BEYİN VE EVREN

Toplu Yazılar

Aslında bu hafta farklı bir konuda yazmayı planlamıştım. Geçenlerde Akay Aktaş Hocam bir e-mail göndermişti. Çoğu beyin ve beyin gücüyle ilgili altı farklı soru vardı. Cevaplarım kısa oldu çünkü beynin temel yapısını açıklamam için daha uzun bir yazı yazmam gerekmekteydi. Beyinin yapısını ve işleyişini göstermek için bu yazıyı kaleme alıyorum ve değerli Hocam’a atfediyorum.

Her şeyden önce insan beyninin evrende var olan en kompleks (yani anlaşılması zor) organ veya cisim olduğunu hatırlatmak isterim. Bunu birazdan göreceğiz.

Önce şu soruyu sormak isterim: Bildiğiniz gibi evren (kâinat),  uzayda yer alan tüm gök cisimlerini barındıran anlamına gelir. Bunun içine gezegenler, yıldızlar, galaksiler kısacası her şey dahildir. (Keşfedebildiğimiz evrende 400 milyardan fazla galaksi ve 300 sextillion (21 sıfırlı bir sayı) yıldız olduğu tahmin edilmektedir.)

Sorum şu: Bildiğimiz evrendeki bütün cisimlerde var olan atomların sayısı ne kadardır? Bilim insanları geliştirdikleri matematiksel modellerle en güçlü teleskopla görülebilen evrendeki atom sayısının en fazla 10 üzeri 81 (yani 1 sayısının yanına 81 adet sıfır koyduğunuzda elde ettiğiniz rakam) kadar olduğunu söylemektedirler.  Bu elbette büyük bir sayıdır.

Şimdi sizi muhtemelen evinizde bulanan veya bilgisayardan ulaşabileceğiniz SATRANÇ oyununa götüreceğim. Satranç oyununda 64 kare ve 32 taş vardır.

Sizlere ikinci bir sorum şöyle: Acaba satrançta kaç farklı oyun versiyonu yani hamle mümkündür? Zihninizin hangi sayıları ön plana çıkardığını bilmiyorum ama en önemli matematikçilerin hesabı dikkate alınırsa bu sayı 10 üzeri 123 kadardır (yani 1 sayısının yanına 123 sıfır yazacaksınız). Anlayacağınız basit bir satranç tahtasında var olan versiyonların yani hamle ihtimallerinin sayısının evrendeki atom sayısından daha fazla olduğunu düşündüğünüzde satranç oyununun ne kadar önemli olduğunu anlamış oluyoruz.

Biliyorsunuz şu an dünyanın en ünlü satranç ustası Kasparov’dur. Kasparov uzun süre bilgisayarları mat edebiliyordu. Bilgisayardaki işlemci sayısı çoğaldıkça işi zorlaşmaya başladı. Şimdi artık Kasparov’u mat eden bilgisayarlar var.

Başka bir soru: Bu bilgisayarı mat edebilecek başka bir bilgisayar dizayn etmek mümkün mü? Elbette mümkün. Kısaca şunu söylemek isterim ki dünyada şu anda 10 üzeri 123 ihtimali dikkate alacak bir bilgisayar henüz icat edilmedi ve asla da icat edilemeyecek. Yani her zaman bir bilgisayarı mat edecek başka bir bilgisayar dizayn etmemiz mümkün olacaktır.

MATEMATİK VE NOKTALARIN BİRLEŞTİRİLMESİ

Asıl konuya yani beyinin yapısına geçmeden önce basit bir matematik oyununu ele alalım.

Soru şu: İki noktayı birleştiren kaç doğru vardır? Biliyorum kolay bir soru oldu. Cevap elbette bir doğru olacak. Devam edelim: Üç noktayı birleştiren doğru sayısı kaç tanedir? Çizerek bunun üç olduğunu görebilirsiniz. Beş noktayı birleştiren kaç doğru vardır? Çizerek bu sayının 10 olduğunu görebilirsiniz. Ancak belli bir nokta sayısından sonra formüle ihtiyacımız var. Örneğin tek doğru üzerinde olmayan on farklı noktadan geçen doğru sayısını bulmak istersek  (10×9)/2=45 olduğunu görmek mümkündür.

