KAÇAN FIRSAT VE İKİ ŞAHSİYET: PRENS SABAHADDİN VE SAİD NURSİ

Toplu Yazılar

Değerli Okuyucular:

Toplumlar, bireylere benzer. Toplumların da bir hafızası ve bir bilinçaltısı vardır. Tıpkı bireyler gibi, toplumlar da geçmişleriyle hesaplaşır, yanlış kararlarına üzülür hatta vicdan azabı çeker ve  “Ah! Keşke o fırsatı kaçırmasaydım,” diyerek öz eleştiri yaparlar.

Bu yazımda geçmişte kalan bir dönemi yeniden canlandırarak, Osmanlı Devleti’nin 1900-20 yılları arasında kaçırdığını düşündüğüm büyük bir fırsatı sizlerle paylaşmak istiyorum. Biliyorum haklı olarak belki “Olan olmuş! Geçmiş geçmişte kalmıştır,” diye düşünebilirsiniz.

Amacım insanlar gibi toplumların da geleceğini belirleyen önemli bir “dönemecin” yani “kısa bir zaman diliminin” olduğuna dikkatinizi çekmek, bir anlamda hem kendimize hem de içinde yaşadığımız topluma eleştirel bir gözle bakma şansı vermektir.

GİRİŞ

Bugünkü yazımda, çok az bilinen bir dönemi ve aynı ölçüde çok az bilinen veya düşünceleri çarpıtılan iki şahsiyeti sizlere tanıtmak istiyorum. Tarih bilinci olmayan toplumların kendi içinde boğulduğunu biliyoruz. Lise yıllarında okutulan Cumhuriyet Tarihi kitabı önyargılar ve çarpıtmalarla doluydu. Bunun böyle olduğunu ancak bugün, geriye baktığımız zaman anlayabiliyoruz. Bu anlayışın hala inatla devam ettirildiğini görmek elbette üzücüdür.

Çarpıtmalarla ve kasıtlı olarak bize yanlış tanıtılan iki büyük şahsiyeti, Prens Sabahaddin ve Said Nursi’yi ele alarak, Osmanlı Devleti’nin kaçırdığı önemli bir fırsatı değerlendirmek ve bu iki büyük değerin manevi mirasını onurlandırmak istiyorum.

OSMANLI DEVLETİNİN EN ZOR YILLARI (1900-1920)

1900-1920 yılları arasında Osmanlı Devleti derin bir alt-üst oluş yaşıyordu. Siyasal, sosyal ve ekonomik bir deprem 6 asırlık imparatorluğu baştanbaşa tüm gücüyle sallıyor, yıkıyor, parçalıyor, dağıtıyordu. Her artçı deprem, geride onarılması imkânsız bir enkaz yaratıyor, Balkanlardan Afrika’ya kadar uzanan bir coğrafyada umutsuzluk, açlık, zoraki sürgünler, askeri yenilgiler, iktidar değişiklikleri, muhalefet, jurnalleme, ispiyonculuk, suikastlar, iktidar darbeleri, diktatörlükler, savaşlar, tehcirler, acılar birbirini takip ediyordu. 20 yıllık bir süreye sığan bu olayları aşağıdaki ana başlıklar altında özetleyebiliriz:

  1. Birinci Jön Türk kongresi (4 Şubat 1902)
  2. İkinci Meşrutiyet’in (Anayasal Monarşi) ilanı (23 Temmuz 1908)
  3. Seçimlerin yapılması, İttihat ve Terakki (Birlik ve İlerleme) Partisinin zaferi (1908)
  4. Osmanlı Mebusan Meclisi’nin (Parlamenterler Meclisi)açılması (4 Aralık 1908)
  5. Gazeteci Hasan Fehmi’nin İttihat ve Terakki tarafından suikastla öldürülmesi, akabinde meydana gelen 31 Mart Vakası (1909)
  6. Sultan II. Abdulhamit’in tahttan indirilmesi (27 Nisan 1909), Selanik’e sürgünü, Alatini Köşkünde gözaltında tutulması
  7. Birinci Balkan Savaşının başlaması (7 Ekim 1912)
  8. Enver Paşa’nın Bâb-ı Ali (Sadrazamlık/Başbakanlık)) baskını, iktidarı zorla ele geçirmesi (23 Ocak 1913)
  9. İkinci Balkan Savaşının başlaması (16 Haziran 1913)
  10. Birinci Dünya Savaşının başlaması (28 Temmuz 1914)
  11. Sarıkamış Harekâtı (Faciası) ( 22 Aralık 1914)
  12. Çanakkale Savaşı / Zaferi (19 Şubat 1915)
  13. Ermeni Tehciri (24 Nisan 1915)
  14. Mondros Antlaşması (30 Ekim 1918)
  15. Kürt Teali (Yükselme) Cemiyeti’nin kurulması (30 Aralık 1918). Bu cemiyetle ilgili olarak bir not düşmek istiyorum. Kürt Teali Cemiyeti, kendisinden önce veya sonra kurulan tüm Kürt parti veya cemiyetleri içinde en kapsayıcı olanıydı. Buna Cibranlı Halit Bey’in liderliğini yaptığı Azadi örgütünü ve 5 Ekim 1927’de kurulan Hoybun (Xoybûn) cemiyetini de dahil edebiliriz. Kürt Teali Cemiyeti, Osmanlı ve İran yönetimindeki Kürdistan’ın tüm dillerini ve mezheplerini içinde barındırıyordu. Başkanı Şeyh Ubeydullah Nehri’nin oğlu Seyit Abdülkadir idi. Şeyh Ubeydullah Nehri, hem İran devletine (Kaçarlar Hanedanına) hem de Osmanlı Devletine karşı isyan ettiğinden Kürt Teali Cemiyeti tüm Kürdistan’ı bütün renkleriyle kucaklayan ilk Kürt Cemiyetidir, demek mümkündür.  Said Nursi de bu Cemiyet’in üyesiydi. 10 Ağustos 1920 tarihinde Paris’in 3 km batısındaki Sevr şehrinde imzalanan “Sevr Antlaşması” nedeniyle Cemiyet üyeleri arasında ihtilaf çıkar. Said Nursi ve arkadaşları, Kürt Şerif Paşa ve Ermeni Bogos Nobar Paşa’yı protesto etmek amacıyla 22 Aralık 1920 tarihinde bir yazı kaleme alırlar: “Dört buçuk asırdan beri islamın fedakar ve cesur taraftarı olarak yaşamış ve dini geleneklere bağlılığı gaye bilmiş olan Kürtler, henüz beşyüz bin şehidin kanları kurumadan, şişlere geçirilen yetimlerin, gözleri oyulan İhtiyarların hatırlarını teessürle anarken islamiyet’in zararına olarak tarihi ve hayati düşmanımız ile barış anlaşmaları imzalamak suretiyle dinlerine aykırı hareket edemezler. Bu nedenle, Kürt ulusal vicdanı bu gibi anlaşmaları imzalayanları tanımadığını ve emellerinin din ve milliyetlerini birleştirmek olduğunu bildirilmesine aracı olunması..”
Kürt Teali Cemiyeti kurucuları

16.  Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkışı (19 Mayıs 1919), Erzurum ve Sivas Kongreleri

17. Misak-i Milli’nin (Ulusal Yemin) Osmanlı Mebusan Meclisi tarafından kabulü (28 Ocak 1920)

18. İstanbul’un İşgali ve Osmanlı Mebusan Meclisinin dağıtılması (16 Mart 1920)

19. Ankara’da Büyük Millet Meclisinin açılması (23 Nisan 1920)

20. Sevr Antlaşmasının imzalanması (10 Ağustos 1920)

Yirmi yıllık süreçte yaşananları anlamadan veya özümsemeden Cumhuriyet Tarihini değerlendirmek mümkün değildir. Ne yazık ki bu dönem atlanarak veya Cumhuriyet’le olan bağlantısı bilinçli olarak koparılarak her şeyi 29 Ekim 1923 tarihinde ilan edilen Cumhuriyet’le başlatmak bir gelenek haline gelmiştir.

Halbuki unutmamız gereken önemli bir nokta vardır: Mustafa Kemal Atatürk’ün kişiliğini bu dönemde yaşanan olaylar şekillendirmiş, bir anlamda 20 yıl devam eden kaos içinde olgunlaşarak adım adım hedefine doğru yürümüştür.

1900 yılında İstanbul’da Mekteb-i Harbiye-i Şahane’de (Kara Harp Okulu) ikinci sınıf öğrencisi olan 19 yaşındaki Mustafa Kemal’i, 20 yıl sonra 23 Nisan 1920 tarihindeAnkara’da açılan Büyük Millet Meclisi’nde Başkan sıfatıyla görmekteyiz.

