BİR ZAMANLAR KÜRDİSTAN’DA, GARZAN

Değerli Okuyucular:

Yaşam, sürprizlerle doludur. Bir yolculuğa çıkarsınız, yanınıza oturan birisiyle sohbet ederken farkında olmadan tarihin karanlık bir sayfası kendiliğinden gün yüzüne çıkar. Veya bir tatil yerinde, güneşe uzanıp keyfinize bakarken, hiç beklemediğiniz birisiyle başlayan sıradan bir konuşma bir derinlik kazanır, sizi merak ettiğiniz bir dönemle yüz yüze getirir.

Benim de başımdan böyle bir durum geçti: Marmaris’te tanıştığım Yıldıray (Burhan) Akgül Beyle aramızda bir dostluk gelişti. Konu konuyu açtı, birden karşıma Kürdistan tarihinin önemli bir sayfası bütün görkemiyle arz-ı endam etti.

Sohbetimiz devam ettikçe, bir dönemin tarihsel kişilikleri Bişarê Çeto ve Cemilê Çeto kardeşler ve Mala Faro ailesiyle ilgili ilginç olay ve anekdotlar artarda sıralandı.

 GİRİŞ

19’ncu yüzyılın ilk yarısına kadar Kürdistan’da yarı-bağımsız beylikler hüküm sürüyordu. İç işlerinde bağımsız olan ve kendi yargı sistemine sahip beyliklerinin tek yükümlülüğü Osmanlı Merkezi Hükûmetine vergi ve asker vermekti.

1789 Fransız Devrimiyle Kıta Avrupa’sını derinden etkileyen “Ulus-Devlet” ve “Merkezi Devlet” anlayışı Osmanlı Devleti’ni ciddi adımlar atmaya zorlar. 1839 yılında ilan edilen Tanzimat Fermanıyla özellikle vergi, askerlik ve yargıda önemli düzenlemeler getirilir. Buna göre, vergi tek elden toplanmalı, askerlik merkezi bir yapıya kavuşturulmalı ve yargılama aynı ilkeleri esas almalıydı.

Kürt beyliklerinin önünde iki seçenek vardır: Ya bağımsızlıklarını ilan edip kendi devletlerini kurmak ya da değişime ayak uydurmak. Kürt Beylikleri, şanslarını önce bağımsız devlet olmak yolunda kullandılar. Başarısız olup tek tek dağıldılar. Beylikler yok olurlar, ama Merkezi Hükûmet de istediğini elde edemez. Böylece Kürdistan tarihinde yeni bir sayfa açılır. Beylikleri ortaya çıkaran ve ayakta tutan aşiretler ve aşiret konfederasyonları, Kürdistan’ın dört bir yanında ortaya çıkan siyasi ve askeri otorite boşluğunu doldurmak için harekete geçerler. Bu süreçte, aşiretler içi ve aşiretler arası çatışmalar hız kazanır. Yargıdaki boşluğu da yerel şeyhler doldururlar.

Kürtler, beylikler sayesinde kazanmış oldukları devlet tecrübesi ve anlayışından uzaklaşırlar. Balkanlar, Orta-Doğu ve Kafkasya halkları, ulus-devletlerini kurmak için mücadele başlattıklarında, zihinleri ve fiziksel bütünlükleri darmadağın olmuş Kürtlerde böylesi bir atılımı yapacak ne siyasi bir irade ne de bir motivasyon vardır.

Yüzyıldan fazla sürecek bu dönemde Kürtleri ayakta tutan tek güç, aşiret liderleri, ağalar ve şeyhlerdir. Dört bir yanda ortaya çıkan ulus-devletlerin sınırları içinde kalan Kürtler, merkezi hükûmetlerin uyguladığı asimilasyon, jenosit ve sürgünlere aşiret kimliği ve direnişiyle karşı koyarlar.

İtiraf edelim: Eğer aşiretler olmasaydı bugün Kürt kimliğinin esamesi bile okunmayacaktı. Elbette aşiret liderleri, ağaları ve şeyhlerinin işleri kolay değildi. Siyasi gündemin hızla değiştiği, ulus-devlet ideallerinin ve dayatmalarının iradelerini ve misyonlarını aştığı bu zor dönemde bir anlamda arada kalırlar. Kâh merkezi devlete yaklaşır kâh uzaklaşırlar. Hain yoktur. Yetersizlik ve çağın gerisinde kalmak vardır. Suçlu yoktur. Varlığını devam ettirme güdüsü ve telaşı vardır. Etraflarını kuşatan, Kürt kimliğini silindir gibi ezip geçen diğer ulus-devlet milliyetçiliklerine ya seyirci kalırlar ya da aldanıp o hareketlerin içinde yer alırlar. Bu doğaldı. Hain yoktu.

Kürtler, bu zor süreçte, aşiret kahramanlarıyla teselli bulur, onların cesaretinde ve bağımsız duruşlarında geleceğe tutunmaya çalışırlar.

Garzan bölgesi de kendi kahramanlarını yaratır. Terkedilmiş, tarihin gerisinde kalmış, uygarlık yarışı engellenmiş veya yarıda kalmış Kürt halkı, aşiret liderlerinin yaşamlarına, direnişlerine, kavgalarına bir anlam yükler; öldüklerinde onlar için ağıtlar yakar, onları destanlaştırırlar.

Bazen bu lider, Silêmanê Mistê veya Emê Gozê gibi gerçekleştirdiği talan sonrasında çıkan çatışmada ölen bir yiğit olabilirdi; bazen, Osmanlı Hükûmetine karşı defalarca isyan etmiş, ancak Birinci Dünya Savaşı başlayınca kendi isteğiyle cepheye gidip Ruslara karşı savaşırken şehit düşen Bişarê Çeto gibi bir kahraman da olabilirdi; bazen de Osmanlı Hükûmetine isyan eden, ancak Millî Mücadele yıllarında Mustafa Kemal’in davet mektuplarına inanıp sessizleşen, suçsuz olduğu halde idam sehpasına gönderilen Cemilê Çeto gibi bir lider de olabilirdi.

Dediğim gibi, hain yoktur, sadece ulus-devlet idealleri girdabında sağa sola savrulmuş Kürt kahramanları vardır. Onlar dalgalı denizde yol alan bir kayıkta yolculuk eder gibi, sağa sola sallanıp durdular. Geride bıraktıkları klamlar, stranlar ve ağıtlar yeni neslin yüreğinde yeniden yeşerdi, kahramanları unutulmaz kıldı.

Kürt Tarihinin şanssız bir döneminde ömür sürmüş bu kahramanları saygıyla anıyorum.

 GARZAN NERESİ?

19’ncu yüzyılın sonlarında Bitlis Vilâyeti’nin Siirt Sancağı’na bağlı olan Garzan Kazası, doğuda Başur nehri; batıda Kulb ve Diyarbakır Vilâyeti’nin Silvan kazasıyla Beşiri nahiyesi; güneyde Rızvan nahiyesi; kuzeyde Mutki ve Sason kazalarıyla çevrilmiştir. Rızvan, Melfan ve Barınç isimlerinde üç nahiyeden oluşan Garzan kazasına bağlı yüz yetmiş üç köy bulunuyordu.

Bugün yer isimleri değişmiştir. Garzan (Yanarsu) Çayı, Batman ve Siirt illeri arasındaki doğal sınırı çizer. Garzan Çayının suladığı bu havza “Garzan” olarak bilinir. Doğusunda Siirt, batısında Batman vardır.

Garzan bölgesi, doğuyu Akdeniz’e ve Anadolu’yu Mezopotamya’ya bağlayan önemli bir güzergâh üzerinde yer alır. Tarihte birçok uygarlıklara ev sahipliği yapmıştır. Günümüzde Garzan bölgesinin iki önemli ilçesi Siirt’e bağlı Kurtalan ve Batman’a bağlı Beşiri’dir.

YILDIRAY (BURHAN) AKGÜL ANLATIYOR

Mücahit Özden Hun ve Yıldıray Akgül, sohbet ederken (2023, Marmaris)

1 Haziran 1969, Kurtalan doğumluyum. Gerçek doğum tarihim 5-6 ay geriye gider. Babam, Kurtalan Belediyesinde Zabıta Memuru olarak görev yapıyordu. Kurtalan Belediye Başkanı, babamın öz amca oğluydu.

Babamın adı Selahattin, annemin Belkize’dir. Büyük babamın adı Abde’dir.  Halk arasında Heci Ebdi olarak bilinir. Abde Bey, Cemilê Çeto’nun en büyük oğludur.