Bu arada kısaca faktöryel ifadesini de açıklamak isterim. Faktöryel matematiksel bir kavram olup (!) işareti ile gösterilir. Şu anlama gelir: Önüne geldiği sayıyı bire kadar götüren bütün sayıların çarpılması anlamındadır:

1!= 1

2!=1×2=2

3!=1x2x3=6

4!=1x2x3x4=24

NÖRONLAR VE SİNAPSİSLER

Yukarıdaki anlatımların asıl amacı sizleri beyin denen mucizevi organı tanıtmak içindi. Beyin üç ana bölüme ayrılır: Ön beyin, orta beyin ve arka beyin. Bu bir kaba tanımdır. Çünkü bu bölümler birbirleriyle bağlantılıdırlar. Yani bir bölümde bulunan nöron hücresi başka bir bölümde bulunan nöron hücresiyle haberleşebilir. Bu yüzden beyni parçalar halinde değil de bir bütün olarak ele alacağım.

Sizden ricam “nöron” dediğim zaman yukarıdaki matematik sorusundaki bir noktayı hayal ediniz. “Sinaps” dediğim zaman da nöronları yani noktaları birleştiren bir doğruyu göz önüne alınız. Beynimizde 86 milyar (86 sayısının yanına dokuz sıfır) nöron yani nokta vardır. (Ayrıca korteks bölümünde yani kabukta bulunan 16 milyar nöronu unutmamak gerekir.)

Nöron ve sinaps ağı.

 Bu nöronlar sinaps dediğimiz doğrularla birbirine bağlıdırlar. Bir nöron başka bir nörona haber göndermek istediği zaman sinaps dediğimiz doğru üzerinden elektriksel ve kimyasal sinyaller gönderir. 86 milyar nöronu birleştirmek için kaç sinapsa yani doğruya ihtiyacımız vardır. Basit bir formülle ((86/2)*85)=3,655 trilyon olduğunu anlarız. Bazen nöronlar işlem gereği diğer bir nörona doğrudan sinyal göndermek yerine bunu diğer nöronlar üzerinden yapar. Böyle olunca sadece nörondan nörona değil nöron gruplarından diğer nöron gruplarına sinyal gönderme de işin içine girer. Bu nedenle asıl işlem sayısı (3,655 trilyon!) faktöriyel kadardır. Yani 1 sayısından 3,655 trilyona kadar olan sayıları çarpmanız demektir. Bu hemen hemen sonsuz bir sayıdır.

Beyindeki nöron sayısı insandan insana değişmez. Tek değişiklik nöronlar arasındaki işlem sayısının azlığı veya çokluğudur. Bu şekilde beynimizin içindeki işlem sayısının pratik olarak sonsuz olduğunu görüyoruz. Şimdi evrendeki atom sayısı, nöronlar arası işlem sayısı, satrançtaki hamle sayısı ve nöron sayısı miktarlarına göre sıraya koyalım:

Birinci:  Beyindeki nöron grupları arasındaki işlem sayısı (korteks dahil)

İkinci: Sadece nörondan nörona olan işlem sayısı

Üçüncü: Satrançtaki hamle sayısı

Dördüncü: Evrendeki atom sayısı

Beşinci: Beynimizdeki nöron sayısı

Satranç tahtası ve  taşları

Kafatasımızın içinde taşıdığımız beyin denen organının sonsuz sayıda işlem yapma kapasitesine sahip olduğunu bilerek hareket edelim. Bazı insanlar self disiplin veya farklı yöntemlerle bir grup nörondaki enerjiyi birleştirme yeteneğine sahip olabilirler. Hint fakirlerinin böyle bir çalışma yaptığını biliyoruz. Elde ettikleri ve kontrol edebildikleri bu enerjiyle örneğin bir masa üzerindeki kaşığı eğebilir veya telepati yapabilirler. Hatta bir cismi elle dokunmadan havaya kaldırmaları mümkündür. Buz gibi bir odada vücutlarını terletebilir, enerji akışıyla zihin okuyabilirler.  Sonsuz işlem gücüne sahip beynimiz için bu işlemler “çocuk oyuncağı” gibidir. Benim naçizane tavsiyem beyin gücünüze inanın ve beyninizi kullanın. Beyin kullanıldıkça, nöron grupları oluşmakta, işlem sayısı artmaktadır.