SULTAN II. ABDULHAMİT VE MUHALEFET

Sultan II. Abdulhamit

Sultan II. Abdulhamit 31 Ağustos 1876 tarihinde tahta çıkar. 23 Aralık 1876 tarihinde ilk Osmanlı Anayasası olan Kanun-ı Esasi’yi ilan eder. İki meclisli Meclis-i Umumi (Genel Meclis) 19 Mart 1877 tarihinde açılır. Çok geçmeden 12 Nisan 1877 tarihinde 93 Harbi olarak bilinen Osmanlı-Rus savaşı patlak verir. Savaş devam ederken 18 Şubat 1878 tarihinde Meclis’i kapatır. Savaş 3 Mart 1878 yılında yapılan Ayestefanos Antlaşmasıyla sona erer. Savaşta toprak kayıpları yaşanır.

Osmanlı Devleti bir Balkan Devleti olarak kök saldı. İmparatorluğun ilk askeri gücü Yeniçerilerin tamamı Balkanlarda toplanan devşirme Hristiyan çocuklarından oluşuyordu. Avusturya ve İtalya sınırlarına kadar uzanan geniş bir coğrafyada Türkler, yerli Hristiyan ahaliyle iç içe yaşıyorlardı. Yeniçeri Ocağı 15 Mart 1826 tarihinde kapatıldı. 1829 yılında Yunanistan bağımsızlığını ilan etti. O günden sonra Balkanlardaki diğer uluslar da bağımsızlıklarını kazanmak için harekete geçtiler. Dış destekli bu isyanlar gittikçe güç kazanıyor, imparatorluğa nefes aldırmıyorlardı.

İşin ilginç yanı Çarlık Rusya’sı Balkanlardaki Slav kökenli halkları kışkırtıp bağımsızlığa isteklendirirken, Osmanlı Devleti buna cevap olarak Çarlık Rusya’sı sınırları içindeki Özbek, Türkmen, Kazak vb Türki halkalara el atamıyordu çünkü Orta-Asya halklarında ulus-devlet bilinci Avrupa’da yaşayan halklar kadar yüksek değildi. Balkanlar, Avrupa’da yaşananlardan birincil derece etkileniyor, ulus-devletlerini kurma hayali peşinde koşuyorlardı. Bu anlamda, Osmanlı Devleti’yle karşılaştırıldığında Çarlık Rusya’sı psikolojik ve askeri üstünlüğe sahipti. Kısacası Osmanlı Devleti çaresizdi.

Bu zor koşullar altında Sultan Abdulhamit, imparatorluğun vizyonunda değişiklik yapmak için harekete geçti. Kozmopolit bir yapıya sahip yani her dilden her dinden halkları bünyesinde toplayan imparatorluğun yeni hedefini belirledi: Buna göre Osmanlı Devleti sadece Müslüman ahaliyi temel alacak şekilde yeniden biçimlendirilecekti. Anadolu’daki Hristiyan Ermenilere karşı Kürt Hamidiye Alaylarını oluşturdu. İslami değerleri ön plana çıkardı. Hristiyan tebaa (uyruk) ile arasına mesafe koydu.

Kürt Hamidiye Alayları

Sultan Abdulhamit sanki 1912-13 Balkan Savaşlarını öngörmüş gibi Balkanlardaki Hristiyan halkların ulus-devletlerini kuracaklarını düşünüyor, “Hiç olmasa Müslüman ahaliyi imparatorluk sınırları içinde nasıl tutabilirim,” düşüncesiyle hareket ediyordu. İslami değerleri ön plana çıkardığı için sonraki yıllar, Sultan Abdulhamit haksız olarak “Gerici” Sultan olarak anılacaktı. Halbuki doğru bir strateji belirlemiş, zor koşullar altında ne kadar toprağı imparatorluk sınırları içinde tutabilirse bunu bir başarı sayacak şekilde adım atıyordu.

Sultan Abdulhamit’e karşı aydınlar arasında bir muhalefet cephesi oluşmuştu. Muhalefet üyeleri özellikle Paris gibi Avrupa şehirlerinde yaşıyor, kendi aralarında gizli bir ağ aracılığıyla haberleşiyorlardı. Sonraki yıllar iç içe gelişen ve içerik olarak durmadan değişime uğrayan, Rus matruşka bebekler gibi birbirinin içinden çıkan bu aydın muhalefet hareketlerini şöyle sıralayabiliriz:

Yeni Osmanlılar

Jön Türkler ( Genç Türkler)

İttihat ve Terakki

Daha önce hiçbir Sultan, merkezi İsviçre ve Fransa olacak şekilde Avrupa’da kök salmış aydınlardan oluşan bir muhalefetle boğuşmamıştı. Sultan Abdulhamit’in işi kolay değildi.

