Mücahit Özden Hun

Kars’ın Sessiz Hafızası: Malakanlar ve Duhoborlar

Değerli Okuyucular, bugünkü yazımda inançları nedeniyle Rusya’nın iç bölgelerinden uzaklaştırılan, Kars’ta köyler kurup toprağa kök salan ve tarihin başka bir döneminde yeniden göç yollarına düşen iki topluluğun hikâyesini dikkatinize sunacağım.

Kars’ın eski köylerinde kalın taş duvarlı bir eve, ahşap bir verandaya, artık dönmeyen bir su değirmenine veya üzerindeki Rusça yazılar silinmeye yüz tutmuş bir mezar taşına rastladığınızda, geçmişte bu topraklarda yaşamış farklı bir dünyanın izleriyle karşılaşabilirsiniz. Bu izlerin önemli bir bölümü, Kars halkının Malakanlar diye tanıdığı insanlarla ve onlarla aynı dönemde bölgeye yerleşen Duhoborlara aittir.

Bu iki topluluk çoğu zaman birbirine karıştırılmıştır. İkisi de Rusya’da Ortodoks Kilisesi’nin otoritesine karşı gelişen Ruhanî Hristiyan hareketlerden doğmuş, inançları nedeniyle Kafkasya’ya sürülmüş ve 1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra Kars’a yerleştirilmiştir. İkonaları, gösterişli kiliseleri ve ruhban sınıfını reddetmeleri bakımından birbirlerine benziyorlardı; ancak kutsal metne, içsel vahye, askerlik hizmetine ve şiddete yaklaşımları aynı değildi.

Onların Kars’taki serüveni yalnızca bir göç hikâyesi olarak görülmemelidir. Bu, bir imparatorluğun kendi merkezinde sakıncalı gördüğü insanları sınırlarında yararlı bulmasının, sürgün edilenlerin gönderildikleri toprağı zamanla yurda dönüştürmesinin ve siyasî sınırlar değiştiğinde yeniden yollara düşmesinin hikâyesidir. Kars’a devlet iradesiyle getirildiler; fakat burada geçici yerleşimciler olarak kalmadılar. Köyler kurdular, toprağı işlediler, üretim yaptılar, komşuluklar geliştirdiler ve Kars’ın ortak hafızasının bir parçası oldular.

Karslıların "Malakan" Dediği İnsanlar

Kars halkının Malakan dediği topluluğun asıl adı Molokan'dır. Bu adın Rusça moloko, yani “süt” kelimesinden geldiği kabul edilir. Rus Ortodoks Kilisesi belirli oruç ve perhiz dönemlerinde süt dâhil hayvansal ürünlerin tüketilmesini yasaklıyordu. Molokanlar ise İncil’de açık bir karşılığını görmedikleri bu yasağa uymuyor, perhiz günlerinde süt içmeye devam ediyorlardı. Bu nedenle çevreleri tarafından “süt içenler” anlamında Molokan diye adlandırıldılar. Kelime Kars’ın dilinde zamanla Malakan biçimini aldı ve halk hafızasında bu adla kaldı.

Başlangıçta dışarıdan ve küçümseyici biçimde verilen bu isim, zamanla cemaat tarafından benimsendi. Malakanlar, İncil’deki “ruhanî süt” benzetmesini öne çıkararak asıl besinlerinin Tanrı’nın sözü olduğunu anlatmaya başladılar. Böylece kendilerine yöneltilen bir suçlama, cemaat kimliğini ifade eden bir ada dönüştü.

Malakanlar ayrı bir millet değil, çoğunluğu Rus köylülerinden oluşan bir Ruhanî Hristiyan topluluğuydu. Ortodoks Kilisesi’nin ikonalarını, aziz kültünü, gösterişli ayinlerini ve ücretli ruhban sınıfını kabul etmiyorlardı. Onlara göre insan ile Tanrı arasına güçlü bir kilise teşkilatının, resmî papazların ve karmaşık törenlerin girmesi gerekmiyordu. İncil’in doğrudan okunmasını, sade yaşamayı ve dinî hayatın cemaat içinde yürütülmesini savunuyorlardı.