İnsan beyniyle aynı büyüklükte olan hayvan beyninde de eşit sayıda nöronlar vardır ancak hayvanlar, nöronlar arası işlem sayısını artırma yeteneğine sahip değillerdir. İnsanoğlu da nöronları kullanmayı, onlar arasında ilişki kurup yeni icatlar yapmayı binlerce yıl süren bir süreçte öğrenmişlerdir. Bu süreç içerisinde serebral korteks ismi verilen yeni bir bölüm sadece insan beyninde gelişme şansı bulmuştur.

Düşünme gücünü belirleyen nöron sayısı değildir. Fillerin beyni insan beyninden daha büyüktür ancak nöronlar arasındaki işlem sayısı az olduğundan insanoğlundan daha zeki değillerdir. İnsanoğlunun tarih yolculuğuna göz attığımızda nöronlar arasındaki işlem gücünü artıran en önemli buluşun “yemek pişirme” yi öğrenmesidir. O günde sonra nöronlar arasındaki işlem sayısı artmaya devam etmiştir. Bugün insanoğlu her geçen gün nöronlar arası işlem sayısını daha da artırarak evrendeki yolculuğuna devam etmektedir.

(Burada bir parantez açarak ezoterik dünyasında devam ede gelen bir tartışmayı sizlere aktarmak isterim. Ezoterik felsefesine inananlar, bir zamanlar insanların beyin gücünü kullanarak kocaman taşları havaya kaldırabildiğini iddia etmektedirler. Piramitler ve İngiltere’deki Stonehenge yapılarındaki devasa taşların beyin gücüyle kaldırılarak yerlerine konduğunu konusunda hemfikirlerdir.)

Yazımı bitirmeden önce Alzheimer (Alzhaymır) hastalığı ile ilgili bir not düşmek isterim. Yukarıda bahsettiğim gibi nöronlar veya nöron grupları (loplar) arasında sinyal iletişimi azalınca unutkanlık ve öz benliğini kaybetme gibi durumlar yaşanmaktadır. Alzheimer hastalığına yakalanmamak için en doğru yol gençlik yıllarından itibaren zihninizi sürekli olarak etrafınızdaki olayları “neden-sonuç” yaklaşımıyla ele almanızdır. Nöron grupları (loplar) arasındaki iletişim zayıflığı Alzheimer hastalığının tek nedenidir. İnsanlar öyle zanneder ki ya hastanın beynin bir kısmı ölüyor veya nöron sayısı azalıyor, o yüzden bu hastalık ortaya çıkıyor. Hayır! Bu değerlendirme doğru değildir.

Birkaç örnek vermek istiyorum. Aşağıdaki kelime çiftlerini dikkate almanızı rica ediyorum:

Görmek-Bakmak

Duymak- Dinlemek

“Görmek” işleminde zihin pasiftir. Nöronlar arası iletişim çalışmaz.

“Bakmak” işleminde zihin aktiftir. Kendi çabasıyla bir eşyaya bakar, bir değerlendirme yapar. Hayatını “Görmek”le geçirenlerin Alzheimer hastalığına yakalanma ihtimali çok yüksektir çünkü loblar arası iletişim yok gibidir.

“Duymak” işleminde zihin pasiftir. İsteseniz de istemeseniz de dışarıdan gelen bir arabanın sesini duyarsınız. Burada nöronlar arası bir işlem söz konusu değildir.

