BAKÜ’DE 1918: CUMHURİYET VE KOMÜN
Değerli Okuyucular,
28 Mayıs 2026 günü, Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin kuruluş yıldönümüydü. Bundan tam 108 yıl önce, 28 Mayıs 1918’de, Tiflis’te toplanan Azerbaycan Milli Şurası, Güney Kafkasya tarihinin en önemli siyasal belgelerinden biri olan İstiklal Beyannamesi’ni kabul etti ve Azerbaycan’ın bağımsızlığını ilan etti.
Bu ilan yalnızca yeni bir devletin doğuşu değildi. Aynı zamanda Çarlık Rusyası’nın çöküşüyle ortaya çıkan büyük otorite boşluğunda, Güney Kafkasya’nın hangi siyasal yöne gideceği sorusuna verilmiş tarihsel bir cevaptı. Bir yanda imparatorluk sonrası belirsizlik, savaş, göç, etnik çatışma ve petrol rekabeti vardı; diğer yanda modern, parlamenter, seküler ve milli bir devlet kurma arayışı bulunuyordu.
Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin kuruluşu bu nedenle yalnızca Azerbaycan tarihi bakımından değil, bütün Kafkasya, Osmanlı sonrası dünya, Rus Devrimi ve Müslüman toplumlar tarihi açısından da özel bir yere sahiptir. Çünkü 1918’de kurulan bu cumhuriyet, Müslüman Doğu’da parlamenter demokrasi fikrini hayata geçirmeye çalışan ilk büyük siyasal deneyimlerden biri oldu.
Fakat bu cumhuriyet Tiflis’te ilan edildiğinde, Azerbaycan’ın en önemli şehri olan Bakü onun elinde değildi. Bakü, o sırada bambaşka bir siyasal deneyimin, Bakü Komünü’nün kontrolündeydi. Böylece 1918 yılı Azerbaycan tarihinde iki ayrı projenin aynı anda sahneye çıktığı bir kırılma yılı oldu: Tiflis’te ilan edilen ve Gence’de teşkilatlanan milli-parlamenter cumhuriyet ile Bakü’de petrol işçileri, Bolşevikler, sosyalistler ve Ermeni-Taşnak askeri unsurların gölgesinde ortaya çıkan devrimci komün.
Bu iki yapı yalnızca iki ayrı yönetim biçimini temsil etmiyordu. Aynı zamanda Güney Kafkasya’nın geleceğine dair iki farklı tarihsel tasavvuru temsil ediyordu. Biri millet, parlamento, bağımsızlık ve devlet fikrine dayanıyordu; diğeri sınıf, sovyet, devrim ve enternasyonalizm iddiasıyla ortaya çıkıyordu. 1918 Bakü’sünü ve Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kuruluşunu anlamak için bu iki projenin aynı tarihsel boşluk içinde nasıl karşı karşıya geldiğini görmek gerekir.
Çarlık Rusyası’nın 1917 Devrimi ile çökmesi, Güney Kafkasya’da büyük bir idari ve askeri boşluk yarattı. Tiflis, o dönemde Kafkasya’nın en önemli siyasal merkezlerinden biriydi. Gürcü, Ermeni ve Müslüman-Türk temsilciler önce Transkafkasya Demokratik Federatif Cumhuriyeti çatısı altında birlikte hareket etmeye çalıştılar. Ancak savaşın ağırlığı, Osmanlı ilerleyişi, Rusya’daki Bolşevik iktidar, etnik gerilimler ve bölgesel çıkar çatışmaları bu federatif yapının uzun süre yaşamasına izin vermedi.
26 Mayıs 1918’de Gürcistan bağımsızlığını ilan etti. Transkafkasya Federasyonu fiilen dağıldı. Bir gün sonra, 27 Mayıs’ta Tiflis’teki Müslüman temsilciler Azerbaycan Milli Şurası’nı oluşturdular. 28 Mayıs 1918’de ise Azerbaycan’ın bağımsızlığı ilan edildi. Bu nedenle Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin doğum yeri Bakü değil, Tiflis’tir.