İbadet ettikleri sade toplantı evlerine sobranie deniliyordu. Bu yapılarda altar, ikona ve gösterişli dinî eşyalar bulunmazdı. Cemaat üyeleri bir araya gelir, İncil’den bölümler okur, mezmur'lar söyler, dua eder ve topluluğun meselelerini görüşürdü. Dinî rehberlik resmî bir papaz sınıfının değil, bilgisine, ahlakına ve hayat tecrübesine güvenilen ihtiyarların elindeydi.

Malakanların bütün kolları vaftiz, Teslis ve kutsal ayinler konusunda aynı düşünceleri taşımıyordu. Bazı gruplar Ortodoks usulündeki bebek vaftizini reddederken bazıları bilinçli yetişkin vaftizini savunuyordu. Tanrı’nın niteliği konusunda da farklı yorumlar geliştirmişlerdi. Buna rağmen onları birleştiren temel düşünce açıktı: İnancı kilisenin görkeminde değil, kutsal metinde, insanın vicdanında ve sade cemaat hayatında arıyorlardı.

Duhoborlar Kimdi?

Duhoborlar da Rus Ortodoks Kilisesi’nin kurumsal otoritesine karşı çıkan bir Ruhanî Hristiyan topluluktu. Adları “ruh savaşçıları” veya “ruh uğruna mücadele edenler” biçiminde yorumlanır. Başlangıçta onların Kutsal Ruh’a karşı geldiklerini ima eden küçümseyici bir ad olarak kullanılan bu isim, zamanla Duhoborlar tarafından benimsendi. Kendilerini kötülüğe ve şiddete karşı ruh yoluyla mücadele eden insanlar olarak görmeye başladılar.

Duhoborlar

Malakanlarla Duhoborlar birçok bakımdan birbirine benziyordu. İkisi de ikonaları, ruhban hiyerarşisini ve gösterişli kilise törenlerini reddediyordu. Ancak kutsal otoriteyi yorumlama biçimleri farklıydı. Malakanlar yazılı İncil’e daha güçlü biçimde bağlanırken Duhoborlar, Tanrı’nın insanın içinde yaşayan ruhuna ve içsel vahye daha fazla önem veriyordu.

Duhoborların dinî hayatında kuşaktan kuşağa sözlü olarak aktarılan ilahiler, dualar ve cemaat hafızası önemli bir yer tutuyordu. Onlara göre kutsal gerçek yalnızca bir kitabın sayfalarında değil, doğru ve temiz yaşayan insanın vicdanında da bulunabilirdi. Bu nedenle Malakanların “kitabî” yönü daha belirginken, Duhoborların inanç anlayışı daha içsel ve mistik bir özellik taşıyordu.

İki topluluk arasındaki en önemli farklardan biri savaş ve askerlik konusunda ortaya çıkıyordu. Malakanlar arasında kan dökmeye ve şiddete karşı güçlü bir eğilim vardı; ancak bütün Malakan kolları mutlak biçimde askerlik karşıtı bir tutum benimsemedi. Bazıları askerlik hizmetini reddederken bazıları Rus ordusunda görev yapabiliyordu.

Duhoborlarda ise askerî yemine, silaha ve insan öldürmeye karşı çıkış çok daha kesin ve örgütlüydü. Hiçbir devlet emrinin insan öldürmeyi meşru hâle getiremeyeceğine inanıyorlardı. Bu farklılık, ilerleyen yıllarda Duhoborlarla Malakanların tarihî yollarını birbirinden ayıracaktı.

Çarlık Rusya'sı Onları Neden Sürdü?

On dokuzuncu yüzyıl Rusya’sında Ortodoks Kilisesi yalnızca bir din kurumu görevini üstlenmemişti. Çar’ın otoritesinin, devlet düzeninin ve toplumsal itaatin temel dayanaklarından biriydi. Kilisenin otoritesini reddetmek, devlet açısından yalnızca farklı inanmak değil, mevcut siyasî düzene de meydan okumak anlamına gelebiliyordu.

Malakanların ve Duhoborların düşüncelerinin Ortodoks köylüler arasında yayılmasından endişe ediliyordu. Resmî ayinlere katılmamaları, papazların otoritesini kabul etmemeleri ve özellikle askerlik konusunda ortaya çıkan itirazları, onları Çarlık yönetiminin gözünde kuşkulu topluluklara dönüştürdü.

