yakın üç önemli dostu vardı: Terekeme asıllı Eşref Kaya, Eşref Başaran ve kayınpederim Bayburtlu Paşa. Bunun dışında kendisine bağlı sadık ve güvendiği elemanlar vardı. Bunların başında Timur Demirci, Hacı Abdullah ve Hacı Abdulhadi gelirdi.
Hüsnü Bingöl demek devlet demekti. Yakışıklı ve uzun boyluydu. Uzun çizmeleri vardı. Yürüyüşü ve bakışı insana korku verirdi.
Şehirde iki yere takılırdı: Ya kayınpederimin dükkânın önünde oturur ya da Fazıl Baykal’a ait gazinoya giderdi. Bu gazinoda Iğdır’ın tek radyosu vardı. Hüsnü Bingöl bu radyonun başına geçer bazen anlamadığımız dilden yapılan yayınları dinlerdi. Bizim için radyo demek sadece Hüsnü Bingöl’ün dilinden anladığı bir alet demekti.
Hüsnü Bingöl özellikle muhacirler aileler üzerinde özel bir baskı ve kontrol sistemi oluşturmuştu.
Uzaktan tanık olduğum bir olay hâlâ hafızamda canlı olarak kalmış. Zekeriya isimli bir öğretmenimiz vardı. Sakalları Yahya Kemal’inkine benzediği için öğrenciler arasındaki lakabı “Yahya Kemal” idi. Bir gün bu zatı Hüsnü Bingöl’ün evine bitişik özel cezaevinden çıkarken görmüştüm. Zekeriya öğretmenin akıbeti hakkında halk arasında çeşitli rivayetler dolaşıp durdu. (Kaynak: Iğdır Sevdası)
AZİZ GÜNEY ANLATIYOR
(Asıl adı Hamit Ünver idi. Ancak halk arasında, şeytani fikirleri, bitmek bilmeyen iftiraları ve ortalığı karıştıran iddiaları nedeniyle “Piç Hamit” adıyla tanındı. En fazla uğraştığı isimlerden biri Ali Eşref Başaran’dı. Ali Eşref Başaran, 1950 yılında Iğdır Pamuk Tarım Satış Kooperatifleri Birliği Yönetim Kurulu Başkanı idi. Yaklaşık 7.000 ortağı bulunan bu büyük kurum, Piç Hamit için yeni iddialar ortaya atmaya, söylentiler üretmeye ve yöneticileri zor durumda bırakmaya son derece elverişli bir alan hâline gelmişti. Piç Hamit’in özellikle Ali Eşref Başaran ve kooperatif yönetimi hakkında ileri sürdüğü iddialar zamanla resmî soruşturmalara ve davalara dönüştü. Her ne kadar Piç Hamit, 1952 yılında Hüsnü Bingöl tarafından Iğdır’dan uzaklaştırılmış olsa da ortaya attığı suçlamaların etkisi hemen sona ermedi. Açılan davalar ve yürütülen soruşturmalar yıllarca devam etti. Mücahit)

Piç Hamit’in asıl adı Hamit Ünver’di. ‘Piç’ lakabının takılmasının nedeni gözünden bir şeyin kaçmamasıydı. Örneğin Kooperatif üyesi değildi ama orada ne olup bittiğinden haberdardı. Her yerde kulağı vardı. Gözü açık, hinoğlu hin birisiydi. Peki ya kimdi bu Piç Hamit?
Piç Hamit Rusya’dan mülteci olarak gelmişti. Eğitimsiz sıradan bir insan değildi. Rusya’da yüksek tahsil eğitimi almış, oldukça kültürlü birisiydi.
Herhangi bir başvuruda bulunmadığı için elinde ne mülteci kimliği ne de T.C. pasaportu vardı. Belli bir geliri de yoktu. Avantadan geçinirdi. Onun bunun işini takip eder, komisyon alırdı. Bazen de sahip olduğu ‘gizli’ bilgileri satardı. Piç Hamit’in özellikle büyük paraların döndüğü yerlerde kulağı vardı. O yıllar Pamuk Satış Kooperatifinde büyük paralar el değiştirirdi.
Kooperatif başkanları Eşref Kaya ve Eşref Başaran’ın her ikisi de MAH (MİT) bölge şefi Hüsnü Bingöl gibi Terekeme idiler, ondan büyük destek görüyorlardı. Piç Hamit, Eşref Başaran ve Eşref Kaya’ya rahat vermiyordu. Piç Hamit’in duyarlı kulaklarını kapatmak için Hüsnü Bingöl’den yardım istediler: “Bu adam başımıza bela! Hele bir araştırın bu kimin nesi?”
Hüsnü Bingöl, Piç Hamit hakkında tahkikat yaptırdı. Hiçbir yerde onun hakkında bir kayda rastlamayınca, ‘Zararlı yurt dışına çıkarılsın!’ şeklinde bir rapor tanzim etti.
1952 yılının kış ayında Piç Hamit’i bir deveye bindirip polis eşliğinde İran sınır kapısına gönderdiler. İran kabul etmeyince bu kez Irak’a doğru yola çıkardılar.

