Toplumlar da “Rüya” Görür mü?
Değerli Okuyucular,
Freud’a göre rüya, bastırılmış arzuların sembolik biçimde görünmesidir. İnsan gündüz söyleyemediğini, kabul edemediğini ya da bastırdığını gece, rüya imgeleriyle yaşar. Rüya bu yüzden doğrudan bir anlatım değil, maskeli bir anlatımdır.
Peki toplumlar da rüya görür mü?
Elbette toplumlar insanlar gibi uyumaz ve biyolojik anlamda rüya görmez. Fakat toplumlar da hatırlar, unutur, bastırır, yüceltir, korkar ve özler. Bu nedenle “toplumların rüyası” ifadesi, bir metafor olarak son derece anlamlıdır. Çünkü toplumlar da arzularını, travmalarını ve korkularını semboller aracılığıyla dışa vurur.
Bir insanın rüyası onun bastırılmış iç dünyasını ele veriyorsa, bir toplumun bayrakları, marşları, kahramanları, anma günleri, ağıtları ve kâbusları da o toplumun bastırılmış hafızasını ele verebilir.
Türkiye bu açıdan çok zengin bir örnektir. Cumhuriyet’in kuruluş anlatısı, Kurtuluş Savaşı, Çanakkale, Sakarya, Dumlupınar, 10 Kasım, Anıtkabir, bayrak, İstiklâl Marşı ve “vatan” kavramı sadece tarihî olaylar ya da resmî semboller değildir. Bunlar aynı zamanda toplumun ortak rüya imgeleridir. Bu imgelerde hem bir kurtuluş arzusu hem de yok olma korkusundan doğan güçlü bir hafıza vardır.
Türkiye’nin toplumsal rüyasında en güçlü imgelerden biri “kurtuluş”tur. İmparatorluğun çöküşü, savaşlar, işgaller, yoksulluk ve parçalanma korkusu, Cumhuriyet’in kuruluş hikâyesinde yeni bir anlam kazanır. Bu hikâye sadece geçmişi anlatmaz; aynı zamanda topluma “yıkıldık ama yeniden doğduk” duygusu verir. Bu nedenle Kurtuluş Savaşı, Türkiye’nin kolektif hafızasında sadece askerî bir mücadele değil, varoluşsal bir rüyadır.
Bir başka güçlü toplumsal rüya “büyük geçmiş” arzusudur. Osmanlı nostaljisi, fetih anlatıları, İstanbul’un fethi, mehter müziği, tarihî diziler ve imparatorluk imgeleri, bugünkü toplumun geçmişteki kudret duygusuna dönme arzusunu gösterir. Burada sadece tarih sevgisi yoktur; aynı zamanda bugünün eksikliklerini geçmişin ihtişamıyla telafi etme isteği de vardır.
Toplumların rüyaları kadar kâbusları da vardır. Türkiye’nin kolektif kâbuslarından biri parçalanma korkusudur. “Sevr” kelimesinin hâlâ güçlü bir çağrışım taşıması boşuna değildir. Sevr, sadece bir antlaşma adı değil, toplumun bilinçaltında “yeniden bölünme, zayıflama, kuşatılma” korkusunun sembolüdür. Bu korku zaman zaman dış düşman, iç düşman, ihanet ve beka söylemleriyle yeniden sahneye çıkar.
Darbeler, 12 Eylül hafızası, faili meçhuller, göçler, depremler, ekonomik krizler ve konuşulması zor tarihî acılar da Türkiye’nin başka rüya alanlarıdır. Bu olaylar bazen açıkça konuşulur, bazen suskunlukla geçiştirilir, bazen de türkülerde, ağıtlarda, filmlerde ve aile hikâyelerinde yaşamaya devam eder. Çünkü bastırılmış toplumsal acılar tamamen kaybolmaz; biçim değiştirerek geri döner.
Türkiye’de türküler ve ağıtlar bu bakımdan çok önemlidir. Birçok toplumda resmî tarih neyi hatırlamak gerektiğini söyler; türküler ise neyin unutulamadığını gösterir. Göç türküleri, asker ağıtları, gurbet şarkıları, deprem ağıtları ve yoksulluk hikâyeleri, toplumun rüyaya en yakın dilidir. Çünkü burada tarih, duyguya dönüşür.
Kahraman figürleri de toplumların rüyasında özel bir yer tutar. Mustafa Kemal Atatürk, sadece tarihî bir lider değil, aynı zamanda Cumhuriyet’in kurucu rüya imgesidir. Toplumun dağılma, yok olma ve çaresizlik duygusuna karşı akıl, irade ve yeniden kuruluş fikrini temsil eder. Bu nedenle Atatürk’e duyulan bağlılık sadece politik değil, aynı zamanda derin bir sembolik bağlılıktır.
Benzer şekilde şehitlik kavramı da Türkiye’nin toplumsal hafızasında çok güçlüdür. Şehit figürü, ölümü anlamsızlıktan çıkarır ve toplumsal bir anlam alanına yerleştirir. Böylece bireysel kayıp, kolektif hafızanın parçası olur. Toplum kendi acısını kutsal bir sembol aracılığıyla taşır.
Buradan şu sonuca varabiliriz: Toplumların rüyaları gece görülmez; meydanlarda, anıtlarda, marşlarda, bayraklarda, törenlerde, dizilerde, türkülerde ve suskunluklarda görülür.
Türkiye’yi anlamak için sadece anayasaya, seçimlere, partilere ve ekonomik verilere bakmak yetmez. Türkiye’nin rüyalarına da bakmak gerekir. Hangi geçmişe özlem duyuyoruz? Hangi acıyı unutamıyoruz? Hangi korkuyu sürekli yeniden üretiyoruz? Hangi kahramanın arkasında kendi eksikliğimizi tamamlamak istiyoruz? Hangi düşman imgesiyle kendi kaygılarımızı açıklıyoruz?
Freud bireyin rüyasında bastırılmış arzuyu arıyordu. Toplumları anlamak için de onların sembollerine, korkularına ve tekrar eden anlatılarına bakmak gerekir. Çünkü bir toplumun gerçek ruhu sadece söylediklerinde değil, tekrar tekrar hatırladıklarında, yücelttiklerinde, bastırdıklarında ve kâbuslarında saklıdır.
Belki de her toplumun iki tarihi vardır: Biri resmî tarih, diğeri rüya tarihi. Resmî tarih ne olduğunu anlatır; rüya tarihi ise toplumun neyi unutamadığını, neyden korktuğunu ve hâlâ neyi beklediğini söyler.
Saygılarımla. Mücahit Özden Hun