![]()
Değerli Okuyucular,
Geçen gün Washington’dan bir e-posta aldım. Gönderen, Ömer Paçal. Iğdır’ın Teraş (Yazlık) köyünde doğmuş. Gelturan (Gelturî) aşireti mensubu. Şimdi George Mason Üniversitesi’nde sosyoloji doktorası yapıyor. Yazısında, “1970 ile 1990 arasında devletin Kars’tan Van’a kadar uzanan dağlık sınır hattında piyasayı nasıl inşa ettiğini” araştırdığını söylüyordu. Cümlelerini okudukça, uzak bir ülkede oturmuş bir hemşehrinin, kendi toprağının sosyolojisini yeniden kurmaya çalıştığını hissettim.
Ömer Paçal, e-postasının bir yerinde şöyle diyor:
“1970’ten önce devlet bu bölgelerde hegemonik değildi, sadece dışsal bir güçtü. Ama 80’lerden sonra piyasa aracılığıyla toplumun içine sızdı, kendine yeni ağlar kurdu.”
Bu satır, aslında son elli yılın Doğu Anadolu hikâyesini özetliyor. O dönem, göçer çadırlarının yerini traktörlerin aldığı, hayvan sürülerinin kamyon kasalarına sıkıştırıldığı, mandıra sisteminin köylüyü piyasanın bağımlısı hâline getirdiği yıllardı. Devlet artık sadece karakollarla değil, süt fiyatlarıyla, yem kredileriyle, kooperatif sözleşmeleriyle var oluyordu.
Hegemonya artık piyasanın diliyle konuşuyordu.

Ömer Paçal
Iğdır o yıllarda büyük bir dönüşüm yaşadı. Yayla yolları asfaltlandı, elektrik geldi, televizyon köy kahvesine girdi. Eskinin yarı-göçer düzeni çözülürken, geleneksel otoriteler yavaş yavaş geriye çekildi. Onların yerini devletle bağlantılı yeni aracılar aldı: mandıra sahipleri, kooperatif başkanları, tüccarlar, müteahhitler.
Piyasa, yalnız malı değil, insan ilişkilerini de fiyatlandırdı.
Ama bu değişim yalnız ekonomik değildi. Iğdır’ın kültürel yapısı da derinden sarsıldı. Türk’ü, Kürd’ü, Terekeme’si; hepsi aynı piyasanın etrafında dönerken, eski dayanışmaların yerini borç defterleri aldı. Köylü artık aşiretine değil, bankaya güvenmek zorundaydı.
Devletin “piyasa eli” bir yandan modernleşmeyi getiriyor, öte yandan toplumsal hafızayı eritiyordu.
İşte Ömer Paçal’ın tezi tam da bu kırılmanın ortasına bakıyor. 1980’lerden sonra devletin, sadece askerî değil, ekonomik ilişkiler üzerinden de “hegemonya” kurmasını inceliyor. Kimi akademisyenlerin “dominance without hegemony” dediği bu kavram, onun çalışmasında somut bir karşılık buluyor. Yani devlet artık dışsal değil; süt alım fiyatlarında, borç defterlerinde, yem çuvallarında, köylünün gündelik hayatında var.
Dominance without Hegemony terimi Türkçeye genellikle şu biçimlerde çevrilebilir:
- “Hegemonyasız egemenlik”
- “Rıza üretmeden kurulan hâkimiyet”
- “Toplumsal meşruiyeti olmayan iktidar”
Yani devlet ya da bir iktidar gücü, topluma zor, baskı veya idari araçlarla egemen olur (dominance) ama bu egemenliği toplumun gönüllü rızasına, meşruiyete (hegemonyaya) dönüştüremez.
İtaat vardır, ama içten kabul yoktur.
Bu kavram, Hindistan kökenli tarihçi ve düşünür Ranajit Guha tarafından ortaya atılmıştır. Guha’ya göre sömürge Hindistan’da İngiliz yönetimi güçlü bir askerî–idari denetim kurmuş,
fakat halkın bilincinde “meşru bir otorite” olamamıştır. Devlet, halkın gözünde hep dışsal, yabancı ve yabancılaştırıcı kalmıştır.
Sonraki yıllar İtalyan düşünür Gramsci’nin önerisi bu kavramı pekiştirir. Gramsci şöyle der: Bir iktidar, salt zorla değil, toplumun rızasını kazanarak ayakta kalır. Rıza olmadan egemenlik sürdürülebilir ama kalıcı olamaz.
Dolayısıyla egemenlik (dominance) vardır ama hegemonya (rıza ve meşruiyet) yoktur.
Bu, sömürgeci veya otoriter devletlerin temel yapısını çözümleyen bir anahtar kavram hâline gelmiştir. Günümüzde sadece sömürgeci değil, modern ulus-devletlerin periferilerle (çevre bölgelerle) kurduğu ilişkileri anlamada da kullanılır.
Ömer Paçal, bu kavramı Iğdır–Kars–Ağrı–Van hattındaki yarı-göçer Kürt aşiret toplumu üzerine uygulayarak çok özgün bir çerçeve geliştirmektedir.
1970-90 yılları, devletin Doğu sınırında askerî varlığını güçlendirdiği, ancak toplumsal düzeyde rıza üretemediği bir dönemdir.
