Son Yazılarımız

ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI NEDEN BAŞLAMADI?

Loading

Değerli Okuyucular,

24 Şubat 2022 sabahı Rus tankları Ukrayna sınırını geçtiğinde dünya bir an için nefesini tuttu. Avrupa’da uzun yıllardan sonra yeniden büyük bir savaş başlamıştı. Televizyon ekranlarında patlayan füzeler, yanan şehirler ve kilometrelerce uzayan mülteci konvoyları görülüyordu. O günlerde uluslararası yorumcuların çoğu aynı soruyu soruyordu: “Üçüncü Dünya Savaşı mı başlıyor?”

Bu korku aslında oldukça mantıklıydı. Çünkü o sırada dünya siyaseti giderek sertleşen iki güç ekseni etrafında kutuplaşıyordu. Bir tarafta Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği, NATO ülkeleri, Japonya ve genel olarak Batı ittifakı vardı. Diğer tarafta ise giderek yakınlaşan bir blok dikkat çekiyordu: Rusya, İran, Çin ve Kuzey Kore. Tarih bize böyle dönemlerin çoğu zaman büyük savaşlarla sonuçlandığını öğretmişti.

Ancak beklenen olmadı. Ukrayna savaşı dört yıldır devam ediyor olmasına rağmen dünya hâlâ küresel bir savaşa sürüklenmiş değil. NATO ile Rusya doğrudan karşı karşıya gelmedi, Çin savaşa asker göndermedi, İran ve Kuzey Kore de küresel bir cephe açmadı. O halde asıl soru şudur: Üçüncü Dünya Savaşı neden başlamadı?

Modern tarihin iki büyük dünya savaşı ortaya çıkarken benzer bir model izlemişti. Önce büyük güçler iki blok halinde saf tutmuş, ardından nispeten küçük bir kriz bütün sistemi ateşlemişti. 1914 yılında Avrupa iki büyük ittifaka bölünmüştü. İngiltere, Fransa ve Rusya’nın oluşturduğu İtilaf Devletleri bir tarafta; Almanya ve Avusturya-Macaristan’ın oluşturduğu İttifak Devletleri diğer tarafta yer alıyordu. Saraybosna’da Avusturya veliahdı Franz Ferdinand’ın öldürülmesi bu sistemdeki kıvılcım oldu ve kısa süre içinde bütün bloklar savaşa girdi.

Benzer bir durum 1939’da da yaşandı. Almanya, İtalya ve Japonya Mihver bloğunu oluştururken; İngiltere, Fransa, Sovyetler Birliği ve daha sonra ABD Müttefik cephesinde yer aldı. Almanya’nın Polonya’yı işgali kısa sürede küresel bir savaşı başlattı. Bu yüzden tarihçiler dünya savaşlarının ortaya çıkışını genellikle dört aşamada açıklar: önce bloklaşma oluşur, ardından gerilim yükselir, küçük bir kriz ortaya çıkar ve sonunda bloklar aynı anda savaşa girer.

Birinci Dünya Savaşı öncesindeki Avrupa bu yüzden sık sık “barut fıçısı” olarak tanımlanır. Çünkü o dönemde büyük bir silahlanma yarışı vardı, ittifak sistemi son derece katıydı, milliyetçilik hızla yükseliyordu ve diplomatik krizler sürekli artıyordu. Böyle bir ortamda küçük bir olay bile bütün sistemi patlatmaya yetmişti. Saraybosna suikastı yalnızca kıvılcımdı; asıl mesele Avrupa’nın zaten patlamaya hazır bir barut fıçısına dönüşmüş olmasıydı.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ilk bakışta bu tarihsel modele benziyordu. Dünya yeniden iki büyük güç ekseni etrafında bölünmüş görünüyordu. Ancak burada çok önemli bir fark ortaya çıktı. 1914 ve 1939’da bloklar aynı anda savaşa girmişti. 2022’de ise bu gerçekleşmedi. Batı ülkeleri Ukrayna’ya büyük askeri ve ekonomik destek verdi, fakat NATO orduları doğrudan savaşın içine girmedi. Sonuçta savaş büyük oldu ama küresel bir savaşa dönüşmedi.

Bugünün uluslararası sisteminde farklı bir strateji ortaya çıkmış görünüyor. Uluslararası ilişkiler literatüründe buna bazen “sequential containment” denir. Türkçeye çevirecek olursak, bu kavram rakipleri sırayla sınırlama veya sırayla zayıflatma stratejisini ifade eder. Bu stratejinin mantığı oldukça basittir: rakip blokla aynı anda büyük bir savaş yapmak yerine karşı tarafın önemli güçlerini farklı zamanlarda ve farklı cephelerde baskı altına almak.