Çar I. Nikolay döneminde, 1830 yılında alınan bir kararla “zararlı” sayılan bu cemaatlerin Transkafkasya’ya gönderilmesi sistemli bir devlet politikası hâline geldi. Malakanlar, Duhoborlar ve benzeri topluluklar Rusya’nın merkezî bölgelerinden uzaklaştırılarak Kafkasya’nın yeni ele geçirilen topraklarına yerleştirildi.

Ancak bu uygulama yalnızca cezalandırma amacı taşımıyordu. Rus yönetimi Kafkasya’da Rusça konuşan tarım köyleri kurmak, toprağı işletmek, sınır yollarını ve lojistiği geliştirmek ve kendisine bağlı bir nüfus oluşturmak istiyordu. Merkezde tehlikeli sayılan insanlar, sınırda çalışkan çiftçiler ve yararlı yerleşimciler olarak görülüyordu.

Malakanlar ile Duhoborların tarihindeki büyük çelişki burada yatıyordu. Kendi devletleri onları inançları yüzünden dışlıyor, fakat aynı devlet imparatorluğun yayılma ve iskân siyasetinde onların emeğinden yararlanıyordu. Onlar hem sürgün edilen mağdurlar hem de imparatorluğun sınır politikasında kullanılan yerleşimcilerdi.

Kars’a Gelişleri

1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın, halk arasındaki adıyla 93 Harbi’nin ardından Kars ve çevresi Rusya’nın yönetimine geçti. Bölgede Kars Oblastı adı verilen yeni bir idarî yapı kuruldu. Rus yönetimi, Osmanlı sınırındaki bu bölgeyi askerî, ekonomik ve demografik bakımdan imparatorluğa bağlamak amacıyla geniş bir iskân hareketi başlattı.

Kars’a Ortodoks Rusların yanı sıra Malakanlar ve Duhoborlar da yerleştirildi. İlk Malakan aileleri 1878 sonbaharında bölgeye ulaştı. Ancak bu insanların önemli bir bölümü Rusya’nın içlerinden doğrudan gelmiyordu. Daha önce Gürcistan, Erivan ve Güney Kafkasya’nın başka bölgelerine gönderilmiş aileler, ikinci bir hareketle Kars’a taşınıyordu.

Bu nedenle Kars onlar için sıradan bir göç yeri olmadı. Daha önce sürüldükleri Kafkasya’nın içinden, yeni ele geçirilen başka bir sınır bölgesine gönderilmişlerdi. Kars, bir bakıma sürgünden sonra kurulan ikinci bir sürgün yurduydu.

1888 yılına gelindiğinde Kars Oblastı’nda 12 köye dağılmış 6.612 Malakan ile altı köyde yaşayan 2.973 Duhobor bulunuyordu. Malakanlar sayıca daha kalabalıktı; ancak Duhoborlar da Kars’ın Rus dönemi nüfusu içinde belirgin bir topluluk oluşturuyordu.

Malakanların yerleştiği köyler arasında bugünkü Sulakyurt, Çakmak, İncesu, Yalınçayır, Yolboyu, Boğazköy, Yolaçan, Kümbetli, Çamçavuş ve Boğatepe bulunuyordu. Bu yerleşimlerin Nikolayevka, Blagodarnoe, Malaya Vorontsovka, Romanovo, Vladikars ve Zavod gibi Rusça adları vardı. Duhoborların belirlenebilen yerleşimleri arasında ise Akyaka çevresindeki Şahnalar, Karahan ve Kuyucuk ile Susuz’a bağlı Porsuklu bulunuyordu. Toplam altı Duhobor köyünden söz edilmekle birlikte bunların tamamının bugünkü adları kesin olarak belirlenememektedir.

Bir Malakan Köyünde Günlük Hayat

Malakanlar ile Duhoborlar çoğunlukla şehir merkezlerinden uzak, geniş tarım arazilerine ve su kaynaklarına yakın yerlerde köyler kurdular. Su onlar için hem tarla hem hayvan hem de değirmen demekti. Bu nedenle akarsuların çevresinde, geniş düzlüklerde ve mera alanlarına yakın bölgelerde yaşamayı tercih ettiler.

Malakanlar

Köylerin ortasında çoğu zaman uzun ve geniş bir ana yol bulunur, evler bu yolun iki tarafına belirli bir düzen içinde sıralanırdı. Hayvanların tarlalara ve meralara ulaşması için evlerin arasında geçitler bırakılır, sokakların bazı bölümleri taşla döşenirdi. Evlerin önünde küçük bahçeler, ahşap verandalar ve günlük işlerin yapıldığı açık alanlar bulunurdu.