Bu durum ilk bakışta şaşırtıcı görünebilir. Çünkü modern Azerbaycan denildiğinde akla ilk gelen şehir Bakü’dür. Fakat 1918 baharında Bakü, Azerbaycan milli hareketinin merkezi değil, Bolşeviklerin ve onlarla fiili ittifak içinde hareket eden güçlerin kontrolünde bir petrol metropolüydü. Yeni kurulan cumhuriyet, tarihsel başkent olarak gördüğü Bakü’ye sahip değildi. Bu nedenle Azerbaycan Cumhuriyeti’nin ilk dönemi, bir bakıma başkentsiz doğmuş bir devletin kendi merkezine ulaşma mücadelesidir.
16 Haziran 1918’de Azerbaycan Milli Şurası ve hükümeti Tiflis’ten Gence’ye taşındı. Gence bu dönemde cumhuriyetin geçici merkezi haline geldi. Burada devlet teşkilatı kurulmaya, ordu oluşturulmaya, idari yapı inşa edilmeye ve Bakü’nün alınması için siyasi-askeri hazırlıklar yapılmaya başlandı. Tiflis’te ilan edilen bağımsızlık, Gence’de devletleşmeye dönüştü.
Gence dönemi, Azerbaycan Cumhuriyeti için son derece kritik bir dönemdir. Çünkü yeni devletin henüz düzenli ordusu, oturmuş bürokrasisi, uluslararası tanınması ve mali kaynakları sınırlıydı. Buna rağmen kurucu kadrolar modern bir devlet fikrinden vazgeçmedi. Mehmed Emin Resulzade, Fetali Han Hoyski, Nesib Bey Yusufbeyli, Alimerdan Bey Topçubaşov ve diğer aydın-siyasetçiler, yalnızca bir kriz hükümeti kurmaya çalışmadılar; aynı zamanda yeni bir siyasal kimlik inşa etmeye çalıştılar.
Bu siyasal kimliğin merkezinde bağımsızlık, hukuk, temsil, parlamenter düzen ve modernleşme vardı. Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti, kuruluş beyannamesinde bütün vatandaşların din, mezhep, sınıf, cinsiyet ve milliyet farkı gözetilmeksizin eşit haklara sahip olduğunu ilan etti. Bu, 1918 koşulları düşünüldüğünde son derece ileri bir yaklaşımdı.
Fakat aynı günlerde Bakü’de bambaşka bir siyasal süreç işliyordu.
Bakü, 20. yüzyıl başında yalnızca bir şehir değildi; petrol çağının Kafkasya’daki kalbiydi. Bakü petrolü, Rus İmparatorluğu’nun, Avrupalı sermaye çevrelerinin, Osmanlı’nın, İngiltere’nin, Bolşeviklerin ve yerel siyasi hareketlerin dikkatini çeken stratejik bir kaynaktı. Petrol, şehri zenginleştirdiği kadar onu büyük güçlerin rekabet alanına da dönüştürmüştü.
1918’de Bakü’deki siyasal güç dengesi son derece karmaşıktı. Şehirde Rus işçileri, Ermeni nüfus, Müslüman-Türk halk, Yahudiler, İranlı işçiler, Bolşevikler, Menşevikler, Sosyalist Devrimciler, Taşnaklar ve Müsavatçılar bulunuyordu. Bu çok katmanlı yapı, savaş ve devrim koşullarında hızla patlayıcı bir hale geldi.
Bakü Komünü işte bu ortamda ortaya çıktı. Liderliğini Stepan Şaumyan’ın yaptığı Bolşevik ağırlıklı yönetim, Bakü’de sovyet iktidarını kurmaya çalıştı. Komünün adı, 1871 Paris Komünü’nün devrimci mirasını hatırlatıyordu. Fakat Bakü Komünü’nü Paris Komünü’nün basit bir tekrarı olarak görmek doğru değildir.
Paris Komünü, yenilmiş Fransa’nın, kuşatılmış Paris’in ve merkezi devlete karşı ayaklanan bir kent halkının deneyimiydi. Bakü Komünü ise Rus Devrimi’nin, Kafkasya’daki milliyetler meselesinin, petrol ekonomisinin ve savaş koşullarının içinde doğmuştu. Paris’te kent özerkliği, cumhuriyetçilik ve sınıfsal başkaldırı öne çıkarken; Bakü’de Bolşevik iktidar stratejisi, petrol sanayisi, Ermeni-Taşnak askeri desteği ve Müslüman-Türk halkın güvenlik kaygısı iç içe geçmişti.