(Piç Hamit, Pamuk Tarım Satış Kooperatifinde yolsuzluk yapıldığı iddiasıyla devlete ihbarda bulunur. O sırada Kooperatif Yönetim Kurulu Başkanı Ali Eşref Başaran İstanbul’dadır. Devlet, iddiaları soruşturmak üzere Mecit Hun ile Nurettin Kirman’ı kontrolör, yani denetçi olarak görevlendirir. İki arkadaşın görevi İstanbul’a giderek Ali Eşref Başaran’la ilgili inceleme yapmak ve bir tutanak hazırlamaktır. Aziz Güney, aşağıdaki anlatısında bu olayı kendine özgü üslubuyla aktarır. Ancak mesele bununla da kapanmaz. Daha sonra devlet, Mecit Hun ile Nurettin Kirman’ın görevlerini gereği gibi yerine getirmedikleri iddiasıyla haklarında dava açar. Uzun yıllar süren yargılama sonunda herkes beraat eder. Mücahit)
İlk yapılan kooperatif seçimleri olmalıydı. Mecit Hun ve Nurettin Kirman denetici olarak atanmışlardı. Görevleri, en ufak bir suiistimali araştırıp açığa kavuşturmaktı. Eşref Başaran da yönetim kurulu başkanıydı.
Bir gün Piç Hamit, ‘suiistimal yapıldı!’ diye yönetimi ihbar eder. İddiaya göre 100-200 ton pamuk kaçak yollardan İstanbul’a Panikoğlu adında bir şirkete satılmıştır.

İki zehir hafiye, denetici olaya el koyarlar. Ancak başkan Eşref Başaran İstanbul’dadır. Görev aşkıyla dolu deneticiler vakit kaybetmeden yola çıkarlar. Nihayet Eşref Başaran’ı bir otelde kıstırırlar. Eşref Başaran suçunu inkâr etmez. Bundan sonrasını Mecit Hun şöyle anlatırdı: “Aynı otelde yatıp kalkmaya başladık. Parayı geriye almamız mümkün değil. Benle Nurettin, ‘Hiç olmasa masrafları ona ödettirelim!’ diye her gece bir eğlence merkezine gidiyoruz. Birkaç gün sonra Eşref Başaran pes etti.
“Vallahi billahi para kalmadı!”
Benle Nurettin Kirman bir odada, Eşref Başaran da bitişik odada... O gece hepimiz odamıza çekildik. Nurettin gece yarısına doğru: “Eşref uyumamıştır. Yine gidecek!”, dedi.
Eşref Başaran’ın kapı deliğinden baktık, içerisi bomboş! Yatakta yeller esiyor! Eşref Başaran kaybolmuş!
Hemen üstümüzü giyindik, Beyoğlu’na doğru yola çıktık. Gittiği yeri biliyoruz. İçeri girdik, ne görelim! Eşref Başaran büyük bir sofra kurmuş, yanında güzeller, demleniyor.
“Eşref, hani para kalmamıştı! Para suyunu çekmişti! Bu ne hal!”
“Vay hoş gelmişsiniz! Gelin oturun!”
Masaya oturduk. Sabaha doğru Beyoğlu’ndan yürüyerek otele doğru gidiyoruz. Tam Galata köprüsünün üzerinden geçerken Nurettin, Eşref’i yakalayıp sıkıştırdı:
“Bu akşam da eğlenmeye gideceğiz!”
“Vallahi para kalmadı!”
“Yalan konuşuyorsun!”
“Malı vermişem, doğrudur, ama parayı almamışam!”
“Yalan konuşuyorsun!”
“Yemin ederem. Bu köprüden geçenlerin tamamı namusuma şey etsin ki yalan konuşmuyorum.”
Yine inandık. Bu şekilde otele geldik.
O akşam Eşref Başran yine kayboldu. Meğerse başka bir bara takılıyormuş. Barın adresini bulup içeri damladık. Eşref Başaran’ı yine uygunsuz vaziyette yakalamıştık!
“Eşref, bu ne hal! Bir de namusun üzerine yemin ettin!”
“O boş bir yemindi! Ben yemin ettiğim zaman etrafıma iyice bakmıştım, köprüden geçenlerin hammısı kadındı!”
(Bu olayla ilgili mahkeme nihayet 1955 yılında sonuçlanır. Mecit Hun, 21 Haziran 1955 tarihli PAMUKOVA GAZETESİ’inde haberi okuyucularına aşağıdaki şekilde duyurur. Mücahit)
PAMUKOVA GAZETESİ 21 Haziran 1955 Yazan: Mecit Hun
Çırçır-Pres suiistimali iddiasıyla yargılanan PTS Kooperatifi mensupları beraat etti.
1950 yılında Iğdır PTS Kooperatifi binasında vuku bulan bir yangında zayi olan iki adet presle bir adet çırçırın tamiri dolayısıyla o zamanki kooperatif mensupları aleyhinde Iğdır Ağır Ceza mahkemesinde açılan dava dün beraatla neticelenmiştir.
Ziraat Bankası müfettişlerinden Hasan Mirza tarafından yapılan tahkikat ve tertip edilen evraka istinaden evvelâ Kars Ağır Ceza Mahkemesine ihtilas suçuyla sevk edilen Kooperatif idare heyeti başkan ve azaları Eşref Başaran, Kurban Akar, Esat Ogan, Ahmet Armağan, Kooperatif Müdürü Rahim Yadigâr, Muhasip Kasım Özel, Veznedar Paşa Turan, Makinist Ali Sivri ve Kontrolör Mecit Hun ve Nurettin Kirman bilahare sahte evrak tanzimi iddiasıyla Iğdır Ağır Ceza Mahkemesinde iki seneden beri yargılanmakta idiler.