Ömer Paçal’ın tespiti 1970 öncesinde devlet bu bölgede “hegemonik” değil, sadece “dışsal” bir güçtü. Devlet karakolda, okulda, jandarma karakolunda vardı ama köylünün hayatında yoktu. Halk devlete korku ve mesafe ile bakıyordu. Devletin yasaları, halkın gündelik normlarıyla çakışmıyordu. Bu nedenle o dönemdeki devlet-toplum ilişkisi tam anlamıyla “hegemonyasız egemenlik”tir.
Ancak 1980’den sonra devlet artık sadece karakol ve askerle değil, piyasa mekanizmalarıyla bölgeye nüfuz etmeye başladı:
- Mandıra sistemi, süt piyasası, kredi borçları, kooperatif ağları.
- Faizli krediyle köylüyü borçlandıran yeni piyasa ilişkileri.
- Köy yolları, traktör kredileri, yem destekleri gibi “ekonomik araçlar”la yeni bağımlılıklar.
Devlet bu yolla, doğrudan baskıdan çok piyasa üzerinden hegemonya kurdu.
Böylece “dominance without hegemony” hâlinden, “dominance through market hegemony” (piyasa aracılığıyla egemenlik) aşamasına geçti.
Ömer Paçal’ın Çalışmasının Önemi:
- Türkiye sosyolojisinde devlet–piyasa–aşiret ilişkisini aynı model içinde inceleyen az sayıda çalışma vardır.
- Ömer Paçal, bu kavramı kullanarak Doğu Anadolu’nun modernleşmesini “zorunlu kapitalistleşme süreci” olarak okuyor.
- Devletin piyasa yoluyla topluma sızması, klasik hegemonyadan farklı olarak “rıza üreten bir bağımlılık” biçimi yaratıyor.
- Bu model, yalnız Doğu Anadolu’ya değil, benzer sınır toplumlarına (örneğin İran–Irak–Suriye Kürt bölgeleri) de uygulanabilir bir açıklama gücüne sahiptir.
DOMİNANCE WİTHOUT HEGEMONY (HEGEMONYASIZ EGEMENLİK) NEDİR?
Devletin zorla hükmettiği ama toplumun onu içselleştirmediği, meşru görmediği bir iktidar biçimidir.
Ömer Paçal, bu kavramı kullanarak 1970–1990 arası Iğdır–Kars–Ağrı–Van hattındaki dönüşümü şu şekilde açıklıyor:
- Devlet önce dışsal bir güçtü.
- Sonra piyasa ve ekonomik ilişkiler yoluyla topluma nüfuz etti.
- Bu süreçte eski aşiret yapıları çözüldü, yeni bir ekonomik bağımlılık düzeni kuruldu.
Sonuç olarak Paçal’ın tezi, hem Doğu Anadolu’nun modernleşme sosyolojisine,
hem de postkolonyal devlet kuramına nadir bir katkı sunmaktadır.
Değerli Okuyucular,
Bu tür çalışmalar, bize şunu hatırlatıyor: Bir memleketin hikâyesi bazen sınırın ötesinde, sessiz bir üniversite odasında yeniden yazılır. Iğdır’dan çıkan gençler artık yalnız memleket hasretiyle değil, bilimsel bir merakla yola çıkıyorlar. Washington’daki bir araştırma odasında Ağrı Dağı’nın yakasındaki çayırların sosyolojisini çözmeye çalışıyorlar. Bu, Iğdır’ın entelektüel mirasının yeni biçimi olabilir.
Ben Ömer Paçal’ın e-postasını okurken hem gururlandım hem duygulandım. Gururlandım, çünkü Teraş’ın toprağından böyle bir soru çıkmış: “Devlet, piyasa ve toplum arasındaki ilişkiler nasıl kuruldu?”
Duygulandım, çünkü o soru hâlâ cevap bekliyor. Bizler hâlâ bu topraklarda aynı piyasanın, aynı devletin, aynı kırılmanın içindeyiz.
Belki de Ömer Paçal gibi gençlerin çalışmaları, bizim kendi hafızamıza yeniden bakmamızı sağlayacak. Iğdır’ın hikâyesi artık sadece “bizim başımıza gelenler”den değil, “bizim nasıl bir topluma dönüştüğümüzden” ibaret.
Ve o dönüşümün izi, bazen bir süt kovasında, bazen bir kredi defterinde, bazen de Washington’dan gelen bir e-postada gizli.
AÇIK ÇAĞRI: BU ÇALIŞMAYA KATKI VERMEK İSTEYENLERE
Ömer Paçal, 1970–1990 dönemine dair saha anıları, mandıra sistemi deneyimleri, kooperatif kayıtları, yerel fiyat serileri, sözlü tarih tanıklıkları ve arşiv belgeleri arıyor. Katkı sunmak isteyen akademisyenlere, araştırmacılara ve bölge insanına çağrımdır. Elinizdeki bilgi ve belgeleri Ömer Paçal’ın e-posta adresi üzerinden kendisine ulaştırabilirsiniz:
İLETİŞİM: Ömer Paçal’ın e-posta adresi: pacalomer@gmail.com
Ömer Paçal’ın Washington’daki odasında yazdığı bu tez, yalnızca bir akademik çalışma değil; Iğdır’ın, Kars’ın, Ağrı’nın, Van’ın hafızasına yeniden tutulmuş bir aynadır. Devletin, piyasanın ve insanın kesiştiği bu sınır hattında, hâlâ yanıtı aranan sorulara ışık tutuyor. Belki de artık o sorulara, memleketten yükselen yeni seslerle birlikte cevap verme zamanı gelmiştir.
Mücahit Özden Hun | Hunacademy