Bu nedenle Bakü Komünü, hem bir devrimci şehir yönetimi hem de etnik-siyasi gerilimlerin merkezinde yer alan bir savaş iktidarıydı. Sovyet tarih yazımı onu işçi sınıfının kahramanca deneyimi olarak yüceltti. Azerbaycan milli hafızasında ise Bakü Komünü, özellikle Mart 1918 olayları nedeniyle derin bir travmanın adı haline geldi.
30 Mart ile 2 Nisan 1918 arasında yaşanan Mart Günleri, Bakü Komünü’nün tarihsel imajını belirleyen en önemli olaydır. Bu günlerde Bolşevik güçler ile Ermeni-Taşnak silahlı unsurlar, Müsavat çevreleri ve Müslüman-Türk halkla kanlı çatışmalara girdi. Çatışmalar kısa sürede bir siyasal hesaplaşmanın ötesine geçti ve Müslüman-Türk nüfusu hedef alan geniş çaplı katliamlar yaşandı. Ölü sayısı konusunda farklı kaynaklarda farklı rakamlar verilir; fakat olayların Bakü’deki Müslüman-Türk toplumu üzerinde büyük bir yıkım yarattığı tartışmasızdır.

Bakü Komünü yıllarında Azerbaycan Türklerinin katliamı (Mart 1918)
Mart Günleri yalnızca bir yerel çatışma olarak görülemez. Bu olay, Güney Kafkasya’da sınıf mücadelesi, devrim, milliyetçilik ve etnik güvenlik korkularının birbirinden ayrılmaz hale geldiği bir kırılmadır. Bolşevikler olayları karşı-devrimci Müsavat tehlikesine karşı bir mücadele olarak yorumlarken; Azerbaycan milli anlatısı bu süreci Azerbaycan Türklerine karşı işlenmiş büyük bir katliam olarak hatırladı. Tarihsel gerçek, bu iki anlatının basitçe birini seçmekle değil, dönemin çok katmanlı şiddet ortamını anlamakla kavranabilir.
Bakü Komünü’nün varlığı, Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti için varoluşsal bir sorundu. Çünkü cumhuriyet Bakü’süz düşünülemezdi. Bakü yalnızca petrol zenginliği nedeniyle değil, siyasal ve sembolik anlamı nedeniyle de vazgeçilmezdi. Bakü’süz bir Azerbaycan Cumhuriyeti, kendi kalbinden uzak kalmış bir devlet demekti.
Gence’deki Azerbaycan hükümeti bu nedenle Bakü’nün alınmasını temel hedeflerden biri haline getirdi. Bu süreçte Osmanlı Devleti’nin desteği belirleyici oldu. Nuri Paşa komutasındaki Kafkas İslam Ordusu, Azerbaycan kuvvetleriyle birlikte Bakü yönünde ilerledi. Bu ilerleyiş yalnızca askeri bir harekât değildi; aynı zamanda Bakü Komünü’nün ve Bolşevik-Taşnak hâkimiyetinin sona erdirilmesi anlamına geliyordu.
Bakü Komünü ise bu ilerleyiş karşısında giderek zorlandı. Şehirde Bolşevikler ile diğer sosyalist ve Ermeni siyasi unsurlar arasında İngiliz yardımı meselesi üzerinden ciddi ayrılıklar ortaya çıktı. Bolşevikler, emperyalist olarak gördükleri İngilizlerle iş birliğine karşıydı. Menşevikler, Taşnaklar ve bazı sağ sosyalist unsurlar ise Osmanlı-Azerbaycan ilerleyişine karşı İngiliz desteğini gerekli görüyordu.
Bu ayrışma Bakü Komünü’nün sonunu hazırladı. 26 Temmuz 1918’de Bakü Komünü devrildi. Yerine, İngiliz desteğine daha açık olan Merkezi Hazar Diktatörlüğü adı verilen yeni bir yönetim geçti. Böylece Bakü’deki Bolşevik Komün deneyimi fiilen sona erdi. Fakat şehir üzerindeki mücadele bitmedi.
15 Eylül 1918’de Kafkas İslam Ordusu ve Azerbaycan kuvvetleri Bakü’ye girdi. Bu tarih, Azerbaycan Cumhuriyeti açısından son derece önemlidir. Çünkü bu tarihle birlikte Bakü, yeni cumhuriyetin fiili kontrolüne geçti. 17 Eylül 1918’de Azerbaycan hükümeti Gence’den Bakü’ye taşındı. Böylece Tiflis’te ilan edilen, Gence’de teşkilatlanan cumhuriyet, nihayet Bakü’de gerçek başkent kimliğine kavuştu.