PRENS SABAHADDİN

Prens Sabahaddin ‎13 Şubat 1879 tarihinde İstanbul’da dünyaya geldi. 3 Mart 1924 tarihinde Osmanlı Hanedanın yurt dışına sürgün kararı çıkınca Türkiye’den bir daha geri dönmemek üzere ayrıldı, 30 Haziran 1948 tarihinde İsviçre’de sürgün öldü.

Babası Gürcü Halil Rıfat Paşa’nın oğlu, Osmanlı Adliye Bakanlarından Mahmud Celaleddin Paşa, annesi Sultan Abdülmecid’in kızı, Sultan Abdülhamid’in kız kardeşi, Seniha Sultan’dır. Fransa yıllarında yazdığı yazılarda “Prens Sabahaddin” lakabını kullanarak imza attığından bu isimle tanınır olmuştur.

Prens Sabahaddin sosyoloji alanında çalışma yapan ilk Türk aydınlarından birisidir. Liberalizm ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesi (Adem-i Merkeziyetçilik) düşüncesini savunmuştur.

Her şey 23 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanıyla değişime uğradı. Aynı yılın Kasım ve Aralık aylarında mebus seçimi yapıldı. Seçime iki parti katıldı: Prens Sabahaddin’in kurucu ve onur başkanlığını yaptığı Ahrar Fırkası (Hürriyet Partisi) ve Enver Paşa’nın Başkanlığını yaptığı İttihat ve Terakki Cemiyeti.  Seçimlerde, İttihat ve Terakki çoğunluğu sağladı ve 17 Aralık 1908’de III. Meclisi Mebusan açıldı.

Prens Sabahaddin

Prens Sabahaddin ve Enver Paşa tamamen iki zıt görüşün temsilcileriydiler. Kısaca özetlemek gerekirse Prens Sabahaddin Anglo-Sakon (İngiltere ve Amerika) ekolünün öngördüğü liberal ekonomi ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesi (Adem-i Merkeziyetçi) yönetim sistemini ön plana çıkarırken, Enver Paşa, Alman Ekolünü yani Merkezi sistemi benimsemişti. Sonraki yıllar Ziya Gökalp ve Mustafa Kemal Paşa da merkezi görüşe bağlı kalırlar.

Prens Sabahaddin’in “liberal” görüşleri kısmen de olsa 1950 yılında Demokrat Parti’nin (DP) iktidara gelmesiyle uygulama bulur ancak yerel yönetimlerin güçlendirilmesi fikrini kimse savunmaya cesaret edemez. Bunun nedeni Cumhuriyet Dönemi boyunca yaşanan Kürt İsyanlarıdır. Günümüzde bile yerel yönetimlerin güçlendirilmesi düşüncesi bir anlamda Kürtlere “özerklik” tanımak fikriyle özdeşleştirilmektedir. Bütün bunlar Prens Sabahaddin’in ön görüsünün ne kadar yüksek olduğunun bir kanıtıdır.

1908 seçimlerini eğer Prens Sabahaddin’in onur başkanlığı yaptığı Osmanlı Ahrar Fırkası (Hürriyet Partisi) kazansaydı acaba ne olurdu, diye sorabiliriz. Bu sorunun cevabı hep göz ardı edildi.

Daha önce ifade ettiğim gibi Ahrar Fırkası’nın başlıca siyasi görüşleri şunlardı:

Liberalizm, özel girişim özgürlüğü, ademi merkeziyetçilik (yerel yönetimlere güçlendirilmesi yani merkezi otoritenin sınırlanması) ve bireysellik olmuştur. (Tekrar hatırlatmak isterim: “Bireysellik” ve “Bireycilik” kelimeleri karıştırılmamalıdır. “Bireysellik”, dayanışma ruhunu içerirken, “Bireycilik” daha çok bencillik anlamında kullanılmaktadır.)

Ahrar Fırkası, “Ademi merkeziyet” görüşü nedeniyle bölücülükle suçlandı. Yani bugün dillere pelesenk olmuş  yani ağızdan düşmeyen “Bölücülük” yaftası, taa Prens Sabahaddin zamanından kalmadır.