Malakanlar

Kars’ın sert iklimi ev mimarisini doğrudan belirliyordu. Kalın taş duvarlar, ahşap kirişli çatılar, güneye açılan kapılar ve yüksekte bırakılan pencereler ısıyı korumaya yardımcı oluyordu. Evlerin merkezinde peç adı verilen büyük bir soba yer alıyordu. Bu soba yalnız bulunduğu odayı değil, duvarlar aracılığıyla evin başka bölümlerini de ısıtabiliyordu.

Uzun kış gecelerinde aile hayatı peçin çevresinde geçerdi. Yemek burada yenir, çocuklarla ilgilenilir, giysiler onarılır, yün eğrilir ve günün olayları konuşulurdu. Semaverde demlenen çay hem günlük hayatın hem de misafir ağırlamanın vazgeçilmez parçasıydı.

Ev yalnızca barınma yeri değil, aynı zamanda küçük bir üretim merkeziydi. Ekmek pişirilen büyük fırınlar, yiyeceklerin saklandığı bodrumlar, süt ürünlerinin hazırlandığı bölümler ve tarım araçlarının onarıldığı çalışma alanları bulunurdu. Marangozluk, demircilik, dokumacılık, tuğla yapımı ve sabun üretimi birçok ailenin günlük hayatına dâhildi.

Kadınlar süt sağımında, tereyağı ve peynir yapımında, dokumacılıkta, ekmek pişirmede, sebzelerin hazırlanmasında ve evin yönetiminde temel rol oynuyordu. Erkeklerin günü daha çok tarla, ahır, değirmen, taşıma ve tamir işleri arasında geçiyordu. Çocuklar da küçük yaşlarından itibaren aile emeğinin bir parçası oluyor; hayvan bakmayı, tohum ekmeyi, ürün toplamayı ve çeşitli zanaatları öğreniyordu.

Pazar günlerinde Malakan köylerindeki çalışma düzeni yavaşlar, aileler sade toplantı evlerinde bir araya gelirdi. İncil’den bölümler okunur, mezmur'lar söylenir, dualar edilir ve cemaatin meseleleri görüşülürdü. Duhobor toplantılarında ise ortak dualar, dinî ezgiler ve kuşaktan kuşağa aktarılan sözlü öğretiler daha belirgin bir yer tutuyordu.

Her iki topluluk da temizliğe, düzenli ev hayatına ve ölçülü yaşamaya önem veriyordu. Çalışkanlık onlar için yalnızca ekonomik bir zorunluluk değil, dinî ahlakın da parçasıydı. Sofralarında ekmek, tahıl, patates, sebze, süt, peynir, tereyağı ve yumurta gibi ürünler geniş yer tutuyordu. Alkollü içkilere mesafeli duruyor, sade ve disiplinli yaşamayı cemaat kimliğinin bir unsuru sayıyorlardı.

Cemaat hayatı güçlü bir dayanışmaya dayansa da dış dünyaya bütünüyle kapalı kalmadı. Türkler, Kürtler, Karapapaklar, Ermeniler ve bölgenin diğer topluluklarıyla alışveriş yapıyor, ürünlerini pazarlıyor ve değirmenlerini çevredeki halka da açıyorlardı. Ancak evlilik konusunda daha kapalı bir tutum içindeydiler. Kendi inanç topluluklarından biriyle evlenmeye önem vermeleri, nüfusları azaldığında çözülmesi zor bir probleme dönüşecekti.

Büyük göçlerden sonra da Kars’taki Malakan hayatı bir süre daha devam etti. Düğünler yapılıyor, çocuklar büyütülüyor, arıcılık ve tarım sürdürülüyor, semaverler kuruluyor ve cemaat toplantıları gerçekleştiriliyordu. Atçılar ve Yalınçayır gibi köylerde okullar, mezarlıklar, at arabaları, dokuma araçları ve sade toplantı evleriyle canlı bir köy hayatı uzun yıllar varlığını korudu.