Geçen celsede mütalaasını serdeden (ileri süren) Müddeiumumi (savcı) Fuat Eribol, sanıklardan Eşref Başaran’la Ali Sivri’nin sahte evrak tanzimi; Kurban Akar, Esat Ogan, Ahmet Armağan’ın vazifeyi memuriyeti ihmal; Rahim Yadigâr’ın vazifeyi memuriyeti suiistimal suçlarıyla tecziyesinin; Mecit Hun, Nurettin Kirman, Kasım Özel ve Paşa Turan’ın beraatlarını talep etmişti.
Dünkü duruşmada son müdafaalar yapıldıktan sonra Mahkeme Heyeti, sanıkların müsnet suçu işlemediklerini beyan ederek cümlesinin beraatına karar vermiştir.
AZİZ GÜNEY ANLATIYOR
Yine bir gün kooperatifin inşaat işlerinde usulsüzlük olduğu iddiasıyla Piç Hamit durumu ihbar eder.
Buna göre dosya kayıtlarında bahçede bir hangar yapılmış gibi görünüyormuş ama gerçekte öyle bir bina yokmuş. Bakanlık olaya el koymuş. Kağıt üzerinde yapılmış gibi görünen binayı tespit için müfettiş ve başkan Eşref Başaran birlikte bahçeye çıkmışlar. Bahçenin uzak bir köşesinde çok eskiden kalma bir binanın enkaz yığını varmış. Eşref Başaran kendinden emin, bu enkazı işaret etmiş:
“Aha burası bizim hangar, Müfettiş Bey!”
“Burada ben bina falan görmüyorum!”
“Müfettiş Bey siz Iğdır’ı bilmezsiniz! Elegez’den (Alagöz dağları) bir yel esti, vurdu uçurdu!”
“Yahu çatısını götürdü, peki ya bunun duvarları?”
“Ele hammısını (tamamını) götürdü Müfettiş Bey.”

MUZAFFER ŞAMİLOĞLU ANLATIYOR
(Eski CHP Kars Senatörü Karapapak kökenli Muzaffer Şamiloğlu Terekeme/Karapapak konusunda yaptığı araştırmaları aşağıdaki gibi aktarır. Mücahit)

“Terekeme” diye bir kavim yoktur. “Terekeme”, Karakalpakların oynadığı bir tür halk oyununa verilen addır. Bu kelime zamanla halk arasında yanlış bir uygulama alanı bularak, “Karakalpak/Karapapak” anlamında kullanılır olmuş.
Bugünkü Türkmenistan sınırları içinde olan tarihi Karakalpakistan devleti dağılınca, 2.5 milyon kadar bir nüfus Afganistan’a göç etmiş. 3500 aile, İran’ı geçerek Azerbaycan’a ve Kafkasya’ya yerleşmiş. Zamanla İran’da kalanlar Şii mezhebini kabul ettiler. Kafkasya’ya göç edenlerin çoğu Suni mezhebine bağlı kaldılar.
Türkiye'ye Karapapaklar 1810 yılında Şeyh Şirazettin adlı bir şeyhi takibe ederek giriş yapmışlardı. Çoğu Amasya taraflarına yerleşmişler. Bugün Iğdır’daki Karapapaklar (Eşref Başaran) bu guruba dahildirler. Benim ailemin bağlı olduğu Karapapaklar 300 yıllık arayla iki kez Türkiye’ye gelmişler. Birinci dalga 1604 yılında Nuri Dedemi takip ederek Ağrı’nın Tutak ilçesine bağlı Han köyüne gidip yerleşmişler. Soyadları genellikle “Cengiz” olan bu gurupla Diyadin’de savcılık yaptığım yıllar tanışma fırsatım olmuştu. Bu gurubun lideri olan Bedir Bey, bir ihtilaf nedeniyle Halis Öztürk’e bağlı milis güçlerce vurulup öldürüldü. Olay benim bölgemde meydana geldiği halde, Bakanlığa bir yazı yazarak, “Öldürülen Bedir Bey’le olan akrabalığım nedeniyle bu görevin başka bir savcıya emanet edilmesi” yolunda ricada bulundum. Taşlıçay savcısı bu olayla ilgili tahkikatı yürütmüştü. Benim ailemin bağlı olduğu ikinci dalga 1918 yılında Türkiye’ye gelmiş. Bunların bir kısmı Kürt kökenli hemşehrilerim arasında yaşadıkları için –Susuz ve Digor’da- zamanla onların dillerini ve adetlerine uyum göstermişler. Seçim çalışmalarım sırasında artık Kürtleşmiş bu akrabalarımın yanına gidince, Türkçeyi zorlukla konuşarak bana, “Senden başkasına oy mu vereceğiz! Sen bizim emisin oğlisin” diyorlardı.