“Dinlemek” işleminde zihin aktiftir. Etrafındaki seslere bilinçli bir şekilde kulak verir ve anlam vermeye çalışırsınız. Örneğin yoldan geçen bir aracın çıkardığı gürültünün bir arabadan mı yoksa bir otobüsten mi geldiğini merak etmeniz gibi.  

Lütfen merak etmeyi öğreniniz ve olayları “neden-sonuç” bağlamında değerlendirmeyi alışkanlık haline getiriniz. Zihinsel anlamda sağlıklı günler diliyorum.

FIKRALAR & ANEKDOTLAR

(Not: Aşağıdaki fıkra ve anekdotlar hiçbir yerde yayımlanmamıştır.)

HEMŞERİLİK DAYANIŞMASI (!)

Iğdırlı bir Azeri ve bir Kürt genç birlikte askere giderler. İki üç ay içerisinde dostlukları artar, birbirlerinden ayrılmaz olurlar. Bir gün bölüğe acemi erler katılır.

Sabah içtimaıdır. Yeni gelen erler iki sıra halinde dizilirler. Hepsinin yüreğinde bilinmeyen bir korku vardır. Uykusunu alamayanlar arada bir yere düşecek gibi oluyor ama hemen korkuyla toparlanıyor, dik durmaya çalışıyorlardı.

Uzakta Bölük Komutanı belirince, Kıdemli Çavuş, “Dikaaat!” diye var gücüyle bağırdı. Bu öyle korkutucu bir sesti ki sanki acemi erlerin yüreklerini ağızlarından çıkartıp almıştı.

Bölük Komutanı yeni gelen erler arasında şöyle bir dolaştı. Sonra önlerine geçip disiplin konusunda sert bir konuşma yaptı. “Komutan konuşurken burnunuz aksa bile duruşunuzu bozmamalısınız.”

Bölük Komutanı henüz cümlesini tamamlamamışken arkadaki bir er kolunun yeniyle hızlı bir şekilde burnunu temizler. Bölük Komutanı erin yanına gider, bağırarak konuşur: “Hayvan herif! Komutan konuşurken kolunu hareket ettirmeyeceksin demedim mi?” Er, tekrar sağ kolunun yeniyle burnunu hızla siler. Bölük Komutan bir tokat yapıştırır. Er sallanır gibi olur ama hızla toparlanır ama tekrar sağ kolunun yeniyle burnunu siler.

Bölük Komutanı listeyi ister, Çavuşun yardımıyla numaraya bakarak erin ismini ve nereli olduğunu öğrenir. Acemi er Iğdırlıdır. Bölük Komutanı bağırır: “İçinizde Iğdırlı olan var mı?” Artık Onbaşı rütbesine yükselmiş Azeri ve Kürt iki Iğdırlı ön plana çıkarlar. Bölük komutanı Azeri Onbaşıyı acemi erle konuşmak için tercüman olarak yanında götürür:

Bölük komutanı Azeri Onbaşıya acemi erin nereli olduğunu ve niçin cevap vermediğini sormasını ister:

Azeri Onbaşı sorar: “Gardaş arxeyin ol! Haralısan? İdir’in hangi köyündensen. Dene görüm! Komutanın hersini getirme!” (Rahat ol arkadaş! Nerelisin? Söyle bakalım Iğdır’ın hangi köyündensin. Komutanı sinirlendirme!)

Acemi erden ses çıkmaz.

Bölük komutanı bu kez Kürt Onbaşıyı çağırır ve aynı soruyu sormasını ister:

“Tu Kurmancî yan Ecem mî?” (Kürt müsün yoksa Azeri misin?)

Acemi erin gözleri ışıldar:

“Ez Kurmancim. Ez Tirkî nizanim!” (Kürdüm, Türkçe bilmiyorum)

“Kîjan eşîr î?” (Hangi aşirettensin?)

“A…. me. Tu kîjan eşîrî?” (A…aşiretindenim. Sen hangi aşirettensin?)

“Ez B… me.?” (Ben B… aşiretindendim.)