Kars’ın Üretim Hayatına Bıraktıkları İz

Malakanların Kars’a bıraktığı en belirgin iz tarım, hayvancılık ve değirmencilik alanında görüldü. Ağır sabanlar ve güçlü koşum hayvanları kullanarak daha geniş arazileri işlediler. Sebzeciliği, kümes hayvancılığını ve farklı ürünlerin aynı çiftlikte yetiştirildiği daha çeşitli tarım biçimlerini geliştirdiler.

Kars’ta iri ve dayanıklı bazı koşum atlarına halk arasında “Malakan atı” denilmesi, topluluğun tarım ve taşımacılık hayatındaki etkisini gösteriyordu. Furgon ve fayton kullanımı, yük ve yolcu taşımacılığına da farklı bir düzen getirdi.

Akarsu kenarlarında kurdukları değirmenler yalnız kendi köylerine hizmet etmiyordu. Çevrede yaşayan köylüler de tahıllarını bu değirmenlerde öğütüyor, karşılığında ürün, para veya emek veriyordu. Böylece üretim çevresinde başlayan temas, zamanla alışverişe, komşuluğa ve kültürel etkileşime dönüştü.

Arıcılık, süt hayvancılığı, marangozluk, sabun üretimi ve küçük atölye işleri de öne çıktıkları alanlardı. Malakanlar bu faaliyetlerde daha görünür olmakla birlikte Duhobor köyleri de tarım ve hayvancılık temelli aynı bölgesel ekonominin parçasıydı. Bu iki topluluğun kurduğu köyler, Kars’ın Rus döneminde gelişen süt üretimi ve mandıracılık düzenine önemli bir zemin hazırladı.

Kars Gravyeri

Kars gravyerini Malakanların getirdiği sık sık anlatılır. Bu söz onların sütçülük ve mandıracılıktaki rolünü gösterse de tarihî gerçeğin tamamını yansıtmaz.

Malakanlar ve Duhoborlar güçlü bir süt ekonomisinin oluşmasına katkıda bulundular. Düzenli hayvan yetiştiriciliği, kaliteli süt üretimi ve köy mandıracılığı, peynir üretimi için gerekli ham maddeyi ve çalışma düzenini sağladı. Boğatepe’nin eski adı olan "Zavod" da bu üretim dünyasının hatırasıdır; sözcük fabrika veya üretim tesisi anlamına geliyordu.

Bununla birlikte İsviçre tipi gravyer üretiminin teknik bilgisini bölgeye taşıyanlar arasında İsviçreli ve Alman peynir ustaları da vardı. Yirminci yüzyılın başına gelindiğinde Kars ve Ardahan çevresinde çok sayıda İsviçre tipi peynir mandırası kurulmuştu.

Malakanların, Duhoborların ve yabancı peynir ustalarının ayrılmasından sonra üretim sona ermedi. Karapapak (Terekeme) aileler başta olmak üzere bölgenin yerli üreticileri mandıraları, araçları ve üretim bilgisini devralarak geleneği sürdürdüler.

Bu nedenle Kars gravyeri tek bir halkın icadı olarak görülemez. Malakan ve Duhoborların geliştirdiği sütçülük, Avrupa’dan gelen ustaların teknik bilgisi ile bölge halkının kuşaklar boyunca devam ettirdiği emek birleşerek bugünkü Kars peynir geleneğini oluşturdu.

Duhoborların Silahlarını Yaktığı Gece

Malakanlarla Duhoborların yollarını birbirinden ayıran en önemli olaylardan biri 1895 yılında yaşandı. Kafkasya’daki Duhobor toplulukları silahlarını topluca yakarak askerliği ve devlet adına insan öldürmeyi reddettiklerini ilan ettiler.

Duhoborların silahları topluca yakma töreni 1895

Bu eylemin amacı yalnızca askerlik hizmetinden kaçınmak değildi. Duhoborlar hiçbir dünyevî otoritenin insanı başka bir insanı öldürmeye zorlayamayacağını söylüyorlardı. Çarlık yönetimi bu tavrı açık bir başkaldırı olarak değerlendirdi; tutuklamalar, sürgünler, dayaklar ve ekonomik baskılar birbirini izledi.

Baskıların artması üzerine binlerce Duhoborun Rusya’dan ayrılarak Kanada’ya göç etmesine izin verildi. 1898–1899 yıllarında yaklaşık 7.500 Duhobor Güney Kafkasya’dan Kanada’ya taşındı. Bu büyük yolculuk yalnız cemaatin kendi imkânlarıyla gerçekleşmedi; farklı ülkelerdeki barış yanlıları ve yardım kuruluşları göç masraflarının karşılanmasına katkıda bulundu.