DİL GAZETESİ Yazan: Mecit Hun
Iğdır Pamuk Tarım Satış Kooperatifleri genel kurul mutat toplantıları devam etmektedir. Bu arada Başköy ve Taşburun bucaklarıyla Tuzluca ilçesinde yapılan içtimalarda yeni seçimlerde yapılmış bulunmakta olup ayrıca Birlik delegeleri de tespit edilmiştir.
Gazetemize birçok ortakların imzasıyla gönderilen mektuplardan anlaşıldığına göre Taşburun bucağında yapılan içtimaa Ticaret Bakanlığı komiseri sıfatıyla iştirak etmesi lazım gelen sayın ilçe kaymakamının rahatsızlığı dolayısıyla tevkil edilen Taşburun bucak müdürü Nuri Atasever’in taraf iltizam etmesi sebebiyle bu husus 6 köy muhtarı tarafından tanzim edilen bir mazbata halinde kaymakamlık makamına sunulmuş ve Taşburun seçimlerine itiraz edilmiştir. Ayrıca bize şifahen verilen malumatta bu hususu teyit ettiğinden Taşburun seçiminin Birlik genel kurulu toplantısından önce tekrar yapılacağını ve yeniden bu bucakta delege seçileceğini tahmin etmekteyiz.
Diğer taraftan Iğdır merkezinde iki gün evvel yapılan genel kurul toplantısında yeni yönetim kurulu ile Birlik delegeleri seçilmiştir. Aldığımız habere göre Iğdır merkez kooperatif yönetim kurulu üyeliğine Ahmet Armağan, Ali Rıza Bagana, Mehmet Sönmez ve Cihangir Erkut getirilmiş ve Birlik genel kurulu için de delegeliği Talat Tufan, Ahmet Armağan, Esat Ogan, Mustafa Gülmez, Timur Turan, Mehmet Sönmez, Hasan Şimal, Mustafa Şimşek, İsmail Aktaş, Ali Kızılay, Kadir Erol, Hasan Turan, Hasan Güneş, İsmail Ağırkaya, Kasım Turan, Sadık Tezel, Hasan Çetinel, Ali Rıza Bagana, Hüseyin Bağcı, Muhtar Yıldırım, Necef Yıldız, Hasan Yıldız, Mehmet Duman, Kurban Akar, Rahim Aydın, Hüseyin Turan, Eşref Başaran, İsa Yiğit, İbrahim Aras, Muharrem Varol, Nağdali Turan, Esadullah Aras, İbrahim Aksoy, İsa Karakuş, Bekir Akkuş, Abdullah Armağan, Cevat Han, Abdulhadi Kuş, Mehmet Ali Haçadağ, Şabap Alagöz, Cihangir Aras, Kerem Turan, Ahmet Işıkçelebi, Sultan Yıldız, Ziyadeli Eroğlu, Yahya Kızılkaya, Caferkulu Sönmez, Ahmet Bakış, Abdullah Yıldırım, Celil Aras, Rıza Taş, Celil Orhun, Ali Kum, Süleyman Demirel, Allaverdi Gül, İsa Karakuş kazanmışlardır.
Gazetemizin teksir edildiği sırada Enver Sever’in de delege seçildiği öğrenilmiştir. Birlik Genel Kurlu içtima günü yakında bildirilecektir.
ŞARKIN DİLİ GAZETESİ 18 Aralık 1952 Yazan: Mecit Hun
Birliğin yeni seçimleri gitmesinin elzem olduğunu geçen sayımızda izaha çalıştığımız için birkaç kooperatifçi dostumuzu kendimizden küstürmüşüz. Fakat bu darılmacaya rağmen Birlik seçimleri için bu dostlarımız da dahil olmak üzere iştahlıların tam faaliyete geçtikleri sezilmektedir.
Geçici başkanımız Talat Tufan’ın daimi olmak için son gayretleri sarf ettiği müşahede edilmekte ve Eşref Başaran’ın da malum siyasetiyle hala tarafları avutmaya çalıştığı gözden kaçmamaktadır. Taşburun seçimlerini kaybeden ikinci grup ise yeni taraftar toplamakla meşguldür. Ortaya ciddiyet ve doğruluğu ile tanınmış Sadık Karasu gibi kuvvetli şahısların da çıktığına bakılırsa önümüzdeki Birlik seçimlerinin hayli hararetli geçeceği muhakkak addedilmektedir. Seçimlerin neticesinden hangi tarafa bağlı olduğu anlaşılmayan Eşref Başaran’ın ümitli olduğu görülüyor.
ŞARKIN DİLİ GAZETESİ 19 ARALIK 1952 Yazan: Mecit Hun
BİRLİK SEÇİMLERİ HARARETLE DEVAM EDİYOR
Birliğin 3 Ocak 1953 tarihinde yapılacak yeni yönetim kurulu seçimleri için propaganda ve çalışmalar son hadde varmıştır. Şimdilik temsilcilerin hepsinin iştahlandığı bu 7 liralık koltuğa oturmak için her çareye başvurulmaktadır. Adaylar arasında Talat Tufan, Eşref Başaran, Ali Karasu, Sadık Karasu, Sadık Tezel gibi kimseler vardır. Temsilciler de bu şahıslar etrafında gruplaşmakta devam etmektedir.
Seçimlerde paranın mühim bir yol oynayacağı tahmin edilmektedir. Tuzluca ve Başköy kooperatiflerince seçilen temsilcilerin bir iki gün sonra Iğdır’a gelecekleri tahmin ediliyor.