Kafkas İslam Ordusu Komutanı Nuri Paşa (Killigil)
Bu süreci özetleyen en doğru cümle şudur: Azerbaycan Cumhuriyeti Tiflis’te doğdu, Gence’de ayakta kalmayı öğrendi, Bakü’de ise kendi tarihsel merkezine kavuştu.
Ancak Bakü’nün alınması, şehirdeki gerilimleri tamamen bitirmedi. Savaş, intikam, etnik korku ve siyasi hesaplaşmalar devam etti. Bakü’nün el değiştirmesi, Mart Günleri’nin yarattığı travmanın ters yönde yeni şiddet dalgaları üretmesine de yol açtı. Bu nedenle 1918 Bakü’sünü tek taraflı kahramanlık ya da tek taraflı mağduriyet anlatısıyla okumak tarihsel gerçekliği daraltır. Bakü, o yıl hem devrimin hem karşı-devrimin, hem milli devletin hem imparatorluk sonrası kaosun, hem petrol zenginliğinin hem de kitlesel şiddetin şehriydi.
Bakü Komünü’nün yıkılışından sonra tarih sahnesinde en çok hatırlanan olaylardan biri 26 Bakü Komiseri’nin akıbetidir. Bu olay, Sovyet tarih yazımında devrimci fedakârlığın ve şehitliğin sembolü haline getirilmiş; Azerbaycan milli hafızasında ise Bakü Komünü’nün Mart 1918 olaylarıyla bağlantılı tartışmalı mirasının parçası olarak değerlendirilmiştir.
26 Bakü Komiseri, Bakü Komünü’nün Bolşevik ve Sol Sosyalist Devrimci kadrolarından oluşuyordu. Bu kadro tek bir etnik gruba ait değildi. Aralarında Ermeniler, Azerbaycan Türkleri, Gürcüler, Ruslar, Yahudiler, Letonlar ve başka milletlerden devrimciler bulunuyordu. Bu çok etnili yapı, Bakü’nün o dönemde yalnızca Azerbaycan’ın değil, bütün Kafkasya’nın, Rus İmparatorluğu mirasının ve petrol çağının kesişme noktası olduğunu gösterir.
Komiserler içinde en çok bilinen isim Stepan Şaumyan’dı. Şaumyan, Ermeni kökenli bir Bolşevik olarak Bakü Komünü’nün en güçlü siyasi figürüydü. Onun yanında Azerbaycan Türkü Meşedi Azizbeyov ve Mir Hasan Vezirov gibi isimler de yer alıyordu. Ayrıca Prokopi Caparidze, Ivan Fioletov, Grigori Korganov, Yakov Zevin, Arsen Amiryan, Bagdasar Avakyan ve başka devrimciler de bu kadro içinde bulunuyordu. Bu liste, Bakü Komünü’nün enternasyonalist iddiasını ve Bakü’nün karmaşık toplumsal yapısını yansıtır.

Bakü Komünü lideri Ermeni asıllı Stepan Şaumyan

Bakü Komünü liderlerinden Azerbaycan Türkü Meşhedi Azizbey
Ancak bu çok etnili devrimci kadro, Bakü’deki milliyetler meselesini çözmeye yetmedi. Aksine, Komün’ün askeri dayanakları, özellikle Mart 1918 olayları sırasında Ermeni-Taşnak silahlı unsurlarıyla kurduğu fiili ittifak nedeniyle Müslüman-Türk halkın hafızasında derin bir güvensizlik ve travma bıraktı. Bu yüzden 26 Bakü Komiseri, Sovyet tarih yazımında devrim şehitleri olarak yüceltilirken, Azerbaycan milli hafızasında çok daha tartışmalı bir yere sahip oldu.
26 Temmuz 1918’de Bakü Komünü devrildi. Yerine Menşevik, Sağ Sosyalist Devrimci ve Taşnak unsurların etkili olduğu Merkezi Hazar Diktatörlüğü kuruldu. Komün kadroları önce Bakü’den ayrılmaya çalıştı, fakat yakalandılar ve hapsedildiler. Eylül 1918’de Osmanlı-Azerbaycan kuvvetlerinin Bakü’ye yaklaşması üzerine şehirdeki güç dengesi yeniden değişti. Kızıl birliklerin müdahalesiyle hapisten çıkarılan komiserler, Hazar üzerinden Astrahan’a gitmek istediler. Fakat bindikleri gemi Krasnovodsk’a yöneldi.