“Tu kurê Hemoya Ehmo nas dikî? Navê wi Biro ye” (Ahmet oğlu Hamit’in oğlunu tanıyor musun? İsmi İbrahim’dir)

Acemi er tekrar sevinçle konuşur:

“Ew bavê min e.” (Babam olur)

“Sala par bavê te bavê min neheq zehf lêxist.” (Senin baban geçen yıl benim babamı haksız yere çok dövdü.)

Acemi er ses çıkarmaz.

Kürt Onbaşı, Bölük Komutanına döner: “Komutanım, acemi er diyor ki, ben buraya burnumu sildiğim için tokat yemeye gelmedim. O serseri Bölük Komutanına söyle ayağını denk alsın yoksa benim aşiretim O’na haddini bildirir.”

Bunu duyan Bölük Komutanı hiddetlenir, acemi erin yakasına yapıştığı gibi bölüğün önüne sürükler, askerlerin gözü önünde dakikalarca yumruklar, tekmeler.

Kürt Onbaşı da babasının intikamını aldığı için uzaktan sinsi sinsi gülmektedir.  

BAHARLI (14 KASIM) MAHALLESİNDE SAĞ-SOL ÇATIŞMASI(!)

1970’li yıllarda Türkiye genelinde sağ ve sol grupların birbirini acımasızca öldürdüğü günlerde benim oturduğum Baharlı Mahallesinde (14 Kasım) sağ-sol gerginliği sadece düğünlerde kendisini belli ederdi.

Düğünler, gelin evinin bahçesinde ağaçların altında küçük bir alanda yapılırdı. Düğün günü muhtemelen bir kahvehaneden geçici olarak borç alınmış iskemlelerin yüklendiği bir at arabası yavaş yavaş yol alırken arabacının yanına oturmuş birisi de davul çalarak ve bağırarak düğün haberini mahallelilere ulaştırırdı.

Akşam olunca uzaklardan gelen davul ve zurnanın sesi özellikle gençleri heyecanlandırır, düğün yerine akın ederlerdi. Düğün üç aşamalı olurdu. Önce davul zurna çalar, damat ve gelinin gelmesi beklenirdi. İkinci aşamada damat ve gelin iskemleye oturur, birkaç bayan da etraflarında oynardı sonra da damat ve gelini aralarına alarak toz kalkmasın diye iyice sulanmış bahçe pistinde mahcup şekilde oynarlardı. Bu kez seyirciler damat ve gelinin eline para tutuşturma yarışına girerdi. Çok para bir anlama, “Sizleri çok seviyoruz,” demekti.

Üçüncü aşamada oyun sahası mahallenin sağ ve solcu gençlerine kalırdı. Örneğin solcu bir genç davul-zurna ekibine yaklaşır istediği parçanın çalınmasını rica ederdi. Çalgı başlar başlamaz genç adam sol elini havaya kaldırarak piste çıkar, sol eli sürekli havada oynar, arkadaşları da ya alkış çalarak ya da onunla birlikte oynayarak DEVRİMCİ mesaj verirlerdi.

Sıra sağcı gence gelir. Davul-zurna ekibine yaklaşır istediği parçanın çalınmasını rica ederdi. Çalgı başlar başlamaz genç adam sağ elini havaya kaldırarak piste çıkar, sağ eli sürekli havada oynar, arkadaşları da ya alkış çalarak ya da onunla birlikte oynayarak ÜLKÜCÜ mesaj verirlerdi.

Bir gün yine böyle bir düğündü. Gelin ve damat oyun oynamış, sandalyelerine oturmuştu. Sağcı bir genç çalgıcılara yaklaştı istediği müziğin çalınmasını rica etti. Gencin sağ kolu alçıdaydı. Oyun sahasına çıkarken bağırdı: “Sağ kolum alçıda. Mecburen sol kolumu kaldırıyorum ama bunu sağ kolum olarak görün.” Alkışlar ve diğer arkadaşlarının katılımıyla ÜLKÜCÜ gösteri sona erdi. Bu kez solcu bir genç çalgıcılara yaklaştı. İstediği müziğin çalınmasını rica etti. Gencin sol kolu herhalde kaza geçirdiği için boynuna bir atkıyla bağlanmıştı. Oyun sahasına çıkarken bağırdı: “Sol kolum askıda. Mecburen sağ kolumu kaldırıyorum ama bunu sol kolum olarak görün.” Alkışlar ve diğer arkadaşlarının katılımıyla DEVRİMCİ gösteri de sona erdi.    