Seçim için başlanan hazırlıkların her gün yeni bir safhaya girmesi günde bir adayı ümitsizliğe sevk etmektedir.
ŞARKIN DİLİ GAZETESİ 3 Ocak 1953 Yazan: Mecit Hun
BİRLİK SEÇİMLERİ
Günlerden beri Iğdır efkarını meşgul eden Pamuk Tarım Satış Kooperatifleri Iğdır Birliği seçimleri hazırlığı dün akşamdan itibaren en hararetli safhaya girmiştir.
Taşburun’dan Ali Karasu’nun vekaletini amcası Sadık Karasu’ya vermesi ve yeni yönetim kuruluna Talat Tufan, Kadir Erol ve Muhtar Yıldırım’la beraber Sadık Karasu’nun aday gösterilmesi mukabil gurubu daha fazla çalışmaya sevk etmişti. Bu gruptaki anlaşma ve beraberliğe rağmen ikinci tarafta ihtilaf mevcuttu.
Aday olarak gösterilen Ahmet Armağan ile Kadir Günde yanında yer alacak diğer iki yönetim kurulu üyesinin tespit edilememesi ve Eşref Başaran’ın aday gösterilmesiyle Kurban Akar’ın muhalefet göstermesi Talat Tufan grubunun ekmeğine yağ sürdü. Başlangıçta Başaran grubunu destekleyen Başköy delegeleri bu ikilikten dolayı Talat Tufan’la birleşmek zorunda kaldılar. Tuzlucalılar her iki grup arasında gece yarısına kadar mekik dokumakta devam ettiler.
Propaganda için Tufan grubu Feyzullah Zengi çayhanesini, Başaran grubu da Baykal gazinosunu seçmişlerdi. Tuzlucalılar iki grubun teşekkül etmesinden gayet memnun görünüyorlardı. Her iki tarafla da pazarlığa girişmek suretiyle hem yol masraflarını almak ve hem de bir yönetim kurulu azalığını sağlam kazığa bağlamak gayesiyle hareket ettiler. Fakat öteden beri bu ilçe delegelerinin malum durumları dolayısıyla her iki grubunda verilen söz ve teminatlara rağmen kendilerine itimat etmedikleri anlaşılıyordu. Grupların toplantı ve propagandası gece yarısına kadar bütün heyecan ve hararetiyle devam etti. Muhalif partilerin kuvvetlenmesiyle itibarını kaybeden Demokrat Parti Başkanı Nurettin Kirman’ın bazı delegeleri zaman zaman siyaset caddesine çekerek etrafa karşı blöf yapması günün en iyi manzarasını teşkil ediyordu. Sözde kooperatif seçimlerinde siyasi parti fikrini müessir kılmak gayesini güden Kirman, gülünç bir duruma düşmekten kurtulamadı.
Sabahın erken saatlerinde propaganda akşamki heyecan ve hararetiyle devam etti. Tufan grubu kuvvetli olduğunu ilk nazarda ihsas ettiriyordu. Tuzluca ve Başköy delegeleri Başaran’ın kuyruğunu bırakmış Tufan etrafında toplanmışlardı. Henüz seçimler başlamadan Başaran grubu çözülmeye başladı. Saat 9’a kadar kararlaştırılmayan liste nihayet sümme (daha sonra) tedarik hazırlanabildi. Fakat ikilik ve çözüntünün devam etmesi bu grubunun seçime ve hatta kongre salonuna girmesine mani oldu. Seçim neticesini ve kongre intibalarını yarınki nüshamızda arz edeceğiz.
ŞARKIN DİLİ GAZETESİ 4 Şubat 1953 Yazan: Mecit Hun
BELEDİYE MECLİSİ TOPLANTISI
Belediye meclisimizin yıllık içtimalarını yaptığı şu günlerde kendilerinden kasabamız adına bazı temennilerde bulunmak hakkımız ve aynı zamanda vazifemizdir.
(...) Belediye dairesinde ekseriyeti temin ederek ilk içtimai yapabilmişlerdir.
Toplantıya Ali Ural, Celil Cantürk, Ali Işık, Hüseyin Yaycı, Asker Yıldırım, Eşref Başaran, Tevfik Solmaz, Nebi Yaşar, Muharrem Aslan, Musa Turan, Haydar Tekin, Eşref Kaya, Timur Toksöz iştirak etmişlerdir. Toplantının calibi dikkat tarafı meclis azalarının dışarıdan toplanması ve iş yerlerine adam göndererek davet edilmeleridir.
Evvela Tuzluca belediyesinden bir tebrik telgrafı geldiği bildirilerek okunmuştur. Bilahare meclisin açılışı münasebetiyle herhangi bir söz söylenmeden gelir ve giderlerle 1953 yılı bütçesinin tanzimi keyfiyeti meclise sunulmuştur.
İller Bankasına ayrılacak hisse tespit edilmiş ve bu yıl belediye gelirinden 12 bin liranın ödenmesi kararlaştırılmıştır.