Krasnovodsk’ta Trans-Hazar otoriteleri tarafından yeniden tutuklandılar. 20 Eylül 1918 gecesi, bugünkü Türkmenistan topraklarında, Krasnovodsk yakınlarında, Pereval ile Akhcha-Kuyma istasyonları arasında kurşuna dizildiler. Bu infazda İngiliz istihbaratının ve Trans-Hazar yönetiminin rolü uzun süre tartışılmıştır. Sovyet anlatısı, bu olayı emperyalistlerin ve karşı-devrimcilerin devrimci kadrolara karşı işlediği bir cinayet olarak sundu. Sovyetler Birliği boyunca 26 Bakü Komiseri anıtlarla, resimlerle, kitaplarla ve törenlerle devrimci fedakârlığın sembolü haline getirildi.

Bakü Komününün kurucusu 26 Komiserin infaz sahnesi
Fakat Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bu hafıza önemli ölçüde değişti. Azerbaycan’da 26 Bakü Komiseri artık yalnızca devrim şehitleri olarak değil, Mart 1918’in kanlı olayları ve Bakü Komünü’nün Müslüman-Türk nüfus üzerindeki baskıcı mirasıyla birlikte tartışılan figürler olarak görülmeye başlandı. Böylece aynı kişiler, iki ayrı tarihsel hafızada iki farklı anlam kazandı: Sovyet hafızasında devrimin kurbanları, Azerbaycan milli hafızasında ise tartışmalı bir komün iktidarının temsilcileri.
Bu nedenle 26 Bakü Komiseri meselesi, yalnızca bir infaz hikâyesi değildir. O, Bakü’nün 1918’de nasıl bir hafıza savaşına sahne olduğunu gösterir. Bir yanda enternasyonalist devrim fikri, diğer yanda milli devlet arayışı; bir yanda sınıf siyaseti, diğer yanda etnik güvenlik kaygısı; bir yanda Sovyet şehitlik anlatısı, diğer yanda Azerbaycan’ın Mart 1918 travması vardır. 26 Bakü Komiseri’nin tarihsel önemi de tam burada yatar.
Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti ise Bakü’ye taşındıktan sonra modern devlet kurumlarını kurma çabasını hızlandırdı. 7 Aralık 1918’de Azerbaycan Parlamentosu açıldı. Bu parlamento çok partili ve çok etnili bir temsil fikrine dayanıyordu. Azerbaycan Türklerinin yanı sıra Ermenilere, Ruslara, Yahudilere, Almanlara ve diğer topluluklara da temsil imkânı tanınması düşünülmüştü. Bu yönüyle cumhuriyet, yalnızca milli bir devlet değil, aynı zamanda çok etnili bir coğrafyada anayasal ve parlamenter bir düzen kurma denemesiydi.
Cumhuriyetin en dikkat çekici özelliklerinden biri kadınlara siyasal haklar tanımasıydı. Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti, kadınlara seçme ve seçilme hakkı veren erken örneklerden biri oldu. Bu karar yalnızca Azerbaycan tarihi açısından değil, Müslüman toplumlar tarihi açısından da büyük bir adımdı. 1918 koşullarında kadınların siyasal yurttaşlık hakkının kabul edilmesi, yeni cumhuriyetin modernleşmeci karakterini açık biçimde gösteriyordu.
Cumhuriyetin bir başka önemli yönü seküler devlet anlayışıydı. Azerbaycan toplumu büyük ölçüde Müslüman bir toplumdu; fakat yeni devletin kurucu kadroları dini kimliği siyasal rejimin tek belirleyeni haline getirmedi. Hukuk, eğitim, parlamento ve devlet yönetimi modern kurumlar üzerinden inşa edilmeye çalışıldı. Bu nedenle Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti, Müslüman çoğunluklu bir toplumda seküler-parlamenter devlet modelinin erken örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir.
