ŞEYH SAİT EFENDİ

Değerli Okuyucular:

Arada bir, densiz, ahlak yoksunu birisi sosyal medyadan ya da TV ekranlarından Kürtlerin manevi değerlerine dil uzatır, sonra da köşesine çekilerek, “Acaba Kürtlerin tepkisi ne olacak,” diye seyre koyulur. Böyle bir durumu geçen hafta bir kez daha yaşadık. Ekranlarda sık sık boy gösteren bir züppe, Şeyh Sait Efendi için “şerefsiz” yakıştırmasında bulunma cesaretini gösterdi.

Doğrusunu isterseniz ben bu şahıs veya şahıslara kızmıyorum. Asıl suçlu Kürt soludur. Nasıl mı?

***

Yıl 1979 idi. İTÜ Elektrik Fakültesi’nde öğrenciydim. Maçka’daki Abdi İpekçi Öğrenci Yurdu’nda kalıyordum. Sık sık Nişantaşı’na çıkma şansım oluyordu. Yine böyle bir yürüyüş sırasında, bir kitapevinin önünden geçiyordum. Zemin kata iki-üç basamakla inilen bu küçük kitapevinde Atilla İlhan ve Selim İleri,  kitaplarını okuyucularına imzalıyorlardı.

Şeyh Sait Efendi

İçeri girdim. Atilla İlhan’ın bir kitabını satın alarak imza için kuyruğa girdim. Atilla İlhan, bir yandan kitaplarını imzalıyor bir yandan da Şeyh Sait İsyanından bahsediyor, Şeyh Sait’in Hilafeti geri getirmek için İngilizlerle nasıl iş birliği yaptığını, Genç Cumhuriyet’e nasıl ihanet ettiğini kendine özgü ses tonunda ve entel havasında tatlandıra tatlandıra anlatıyordu. İmza sırası bana geldi. Atilla İlhan, kitabımı imzalarken söze girdim:

“Şeyh Sait, Bağımsız Kürdistan davası için isyan etti,” dedim. Atilla İlhan, “Kürdistan” kelimesini duyunca rahatsız oldu. Kıpkırmızı kesildi: “Hayır efendim! Tarihi bilmiyorsunuz! Tarihi iyi okumalısınız. Şeyh Sait bir haindi. Gericiydi. İngiliz ajanıydı.”

Atilla İlhan, kendisini inançlı ve kararlı bir “Atatürkçü” olarak görüyordu. Bu şekilde tepki göstermesi bir anlamda doğaldı.

Karşı gelip devam ettim:

“Halifelik makamı Türklerin elindeydi. Halifeliği geri getirmek için ayaklanmalar olduğu doğrudur, ancak bunları Anadolu’da Türkler çıkardı. Araplar da Kürtler de her yolu deneyerek bağımsızlıkları için mücadele ettiler. Bu onların doğal hakkıydı. Halifeliği geri getirmek diye bir dertleri yoktu. Halifeye bağlı kalan, Milli Mücadeleye karşı olan Türk isyan ve ayaklanmalarını göz ardı ediyorsunuz: Örneğin: Bozkır Ayaklanması, Anzavur Ayaklanmaları, Düzce Ayaklanması, Zile Ayaklanması, İnegöl Olayı, Konya Ayaklanması. Bunların hepsi de Şeyh Sait İsyanından önce meydana geldiler. Asıl onlar Halifelik kurumuna sahip çıkıyorlardı.”

Atilla İlhan, bu cevaptan hoşlanmadı, ancak devam ettim:

“Atatürk’e asıl ihaneti Şeyh Sait değil kendi dava arkadaşları yaptılar. Halifelik 3 Mart 1924 tarihinde kaldırılınca bundan en çok rahatsız olanlardan birisi de Kazım Karabekir Paşa idi. Sekiz ay geçmeden, arkadaşlarıyla birlikte, 17 Kasım 1924 tarihinde, yani Şeyh Sait İsyanından dört ay önce Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını (TCF) kurdu. Amacı Atatürk’ün 9 Eylül 1922’de kurduğu Cumhuriyet Halk Fırkasına rakip olmak, mümkünse Halifelik kurumunu yeninden tesis etmekti. Atatürk, bu durumdan rahatsızdı. Şeyh Sait İsyanını bahane ederek partiyi (TCF) kapattı. İki Paşa arasındaki gerginlik devam etti. Kâzım Karabekir Paşa, 1926’da Mustafa Kemal’e karşı düzenlenen İzmir Suikastını planladığı gerekçesiyle tutuklandı. 49 arkadaşıyla birlikte İstiklal Mahkemesi’nde idamla yargılandı. 15 kişi idam edildi. İzmir Suikastını kim düzenledi? İdam edilenler arasında Kürt var mıydı? Yargılananlar arasında Kürt var mıydı? Hayır!”

Atilla İlhan, bu kez Kazım Karabekir Paşa ve İsmet İnönü’nün “hain” olduklarını, Mustafa Kemal Paşa’nın devrimlerini içlerine sindiremediklerini, O’nu kıskandıklarını falan söyleyerek kendince bir açıklama yaptı. Elbette saçmalıyordu. Çünkü Şeyh Sait İsyanı bastırıldığı zaman İsmet İnönü Başbakandı.

***

İşin acı yanı o yıllar, Rızgari, Özgürlük Yolu, Kawa vb Kürt solunun çıkardığı dergi ve gazetelerde Şeyh Sait hakkında şunlar yazılıyordu: “Gerici, emperyalizmin uşağı, feodal unsur vb.”