Kanada'ya göçe zorlanan Duhoborlar 1899

Lev Tolstoy bir Malakan veya Duhobor değildi. Ancak insan öldürmeye ve devlet şiddetine karşı düşünceleri nedeniyle Duhoborların uğradığı baskıyla yakından ilgilendi. Son büyük romanı Diriliş’ten elde ettiği telif gelirinin önemli bir bölümünü Duhoborların Kanada’ya taşınması için oluşturulan fona aktardı. Başka eserlerinden sağlanan gelirler ve çevresinde toplanan yardımlar da aynı amaçla kullanıldı.

Duhobor inanç sistemine yakınlık duyan ünlü Rus yazar Lev Tolstoy

Tolstoy göçün bütün masrafını tek başına karşılamadı; ancak Duhoborların Kanada’ya ulaşabilmesinde önemli bir rol oynadı. Bu tarihî göç Malakanların değil, esas olarak Duhoborların göçüydü. Silah yakma eylemi ile Kanada yolculuğunun zaman zaman Malakanlara mal edilmesi, iki topluluğun tarihinin birbirine karıştırılmasından kaynaklanmaktadır.

"Diriliş" ve Duhoborlar

Tolstoy’un 1899 yılında yayımlanan Diriliş romanı, geçmişte haksızlık ettiği Katyuşa Maslova ile yıllar sonra bir mahkeme salonunda karşılaşan Prens Nehlüdov’un vicdanî dönüşümünü anlatır. Tolstoy, romanın gelirinin önemli bir bölümünü baskı altındaki Duhoborların Kanada’ya göçüne destek olmak için kullanmış, böylece eserindeki adalet ve insanlık düşüncesini gerçek hayata taşımıştır.

Kanada’ya ulaşan Duhoborlar çoğunlukla Saskatchewan bölgesinde köyler kurdular. Rusya ve Kafkasya’daki ortak yaşama düzenlerini burada da sürdürmeye, toprağı birlikte işlemeye ve askerlik karşıtı inançlarını korumaya çalıştılar. Bu büyük göç, Kars ve Güney Kafkasya’daki Duhobor varlığını Malakanlara göre çok daha erken zayıflattı.

Malakanların Kars’a Bağlanması

Malakanların Kars’taki varlığı zamanla yalnızca tarla, değirmen ve köy hayatıyla sınırlı kalmadı. 1878’de Rus yönetiminin sınır yerleşimcileri olarak bölgeye gelen bu insanlar, kırk yıl içinde yaşadıkları toprağın geleceğiyle ilgilenen yerleşik bir topluluğa dönüştüler.

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Kars’ta kurulan ve halk arasında Kars Cumhuriyeti olarak da bilinen Cenub-i Garbî Kafkas Hükûmetinin Meclisinde bir Malakan temsilci bulunuyordu. Bu kişi Matroi Radjinski idi.

Malakanlar

Radjinski’nin mecliste bulunması, Malakanların artık yalnızca Rus yönetimi tarafından bölgeye yerleştirilmiş yabancı köylüler olmadıklarını gösteriyordu. Kars’ın geleceğini belirlemeye çalışan bir siyasî yapıda söz sahibi olmaları, sürgünle başlayan hayatlarının zamanla aidiyete dönüştüğünün önemli bir işaretiydi.

İngiliz kuvvetleri 19 Nisan 1919’da Kars’taki yönetimi dağıttığında tutuklanan meclis üyeleri ve yöneticiler arasında Radjinski de bulunuyordu. Daha sonra Malta’ya sürgün edilenler arasına katıldı. Bir sürgün topluluğunun mensubu olarak Kars’a gelen Radjinski’nin, yaşadığı toprağın meclisinde görev alması ve siyasî tercihi yüzünden yeniden sürgüne gönderilmesi, Malakan tarihinin en çarpıcı sahnelerinden biridir.

İmparatorluk Çökerken

Birinci Dünya Savaşı ve 1917 Rus Devrimi, Kars’taki Rus yerleşim düzeninin dayandığı zemini ortadan kaldırdı. Kars birkaç yıl içinde farklı orduların ve yönetimlerin eline geçti; 1921’de imzalanan antlaşmalarla Türkiye sınırları içinde kaldı.