Seçimlerde Ahrar Fırkası bir milletvekili çıkarabildi. Meclis-i Mebusan’da Ahrar Fırkası boş durmadı, azınlık ve bağımsız milletvekilleriyle 50-60 kişilik bir muhalefet grubu oluşturdu, İttihat ve Terakki’yi hedef tahtasına oturttu. Diktatörlükten ve tek seslilikten yana olan Enver Paşa bu durumdan rahatsızdı. Bir provokasyon yapması gerekiyordu. Çok geçmeden bu fırsat eline geçti. Gazeteci Hasan Fehmi, İttihat ve Terakki tarafından suikastla öldürüldü. Bu olay 31 Mart Vakası’nı (1909) tetikledi. Enver Paşa’nın da amacı Sultan Abdulhamit taraftarlarının tepki göstererek kimliklerini belli etmeleriydi. Ancak bu şekilde alenen Sultan Abdulhamit taraftarlığı yapanlardan kurtulabilecekti.

Tarih kitapları ve bazı tarihçilerimiz (!) 31 Mart Vakası’nı bizlere “Gerici bir ayaklanma” olarak yutturmaktadırlar. Bu külliyen yalan ve çarpıtmadır.

İşin gerçeği farklıdır: Enver Paşa, bu suikastla bir taşla iki kuş vurmayı hedeflemiştir. Bir yandan Ahrar Fırkası ve Prens Sabahaddin’den kurtulmak diğer yandan tahttan uzaklaştırılan Sultan Abdulhamit taraftarlarını bir daha bellerini doğrultmayacak şekilde ezmekti. Kısacası, Enver Paşa, dahiyane bir suikastla, Sultan Abdulhamit taraftarlarını provoke etmiş, onları bir anlamda tuzağa düşürmüştür.

Enver Paşa

Enver Paşa iki hedefinde de başarılı oldu. Prens Sabahattin ve bir arkadaşı divanı harpte yargılanır ancak suçsuz bulunarak serbest bırakılırlar. Fırka üyelerinin önemli bir kısmı yurt dışına kaçarlar. Bir anda toz-duman olan Ahrar Fırkası da 1910`da kendi kendini feshetmek zorunda kalır.

Balkanlardaki İttihat ve Terakki örgütüne bağlı Mahmut Şevket Paşa komutasındaki  Hareket Ordusu İstanbul’a gelir, Enver Paşa’nın hizmetine girerek güya gerici olan unsurları temizler. Maalesef o yıllar Hareket Ordusunda görev alan Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı)Mustafa Kemal de Enver Paşa’nın bu iktidar hırsının tuzağına düşmüştür. Birçok Cumhuriyet tarihçisi sırf Kolağası Mustafa Kemal’i yüceltmek için 31 Mart Vakası’nı gerici bir isyan olarak sunmuşlardır.

Kolağası Mustafa Kemal

Enver Paşa, Bab-ı Ali (Sadrazamlık) baskını ile Sadrazam Kamil Paşa’yı istifaya zorlar yerine Mahmut Şevket Paşa’yı sadrazam yaparak ödüllendirir, ancak Enver Paşa, Mahmut Şevket Paşa’nın bizzat kendisinin diktatörlüğe özenmesine tahammül edemez, 1913 yılında suikastla öldürterek ortadan kaldırır. Artık bütün yönetim Enver Paşa’nın elinde toplanmıştır. (Bab-ı Ali baskını bir anlamda Cumhuriyet dönemi boyunca yaşanan askeri darbelerin ilk örneğidir.)

Sadrazam Kamil Paşa

Sadrazam Mahmut Şevket Paşa

Geriye dönüp baktığımızda Prens Sabahaddin’in savunduğu iki temel görüş, liberalizm ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesi projesi, halen siyasetin gündeminde birinci sırada yer almaktadır. Eğer Prens Sabahaddin ve arkadaşları 1908 seçimlerini kazanmış olsalardı, uygulayacakları liberalizm ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesi politikalarıyla Osmanlı Devleti’ne yeni bir yön verebilir, hatta Balkanlardaki ve Orta Doğudaki toprak kayıplarına engel olabilir ve büyük ihtimalle Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın değil İngiltere ve Amerika’nın yanında saf alarak imparatorluğun parçalanmasına engel olabilirdi.

Şimdi de, Osmanlı Devleti’nin zekasından ve uzak görüşlülüğünden yararlanamadığını düşündüğüm ikinci büyük şahsiyeti yani Said Nursi’yi sizlere tanıtmak istiyorum.