Belediye gelirleri üzerinde yapılan müzakerede bilhassa mezbaha, levha resimleri üzerinde durulmuştur. Tevfik Solmaz, mezbahada belediyenin malumatı haricinde kaçak hayvan kesildiğini ve dışarıda kesilen bazı hayvanların da gizlice kasap dükkanlarında satıldığını ve belediye zabıtasının bu işe göz yumduğunu belirtmiştir. Reis Ali Ural sözde sayın Tevfik Solmaz’ı cevaplandırmak maksadıyla söz alarak “Belediye zabıtasıyla birlikte kendisinin bu işi tedvire imkan bulamadıklarını 17 kişilik meclis arkadaşlarının da kendilerine iltihak etmesini” belirtmiştir. Reisin bu sözleri mecliste gülüşme ile karşılanmış ve Eşref Başaran söz alarak, “Belediye encümen azası olduğunu o anda unutarak mahallesinin tenvirat ve tenzifat resmi verdiği halde bu hususlara belediyenin riayet etmediğini ve mahallelerinde deve kesildiğinden kaçak ihtisap resminin Baharlı için varit olamayacağını” beyan etmiştir.
Levha resmi (vergisi) üzerine söz alan meclis azaları elektrikli bir hava içinde münakaşaya tutulmuşlardır. Ali Işık, levha resminin fazla olduğunu birçok esnafın bu vergiyi ödemekten mutazarrır olduklarını ve bu sebeple daha insaflı bir had tespitini talep etmiştir. Eşref Başaran tamamen kaldırılmasını istemiş ve bu söz üzerine meclis birbirine girmiştir. Reiste dahil herkes kendisine konuşuyordu. Neticede riyaset makamı bütün levha resmi için 1500 lira konularak vaziyete göre esnaf arasında taksim edilmesini istemiş fakat kabul edilmemiştir. 3000 lira tespit edilerek sınıflara göre taksimi kararlaştırıldı.
Bundan sonraki meclis çalışması takip edilememiştir.
Dünkü toplantıda başta reis olmak üzere meclis azalarının birçoğu arasında elektrikli bir havanın esmekte olduğu kolayca müşahede edilmiştir. Birçok teklifler meclisin olgunluğu ile kabili izah görülemiyordu. Bilhassa encümen azası olduğu halde Eşref Başaran’ın belediye işlerinden şikayet etmesi herkesin hayretini mucip olmakta idi.
Gelirler üzerinde tecrübeli bir belediyeci olarak Hüseyin Yaycı’nın teklifleri daima tasviple karşılanmakta idi. Meclis içtimalarına bundan sonra da devam edilecektir.
PAMUKOVA GAZETESİ 2 Ağustos 1954 Yazan: Mecit Hun
CHP son il kongresinde ortaya çıkan bâzı zıt cereyanlardan sonra Kars vilâyeti dahilinde bu partiden istifalar vuku bulmuş ve ilçemizde de ilçe idare kurulu başkanı Hasan Tezel, İdare Kurulu üyesi Eşref Başaran ile Kurban Akar CHP’den çekilerek şimdilik serbest kalmayı tercih etmiştir. Tezel ile arkadaşlarının istifaları Kars gazetelerinde neşredilmiş ve ayrılmağa sebep olarak parti içindeki görüş ayrılığı gösterilmiştir. Ayrıca vilâyet ile diğer kazalarda da geniş mikyasta (ölçekte) istifalar olmuştur.
DP, Belediye Encümen ve Reis Vekillikleri Seçimini Kazandı
PAMUKOVA GAZETESİ 11 Ekim 1954 Yazan: Mecit Hun
7 Ekim 1954 Perşembe günü yapılan Iğdır Belediyesi Encümen ve Reis vekillikleri seçimini Demokrat Parti kazanmağa muvaffak olmuş ve Encümen azalıklarına Eşref Başaran, Eşref Kaya, Hasan Tezel ile Ali Işık; Reis vekilliklerine de Nebi Akar ile Timur Toksöz seçilmişlerdir. Seçilenlerden Timur Toksöz ile Eşref Kaya DP’nin eski mensuplarındandır. Hasan Tezel, Nebi Akar, Eşref Başaran ise Kars CHP kongresini müteakip CHP’den istifa ederek DP’ye geçmişlerdir. Ali Işık da seçim günü parti değiştirmiş ve bu suretle seçimin DP lehine neticelenmesi sağlanmıştır.
Belediye seçimleri arifesinde bu durumun CHP muhaliflerinde nasıl bir tepki yarattığı hususunda yaptığımız temaslarda muhalefetin kuşkulu olmadığı neticesine varılmıştır. Yeni encümen üyeleri Kasım ayı seçimlerine kadar vazife göreceklerdir.
PAMUKOVA GAZETESİ 29 Ekim 1954 Yazan: Mecit Hun
Dün yapılan Iğdır PTSK Genel Kurul toplantısında Birlik için tespit edilen delege adayları içinde ismi mevcut olmasına rağmen Eşref Başaran seçimi kaybetmiş ve delege olamamıştır.
60 kişilik liste içinde sadece Eşref Başaran’ın kazanamaması kooperatif seçimlerinde ihtisas sahibi ortaklar arasında hayretle karşılanmakta ve Başaran’ın Birlik İdare Heyeti Başkan veya azalığına kuvvetli namzetlerden bulunması hasebiyle rakipleri tarafından kasten listeden silindiği ileri sürülmektedir.