Dil meselesi de cumhuriyetin kimlik inşasında önemli bir yer tuttu. O dönemde devlet dili için kullanılan adlandırma bugünkü “Azerbaycan dili” değil, çoğu belgede “Türk dili” idi. Bu, dönemin siyasi ve kültürel atmosferiyle doğrudan bağlantılıydı. Azerbaycan aydınları, kendilerini geniş Türk dünyasıyla bağlantılı görüyor, aynı zamanda yerel Azerbaycan kimliğini de modern bir devlet çatısı altında kurmaya çalışıyorlardı. Daha sonraki Sovyet döneminde dil adlandırması değişecek, “Azerbaycan dili” kavramı daha belirgin hale gelecekti.
Eğitim alanında da önemli adımlar atıldı. Bakü Devlet Üniversitesi’nin kurulması, cumhuriyetin en kalıcı miraslarından biri oldu. Genç devlet, yalnızca askeri ve idari bir aygıt kurmak istemiyor; aynı zamanda modern bir aydın kuşağı yetiştirmeyi hedefliyordu. Bu da cumhuriyetin kısa ömrüne rağmen uzun vadeli bir medeniyet projesi taşıdığını gösterir.
Fakat bütün bu ilerici özelliklere rağmen Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti çok zor şartlar altında yaşıyordu. Ermenistan’la Karabağ, Zengezur ve Nahçıvan gibi bölgeler üzerinden ciddi çatışmalar vardı. Gürcistan’la sınır meseleleri, İran’la tarihsel bağlar, Osmanlı’nın yenilgisi, İngilizlerin Bakü’ye gelişi, Rusya’daki iç savaş ve Bolşeviklerin yeniden Kafkasya’ya yönelmesi genç cumhuriyetin hareket alanını daraltıyordu.
Cumhuriyetin en büyük zayıflığı, kurumsallaşmasını tamamlayacak zamana sahip olmamasıydı. Devlet kuruldu, parlamento açıldı, hükümetler oluşturuldu, ordu inşa edilmeye çalışıldı, diplomasi yürütüldü; fakat bütün bunlar savaş ve büyük güç rekabeti içinde yapıldı. Yeni cumhuriyet bir yandan modernleşme hamleleri yaparken, diğer yandan varlığını koruma mücadelesi veriyordu.
Bu noktada Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin kurucu liderlerinden Mehmed Emin Resulzade’ye özel olarak bakmak gerekir. Çünkü Resulzade’nin hayatı, yalnızca 1918’de kurulan cumhuriyetin değil, bu cumhuriyet yıkıldıktan sonra sürgünde yaşatılan Azerbaycan bağımsızlık fikrinin de hikâyesidir.

Mehmed Emin Resulzade
Mehmed Emin Resulzade, Azerbaycan Milli Şurası’nın başkanıydı ve Azerbaycan milli fikrinin en güçlü düşünürlerinden biriydi. Gazeteci, fikir adamı, siyasetçi ve teşkilatçı kimliğiyle 20. yüzyıl Azerbaycan tarihinin merkezinde yer aldı. Ona atfedilen “Bir kere yükselen bayrak bir daha inmez” sözü, yalnızca bir siyasi slogan değil, Azerbaycan istiklal düşüncesinin en yoğun ifadesi haline geldi.
Resulzade’nin hayatı, Kafkasya’nın bütün büyük kırılmalarını içinde taşır. Gençlik yıllarında Bakü’nün devrimci ve entelektüel atmosferinde yetişti. Rus sosyal demokrat çevrelerle, Hümmet hareketiyle, İran Meşrutiyet Devrimi’yle ve Türkçü-modernleşmeci fikirlerle temas kurdu. Genç Stalin’le de bu dönemlerde tanıştı. Daha sonraki anlatılarda, Resulzade’nin Stalin’i gençlik yıllarında birkaç kez tehlikeden kurtardığı belirtilir. Bu eski tanışıklık, 1920’de Resulzade’nin hayatını kurtaran en önemli unsur olacaktı.
Nisan 1920’de Kızıl Ordu Bakü’ye girdi ve Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti sona erdi. Resulzade bir süre saklandı; fakat Ağustos 1920’de yakalandı ve Bakü’ye getirildi. Normal şartlarda, yeni Sovyet iktidarı açısından eski cumhuriyetin kurucu lideri olarak idam edilmesi kuvvetle muhtemeldi. Ancak Stalin Bakü’ye geldiğinde, Resulzade’nin serbest bırakılması için müdahale etti. Resulzade hapisten çıkarıldı ve Moskova’ya götürüldü.