MARMARİS’TE “BROTHERS” RESTORAN

On bir kardeşiz. 1990’da iki kardeşim Marmaris’e geldiler. Boya ve inşaat işlerinde çalıştılar. O yıllar aşiretimizden 200 kadar genç özellikle Aydın Nazilli’de benzeri işleri yapıyordu.

Peyderpey ailece Marmaris’e yerleştik. Bir aile işletmesi kurmak istiyorduk. Yeterli sermayemiz yoktu. Babam, Kurtalan’daki traktörümüzü ve kendi tarlamızdan elde ettiğimiz on bir kamyon arpayı satıp sermaye yaptı. 40 bin Marka bir restoran kiraladık. “Brothers” yani “Kardeşler” ismini verdik.

Çalışanlarımız akrabalarımızdı. O yıllar Marmaris, yeni yeni gelişiyordu. Öyle ki işletmelerde henüz yazar kasa falan yoktu.

Ciromuzun üçte biri bahşişlerden geliyordu. Bunun nedenini açıklamak isterim: Ticari bir kültürümüz olmadığından ve Doğu’nun misafirperverliğini de içselleştirdiğimizden müşterilerimize oldukça cömert davranıyorduk. Onları bir aile gibi benimsiyor, her türlü sorunlarıyla ilgileniyorduk. Hatta hastalanan veya hastaneye düşen müşterilerimize de sahip çıkıyor, rahat etmelerini sağlıyorduk. Kısacası bize gelenler bir anlamda cennete düşmüş gibi oluyorlardı. Müşteriler de bu cana yakınlığımızı ve fedakarlığımızı karşılıksız bırakmıyor, bizleri bol bahşişle ödüllendiriyorlardı. Dostluk bağımız öylesine güçlüydü ki tatil dönemi sona erip ülkelerine dönmek üzere olan turistler bizimle vedalaşırken göz yaşlarına engel olamıyorlardı. “En kısa sürede tekrar aranızda olacağız,” diyerek vedalaşıyorlardı.

HAYATIM

İlk, orta ve lise eğitimimi Kurtalan’da tamamladım. Yabancı dilim Fransızcaydı. Gönlümde Hukuk okumak vardı. Lise son sınıftayken babamın ekonomik durumu iyi değildi. Babama yardımcı olmak için liseye bir yıl ara verdim.

Liseden mezun olunca üniversite sınavlarına girdim. 126 puan almıştım. Hukuk, 136 puanla öğrenci alıyordu. Üzülmüştüm. Siirt’teki iki yıllık Eğitim Enstitüsü’ne kaydımı yaptım. Sınıf Öğretmenliği bölümünde okumaya başladım.

Siyasi ortam oldukça gergindi. Babam, bu koşullarda okula devam etmeme istekli değildi. Ayrıca aileye parasal anlamda yük de oluyordum. Eğitimime bir dönem devam ettikten sonra ara verdim. Marmaris’e geldim. Bir zaman babama yardımcı oldum. Tekrar Siirt’teki okuluma döndüm. Birinci sınıfı yeniden okumam gerekiyordu. Bu kez başka bir şansızlık karşıma çıktı. İki yıllık okul, dört yıla çıkarılmıştı. Yani, okula giriş tarihi benimle aynı olan arkadaşlar iki yılda mezun olacak, ama ben bir yıl ara verdiğim için yeni bir öğrenci olarak dört yıl okuyacaktım. Bu durum bende rahatsızlık yarattı. Okulu bırakıp Marmaris’e geldim.

Müşterilerimizin çoğu Hollandalıydı. Hollandalılar, cana yakın ve insan ilişkileri güçlü insanlardır. Tatile geliyorlar ama esnafla içli dışlı oluyorlardı.

Hollandalı bir kız arkadaşım vardı. Bana davetiye gönderince Hollanda’ya gittim. Evleneceğimizi düşünüyordum. Kız, daha beni havalimanında karşılayınca ağlamağa başladı. Sevinçten ağladığını zannettim. İkinci gün gerçeği öğrenecektim. Meğerse babası, “Bir yabancıyla evlenmeni istemiyorum,” diye şart koşmuş. Kız, bu nedenle ağlıyormuş. Ben de bunu gurur meselesi yaptım: “Bin bir eziyetle buraya geldim. Mademki baban beni istemiyor, ben de onu istemiyorum.”

Rotterdam’da bir oda kiraladım. Felemenkçe kursuna kaydoldum. İki ay gibi kısa bir sürede Felemenkçeyi çat-pat olsa da konuşabiliyordum. Acele ediyordum çünkü param bitmek üzereydi. Hollanda’da çalışabilmek için de Felemenkçe bilmek şarttı. Marmaris’e dönmeyi düşünmüyordum, çünkü ailem Hollanda’ya gitmemi istememişti. Çeşitli işlere girerek altı ay Hollanda’da kaldım. Felemenkçemi geliştirdim. Oturma ve çalışma izni aldım. Eşyalarımı odama kapatıp Marmaris’e döndüm.

Felemenkçe bildiğim için Hollandalılarla daha kolay dostluk kurabiliyordum. 3-4 Hollandalı kız arkadaşım oldu. Yaz sezonu kapanınca Hollanda’ya gittim. Tanıştığım kızlardan birisi Rotterdam’da oturuyordu. Marmaris’e döneceğim günlerdi. Bir teklifte bulundu: “Oda için boşuna kira ödeme! İstersen eşyalarını bana bırakabilirsin.”

Her kış Rotterdam’a gidiyor, bu kızla birlikte kalıyordum. On yıl beraber olduk. Oturumum olduğu için Hollanda vatandaşlığını hak kazandım. Birlikteliğimizden bir erkek çocuğumuz oldu. İsmini Tim Faro koyduk. Annesinin soyadını (Fangaster) aldı. Şimdi 23 yaşında. Okulunu bitirdi. Yanıma gelip benimle birlikte çalışmak istiyor.

2011’de Türkiye’ye döndüm. Evlenmek istiyordum. Önce Suriye’deki Kürt aileleri içinde kız baktım. Hatta nişan gibi bir şey bile oldu. Bir nedenle vazgeçtim. Bu kez Irak’a gittim. Barzani ailesinden evlenmek istedim. O da olmadı. Kurtalan’da aşiretimden Hatice Hanım’la evlendim. Bu evliliğimden Selahattin ve İdris isminde iki erkek çocuğum ve Şekernaz isminde bir kız çocuğum var.

***

Ailemize ait dört köy var: Güzeldere, Aynqasır, Koha ve Magribe. Türkiye’de ilk petrol Magribe köyünde çıktı. İlk pompa bu köydedir ve halen çalışmaktadır. Otuz yıl önce Magribe köyünü sattık.

Çocukluğumda Türkçe bilen azdı. Köy isimleri de Kürtçeydi. Türkçesini de kimse bilmezdi. Ortaokulda öğrenciyken hocamız, “Herkes köyünün ismini yazsın,” dedi. Ben de, “Hırbemuse” (Musa’nın harabeleri) diye yazdım. Hocamız merakla bu kelimenin ne anlama geldiğini sordu. “Köyümüzün adıdır,” diye cevapladım. Şaşırmıştı. Ben de merak edip dedeme sordum. Türkçesini öğrendim.

Buna benzer olaylar sık sık yaşanırdı. Kahvehanede oturup çay içiyoruz. Tayini yeni çıkmış bir öğretmen kahvehaneye gelir, “Güzelbahçe köyü nerede?” diye sorardı. Biz de bu ismi bilmediğimiz için birbirimize bakar sonra “Vallahi buralarda o isimde bir köy yok” derdik. Zavallı öğretmen, saatlerce uğraşır köyün Kürtçe ismini öğrenirdi.

Aynqasır köyünün Türkçe ismi Konakpınar’dır. “Aynqasır” kelimesi Süryanicedir. “Göz bebeği” anlamına gelir.

FAROS ŞİRKETİ

Şirketime önce “Abde” adını vermek istedim. Ancak, biz büyük bir aileyiz. Mala Faro ailesinin tümünü kapsayacak bir isim seçmem gerektiğini düşündüm. “Faro” kelimesinin sonuna İngilizce çoğul eki “S” harfini ekleyerek “FAROS” adını uygun buldum. FAROS, Yunanca Deniz Feneri anlamına geliyor. Ayrıca Mısır Firavunları bazı dillerde FAROS olarak bilinir. Portekiz’de bir liman şehrinin adı FARO’dur. Trabzon’da FAROZ isminde bir mahalle var. İzlanda’ya bağlı FAROE adaları da benzer çağrışımı yapmaktadır.

Bugün Marmaris’te “FAROS Premium Beach”, “FAROS Contess” ve “Grand FAROS” isimli üç otelin sahibiyim.