Kendisiyle görüştüğümüz Eşref Başaran müteessir olmadığını, ancak seçim gününün ana mukavelenameye göre ilân edilmeyişini ileri sürerek itirazda bulunacağını, bu itirazı nazara alınmadığı takdirde yedekte bulunması hasebiyle delege dostlarından birisini istifa ettirerek yerine geçmeğe çalışacağını beyan etmiş ve muhakkak Birlik seçimine iştirak edeceğim demiştir.
PAMUKOVA GAZETESİ 29 Ekim 1954 Yazan: Mecit Hun
Iğdırlılar Hastane İstiyorlar
Iğdırlılar, Iğdır Sağlık Merkezinin Hastane Haline Getirilmesini İstiyorlar.
Sağlık merkezleri teşkilat ve kadrosunu değiştiren Sağlık ve Sosyal Yardım Vekâleti talimatnamesi evvelki gün kaza hıfzıssıhha meclisinde görüşülmüştür.
Bilindiği gibi, yeni talimatnameye göre Sağlı Merkezleri kadrosunda bundan sonra mütehassıs tabip bulunmayacak ve hiçbir suretle ameliyat yapılmayacaktır. Ancak ameliyata muhtaç ağır hastalar geldiği takdirde böylelerinin en yakın hastaneye sevkı temin edilmiş olacaktır.
Iğdır gibi hastane merkezine uzak ve bilhassa kış mevsiminde muvasalat (ulaşım) imkanlarından mahrum olan bir yerde derhal ameliyat edilmesi zaruri olan bir hastanın vaziyeti ile Sıhhat ve Sosyal Yardım Vekâletinin yürürlüğe koyduğu yeni talimatnameyi bir arada mütalaa edersek vaziyetin ciddiyeti kendiliğinden meydan çıkar.
Bununla beraber biz hiçbir suretle, böyle bir talimatnamenin lüzumsuzluğu fikrinde de değiliz. Filhakika, bugünkü hekim buhranı ve mevcutların da İstanbul, Ankara gibi büyük merkezlere toplanması keyfiyeti karşısında hükümetin hastane ve sağlı merkezlerine ne gibi şartlar tahtında hekim bulduğuna da müdrikiz. Bu sebeple ekseriyeti hastane merkezlerine çok yakın olan Sağlık Merkezlerinin böyle bir kayıt altına alınması muhakkak ki zaruri bir icaptır ve faydadan hali değildir. Fakat bu umumi icaptan Iğdır gibi istisnai hususiyet gösteren yerleri tefrik etmek icap eder. Bu sebeple Iğdır Sağlık Merkezinin mutlak surette hastane haline getirilmesi fikri evvelsi gün yapılan Hıfzısıhha Meclisinde hakim olduğu gibi Iğdırlıları da bu yolda haklı dilek ve müracaata sevk etmiştir.
Bu münasebetle Vilâyet makamına iki gün evvel aşağıdaki telgraf çekilmiştir:
Kars Valiliği Sayın Makamına KARS
Sağlık merkezleri kadrosunun pratisyen hekimlerden teşekkül ettirilmesi ve badema sağlık merkezlerinde ameliyat yapılmayarak bu gibi hastaların en yakın hastanelere sevkını istihdaf eden sağlık merkezleri talimatnamesi bugünkü kaza hıfzıssıhha meclisinde yürürlüğe konacaktır. Stop. Iğdır’ın nüfus kesafeti ve hastane merkezlerine olan uzaklığı ile bilhassa kış mevsiminde yolların müsaadesizliği nazara alınırsa mezkûr talimatnamenin sağlık merkezimize tatbiki Iğdırlının sıhhati için yıkım ve felâket olacaktır. Stop. Bu sebeple bizler sıhhatimiz mevzuunda ciddi bir endişe duymaktayız. Stop. Sayın Vilâyet makamının Iğdırlıların bu his ve düşüncelerine tercüman olarak ve mezkûr talimatnamenin verdiği yetkiye istinaden Iğdır Sağlık Merkezini ufak çapta bir hastane haline getirmek üzere alakalılar nezdinde teşebbüse geçmesini saygılarımızla arz ve istirham ederiz:
Belediye Reisi: Ali Ural
DP Başkanı: Nağdali Parlar
Ticaret Odası Reisi: Abdurrezak Güneş
Belediye Encümen Azası: Hasan Tezel
Meclis Umumi Azası: Eşref Kaya
Meclis Umumi Azası: Musa Doğan
Fabrikatör: Osman Ataman
Encümen Azası: Ali Işık
Encümen Azası: Eşref Başaran
Birlik Başkanı: Talât Tufan
Tüccâr: Fazıl Baykal
Gazeteci: Mecit Hun
Bütün icraatında sadece halkın huzur ve menfaatlerini hedef tutan DP iktidarının Iğdırlıların bu haklı olduğu kadar mühim dileğini yerine getireceğine kaniyiz.