Moskova yıllarında Resulzade, Milliyetler Halk Komiserliği çevresinde bazı görevlerle ilişkilendirildi. Aynı zamanda Moskova’daki şarkiyat kurumlarında Türkçe ve Farsça dersleri verdi. Bazı anlatımlarda kurum adı karıştırılarak Leningrad veya Doğu Halkları Üniversitesi şeklinde geçse de, güvenilir biyografik kaynaklarda onun Moskova Şarkiyat Enstitüsü’nde ders verdiği belirtilir. Bu ayrıntı önemlidir; çünkü Resulzade’nin Sovyet rejimiyle gerçek anlamda uzlaştığını değil, hayatta kalmak ve uygun zamanı kollamak için zorunlu bir ara dönem yaşadığını gösterir.
Daha sonra Petrograd üzerinden Finlandiya’ya geçti ve oradan Türkiye’ye ulaştı. Türkiye’ye gelişi, Resulzade’nin hayatında yeni bir sürgün döneminin başlangıcı oldu. İstanbul’da Azerbaycan’ın bağımsızlık davasını anlatan eserler yayımladı, Azerbaycan siyasi muhaceretini örgütlemeye çalıştı ve Müsavat hareketinin dış merkezini ayakta tuttu. 1920’lerde İstanbul’da çıkardığı yayınlar, Sovyet karşıtı Azerbaycan milli hareketinin en önemli propaganda araçları haline geldi.
Ancak Türkiye-Sovyet ilişkileri, Resulzade’nin Türkiye’deki faaliyet alanını giderek daralttı. 1930’ların başında Sovyetler Birliği ile Türkiye arasında karşılıklı propaganda faaliyetlerinin sınırlandırılması yönünde gizli mutabakatlar oluştu. Bu atmosferde Resulzade, 1931’de Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldı.
Bu uzaklaştırmanın yalnızca Ağrı Dağı İsyanı’yla açıklanması eksik olur; fakat Ağrı İsyanı yıllarında Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye güvenlik ve sınır meselelerinde verdiği destek, Ankara’nın Sovyet karşıtı Kafkas muhacir örgütlenmelerine daha mesafeli yaklaşmasına katkıda bulunmuştu. Dolayısıyla Resulzade’nin Türkiye’den ayrılması, Türkiye-Sovyet yakınlaşması, sınır güvenliği, Sovyet karşıtı propaganda, Kafkas muhacereti ve Ağrı Dağı İsyanı yıllarının bölgesel güvenlik hesapları içinde değerlendirilmelidir.
Resulzade daha sonra Polonya, Almanya ve başka Avrupa ülkelerinde yaşadı. 1930’larda Prometheus hareketi içinde yer aldı. Bu hareket, Sovyetler Birliği içindeki Rus olmayan milletlerin bağımsızlık davalarını Avrupa kamuoyuna taşımaya çalışan bir siyasi muhaceret ağıydı. Resulzade, bu dönemde Azerbaycan meselesini yalnızca yerel bir bağımsızlık sorunu olarak değil, Sovyet imparatorluğu içindeki esir milletlerin ortak meselesi olarak ele aldı.
İkinci Dünya Savaşı yıllarında Resulzade’nin hayatı daha da karmaşık bir döneme girdi. Nazi Almanyası, Sovyetler Birliği’ne karşı savaşta esir düşen Müslüman, Türkî ve Kafkasyalı askerlerden çeşitli lejyonlar kurmaya yöneldi. Azerbaycan Lejyonu da bu çerçevede ortaya çıktı. Alman makamları, Sovyet karşıtı Azerbaycan siyasi muhaceretiyle ve Resulzade çevresiyle temas kurdu.
Fakat Resulzade’nin temel şartı, Azerbaycan’ın bağımsızlığının tanınmasıydı. Nazi Almanyası ise bu talepleri gerçek bir bağımsızlık programı olarak kabul etmeye yanaşmadı. Bu nedenle Resulzade’nin Almanya ile ilişkileri basit bir iş birliği hikâyesi olarak anlatılamaz. O, Sovyet boyunduruğundan kurtulmuş bağımsız bir Azerbaycan fikrini savunuyordu; Nazi Almanyası ise Kafkas halklarını daha çok Sovyetler Birliği’ne karşı askeri ve propaganda unsuru olarak kullanmak istiyordu.