 PENCINARÎ AŞİRETİ KONFEDERASYONU

Aşiretimin adı Pencinarî’dir. Pencinarî Aşireti, yedi aşiretin bir araya geldiği bir konfederasyon örgütlenmesine sahiptir. Ben, Mala Faro’ya bağlıyım.

Pencinarî Aşireti Konfederasyonu

Pencinarî Aşiretini önceleri Mala Şemdin yönetiyordu. Konfederasyon içindeki en yiğit aileydi. Soyu da en az olandır. En kalabalığı Mala Miradan’dır.

Faro, bir yerden öksüz olarak gelip aşirete katılır. Yiğit ve becerikli birisi olduğu için sevilir. Şemdin ailesine damat olur. Sonra da liderliği ele geçirir. Mala Şemdin fırsat buldukça, Mala Faro için, “Siz bizim yetimimizsiniz (sewî)” diyerek bu tarihi hatırlatmayı yapmayı unutmaz.

Pencinarî aşireti 200 yıl öncesine kadar Muş tarafına yerleşikti. Yayla yerinde iki aşiret arasında silahlı çatışma olur. 100 erkek 1 kadın ölür. Devlet araya girer. Pencinarî aşiretini Garzan bölgesinde 65 köye yerleştirir. Bu köylerde Ermeniler, Hıristiyan Kürtler ve Ezidi Kürtler oturmaktaydılar. Birlikte yaşamaya başlarlar. Devlet ayrıca aşiretimize mera ve hazine arazisi tahsis eder. Ermeni tehcirinde, Ermeniler uzaklaştırılınca bu köyler aşiretimize kalır. Bugün bile köyün eski tapularında Agop, Yorgo gibi Ermeni isimlerine rastlamak mümkündür.

Faro dedemden bana kadar uzanan şecerem şöyledir:

Kasım Ağa’dan sonra aile şeceresi şöyle dallanır:

Çeto Ağa’nın şeceresi aşağıdaki gibidir:

BÜYÜKBABAM HACI ABDE (EBDİ)

Hacı Abde Akgül

Büyükbabam Abde Ağa, Cemilê Çeto’nun en büyük oğludur. Abde, üç evlilik yapar. Birinci eşini Mala Mamet’ten getirir. Bilinmeyen bir nedenle Abde, eşini öldürür. İkinci eşi, Siirt Defterdarının kızıdır. Arap’tır. Benim babaannemdir. Anlattıklarına göre 40 beyaz atla gidip gelini getirmişler. Abde’nin üçüncü eşi Hıristiyan bir Kürt’tü. Evin temizlik işleri onun üzerindeydi. Abde’nin Siirt’li eşinden iki erkek bir kız; Hıristiyan eşinden beş erkek iki kızı olur.

BABAM SELAHATTİN AKGÜL

                               

                                                                                  Selahattin Akgül

                                                                           Şekernaz Akgül 

Cemilê Çeto, 1926’da idam edilince Feremez aşiretin lideri olur. Ailemiz devletin baskılarına dayanamayınca 1936 yılında Suriye’ye göç eder, Kamışlı yakınındaki bir köye yerleşir. Babam Selahattin Akgül, 1942’de Suriye’de dünyaya gelir. Babam, Suriye’de 1 yıl okula gider. 8 yaşındayken, ailem 14 yıllık aradan sonra 1950’de Türkiye’ye geri döner. Sonraki yıllar, Sılokî Aşiretinden Şekır Naz Hanımla evlenir. 12 çocuğu dünyaya gelir. Bir kız çocuğu erken yaşta vefat eder.

Selahattin Akgül

Siirtliler, Ermeni Tehcirinde (1915) boşalan köylere ve evlere yerleştiler. Kendilerini güvenceye almak için aşiretimize kız vererek akrabalık bağını güçlendirdiler. Sonraki yıllar, bu köylere yerleşenlerin çoğu topraklarının vekaletini amcama verip Batı’ya göç ettiler. Biz, bu topraklarda buğday, arpa, mercimek ekiyorduk. Ben de 16-21 yaşlarım arasında çiftçilik yaptım. Toprak sürme, tohum serpe, hasat kaldırma, patos gibi her işe girip çıktım. Babam, hayvancılığı severdi, ancak yaylaya gitmezdik.

Ailemiz Kurtalan’a yerleşikti. İlçenin ilk siyah beyaz televizyonunu (Sharp marka) babam satın almıştı. Mahalleliler merakla evimize doluşur, televizyon izlerdi. Çocukluk yıllarımda Kurtalan’da bir sinema vardı. İlçenin tek eğlencesiydi. Ailemize ait bir fırın vardı. Ekmek ve büryan satardık. Babam hem belediyede memurdu hem de ticaretle uğraşıyordu. BMC marka bir kamyon aldı. Ticaret işine girdi. Kömür taşımacılığı yaptı. Babam ayrıca bir lokal de işletti. Kaymakam ve ilçe bürokratlarının uğrak yeriydi.

Marmaris’te başarılı olmamızın nedeni babamın iyi bir ticari tecrübeye sahip olmasındandır. Babam Suriye’de Kamışlı’ya bağlı Tirbespiye köyünde doğmuş. 8 yıl orada kalmıştı.  Annesi Arap’tı.

BİŞARÊ ÇETO

 

Her iki resimde Bişarê Çeto ortadadır. Sağdaki resimde soldan sağa ikincisi Bitlis valisidir.

1871 doğumlu olan Bişarê Çeto, Çeto Ağa’nın en büyük oğludur. Osmanlı Hükûmetine karşı isyan eden babası Çeto Ağa (Çetoyê Îskan) yaralı olarak esir düşüp sürgüne gönderilir. Bişarê Çeto da Bitlis hapishanesindedir. Bunu fırsat bilen Çeto Ağa’nın kardeşi Bişar’ın oğlu Mıhemmed, Aynqasır’a gelip aşiret liderliğini ele geçirir. Bişarê Çeto, cezaevinden çıkınca Mihemmedê Bişar’la liderlik kavgasına tutuşur. Mihemmedê Bişar’ın iki oğlu, Bişarê Çeto’ya pusu kurarlar, ancak Bişarê Çeto her ikisini de öldürür, aşiretin liderliğini ele geçirir. Bişarê Çeto, Mihmedê Bişar’a dokunmaz, kızıyla evlenir.

Bişarê Çeto’nun ismi bölgede hızla yayılır. Kahramanlığı, yiğitliği, silah kullanmaktaki ustalığı dilden dile dolaşır. Dengbêjler onun hakkında onlarca stran bestelerler.

Birinci Dünya Savaşı başlayınca, Bişarê Çeto, dört yüz süvarisiyle cepheye gidip Ruslara karşı savaşır. 26 Ocak 1915 tarihinde Ruslarla girdiği bir çatışmada ölür. Bişarê Çeto’nun mezarı bugün Türkiye sınırından 5-10 km uzaklıkta, İran topraklarındadır. O yıllar burası Osmanlı Devleti sınırları içindeymiş.

DÜĞÜN CÖMERTLİĞİ

Bişarê Çeto, eli açık ve cömert birisiymiş. Bir gün arkadaşlarıyla Silvan’a gider. Tanımadığı bir düğüne davet edilir. Bişarê Çeto, üzerindeki tüm altınları geline verir. Dışarı çıktıklarında karınlarını doyuracak paraları yoktur.

CEMİLÊ ÇETO

                                  

Bişarê Çeto öldürülünce (1915) yerine kardeşi Cemilê Çeto aşiretin başına geçer. 1877 doğumlu olan Cemilê Çeto, kardeşinin şehadetinden sonra dağılan aşireti toparlar. Daha Bişarê Çeto hayattayken talihsiz bir olay yaşanır. Bir tartışmada Cemilê Çeto, kardeşi İskan’ı vurup öldürür.

Cemilê Çeto’nu eşi Siloyê Fattê, Dersimliydi. Cemilê Çeto’nun çocukları gözü pek ve korkusuzdular. Halk arasında onlar için, “Dayılarına çekmişler,” gibi bir yakıştırma vardı.

Cemilê Çeto’nun emrinde çoğu maaşlı 100 silahlı adamı vardır. Sayısı 5000’i bulan koyun sürüsüne sahipti. Çobanlarının bir kısmı Müslüman bir kısmı da Hıristiyan Kürtlerdi.

Cemilê Çeto, 1915 yılının şubat ayında aşiretin başına geçer. Aynı yıl Ermeni Tehciri yaşanır. Tehcir sırasında, Mala Faro aşireti, Ermenilerin Suriye’ye geçmesine yardımcı olur. Birçok Ermeni aileyi de aşiret içinde saklayıp korumaya alırlar. Bu Ermeniler, Müslüman kimliğiyle halen varlıklarını devam ettiriyorlar.