PAMUKOVA GAZETESİ 5 Nisan 1955 Yazan: Mecit Hun
BELEDİYE SEÇİMLERİ
(Eşref Başaran uzun yıllar Iğdır Belediye Meclisi ve encümeninde de görev yaptı. 1953 yılı belediye meclisi kayıtlarında onun aktif biçimde söz aldığı görülmektedir. Baharlı Mahallesi’nin temizlik ve aydınlatma hizmetlerinden yeterince yararlanmadığını söyleyerek belediyeyi eleştirmiş, esnaftan alınan levha vergisinin tamamen kaldırılmasını istemiştir. İlginç olan, kendisi belediye encümen üyesi olduğu hâlde belediyenin hizmetlerini açıkça eleştirmekten çekinmemesidir. Dönemin gazetesi de bu tavrı özellikle kaydetmiştir. Siyasi yaşamı sonraki yıllarda da sürdü. 1973 belediye seçimlerinin ardından oluşturulan Iğdır Belediye Meclisinde yeniden görev aldı. 29 Aralık 1973’te yapılan görev dağılımında belediye meclisi reis vekillerinden biri seçildi. Böylece genç Cumhuriyet döneminde muhtarlıkla başlayan kamusal hayatı, onlarca yıl sonra belediye meclisindeki görevle devam etmiş oldu. Mücahit)
Haziran ayı içerisinde yapılacak olan belediye seçimleri için siyasi parti mensupları arasında şimdiden istişarelere başlanmıştır.
DP’nin bu seçimlere nasıl bir liste ile iştirak edeceği henüz kati olarak bilinmemekle beraber son kaza kongresi arifesinde DP idarecilerinin çok sakat bir politika takip ederek parti kurucularını ekarte etmeleri bu partinin kazanma şansını tamamen zayıflamıştır.
Merkezde Hacı Ekber Çöllü, Abdurrezak Güneş, Ali Yardım, Rahim Akyüz, Nurettin Kirman, Eşref Başaran, Fazıl Baykal gibi kuvvetli, nüfuz sahibi şahısların Demokrat Parti listesine girmeyecekleri tahmin edilmektedir.
Bu taktirde seçimlerin büyük bir ekseriyetle partinin bu eski müntesipleri tarafından kazanılması münâkaşa götürmez bir hakikat olacak ve Demokrat Parti idarecileri hatalarının cezasını çekeceklerdir. Diğer taraftan Kars mebusu Rıza Yalçın da CHP’nin seçimlere ne şekilde gireceğini tespit maksadıyla birkaç gün sonra gelecektir. Seçimlerin DP, CHP ve Eski Demokratlar arasında hararetli geçeceği istişarelerin erken başlamasından bellidir.
DP muhitinden sızan haberlere bakılırsa, bugünkü durumda kendilerini çok zayıf hisseden idareciler kongrede hırpaladıkları eski demokratlarla anlaşarak karma bir liste yapma niyetini izhar ve kendileriyle temas ettiğimiz DP kurucuları da takip edilen politika muvacehesinde parti listesine giremeyeceklerini beyan etmektedirler. Vaziyet pek yakında tavazzuh edecektir.
YEŞİL IĞDIR GAZETESİ 31 Aralık 1973
IĞDIR BELEDİYE MECLİSİ TOPLANDI
(9 Aralık 1973 tarihinde yapılan Belediye Başkanlığı seçimlerini Hüseyin Akbulut kazanır ancak cezai durumu nedeniyle göreve başlayamaz. Belediye Meclisi toplanır, aralarından Mecit Hun’u Asil Belediye Başkan Vekili seçerler. Mücahit)
Reis Hüseyin Akbulut Toplantıya Katılmadı Bir ayı aşkın bir zamandır başsız kalan Iğdır Belediyesi nihayet kazanan hemşehrilerimiz tarafından faaliyete başlamıştır.
9 Aralık 1973 günü yapılan Belediye seçimlerinde kazanan 24 kişilik Belediye Meclisi 29 Aralık 1973 günü Valilik makamının daveti üzerine toplanarak organlarını seçmiştir.
Yapılan seçimde Belediye Reis Vekilliğine Mecit Hun, Encümen azalıklarına Cafer Yaycılı, Feridun Aras, Meclis reis vekilliklerine Hüseyin Günaydın, Eşref Başaran, Meclis reisliklerine Bayram Seran ile Temel Ural ve maliye itiraz komisyonuna Ahmet Iğdır, maliye taktir komisyonuna da Ekber Gökçe getirilmiştir.
Aynı seçimde Belediye reisliğini kazanan Hüseyin Akbulut 6 aylık bir cezanın infazı sebebiyle 2 ay raporlu olduğundan göreve başlayamamıştır.
Bu sure içinde reislik görevi reis vekili Mecit Hun tarafından yürütülecektir.
Yeni meclis ile seçilen reis vekili sayın Mecit Hun ve arkadaşlarını kazamız ve milletimiz için hayırlı ve uğurlu olmasını diler kendilerine üstün başarılar temenni eyleriz.
Saygılarımla. Mücahit Özden Hun
(DİKKAT: © Mücahit Özden Hun – HUN Academy / hunacademy.com. Tüm hakları saklıdır. Bu yazının tamamının veya bir bölümünün izinsiz kopyalanması, ekran görüntüsü alınarak yayımlanması, başka site veya sosyal medya hesaplarında yeniden paylaşılması yasaktır. Kısa alıntılarda yazar adı ve hunacademy.com kaynak gösterilmelidir. İzinsiz kullanımlarda 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında hukukî yollara başvurulacaktır.)