SAİD NURSİ

Said Nursi

20’nci yüzyıl Kürt tarihi iki kez “İKİ SAİT” olayıyla yüzleşmek zorunda kaldı. Yüzyılın başında Said Nursi ve Şeyh Said’in aynı zaman diliminde yaşaması sonraki yıllar kafa karışıklığına yol açmıştır. Bugün bile birçok yazar ve aydın her iki “SAİD” ismini karıştırmaktadırlar.

Şu kadarını söylemem belki yeterli olacaktır: Şeyh Said, 1925 yılında patlak veren en büyük Kürt İsyanı olarak kabul gören “Şeyh Sait İsyanı”nın başlatıcısı ve lideriydi. Arkadaşlarıyla birlikte yakalandı ve idam edildiler. Aynı tarih diliminde isminden bolca söz ettiren Said Nursi ise Şeyh Sait İsyanı’na katılmadığı gibi isyana katılmak için yola çıkanları “Bin yıldır İslam Halifeliğini koruyan bir millete karşı kılıç sallamak günahtır!” diyerek vazgeçirmeye çalışan başka önemli bir şahsiyettir.

İkinci “İKİ SAİT” olayı 1960’lı yıllarda yaşanmıştır. Kürdistan Demokrat Partisi’nin Türkiye’deki gizli başkanı Sait Elçi ile Türkiye’de Kürdistan Demokrat Partisi lideri Sait Kırmızıtoprak (Doktor Şıvan) karşı karşıya gelmişlerdir. Ancak bu yazının içeriği dikkate alındığında bu isimler konumuz dışı olduğundan daha fazla detaylandırmak istemiyorum.

NURS KÖYÜNDE DOĞAN “NUR”

Said Nursi 1878 yılında Bitlis’in Hizan ilçesinin Nurs köyünde Kürt anne ve babanın çocuğu olarak dünyaya geldi. Yedi kardeşin dördüncü çocuğuydu. Annesinin ismi Nuriye, babasının da Sofi Mirza idi. Babası çiftçilikle hayatını kazanıyordu.

Said Nursi, çocuk yaşta üstün yeteneklerini belli etti. Durmadan okuyordu. Merakı üst düzeydeydi. 15 yaşında katıldığı dini bir münazarada (tartışmada) gösterdiği olağanüstü performans nedeniyle hocası kendisine “Bediüzzaman” yani “Zamanın mükemmel insanı” lakabına layık görmüştür.

Said Nursi, döneminin en ünlü medreselerinde eğitim almış, kendisini en üst düzeyde yetiştirmiştir. Said Nursi kendi hayatını iki döneme ayırır: 1923 yılına yani Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar olan dönem ve 1923 yılından vefatına kadar geçen dönem. Birincisini “Eski Said”, ikincisini de “Yeni Said” olarak adlandırmıştır. Birinci dönemde “Said-i Kürdi” lakabını ikinci dönemde de “Kürtçe” ifadesi yasaklandığı için “Said Nursi” lakabını kullanmıştır.

1923 yılından 1960 yılında vefatına kadar geçen sürede Said Nursi’nin hayatı sürgünlerde, cezaevlerinde, göz hapislerinde ve mahkemelerde geçti. Çekmediği cefa çekmediği eza kalmadı. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldı. Said Nursi, olağanüstü bir irade ve kararlılıkla kendisine yapılan basıklara direndi adeta Nur Risalelerini parmaklarıyla cezaevi taşlarına kazıyarak yazdı.

İnsanlık tarihinde benzer duruşu sergileyen şahsiyetlerin sayısı çok azdır. Defalarca zehirlenmiş, ailesiyle ve öğrencileriyle bağı kesilmiş olmasına rağmen geride yüzbinlerce Nur öğrencisi bırakarak hayata veda etmiştir. Bu yazı daha çok 1900-1920 yılları arasındaki Eski Said’i yani Said-i Kürdi’yi dikkate alacaktır.

Risale-i Nur Külliyatı

Bununla birlikte Cumhuriyet dönemindeki “Yeni Said” ile ilgili birkaç önemli noktayı dikkate almakta yarar olduğunu düşünüyorum.