Aynqasır’da bir zamanlar Mala Faro ailesi liderlerine ev sahipliği yapmış konağın bugünkü hali

Aynqasır’da bir Ermeni Kilisesi varmış. Kiliseyi de korumaya alırlar. Aşiretimiz Ermeniler, Hıristiyan ve Ezidi Kürtlerden kız almış, bir anlamda iç içe geçmişler. Çalışanlarımızın çoğu Hıristiyan Kürtlerdi. Malımızı onlara teslim etmişiz. Nasıl Osmanlılar Ermenileri “Tebaa-ı Sadıka / Sadık Toplum” diye adlandırmışsa biz de Hıristiyan Kürtleri aynı şekilde görüyorduk.

Ruslar Doğu cephesinde ilerleyince, Ağrı, Muş, Bitlis, Van gibi bölgelerdeki ahali Rusların önünden kaçarak Siirt, Garzan ve Diyarbakır yönüne doğru kaçmışlar. Cemilê Çeto, muhacirleri evlere yerleştirmiş, ambarındaki zahire ve hububatın büyük kısmını onlara dağıtmış.

İlgimi çeken bir olay anlatılır: Hububatı çuvallara doldurmak için demirden bir kepçe varmış. Kepçe o kadar çok kullanılmış ki yarısı eriyip gitmiş. Bu kepçe bugün hâlâ aile içinde saklanmaktadır.

Cemilê Çeto, ambarında buğday kalmayınca başka birisinin buğdayına el koyar. Bu adam da Cemilê Çeto’yu, Norşin Şeyhine şikâyet eder. Cemilê Çeto ve davacı, birlikte Şeyh’in huzuruna çıkarlar. Cemilê Çeto, kendisini savunur:

“Ben, buğdaylara kendim için değil muhacirler için el koydum.”

Şeyh, Cemilê Çeto’yu haklı bulur.

Kıtlık günleridir. Anlattıklarına göre kıtlıkta insanın gözün feri düşer, uzağı göremezmiş. İnsanlar ne bulduysa onu yiyor, hayatta kalma mücadelesi veriyormuş.

GENCO VE SILÊMANÊ MISTÊ’NİN ÖLDÜRÜLMESİ

Genco, Çeto Ağa’nın dördüncü oğludur. Bişarê Çeto ve Cemilê Çeto’nun kardeşidir.

Silêmanê Mistê, Batman tarafında Elikan Aşiretinin Mala Dîbo kolundandır. Silêmanê Mistê, bir gün, yanına aldığı üç arkadaşıyla birlikte, Pencinarî ve diğer aşiretlere ait çiftliklere baskın düzenlemeye karar verir. Kolik Dağı’nda oturup ganimeti nasıl paylaşacaklarını tartışırlar. Sonra da hücuma geçerler. Alıkoydukları hayvanları alıp hızla uzaklaşırlar.

Cemilê Çeto, yanına kardeşi Genco, yeğeni Ehmedê Îskan’ı ve diğer aşiret mensuplarını alarak peşlerine düşer. Çıkan çatışmada Genco ve Silêmêna Mistê ölürler. Genco yeni evlidir. Elinde hâlâ düğün gününden kalma kına vardır. Genco ve Silêmêna Mistê’nin cenazeleri Aynqasır’da yan yana defnedilir. (Genco’nun vefatından sonra bir kızı olur)

Silêmêna Mistê’nin annesi Xatê, oğlu için ağıt yakar:

Şêwr û mişêwireteka giran danîn (Yoğun bir danışma ve tartışmaya oturdular)

Sê heb şade şûtên Silêmanê Mistê (Silêmanê Mistê’nin üç delifişeği)

Bavê Xelîl, Gula mala Dîbo hene (Halil’in babası, Dîbo Ailesi’nin gülü var)

Xwe berdaye Deşta Xerzan (Garzan Ovasına inmiş)

Peşiya terş û talanê Xatimiyan (Xatimîlerin sürü ve çapullarının önünü kesmişler)

Peşiya terş û talanê Mala Keran (Keran Ailesi’nin sürü ve çapullarının önünü kesmişler)

Ga û gamêşê nozde cotan ji Gola Modê (Mut Göl’ünden 19 çift öküz ve manda kaldırmışlar)

Peşiya terş û talanê Mala Faro (Faro’nun evinin sürü ve çapullarının önünü kesmişler)

Ji xata diya xwe re lawo (Anneleri Xateye oğul)

Vê sibê diyarî anînê (Bu sabah hediye getirmişler)

Xatê, oğlu Silêmanê Mistê’yi, Elikan Aşireti’nin alt kolu olan Dîbo Ailesi’nin “Gülü” olarak över. Onu, komşu çiftlikleri yağmalamaya giden ve ganimetlerle geri dönen cesur bir kahraman olarak betimler. Oğlunun yaptıklarına destek verir, övgüde bulunur. Ancak yağmalama, Faro Ailesi’nin lideri Cemîlê Çeto’nun önderliğindeki bir saldırı ile karşılık bulur. Saldırıda Silêmanê Mistê öldürülür. Xatê, bu kilamda oğlu Silêman’ı azarlayarak, Faro Ailesi’nin çiftliklerini yağmalamanın “cehalet” olduğunu söyler. Oğlu öldürüldükten sonra, kuzeni Emê’yi onun intikamını almaya teşvik eder:

 Dibê: Xatê rebenê, termê Silêmanê Mistê (Diyor: Zavallı Xatê, Silêmanê Mistê’nin cesedi)

Bavê Xelîl Gula Mala Dîbo (Halil’in babası, Dîbo Ailesinin gülü)

Li serê Çiyayê Kolik (Kolik dağının zirvesinde)

Li Mexera Bênderokê mayê (Bênderok Ovasında kalmış)

Were ha weylê (Ah gel)

Xatê dibê, Emê lawo Memanî (Xatê diyor, Emê oğul Memanî

Tu bala xwe bide Cemîlê Çeto (Hele şu Cemilê Çetoya da bak)

Bavê Feremez bi tan û niça îro (Feremez’in babası bugün itip kakarak)

Çi bi serêkekê te ve anî (Senin Ağabeyinin başına neler getirdi)

Tu bavê diya xwe bûyo lawo (Babam olasın oğul)

Şerê xwe bikin îro bi giranî (Sıkı bir kavga verin bugün)

Belkî Xwedê Teala siûd û îqbalê (Belki şans ve nasibin Allah katında)

Ji te re li hevdû anî (Yaver gider)

Te heyfa Silêmanê Mistê Bavê Xelîl (Sen, Silêmanê Mistê, Halil’in babasının)

Gula Mala Dîbo bi destê xwe hilanî (Dibo ailesinin gülünün intikamını kendi elinle alırsın)

Xatê, oğlu Silêmanê Mistê’nin öldürülmesinden çok, onun bedeninin alınıp Eynqasır köyüne götürülmesine üzülmektedir.

 Heyfa min nayê li kuştina Silêmanê Mistê (Üzülmüyorum Silêmanê Mistê’nin ölümüne)

Bavê Xelîl, Gula Mala Dîbo (Halil’in babası, Dibo ailesinin gülü)

Heyfa min tê li vê hêyfê (Acıyorum bu acınası duruma ki)

Çardara Silêmanê Mistê (Silêmanê Mistê’nin tabutu)

Bavê Xelîl Gula Mala Dîbo (Halil’in babası Dibo Ailesinin gülü)

Girêdane, dar nebû çar darên Gêncoyê Çeto (Bağladılar, ağaç yoktu, Gêncoyê Çeto’nun tabutu birine)

Eynqesra Bavê Şebo (Eynqasır’a götürmüşler)

Lawo bi xwe re birine nav beyara (Oğul, kendileri ile kırlara götürmüşler)

Gencoyê Çeto’nun annesi de oğlunun cenazesinde ağıt yakar. Genco, saldırıya gittiğinde üzerinde takım elbisesi ve ayaklarında çizmeleri varmış. Herkesin çarık giydiği o dönemde çizme giymek bir şan şereftir. Annesi de ağıtında, “Genco çizmesiyle gidiyordu,” diyerek övgü payı çıkarır.

MUSTAFA KEMAL PAŞA VE CEMİLÊ ÇETO

Cemilê Çeto, bölgedeki hakimiyetini güçlendirdiği günlerde, Doğu Cephesine görevli giden Mustafa Kemal ile yüz yüze görüşme şansı bulur.