Duhoborların önemli bir bölümü daha önce Kanada’ya gitmişti. Kars’ta kalan Malakanlar ise yeni devlet düzeninde askerlik yükümlülüğüyle karşı karşıya kaldılar. Bütün Malakanlar mutlak biçimde askerlik karşıtı tutum benimsemedi; ancak cemaat içindeki güçlü şiddet ve kan dökme karşıtlığı, askere alınmayı ciddi bir inanç sorununa dönüştürüyordu.

Sovyet yetkililerinin geri dönüş çağrıları, bölgedeki Rus nüfusunun azalması, ekonomik belirsizlik ve geleceğe ilişkin kaygılar göçü hızlandırdı. 1921–1922 yıllarında Malakanların büyük bölümü Kars’tan ayrıldı. 1922 yılı sonuna kadar cemaatin yaklaşık yüzde 90’ı bölgeyi terk etmişti.

Buna rağmen Kars’taki Malakan hayatı hemen sona ermedi. Yalınçayır, Atçılar, Çakmak, İncesu ve çevredeki başka köylerde yüzlerce Malakan yaşamaya devam etti. 1933–1934 yıllarında Kars’ta 801 Malakan bulunuyordu. Tarlalarını işlemeyi, hayvan yetiştirmeyi, süt üretmeyi ve çevre halkla alışveriş yapmayı sürdürüyorlardı.

Kars’ta kalan bazı Malakan aileleri zamanla çevredeki halklarla evlendi ve başka dinleri benimsedi. Buna rağmen eski yemekler, Paskalya gelenekleri, aile alışkanlıkları ve göç etmiş akrabalarla kurulan bağlar bütünüyle kaybolmadı. Sürgünle başlayan hayat, zaman içinde güçlü bir Karslılık ve memleket duygusuna dönüştü.

Son Malakan Göçü

1960’lara gelindiğinde Malakanların karşısındaki sorun artık yalnızca askerlik veya devlet politikası değildi. Cemaatin nüfusu giderek küçülmüş, kendi inançlarından biriyle evlenmek isteyen gençlerin uygun eş bulması son derece zorlaşmıştı. Birkaç kuşak içinde ailelerin büyük bölümü birbirleriyle akraba hâline gelmişti.

Gençlerin geleneksel hayattan uzaklaşması, cemaat toplantılarına ilginin azalması ve çevre toplumla daha fazla bütünleşme isteği yaşlı kuşağın kaygılarını artırıyordu. Mesele, ekonomik şartların ötesinde bir durumdu. Asıl soru, Malakan topluluğunun Kars’ta ayrı bir cemaat olarak varlığını sürdürüp sürdüremeyeceğiydi.

Sovyetler Birliği’nden yapılan çağrılar, dışarıdaki Malakan topluluklarıyla kurulan bağlar ve yeni bir hayat kurma ümidi göç eğilimini güçlendirdi. Son büyük göç 22 Kasım 1961’de Atçılar köyünden on ailenin, toplam 60 kişinin ayrılmasıyla başladı. 1962 boyunca başka aileler de onları izledi.

Bir bölümü Sovyetler Birliği’ne giderken bazı aileler daha sonra Amerika Birleşik Devletleri’ne yerleşti. Göç edenlerin Saratov, Stavropol ve Kuzey Kafkasya’nın farklı bölgelerine dağıldığı anlaşılmaktadır. Bütün kafileler aynı yere gitmediği için Kars Malakanlarının tek bir bölgeye yerleştirildiğini söylemek mümkün değildir.

Bu göçlerin ardından da Kars ile bağlar tamamen kopmadı. Amerika’da ve başka ülkelerde yaşayan Malakan torunları yıllar sonra Kars’a gelerek dedelerinin evlerini, aile bahçelerini, eski mezarlıkları ve toplantı yerlerini aradılar. Bazıları aile büyüklerinden dinledikleri ayrıntılardan hareketle atalarının evini bulabildi. İnsanlar Kars’tan ayrılmış, fakat Kars onların aile hafızasından çıkmamıştı.