Öncelikle Said Nursi’nin 1923-1960 yılları arasında yaşadıklarını ana başlıklar altında toplamak istiyorum:

  1. Said Nursi, 1923 yılında Mustafa Kemal Paşa tarafından Ankara’ya davet edilir. Kurulacak yeni Cumhuriyette dinin rolünün ne olması gerektiği konusunda ikili arasında anlaşmazlık olur. Said Nursi, Van’a döner, Erek dağına çıkarak inzivaya çekilir.
  2. Said Nursi, Şeyh Sait İsyanına katılmadığı halde 1926 yılında çıkarılan Ağa ve Beyleri Sürgün Yasasından payını almış, Isparta’nın Eğridir ilçesine bağlı Barla köyüne sürülmüştür. Said Nursi sekiz yıl süren sürgün yıllarında Risale-i Nur külliyatını kaleme almış, aynı zamanda çekirdek Nur Cemaatinin tohumlarını atmıştır.

Bir zamanlar Barla
  1. Barla’daki faaliyetleri şüpheli bulunarak 1934’te Isparta’ya sürülür.
  2. 1935 yılında “gizli cemiyet kurmak, rejimin temel düzenini yıkmak” iddiasıyla Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesinde aleyhinde dava açılır, on bir ay hapse mahkûm edilir.
  3. 1936’da hapis cezasının bitiminden sonra 7 yıllığına Kastamonu’ya sürülür.
  4. 1943 yılında 126 talebesiyle birlikte “rejimin temel düzenini yıkmak” iddiasıyla tutuklanarak Denizli hapishanesine sevk edilir. 9 ay tutuklu kalır.
  5. Beraat ettiğinde Emirdağ’a götürülerek burada zorunlu ikamete mahkûm edilir.
  6. 1947 yılında aynı suçlamalarla tekrar tutuklanarak 54 talebesiyle birlikte Afyon hapishanesine sevk edilir.Yaklaşık 20 ay hapiste kaldı. Buradan tekrar Emirdağ’a götürüldü.
  7. 1952’de Gençlik Rehberi isimli eseri hakkında açılan dava münasebetiyle İstanbul’a geldi ve bu davadan beraat etti. 1953’te Emirdağ’a döndü.
  8. İkinci defa İstanbul’a geldi ve üç buçuk ay burada kaldı. Bundan sonraki hayatı genellikle Emirdağ ve Isparta’da geçti.
  9. Bu arada Risale-i Nur’un farklı kesimlerden insanlara ulaştırılmasıyla ilgilenmiş, ayrıca bazı illerde bir kısım Nur talebelerine dava açılması nedeniyle resmi makamlarla görüşerek öğrencilerini korumaya almıştır.
  10. 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti hükûmetinin Risale-i Nur hareketine olumsuz bakmaması sebebiyle, risaleler bu dönemde matbaalarda basılmış, Anadolu’nun yanısıra Mısır, Pakistan, ABD, İtalya gibi çeşitli ülkelere de gönderilmiştir.
  11. Said Nursi,23 Mart 1960’ta Şanlıurfa’da öldü ve Urfa Halil-ur Rahman Dergahı‘na defnedildi. Çok geçmeden 27 Mayıs Darbesi olur. Askeri Cuntanın emriyle 12 Temmuz 1960 tarihinde mezarı yıktırılır, naaşı kimsenin bilmediği bir yere götürülür. Bugün Said Nursi’nin mezarının yeri bilinmemektedir.

Said Nursi’nin dünya görüşünü iki kelimeyle özetlersek şunu söyleyebiliriz: Fen ve çağdaş bilimler insanlık için yararlıdır. Reddedilemez. Ancak “iman” örtüsüne bürünmemiş “fen” insanlık için yararlı değil zararlı olacaktır. Bu yüzden yeni nesiller imanları güçlü olduğu sürece fende ve çağdaş bilimlerde başarılı olacaklardır.

Aslında Japonya, Güney Kore ve Amerika gibi ülkelerde din ve geleneklerin kendini belli etmeyecek şekilde bir “iman” zırhına bürünmesi sayesinde yeni nesillerin güçlü adımlar attığını söylemek mümkündür. “İman” için gerekli olan temel değerlerden birkaçını şöyle sıralıyabiliriz: Dürüstlük, çalışkanlık, disiplin, saygı, vefa, cömertlik, cesaret vb. gibi ta Yunan Mitolijisinden beri ön plana çıkarılan insani özelliklerdir.

İMAN VE RUH

Aşağıda okuyacağınız satırlar şahsi görüşlerimdir.