Türk Solu ve Kürt Solu birlikte el ele vererek Şeyh Sait ile ilgili kesin ve ortak kararlarını vermişlerdi.

Aradan yıllar geçti. Fransa yıllarımdı. Paris’teki Türk ve Kürt soluna ait tüm dergi ve gazeteleri düzenli olarak takip ediyordum. Kürt solunun gazetelerinde Şeyh Sait hakkındaki yargı hep aynıydı: “Feodal, gerici, şeyh, ağa vb.”

***

Şeyh Sait İsyanı, zamansız patlak vermişti. İsyanı AZADİ (Kürdistan İstiklal Komitesi) örgütü planlıyordu. Albay Cibranlı Halit Bey’in başkanlığındaki AZADİ örgütü sistemli ve geniş çaplı bir isyan hazırlığındaydı. Amaç, Sevr Antlaşmasında öngörülen Kürdistan’ı kurmaktı. Şeyh Sait, Cibranlı Halit Bey’in kız kardeşiyle evliydi. Cibranlı Halit Bey’in diğer kız kardeşi de Binbaşı Kasım (Ataç) ile evliydi. Binbaşı Kasım, ihbarcılık yapar, devleti isyan hazırlığından haberdar eder.

Şeyh Sait Efendi (oturan sağda), bacanağı Binbaşı Kasım (arkada ortada)

Cibranlı Halit Bey,  Şeyh Sait İsyanı başlamadan, 20 Aralık 1924 tarihinde Erzurum’da tutuklanıp Bitlis’e götürülür (Şeyh Sait İsyanı, 13 Şubat 1925 tarihinde patlak verir). Yusuf Ziya Bey, Yusuf Ziya’nın kardeşi Teğmen Ali Rıza Bey, Yusuf Ziya’nın damadı Faik Bey, Molla Abdurrahman ile birlikte Bitlis’te 14 Nisan 1925’te kurşuna dizilirler. Hemen ardından bu kez Kürt Teali Cemiyeti Başkanı Seyit Abdülkadir ve arkadaşları 27 Mayıs 1925’te infaz edilirler.

Birlikte idam edilen Cibranlı Halit Bey ve Yusuf Ziya Bey

Kürt Teali Cemiyeti’nin de Halifeliği geri getirme diye bir sorunu yoktu. 30 Aralık 1918 tarihinde kurulan Kürt Teali Cemiyeti’nin amacı bağımsız bir Kürt devleti kurulmasına ön ayak olmaktı. Görüldüğü gibi sorun “Halifelik” değil, Bağımsız Kürdistan’dır. Dönemin koşullarında Azeri-Gürcü-Ermeni-Arap yani kısacası her ulusun kendi devletini kurma çabası içinde olması da doğal ve anlaşılabilir bir durumdu. Ulus-devlet hezeyanın zirve yaptığı bir dönemde kendi devletlerini kurmak istediler diye Kürtlere “hain” gözüyle bakmak elbette kabul edilebilir bir yaklaşım değildir.

Seyit Abdülkadir Efendi 

AZADİ örgütünün de Halifeliği geri getirmek diye bir derdi yoktu. AZADİ örgütünün liderleri dünya siyasetini yakından izleyen, birçok dil bilen, Avrupa deneyimi olan Kürt aydınlarıydı. Şeyh Sait İsyanının gerçek amacı anlamak isteyenler AZADİ örgütünün yapısını ve çalışmalarını dikkatlice incelemelidirler. Dönemin koşullarında Hükûmet, Şeyh Sait İsyanına “irticai, gerici” damgası vurarak, Kürt Sorununu temelden çözmek amacıyla uluslararası kamuoyunun ikna olabileceği bir bahane yaratmıştır. Bu girişiminde büyük ölçüde başarılı olmuştur. Öyle ki Kürt Solu bile bu bakış açısını sahiplenmiş, uzun yıllar Şeyh Sait İsyanı konusunda “irtica-gerici-feodal” terminolojisine bağlı kalmıştır.

Bazı yazarlar, “Şeyh Sait, bir isyan hareketi başlattı. Suçluydu,” gibisinden bir anlayışa sahipler. O yıllar Mustafa Kemal’e destek veren veya en azından sessiz kalan Cemilê Çeto gibi Kürt kahramanları da haksız bir şekilde idam sehpasına gönderilmişlerdir.

***

Şeyh Sait Efendi, Kürtlerin manevi bir değeridir. O’na dil uzatanlar zavallı ve önemsiz yaratıklardır. Üzüldüğüm konu, bu kesimlerin, ülkemizin ortak değeri ATATÜRKÇÜLÜK maskenin arkasına sığınarak iğrenç saldırılarını meşrulaştırma çabalarıdır.

Şeyh Sait Efendi, idam sehpasına çıkar. Boynuna ip geçirilmek üzereyken Diyarbakır Valisi Mürsel Bey’e dönerek şöyle der: “Mahşerde hesaplaşacağız.”

Şeyh Sait Efendi, sözünü tamamlamadan ayağının altındaki iskemle çekilir.

Şeyh Sait Efendi, hesaplaşmayı “mahşere” bırakmış olabilir ama onun manevi torunları olarak bizlerin bu hesaplaşmayı “mahşer gününe” bırakmaya hiç niyetimiz yoktur.

Şeyh Sait Efendi’yi ve dava arkadaşlarını rahmetle anıyorum.

 

 101 Toplam Görüntülenme