Çanakkale Savaşı’nı Binbaşı rütbesiyle tamamlayan Mustafa Kemal, 1 Nisan 1916’de Yarbaylığa terfi eder. Muş ve Bitlis’i Ruslardan kurtarmak için Doğu Cephesinde görevlendirilir. Yarbay Mustafa Kemal, maiyetindeki 10-15 kişilik askeri birlikle Siirt’e doğru hareket eder. Siirt’e gitmek için Garzan Bölgesinden geçmek gerekmektedir.

Cemilê Çeto, 40-50 kişilik milis gücüyle uzakta durmuş, dürbünle Mustafa Kemal’i ve arkadaşlarını izlemektedir. Önemli bir Osmanlı askerinin geldiğini anlayıp kafileyi karşılamaya karar verir. Atlılarıyla Mustafa Kemal’e doğru hareket eder. Kalabalık bir grubun kendilerine taraf geldiğini gören Yarbay Mustafa Kemal, bir atlıyı onlara göndererek kim olduklarını ve amaçlarını öğrenmek ister. Asker, Cemilê Çeto’ya yaklaşır, kim olduklarını sorar. Cemilê Çeto, kendisini tanıtır ve amaçlarının askeri komutanı karşılamak olduğunu söyler. Atlı, Mustafa Kemal’e döner, durumu anlatır. Mustafa Kemal, grubun iyi niyetinden emin olamaz, askeri bir karakolun olduğu Zoq’a gider. Cemilê Çeto ve arkadaşları da Zoq’a gider. Mustafa Kemal’le aralarında sohbet olur.

Cemilê Çeto’nun yanında nişancılığıyla ün yapmış, yeğeni Ehmedê İskan vardır. Zoq’tan ayrıldıklarında, Ehmedê İskan amcası Cemilê Çeto’ya döner, “Xwedê firsendê nede vî çavşînê, ew ê dawiya me bîne, (Allah bu mavi gözlüye fırsat vermesin, sonumuzu getirecek)” der, ekler: “İzin ver! Onu Siirt’e giderken öldüreyim.”

Cemilê Çeto, öneriye karşı çıkar: “Bir Yarbay öldüreceksin, üzerimize dünyanın askerini yığacaklar.”

MİLLİ MÜCADELE YILLARI VE CEMİLÊ ÇETO

Mustafa Kemal, 23 Temmuz-7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Erzurum Kongresini toplar. Sırada Sivas Kongresi vardır. Hazırlıklar yapılır. Kongrenin 4 Eylül’de açılmasına karar verilir. Mustafa Kemal, katılımı sağlamak ve askeri gücünü pekiştirmek için Cemilê Çeto’ya ihtiyacı vardır. Bir mektup kalem alır (Bu yazı Nutuk’ta yer almaktadır.)

Belge 53

13 Ağustos 1335 (1919)

Garzan’da Başkanlardan Cemil Çeto Beye

Efendim,

O yöreden gelen kimselerden aldığım bilgilerle yüksek kişiliğinizin yüce halifelik makamına ve sonsuza dek yaşayacak devletimize olan güçlü ve gerçek bağlılığınızın belirtilerinden olmak üzere sevgili yurdumuzun düşman isteklerine karşı korunması yolunda göstermekte olduğunuz çabayı ve özveriyi öğreniyorum. Bundan dolayı pek çok sevinçliyim ve teşekkür ediyorum.

Erzurum’a gelmeden önce yapılmış tel yazışmalarında ilk fırsatta oralara gelmek isteğinde bulunduğumu bildirmiştim. Ama durumlar ve olaylar şimdiye değin buna izin vermedi.

Bildiğiniz ve bundan böyle öğreneceğimiz gibi, Ateşkes’ten sonra İtilaf Devletleri devlet ve ulusumuzu haklarına hiç saygı göstermeyip ülkemizi parçalamak ve doğru illerini Ermenilere vermek, batı illerimizden İzmir gibi en bayındır yerleri Rumlara bağışlamak, Karadeniz kıyılarında bir Pontus Rum hükümeti kurmak amaçlarıa düştüler. Bir yandan da İngilizler Diyarbekir ve yöresi halkını aldatarak türlü türlü biçimler vermeğe kalkıştılar. Üçüncü Ordu Müfettişliğim sırasında, düşmanların bu hayınca isteklerine engel olmaya karar verdim. Ve bunun için gereken girişimleri yaptım. İstanbul’da tutsak durumda bulunan hükümetin kimi üyeleri, ulustan güç almakta gevşek davrandıklarından yabancılar gözünde geçersiz kaldılar. Benim ulusal ve yurtsal uğraşılarımdan, doğaldır ki, düşmanlarımız hoşnut kalmadılar. Beni Anadolu’dan İstanbul’a çağırmak istediler. Ben ise sonuna değin ulusla birlikte ve ulusun bağrında çalışmaya karar verdiğimden hemen askerlikten isteğimle çekildim.

Size bilinmektedir ki, Anadolu ve Rumeli’nin bütün illerinde Müdafaai Hukuk Dernekleri kurulmuştur. Doğu Anadolu illeri ve bağımsız sancakları delegelerinden oluşmuş, Erzurum’da bir kongre toplandı. Böylece bütün Doğu Anadolu halkı birleşti. İç ve dış siyasasını mukarrerat ittihaz etti ve bir de teşkilat nizamnamesi yaptı. Bunlardan zat-ı âlinize takdim ediyorum.

Birkaç güne kadar tekmil Garbi Anadolu ve Rumeli vilâyâtı murahhaslarından mürekkep olmak üzere Sivas’ta genel bir kongre toplanacaktır. Bu suretle de bütün millet yekvücut olarak hukukunu müdafaa edecek hale gelecektir. Milleti müttehit bir halde gerek dahile ve gerek harice karşı temsil eylemek üzere bir Heyat-i Temsiliye intihap ve kabul edilmiştir ki ben de bu heyete dahilim. İnşallah yakında Meclis-i Mebusan toplanacak ve her türlü hukuk-ı millet ve memleketi müdafaaya kafi kuvvetli bir hükûmet mevki-i iktidara geçecektir. Milletin gösterdiği bu vahdet ve kudret sayesinde tekmil ecnebi devletleri İngilizler, Amerikalılar, Fransızlar, İtalyanlar hulasa cümlesi vatan ve milletimize hürmet etmeğe başladılar. İnşallah netice mesut olacaktır.

Şarki Anadolu’daki cemiyetlerin birleşmesinden hasıl olan “Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” kati mesaisiyle devletimizin istiklalini ve vatanımızın bütünlüğünü kurtaracağına hiç şüphe etmiyorum. Zat-ı âliniz Cemiyetimizin en mühim azasındansınız. Himmet ve gayretinizle o havalide az zamanda teşkilatın takdim ettiğim nizamname ahkamına mutabık olarak vücuda getirileceğine ve İngilizlerin milletimizi parçalamağa ve vatanımızı Ermeni ayakları altında çiğnetmeğe maruf olan entrikalarına meydan verilmeyeceğine mutmainim.

Sivas Kongresi’nde bulunmak üzere geçici olarak Sivas’a gideceğim. Ondan sonra tekrar Erzurum’a geleceğim. Gözlerinizden öper orada bilcümle vatandaşlarımıza özel selamlar eylerim Efendim.

Sabık Üçüncü Ordu Müfettişi

Mustafa Kemal

ŞEYH SAİT İSYANI VE CEMİLÊ ÇETO

Şeyh Sait, bir isyan hazırlığı içine girer. Bölgedeki güçlü aşiret liderlerine mektup gönderir, onları isyana katılamaya davet eder. Böyle bir mektubu Cemilê Çeto’ya da gönderir. Cemilê Çeto’nun okuma yazması yoktur. Mektubu tercüme etmesi için Beykent köyü Şeyhinin yanına gider. Cemilê Çeto, merakla sorar.

“Mektupta ne yazıyor?”

“Din, hilafet, namus elden gidiyor. Bize katılın!”

Şeyh, kendi yorumunu yapar, isyanın başarısız olacağını söyler. Sonraki yıllar pişmanlık duysa da Cemilê Çeto, Şeyh’in telkinine önem verir.  Eğer Cemilê Çeto, isyana katılsaydı, kısa sürede geniş bir bölgeyi ele geçirebilirdi.

Şeyh Sait isyanı başarısızlıkla sonuçlanır. Askerler, isyana katılsın veya katılmasın yöredeki bütün ağa ve beyleri toplamaya başlarlar. Cemilê Çeto, isyana katılmadığı gibi Mustafa Kemal’le de arası iyidir. Buna rağmen 4 Mart 1926 tarihinde teslim olmak zorunda kalır. Diyarbakır’daki İstiklal Mahkemesine gönderilir. Cemilê Çeto, Türkçe bilmiyordu. Tercüman aracılığıyla sorgusu alınır. İdam kararı verilir. Cemilê Çeto Temmuz 1926’da idam edilir, bilinmeyen bir yere defnedilir.