İman ve ruh arasındaki ilişki anlaşılmadan insanoğlunu tanımak veya anlamak mümkün değildir. Doğada her güzellik bir koruyucu tabaka içinde kendini güvende hisseder ve gelişir. Ağaçların kabuğu vardır. Kabuk, ağacı soğuğa ve sıcağa karşı korur. Benzer şekilde örneğin cevizin kabuğu içindeki güzelliği yani tohumu korur. Her türlü sebze ve meyvede bunu görmek mümkündür. Atmosfer olmasaydı yaşam da olmazdı. Dünyamızı çepeçevre saran atmosfer canlı yaşamının devamını sağlayan doğal bir ortam yani koruyucu bir kabuk görevini üstlenir.

İnsan ruhu kendi halinde çıplak ve hassastır. Her şeyden kolayca etkilenebilir ve kolayca zarar görebilir. İnsanoğlu, ruhunu dış etkenlerden ancak “iman zırhıyla” koruyabilir. İman sahibi olmak için koyu bir Müslüman veya Hristiyan dindar olmak gerekmiyor. Vicdan sahibi olmak, insanların acılarını paylaşmak, yardımsever ve eli açık olmak da zamanla bu iman zırhının gelişimine katkı sunar.

SONUÇ

Osmanlı Devleti, 1900-1920 yılları arasında Said Nursi’nin “iman” çağrısını ve Prens Sabahaddin’in “liberalizm, bireysellik ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesi” sloganını benimsemiş olsaydı, hiç şüphesiz farklı bir dönemece girmiş olacaktı.

Said Nursi’nin Cumhuriyet döneminde önü kesildiği ve “Nurculuk” düşüncesi tıpkı “Komünizm” gibi tehlikeli varsayıldığından, “Nurculuk” akımı kendisini iyi ifade etme şansı bulamamıştır. Said Nursi’nin gerçek ve özgün öngörüleri göz ardı edilmiş, bu yetmezmiş gibi düşünceleri, Fetullah Gülen, Adnan Oktar vb gibi şahıs veya cemaatler tarafından çarpıtılarak özünden uzaklaştırılmış, böylece ortaya çıkan yanlışlar da haksız bir şekilde Said Nursi’ye mal edilmiştir.

Said Nursi’yi vatan, millet düşmanı olarak görenlere bir hatırlatma yapmak isterim:

Birinci Dünya Savaşı başlayınca, Said Nursi, Alay Müftüsü olarak orduya dahil olur. Daha sonra Enver Paşa tarafından gönüllü milis alayı kumandanı olarak görevlendirilir. Kafkas Cephesi’nde talebeleri ile birlikte mücadele eder. Bir kısım talebesi ölür, kendisi de yaralanarak esir düşer ve Moskova’nın kuzey doğusundaki Kostroma’daki esir kampına gönderilir.

Esir kampındayken ilginç bir durum yaşanır. Bir gün Rus orduları Kafkasya Başkomutanı (aynı zamanda Çar’ın dayısı) esir kampını ziyarete gelir. Esirler ayağa kalkarlar. Elinde bir ağaç dalıyla toprağa bir şeyler çizmekte olan Said Nursi oturduğu yerden kıpırdamaz. Başkomutan çevirmen aracılığıyla niçin ayağı kalkmadığını sorar. Said Nursi, “Kuracağım İslam Üniversitesinin projesini çiziyordum. Projem sizin şahsınızdan daha önemlidir.”

Said Nursi, ölüm cezasına çarptırılır ve infaz timinin önüne çıkarılır. Gözlerinin bağlanmasını reddeder. Askerler nişan alıp ateş etmek üzereyken Said Nursi’nin gösterdiği kararlılık ve cesareti hayranlıkla izleyen Başkomutan idamına engel olur.

Savaşta gösterdiği azim ve kararlık nedeniyle esaretinin bitiminde kendisine Harp Madalyası verilir. Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye(Yüksek İslam Şurası) azası olarak atanır. Said Nursi ayrıca Yeşilay’ın kurucu üyesidir.

Yazımın sonunu Said Nursi’den birkaç sözle bitirmek istiyorum:

“Bu sarık bu başla gider.”

“Allah her şeyi iyi yapar. Allah her şeyi güzel yapar.”

“Ekmeksiz yaşarım hürriyetsiz yaşayamam.”

“Ben Kürdistan’ın hür dağlarında doğup büyümüşüm. Sizden korkum yok!”

Toplam Sayfa Ziyareti: 474 - Bugünkü Ziyaret: 3

Mücahit Özden Hun Kitapları