Gittiler, Fakat Kars’tan Silinmediler

Bugün Kars’ta Malakanların veya Duhoborların toplu hâlde yaşadığı eski köy düzeni kalmamıştır. Buna rağmen Sulakyurt’taki mezar taşları, Eşmeyazı’daki eski toplantı yapısı, Çakmak’taki geleneksel evler, Kars Çayı çevresindeki değirmenler ve Boğatepe’deki mandıra binaları onların varlığını hatırlatmayı sürdürmektedir.

Duhoborların maddi izleri daha silik olsa da Akyaka ve Susuz çevresindeki bazı köylerin geçmişinde onların da hatırası vardır. Kanada’ya yerleşen Duhoborların ve farklı ülkelere göç eden Malakanların torunları, aile anlatıları ve eski fotoğraflar aracılığıyla bu tarihî bağları yaşatmaktadır.

Onlardan geriye kalan miras yalnızca taş evler, sobalar, değirmenler ve mezarlıklar değildir. Kars’ın tarımında, hayvancılığında, arıcılığında, köy mimarisinde, sütçülüğünde ve peynir geleneğinde onların emeğinden parçalar vardır. Dışarıdan getirdikleri bazı yöntemler çevredeki halklarla paylaşıldıkça Kars’ın yerel kültürünün parçasına dönüşmüştür.

Malakanları ve Duhoborları yalnızca “Rus işgaliyle getirilen kolonistler” diye anlatmak eksik olur. Onları bütünüyle masum ve romantik bir barış hikâyesinin kahramanlarına dönüştürmek de gerçeğin tamamını göstermez. Onlar Çarlık Rusyası’nın sınır siyasetinde kullanılan yerleşimcilerdi; fakat aynı zamanda aynı devletin inançları yüzünden dışladığı, sürdüğü ve baskı altında tuttuğu insanlardı.

Kars’a özgürce seçtikleri bir yurda gelir gibi gelmediler. Buna rağmen burada evler yaptılar, çocuklarını büyüttüler, toprağı işlediler, değirmenler kurdular ve komşuluklar geliştirdiler. Duhoborlar silahlarını yakarak başka bir kıtaya yöneldi; Malakanlar Kars’ta daha uzun kaldı, bölgenin siyasî hayatına katıldı ve iki büyük göç dalgasıyla dünyaya dağıldı.

Sonunda her iki topluluğun da Kars’taki örgütlü hayatı sona erdi. Geride yalnızca boş evler, sessiz mezarlıklar ve dönmeyen değirmenler bırakmadılar. Emekleri, inançları, direnişleri ve komşuluklarıyla Kars’ın ortak hafızasına yerleştiler.

Malakanlar ve Duhoborlar, Kars’ın ortak hafızasında yalnızca bıraktıkları yapılar ve üretim gelenekleriyle değil; emekleri, inançları ve dirençleriyle de yer edinmiştir. Onların hikâyesi, bu şehrin farklı halkların acıları, bilgileri ve katkılarıyla şekillenen çok katmanlı kimliğinin bir parçası olarak hep yaşamaya devam edecektir.

Saygılarımla. Mücahit Özden Hun

Amerikalı General Harbord ve Sürmeli Ovasının Sessizliği (1919)

Amerikalı General Harbord ve Sürmeli Ovasının Sessizliği (1919)

1919 yılı, yalnız Osmanlı Devleti’nin yenilgisinin değil, Doğu Anadolu ve Kafkasya’da sınırların, hafızaların ve komşulukların parçalandığı bir yıldı. Savaş bitmiş görünüyordu; fakat savaşın geride bıraktığı öfke, açlık, göç, intikam ve güvensizlik henüz bitmemişti. Paris Barış Konferansı’nın salonlarında çizilmeye çalışılan haritalar, sahadaki insan gerçeğini anlamakta zorlanıyordu. Ermenistan meselesi,

Mücahit Özden Hun
Teknoloji ve İnsan: Korku, Kibir ve Etik Sınır

Teknoloji ve İnsan: Korku, Kibir ve Etik Sınır

İnsanlık tarihi yalnızca savaşların, devletlerin, dinlerin ve medeniyetlerin tarihi değildir. Aynı zamanda insanın kendi yaptığı araçlar karşısında duyduğu hayranlığın, korkunun ve sonunda kurduğu yeni dengenin tarihidir. Taş baltadan matbaaya, buharlı makineden trene, telgraftan internete, yapay zekâdan robotlara kadar her büyük icat, insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi değiştirmiştir. Fakat her büyük değişimin

Mücahit Özden Hun