Bu perspektiften bakıldığında Ukrayna savaşı birinci cephe olarak görülebilir. Rusya dört yıldır Ukrayna savaşına yoğunlaşmış durumdadır. Bu savaş Rusya’yı yalnızca askeri açıdan değil aynı zamanda ekonomik yaptırımlar, diplomatik izolasyon ve askeri kaynakların yoğun kullanımı gibi alanlarda da zorlamaktadır. Başka bir ifadeyle Rusya uzun süreli bir savaşın içine çekilmiş durumdadır.

İran savaşı neden küresel savaşa dönüşmeyebilir?

Bugün Ortadoğu’da devam eden İran savaşı birçok kişiye yeniden aynı soruyu sorduruyor: Acaba bu savaş küresel bir çatışmanın başlangıcı olabilir mi?

Tarihsel örneklere bakıldığında bu korku anlaşılabilir. Çünkü büyük savaşlar çoğu zaman bölgesel bir krizle başlamıştır. Ancak günümüzdeki jeopolitik şartlar geçmişten önemli ölçüde farklıdır.

Her şeyden önce büyük güçler artık doğrudan birbirleriyle savaşmanın bedelini çok iyi bilmektedir. Nükleer silahların varlığı, küresel ekonominin birbirine bağımlılığı ve modern savaşların yıkıcı maliyetleri, büyük devletleri doğrudan bir dünya savaşına girmekten alıkoymaktadır.

İkinci olarak, bugün dünya siyasetinde görülen rekabet daha çok bölgesel krizler üzerinden yürütülmektedir. Ukrayna savaşı Avrupa’da yoğunlaşmıştır. İran krizi Ortadoğu’da ortaya çıkmıştır. Tayvan gerilimi ise Asya-Pasifik bölgesinde yaşanmaktadır. Bu krizler birbirleriyle bağlantılı olsa da henüz tek bir küresel cephede birleşmiş değildir.

Üçüncü önemli nokta ise büyük güçlerin rakiplerini aynı anda karşılarına almak istememesidir. Eğer Rusya, İran ve Çin aynı anda tek bir cephede karşı karşıya gelirse bu gerçekten küresel bir savaşa dönüşebilir. Ancak mevcut strateji bunun tam tersini göstermektedir. Rakip güçler farklı zamanlarda ve farklı bölgelerde baskı altına alınmaktadır.

Bu nedenle İran savaşı ne kadar tehlikeli olursa olsun, mevcut uluslararası dengeler içinde hemen bir dünya savaşına dönüşmeyebilir.

Rusya Ukrayna’da yoğunlaşmışken Ortadoğu’da yeni bir kriz hattı ortaya çıkmıştır. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik artan askeri baskısı İran’ın da küresel rekabetin yeni cephesi haline geldiğini göstermektedir. Böylece karşı blokun ikinci önemli gücü de ciddi bir jeopolitik baskı altına girmiştir.

Uzun vadede asıl büyük stratejik rekabetin Çin ile yaşanacağı artık birçok uzman tarafından kabul edilmektedir. Ancak Çin henüz doğrudan büyük bir savaşın içine çekilmiş değildir. Bunun yerine Çin ticaret savaşları, teknoloji rekabeti, Pasifik’te askeri çevreleme ve Tayvan krizi gibi alanlarda baskı altında tutulmaktadır.

Kuzey Kore ise bu büyük rekabette daha küçük fakat stratejik bir aktördür. Nükleer silah kapasitesi ve füze programı nedeniyle sürekli bir kriz potansiyeli taşımaktadır, ancak bu krizler çoğu zaman küresel savaşa dönüşmeden bölgesel gerilimler içinde kalmaktadır.

Bütün bu gelişmeler bir araya getirildiğinde ortaya dikkat çekici bir tablo çıkmaktadır. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında bloklar aynı anda savaşa girmişti. Bugün ise rakip güçler aynı anda değil, farklı cephelerde ve farklı zamanlarda karşı karşıya gelmektedir. Bu nedenle bazı analistler günümüz dünyasını “küresel savaş yerine ardışık krizler dönemi” olarak tanımlamaktadır.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali birçok kişiye Üçüncü Dünya Savaşı’nın başladığını düşündürdü. Ancak geçen yıllar gösterdi ki dünya artık geçmişteki gibi işlemiyor. Bugünün büyük güç rekabeti farklı bir mantıkla ilerliyor. Rusya Ukrayna savaşında yıpratılıyor, İran başka bir kriz cephesinde baskı altında tutuluyor, Çin uzun vadeli stratejik rekabetin merkezinde yer alıyor, Kuzey Kore ise sürekli bir gerilim unsuru olarak sistemin kenarında duruyor.

Bu nedenle dünya tek bir büyük patlama yaşamıyor. Onun yerine uzun süreli ve parçalı krizler dönemi ortaya çıkıyor. Belki de çağımızın en büyük paradoksu budur: dünya giderek daha gergin hale gelirken, büyük güçler artık aynı anda savaşmak yerine rakiplerini zaman içinde ve farklı cephelerde yıpratmayı tercih ediyor.