CEMİLÊ ÇETO’NUN ADALETİ

Yıl 1918. O yıl Cemilê Çeto’nun 1200 koyunu ve dört çobanı varmış. Baş çoban Hıristiyan Kürt, diğerleri Müslüman Kürt’tür.

Bir gün sürü köye gelir ancak Hıristiyan çoban ortalıkta yoktur. Cemilê Çeto, çobanın nerede olduğunu sorar.  Müslüman Kürt çobanlar ağız birliği etmişçesine, “Bilmiyoruz!” diyerek cevap verirler. Cemilê Çeto, onların tavrından ve ifadelerinden şüphelenir. İşkence ettirir. İtiraf ederler: “Sürüden birkaç koyunu satmak istedik ama Hıristiyan gelip size ihbar edecek diye korktuk. Öldürdük.” Feremez, Hıristiyan çobanın cesedine ulaşır. Cemilê Çeto, cenazeyi defnettikten sonra çobanlardan birini infaz eder. Diğer iki çobanı önce kancadan asıp sallandırır. Sonra da bir daha çobanlık yapmasınlar diye ayak bileklerindeki kas bağını kestirerek cezalandırır.

KARA HORTUM

Bir gün Cemilê Çeto, bir akrabasıyla yol almaktadır. Öğlen vaktidir. Birden karşılarına, tozu dumana katan, dolana dolana gelen simsiyah bir hortum çıkar. Cemilê Çeto, silahını çekip hortuma ateş açar. Anlattıklarına göre akrabası bu durumdan öylesine ürkmüş ki günlerce korkuyla yatakta kalmış.

SİİRT’TE BİR PAŞA

Şeyh Sait İsyanı henüz bastırılmıştır. Bir Paşa, Siirt’e gelir. Buradaki komutana sorar: “Burada devlete karşı gelen kimse var mı?”. Komutan: “Burada Mala Faro var. Devlet kadar güçlüler.” Paşa, öne atılır: “Merak etme! Ben onları kısa zamanda hallederim.”

Paşa, 150 kişilik bir süvari birliğiyle Siirt’ten bizim köye doğru yol alır. Siirt-Ayınqasır arası atla 3-4 saatlik bir yoldur. Paşa, önce Batas köyüne (bugünkü Çimento fabrikasının karşısı) gelir. Köyü kuşatmaya alır. Silah bırakmalarını ister.

Kürtler için silah namustur. Köylüler, “Suçumuz yok, niçin silahımızı teslim edelim” diyerek karşı gelirler. Silahlarını teslim etmeyi reddedince çatışma çıkar. İki taraftan 4-5 kişi ölür. Paşa da yaralanır. Köylüler yaralı Paşayı teslim alır, yanlarında götürüler. Paşa, ölür, bilinmeyen bir yere gömülür. Devlet uzun yıllar Paşa’nın mezarını bulmak için uğraştı ama sonuç alamadı.

XINAMÎTÎ GERM Û GERM (Akrabalık sıcağı sıcağına)

Cemilê Çeto’nun 5-6 eşi vardı. Bir gün eşlerinden birisi hamileyken kaçar. Cemilê Çeto, nerede olduğunu öğrenir. O köye bir adamını imam olarak gönderir. 1-2 yıl imamlık yapar. Bir gece, imam, yanına yardımcısını alarak kadını ve kocasını öldürür.

Aşiret geleneğinde öç almanın acelesi yoktur. Bunun için bir atasözü vardır:

“Xinamîtî germ û germ, dijminîtî nerm û nerm.” (Akrabalık sıcağı sıcağına, düşmanlık yavaş yavaş)

Ölen kadının bir kızı olmuştur. Sonraki yıllar bir subayla evlenip Antep’e yerleşir. Kadın kaydını yaptırırken, kendisini Cemilê Çeto’nun kızı olarak kaydeder. Aradan yıllar geçer. Çocukları olmaz. Karı-koca vefat edince, mahkeme miras için Cemilê Çeto’nun ailesine başvurur. Anlattıklarına göre subay hali vakti yerinde birisiymiş. Dükkanları, apartmanları ve portakal bahçeleri varmış. Geriye büyük bir miras bırakır. Cemilê Çeto’nun Kurtalan’daki akrabaları mirasa sahip çıkarlar.

ÜNLÜ RESSAM ÇEKO

Cemilê Çeto’nun, idamla yargılandığı günlerdir. Ailesi korkudan kaçıyor. Yeni doğmuş bir kızı var. Adı Nefia. Nefia’nın oğlu Çeko, şu an İsveç’de yaşamaktadır. Korktukları için Nefia’yı nüfusta Cemilê Çeto’nun üzerine yazmıyorlar. Nefia, Ezidi Kürt’tü. 96 yıl ömür sürdü.

 FEREMEZ

Feremez, Cemilê Çeto’nun oğludur. Cemilê Çeto, 1926’da idam edilince Feremez aşiret lideri olur. Aile, 1926’da Niğde’ye sürgün edilir. O yıllar Sürgün Kanunu nedeniyle Kürt ileri gelenleri Batı illerine sürgün edilmektedir. İki yıl sürgünde kalır. Af çıkınca köyüne döner. Bitlisli Şeyh Selahattin de ailesiyle birlikte sürgüne gönderilmiştir. Aftan sonra Bitlis’e geri dönerken bizim köye 3 km mesafedeki Koxa isimli Hıristiyan köyünde geceyi geçirirler. Kamran İnan, bu köyde dünyaya gelir.

Cemilê Çeto’nun oğullarından sadece Feremez Türkçe biliyordu. Dersim hareketinin devam ettiği 1936 yılında bir Albay, Aynqasır’a misafir olur. Sohbet sırasında Albay itiraf eder: “Generallerden duydum. Dersim’den sonra sıra Garzan bölgesine gelecek!”

Feremez, şaşkınlıkla, “Bizim suçumuz yok” diye karşı gelir. Albay, “Buradan kaçın gidin,” diyerek nasihat eder.

Feremez, yapılan uyarıyı dikkate alır, ailesine hazırlık yapmasını ister. Ortam gergindir. İki kardeşi Abde ve İzzeddin, Siirt’te askerdirler. Dersim operasyonuna katılacaklarını anlayınca firar ederler.

Feremez, ailesiyle Suriye’ye kaçmak için hazırlık yapar. Siirt’e gidip, ayakkabı, battaniye gibi ihtiyaçlarını satın alır. Her şey normal gözükmektedir. Hatta, Siirt Valisiyle de görüşür. Feremez, köye dönünce annesine, “Suriye’ye gitmeye gerek kalmadı! Beni çok iyi karşıladılar. Zaten bir suçumuz da yok!”

Diğer iki kardeşi Naif ve Nesreddin, Güzeldere köyündedirler. Ne olur ne olmaz diye sazlıkta yatıp kalkmaktadırlar. Aradan 3-4 gün geçer. Bir Alay asker Güzeldere’ye bir alay asker de Aynqasır’a aynı anda hareket ederler. Öldürme emri vardır. Askerler, muhbirlerin yardımıyla sazlıkta saklanan iki kardeşi bulup öldürürler. Güzeldere ve Aynqasır köyleri arası atla 1,5 saat kadardır. Diğer Alay da Aynqasır’a gelir. Feremez, askerleri karşılar. Yemek hazırlığı yapar. O sırada Güzeldere köyünden gelen askeri bir posta, komutana Naif ve Nesreddin’in öldürüldüğünü söyler. Feremez’in olup bitenden haberi yoktur. Komutan Feremez ve Fehim kardeşleri yanına alıp Aynqasır’dan uzaklaşır. Feremez’in annesi, evdeki hizmetkarlardan birisine bir altın para vererek askerleri takip etmesini söyler.

Aynqasır’dan 10-15 km uzaklıkta Telan köyü vardır. Askeri birlik bu köydeki karakola gider. Bu arada askerler kendilerini takip eden hizmetkarı da yakalarlar. Her üçünü de duvara dizerler. Feremez, durmadan “Suçumuz nedir?” diye sorar. Askerler Feremez’in yakarışlarını dinlemez üçünü de kurşuna dizerler. Feremez ve Fehim’in mezarı Seyran köyündedir. Böylece bir günde dört kardeş öldürülür.

Anlattıklarına göre, askerler Aynqasır’a geldiklerinde Sadoyê Bişar (Derwêşê Sado’nun babası) da oradaymış. Sado, temkinli birisiymiş. “Askerler geliyor. Güvenmiyorum. Ben gidiyorum,” diyerek uzaklaşır. Yoksa o da kurşuna dizilecek.