Ertesi gün şehir merkezine doğru yol alırken bir önceki akşam düğünde sol kolu atkıyla askıya alınmış genç atkı falan olmadan gayet normal bir şekilde yürüyerek karşıdan bana doğru geldiğini gördüm. Merak edip kolunun nasıl olduğunu sordum. Verdiği cevap ilginçti: “Biz aynı mahallenin çocuklarıyız. Sağcı arkadaşın kolu alçıda olunca ben de mahsustan sanki sol kolum kırılmış gibi atkıyla askıya aldım.”

İşte gurur duyduğum Baharlı Mahallesinde,  sağ-sol çatışması hep böyle bir cömertlik ve dostluk anlayışıyla devam etmişti.  

MAHALLEYİ TEFTİŞ

İki Kürt köylüsü şehre inerler. Kürtlerin yoğun olarak oturduğu kahvehanelerden birisine takılırlar. Çaylarını içtikten sonra biri diğerine öneride bulunur:

 “Iğdır’a her geldiğimizde bu kahvehanelerden birine oturup bütün günümüzü burada geçiriyoruz. İstersen Azerilerin oturduğu mahalleyi bir dolaşalım.”

Arkadaşı onay verince birlikte İdirmava caddesine giderler.

Bir yandan yürürler bir yandan da dört gözle sağ ve soldaki evlere bakarlar. Caddenin sonuna vardıklarında geri dönerler, yine aynı şekilde dört gözle sağ ve soldaki evlere bakarlar. Kahvehaneye geri dönüp otururlar.

İkisinin de suratı asıktır. İçlerinden birisi lafa girer: “Çalınacak bir şey gözüme ilişmedi. Sen bir şey gördün mü?” Diğeri ekler: “Güzel bir Azeri kızı gördüm ama ne yazık ki Azeri kızları ne koyun sağmasını biliyor ne de tezek yapmasını. Üstelik Kürtçe de konuşamıyorlar. İşin yok gel bu yaşta kızın hatırı için Azerice öğren! Bedo’nun kızı çok çirkin olsa da mecburen O’nu kaçıracağım.”

KEPENGİN KİLİDİ

Kış mevsimidir. Bir Azeri manifaturacı akşam olunca her zaman yaptığı gibi dükkanın kepengini indirir, kocaman kilidi iliştirir, evin yolunu tutar. Akşam sofrasına oturup yemek yerken birden aklına dükkandaki elektrik sobasını kapatmadığını hatırlar, yangın çıkabilir korkusuyla yemeğini yarım bırakıp dükkana doğru hızlı adımlarla geri gider.

Kepenk kapalıdır ama üzerinde kilit yoktur. Huzursuz olur. “Acaba kilidi vurmayı unuttum mu?” diye kendini sorgulamadan edemez. Kepengi merakla kaldırır. Elektrik sobasının fişi çekilmiştir. Adamın biri elinde tuttuğu el feneriyle tezgahtan beğendiklerini bir çuvala doldurmaktadır.

Hırsız, dükkan sahibini görür ama umursamaz bir tavırla yaptığı işe devam eder. Hoş bir dilde sorar:

“Cefer Emmi, sobayı söndürmek için geldin, değil mi?”

“Eledir! (Doğrudur)

“Narahat olmayın (rahat olun!). Sobanın fişini çektim. Ne de olsa qoxumuz (akrabayız)! Eve gidip yemeğinizi yiyin! Benim işim de birazdan biter. Merak etme, kepengin kilidini möhkem (sağlam) vurup gidecem.”

Toplam Sayfa Ziyareti: 126 - Bugünkü Ziyaret: 1

Mücahit Özden Hun Kitapları