Bazı anlatılarda Hitler’in bizzat Resulzade ile görüştüğü, Resulzade’nin Azerbaycan Türklerinden oluşan lejyonerlere yaptığı konuşmanın Alman yönetimini rahatsız ettiği ve bunun üzerine Almanya’dan ayrılmak zorunda kaldığı aktarılır. Daha sağlam ifade şudur: Resulzade, Nazi Almanyası’nın Azerbaycan’ın bağımsızlığını açıkça tanımayan çizgisiyle uzlaşmadı ve savaş yıllarında Almanya’dan ayrılarak bir süre Romanya gibi ülkelerde yaşadı.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Resulzade yeniden Türkiye’ye döndü. 1947’den itibaren Ankara’da Azerbaycan milli merkezi çevresinde faaliyet yürüttü. 1949’da Azerbaycan Kültür Derneği’nin kuruluşuna öncülük etti. 1952’de “Azerbaycan” dergisini çıkarmaya başladı. Türkiye’deki son yılları, bir devlet adamından çok bir sürgün aydınının, bir hafıza taşıyıcısının ve istiklal davasını gelecek kuşaklara aktarmaya çalışan bir fikir adamının yıllarıydı.
Mehmed Emin Resulzade, 6 Mart 1955’te Ankara’da vefat etti. Mezarı Ankara’dadır. Onun hayatı, Tiflis’te ilan edilen bir cumhuriyetin, Bakü’de kaybedilen bir bağımsızlığın ve sürgünde yaşatılan bir milli hafızanın hikâyesidir. Resulzade yalnızca Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin kurucusu değil, aynı zamanda Sovyet çağında bağımsız Azerbaycan fikrini canlı tutan en önemli isimlerden biridir.
Nisan 1920’de Kızıl Ordu’nun Bakü’ye girmesiyle Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti sona erdi. 28 Nisan 1920’de Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ilan edildi. Böylece 28 Mayıs 1918’de Tiflis’te başlayan bağımsızlık deneyimi, yaklaşık 23 ay sonra Sovyet hâkimiyetiyle kesintiye uğradı.
Fakat bu kısa ömür, Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin tarihsel önemini azaltmaz. Aksine, onun değerini artırır. Çünkü 23 ay gibi kısa bir sürede parlamenter demokrasi, kadın hakları, seküler devlet, çok etnili temsil, modern eğitim ve diplomasi alanlarında atılan adımlar, cumhuriyetin yalnızca geçici bir savaş hükümeti olmadığını gösterir. O, Güney Kafkasya’da modern devlet fikrinin güçlü bir ifadesiydi.
Bugünden geriye baktığımızda 1918 yılı bize yalnızca Azerbaycan’ın bağımsızlık tarihini anlatmaz. Aynı zamanda imparatorlukların çöktüğü bir çağda, toplumların hangi siyasal biçimler altında yeniden kurulmaya çalışıldığını da gösterir. Tiflis’teki ilan, Gence’deki teşkilatlanma, Bakü Komünü’nün yükselişi ve düşüşü, 26 Bakü Komiseri’nin infazı, Bakü’nün başkent oluşu, Resulzade’nin sürgün hayatı ve nihayet cumhuriyetin Sovyetler tarafından sona erdirilmesi, aynı büyük tarihsel dramanın birbirine bağlı sahneleridir.
Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin 108. kuruluş yıldönümünde hatırlanması gereken asıl mesele de budur: Bu cumhuriyet yalnızca geçmişte kalmış kısa ömürlü bir devlet değildir. O, Güney Kafkasya’da modern siyasal aklın, parlamenter iradenin, kadın haklarının, seküler devlet fikrinin ve milli bağımsızlık idealinin erken ve cesur bir denemesidir.
Bu yüzden 28 Mayıs yalnızca bir kuruluş günü değildir. Aynı zamanda Tiflis’ten Gence’ye, Gence’den Bakü’ye uzanan bir devletleşme iradesinin ve imparatorluk enkazı üzerinde yeni bir gelecek kurma çabasının sembolüdür. Mehmed Emin Resulzade’nin hayatı ise bu sembolün başka bir boyutunu tamamlar: Devlet yıkılabilir, başkent kaybedilebilir, liderler sürgüne düşebilir; fakat bir milletin hafızasında yer etmiş bağımsızlık fikri, uygun tarihsel an geldiğinde yeniden canlanabilir.
Saygılarımla. Mücahit Özden Hun