Feremez, Kör Hüseyin Paşa’nın kızıyla evliydi. At tepmesi yüzünden kadın ölür. Kör Hüseyin Paşa, ikinci kızını Feremez’e vereceğini söyler. Ancak Feremez infaz edilince bu gerçekleşmez.

KİM AĞA?

Cemilê Çeto idam edilince aile içinde lider olarak Feremez ön plana çıkar. Ancak kardeşi Abde, buna karşı gelir:

“Ben senden büyüğüm. Sen ağa olamazsın!”

Feremez, kabul eder:

“Madem öyle istiyorsun, sen ağa ol!”

Feremez, toplum adamıdır. Prens edasında bir duruşu vardır. Halkla kaynaşan, sorunlarını dinleyen, yardımcı olan birisidir. Kapısından misafiri eksik olmazdı. Abde ise tam aksine kendi halinde, misafir ağırlamayı sevmeyen birisiydi.

Abde, Magibe köyünde oturuyormuş. Kim misafir gelse, Feremez, onları ağabeyi Abde’nin evine gönderiyormuş. Misafir ağırlamaktan hoşlanmayan Abde mecbur kalır kendi isteğiyle ağalığı Feremeze bırakır.

EHMEDÊ ÎSKAN

Büyükbabam Abde, Ehmedê Îskan’la birlikte 1936’da Suriye’ye gider. Xoybun Cemiyetine katılırlar. Haco Ağa’nın yanında yer alırlar. Ehmedê Îskan, fırsat buldukça sınırı geçip Türkiye’ye baskın düzenliyordu. Böyle bir günde Siirt’te çıkan çatışmada Ehmedê Îskan öldürülür. Kafası kesilir. Mızrağın ucuna takılıp Siirt’te dolaştırılır. Hatta kesik kafanın Ankara’ya gönderildiği rivayet edilir.

Ehmedê Îskan’ın mezarı Ayıqasır’dadır. Vücudu var ama kafası yok. Oğlu Halil geçen yıl Hakk’ın rahmetine kavuştu.

NİŞANCILIK DERSİ

Ehmedê Îskan, keskin bir nişancıydı. Bişarê Çeto’nun yanında yetişmişti.

Ehmedê Îskan, Suriye’ye göç ettiğinde (1936), orası bir Fransız mandasıydı. Bir gün Fransız askerleri köye yakın bir yerde atış talimi yapıyorlarmış. Köyün ileri gelenleri de büyük bir sofra hazırlamışlar. Fransız subay, Şeyh Haco’ya sorar: “Siz de iyi nişancı var mı?”. Şeyh Haco, etrafındakilere döner: “Biz de iyi nişancı kim var?”. Cevap verirler: Ehmedê Îskan. Çok geçmeden Ehmedê Îskan, atış taliminin yapıldığı yere getirilir.

Fransız askerler hedefi 40 metre mesafeye koymuşlar. Ehmedê Îskan, hedefi beş kat uzağa taşır. Öyle ki hedef hayal meyal seçilebilmektedir. Fransız askerler kendi aralarında gülüşürler. Ehmedê Îskan, üç mermi ister. Üç mermiyi de hedefe vurunca etrafta derin bir sessizlik olur. Fransız subay, dayanamaz: “Eğer bunun gibi on adamın olsa bir orduya karşı gelirim.”

Çocukluk yıllarımda büyükbabam Hacı Abde anlatılırdı. Yetişkinler durmadan nişancılık talimi yaparlarmış. Öyle ki eve geldiklerinde, silahın geri tepmesi nedeniyle omuz ağrısından uyuyamıyorlarmış.

EMÊ GOZÊ

Emê Gozê, Alikan aşiretinin Remo koluna mensuptu. (Gozê annesinin adıdır.) Garzan (Xerzan) bölgesinde hüküm süren aşireti hayvancılıkla uğraşırmış. Emê Gozê, aşiretin yiğit ve genç üyelerinden biridir.

Emê Gozê ve adamları, bir keresinde, Bitlis Deresinde, Osmanlı askerlerine saldırır, ele geçirdikleri silah, para ve gıdaya el koyarlar. O günden sonra Emê Gozê’nin namı bütün bölge yayılır.

Emê Gozê, daha sonra düzenli olarak Diyarbakır’dan Siirt’e giden posta arabalarına saldırı düzenler, memur maaşlarına el koyar. Devlet, bu soygun işinden Bişarê Çeto’yu sorumlu tutar. Halbuki Bişarê Çeto’nun olup bitenlerden haberi yoktur. Devlet uyarıda bulunur: “Ya Emê Gozê’yi durdur ya da sorumlu olacaksın!”

Bişarê Çeto, önce iyilikle yaklaşır. Emê Gozê’ye haber göndertir: “Benim bölgemde soygun yapıyorsun. Beni zor durumda bırakıyorsun.”

Ancak Emê Gozê, Bişarê Çeto’yu dinlemez. Bunun üzerine Bişarê Çeto, adamlarıyla birlikte Emê Gozê’ye karşı saldırıya geçer. Etrafını sararlar. Ehmedê İskan, “Gündüz saldırırsak kayıplarımız çok olur. Geceleyin sürünerek ilerleyelim.” Saldırı gece olur. İki taraftan 20-30 kişi ölür. Bu çatışmada Bişarê Çeto’nun kardeşi Mecit de ölür.

Bu olay sırasında Cemilê Çeto’nun bir adamı 14 yaşlarındaki bir genci hançerle öldürür. Cemilê Çeto, bu olaya kızar. Adam cevap verir: “Bu kadar adamımız ölmüş sen de beni suçluyorsun.”

Emê Gozê ve Bişare Çeto arasında yaşanan bu çatışma dengbêjlerin anlatımıyla destansı bir şekilde günümüze kadar gelmiştir. Bu ağıt şöyle devam eder:

“Gozê dibê; bila tirsa te tune be ji eskerê dewletê kurê xelkê ye. Gava xwîn bikeve erdê, terqîn bikeve tivingê, bira li bira nabe xweyi ye.Bila tirsa te tunebe ji eskerê Eliyê Unis Qewmê Çiyê ye. Bila tirsa te tune be ji her sê zarê Çeto yek Bişar e, yek jê Cemil,yek ji Gênco ye.”

DERWÊŞÊ SADO (DERVİŞ AKGÜL)

                                          

Derviş Akgül, Bişarê Çeto’nun oğlu Sado’nun oğludur. Derwêşê Sado, 1934 doğumludur. Babası Sado ve yakınları 1936 yılında devletin baskılarına dayanamayıp Suriye’ye göç ederler. İlk, orta ve lise eğitimini Suriye’de tamamlar. Celadet Bedirxan, Ekrem Cemilpaşa, Qedrican, Cîgerxwîn, Osman Sebrî, Haco Ağa gibi ünlü Kürt şahsiyetlerini tanıma şansı bulur. Onların etkisinde kalır, Kürt ulusal mücadelesine gönül bağlar.

Demokrat Parti 1950’de iktidara gelince Derwêşê Sado ve ailesi Türkiye’ye, ata baba topraklarına geri dönerler. Derwêşê Sado, 11 Temmuz 1965’de, Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi’nin kurucu üyeleri arasında yer alır. Arkadaşlarıyla birlikte Ekim 1970’de Hecîûmran’a gidip Molla Mustafa Barzani’yle tanışır. Derwêşê Sado, 1973’de Türkiye Kürdistanı Demokrat Partisi Genel Sekreteri seçilir.

Derwêşê Sado, başlı başına bir tarihti. Birçok sırrı da beraberinde götürdü. Aslında vefatından sonra açıklanmak koşuluyla önemli hatıralarını kaleme alabilirdi. Derwêşê Sado ile ilgili birkaç anekdot anlatmak isterim:

Mesut Barzani, İngiltere’ye eğitime gidecekti ama pasaportu yoktu. Derwêşê Sado’dan yardım istenir. Derwêşê Sado, Aynqasır’daki bir akrabamızın pasaportuna Mesut Barzani’nin resmini yapıştırır, onu İstanbul’dan Londra’ya uğurlar.

1975 yenilgisinden sonra Molla Mustafa Barzani ve silah arkadaşları İran’a sığınırlar. Celal Talabani, Barzani’nin Genel Sekreteridir. İkisi arasında gittikçe derinleşen bir ihtilaf vardır. Barzani, Lübnan’daki Derwêşê Sado’yu yanına çağırtır: “Talabani hakkında bana bir rapor hazırlamanı istiyorum.”   Derwêşê Sado, Talabani’nin yeni bir parti kurma hazırlığı içinde olduğunu ve hızlı bir şekilde silahlı mücadeleye başlayacağını anlar ve bu durumu Barzani’ye rapor eder:

“Eğer Talabani parti kurarsa, bu sizin sonunuz olacak. Kendinizi korumalısınız!”

Barzani, Derwêşê Sado’ya yüklü para verir, silah getirmesini ister. Derwêşê Sado, Lübnan’da satın aldığı silah ve mühimmattı 40-50 katırla Suriye ve Türkiye üzerinden geçerek İran Kürdistan’ındaki Barzani’ye ulaştırır. Bu silahlar Barzani Ailesinin hayatını kurtarır. Bu yardımından dolayı sonraki yıllar Derwêşê Sado, şeref madalyasıyla onurlandırılır.

Derwêşê Sado, Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi’nin (TKDP) kurucuları arasındaydı. TKDP’nin Genel Sekreteri Sait Elçi, bir ziyareti sırasında Kuzey Irak’ta kaybolunca onu aramaya gidenlerden birisi de Derwêşê Sado’dur. Kendisinden dinledim: Derwêşê Sado, Doktor Şıvan’ı (Sait Kırmızıtoprak) yetenekli birisi olarak görüyordu. Dr. Şıvan, bölgede popülerdi. Silahlı mücadele başlattığında hem Türkiye hem de Barzani zor durumda kalabilirdi. Ayrıca, Dr. Şıvan’ın bağımsız bir kişiliği vardı. Kimsenin etkisi altında kalması veya yönetilmesi mümkün değildi. Bu açık bir tehditti. Öldürülmesi kaçınılmaz oldu.

Derwêşê Sado, 2 Ekim 2020 tarihinde yakalandığı Kovid hastalığına yenik düşüp Hakk’ın rahmetine kavuştu.

HALİFELİK VE OSMANLICA

Cumhuriyetin en büyük hatası hilafeti kaldırması ve Osmanlıcayı son vermesiydi.

Türkiye Cumhuriyeti, Halifelik kurumunu tıpkı Vatikan’da olduğu gibi devam ettirebilirdi. Bir fetva ile dünya Müslümanlarını harekete geçirmek mümkün olacaktı. Bu önemli bir güçtü. Pakistan, Endonezya, Bangladeş, Malezya ve Hindistan’daki Müslümanların nüfusu 1 milyarın üstündedir. Ayrıca Peygamber Efendimizin hırkası ve diğer kutsalları İstanbul’dadır. Eğer bir İslam “Vatikan”ı oluşturulsaydı İstanbul turist akınına uğrardı.

Şeker Naz Hanım ve eşi Selahattin Akgül ( Çocuklar: Mehmet ve İdris)

Harf devrimi ve Osmanlıcanın yasaklanmasıyla 500 yıllık tarih bir anlamda arşivlere gömülü kaldı. Geçmişle olan bağ koptu. Halbuki insanlar geçmişlerine önem veriyorlar. E-devlette aile şeceresi açılınca sistem üç ay boyunca kilitlendi çünkü insanlar dede-babalarını, köklerini merak ediyorlar.

TİCARETİN ÖLÜMÜ

Türkiye, ticareti bilen Ermenileri ve Rumları kovunca büyük zorluklarla karşı karşıya geldi. Halen Türkiye’de ticareti profesyonel anlamda bilen ve yapan çok az insan var. Ticaret sadece alıp-satmak değildir; başlı başına bir kültürdür. Türkiye’nin en büyük sorunu standartlaşmada geri kalmasıdır. Standart, kalitede süreklilik demektir. İtalyanlar, Türkiye’den satın aldıkları mermeri işleyip İtalyan mermeri diye satıyorlar. Yunanlılar, Türkiye’den aldıkları zeytini işleyip Yunan zeytini diye satıyorlar.

Şeker Naz Akgül’ün annesi Nefya Gül Hanım

 TÜFEĞİN AĞIRLIĞI

Büyükbabam Abde Ağa, 86; ben 17 amcaoğlum da 23 yaşındaydı. Abde Ağa ava meraklıydı. Bir çiftesi vardı. Ziyaretine gittiğimiz bir gün sordu:

“Hadi gençler, dirseğinizi bükmeden, silahın kabzasından tutup kaldırabilir misiniz?”

İlk anda benim için bunu yapmak kolay bir iş gibi geldi. Büyükbabamın söylediği pozisyonda çifteyi kaldırmak istedim, ancak yerinden bile kıpırdamadım. Amcaoğlum ise bütün gayretine rağmen ancak bir parmak kadar kaldırabildi. Abde Ağe, 86 yaşına rağmen tuttuğu gibi tüfeği kaldırdı ve ekledi:

“Yaşlandım. Sizin yaşınızdayken ben silahın üzerine üstelik ağırlık da koyardım.”

Abde Ağa, gençlik anılarını anlatmaya devam etti:

“İki arkadaş oğlağı keser, midesini ters çevirir, eti midenin içine doldurur, öylece pişirip, tamamını afiyetle yerdik.”

(Soldan sağa) Yıldıray, Suat ve İdris

ŞEYHİN SORGUSU

Şeyhlerin toplumda bir ağırlığı varmış. Bir gün bir şeyh, nehri geçmek istemiş. Güçlü kuvvetli birisi şeyhi nehirden geçirmek için sırtına alıp suya girmiş. Tam nehrin ortasına gelince şeyh sorgulamış:

“Namazında niyazında mısın? Oruç tutuyor musun?”

“Şeyhim, eğer namaz kılsaydım, oruç tutsaydım sizi sırtıma alıp suya girmezdim. Dedim belki şeyhi sırtıma alırsam Allah da benim günahlarımı affeder.”

HIRİSTİYAN KÜRTLER

Kürtler dört bir yanda acı çektiler. Kanımca tarih boyunca en çok acı çeken de Hıristiyan Kürtlerdir. Onların varlığından kimse bahsetmez, onların dramını kimse yazmaz. Çoğu kez öyle zannedilir ki Hıristiyan Kürtler, Süryanilerdir. Hayır, İlgilisi yoktur. Süryanilerin %70’i Kürt’tür.  Kürtler, ilk Hıristiyanlığı kabul eden toplumlardan birisidir. Hz. İbrahim’in Kürt olduğunu biliyoruz. Bugün İsrail’de 300 bin Kürt yaşamaktadır. Bana göre Hz. İsa da Kürt kökenliydi. Bu konuda yapılmış ciddi araştırmalar yoktur.

GÖÇERLİK VE YİĞİTLİK

Kürtler göçebe yaşam tarzını benimsediler. Yahudiler, Ermeniler, Süryaniler şehirlerde yaşıyorlardı. Meslek sahibiydiler. Mesleki sırları kimseye öğretmiyorlardı. Halbuki Kürtler dağlarda yaşamları daha çok hayvancılık ve talan üzerine kurulmuştu. Talan etmekte yiğitlik gerektiriyordu. Dönemin koşulları böyleydi. Şehre yerleşince “bajarî” yani “şehirli” olunuyor, bir anlamda yiğitlik ve kahramanlıklarını kaybediyorlar. Bu nedenle yeni neslin Bişarê Çeto, Cemilê Çeto ve daha nice Kürt liderini anlaması mümkün değil. Bazen kendini bilmez, yeni yetme siyasetçiler, “Eğer Cemilê Çeto veya falanca ihanet etmeseydi, Kürdistan kurulacaktı” gibi basit ve anlamsız değerlendirmelerde bulunurlar. Bu zavallılar Kürt tarihinden ve sosyal gerçekliğinden habersizler.

Bişarê Çeto, Osmanlıda iki isyan hareketine kalkışıyor. Af çıkınca barışıyorlar. Osmanlı Devleti, çeşitli din ve milletlerden oluşan bir topluluktu. Irkçılık ve kafatasçılık yoktu. Cumhuriyet döneminde Kürtlere karşı ırkçılık ve asimilasyon politikaları uygulamaya kondu. Kürtler ezildiler. Türkiye bir anlamda 1930’larda ve 40’larda Avrupa’da yükselen Mussoloni ve Hitler tarzı toplumu “homojenleştirme” hülyasına kaptırıyor kendisini. Türkiye, kanımca ABD gibi bir ülke olmalıydı. Bugün ABD nüfusunun %60’ı Beyaz, % 20’si Hispanik, %13’ü Siyahi ve % 6’sı Asyalıdır. Irkçılık yoktur. Fert özgürdür. Herkes iyi ve rahat yaşam peşindedir.

Mücahit Özden Hun ve Yıldıray Akgül

Yıldıray Akgül ve Mücahit Özden Hun

Mücahit Özden Hun, Şeval Hun ve Yıldıray Akgül

 157 Toplam Görüntülenme