ARJANTİN’İN İKİ EVRENSEL RUHU: CHE GUEVARA VE MARADONA

Toplu Yazılar

(Bu yazıyı yeğenim Rabun Aksoy’a ithaf ediyorum)

Arjantin, uzaklarda ama ilginç bir ülkedir. Türkiye’nin üç buçuk katı kadar yüzölçümüne ve 45 milyonluk bir nüfusa sahiptir. Ülkede yaşayanların çoğunun kökeni İspanyol ve İtalyan’dır. Uzaklardaki Arjantin, dünya devrim tarihine iki isimle damgasını vurdu: Che Guevara ve Maradona. Che Guevara gençliğin asi damarından girerek dünya siyasetini sarstı. Maradona oynadığı futbolla ve alışılagelmişin dışındaki yorumlarıyla bir anlamda Che Guevara gibi emperyalist ve mafya güçlerine kafa tuttu. Biri doktor diğeri futbolcu olarak hayata atıldı ama her ikisi de evrensel devrimciler olarak aramızdan ayrıldılar.  

BİRİNCİ BÖLÜM:   DİEGO MARADONA

25 Kasım günü tüm dünya ajansları arka arkaya bir haber geçti: Maradona öldü! Laptop bilgisayarımda yazı yazıyordum. Zihnimin yorulduğu anlarda WSJ (The Wall Street Journal) gazetesinin başlıklarına göz atmak gibi bir alışkanlığım var. Maradona’nın ölüm haberini okuyunca önce yüreğimin hafif sarsıldığını hissettim. Koronavirüs belasının her gün yüz binlerce insanın canını aldığı özellikle akraba çevremde bu hastalığa yakalananların sayısının her gün arttığı böyle bir günde Maradona’nın ölüm haberi ilk anda sanki önemsizmiş gibi geldi.

Dışarıya uzaklara baktım. Zihnim geçmişe kaydı. 1986 yılıydı. Paris’te çoğunluğunu Siyahilerin ve Cezayirlilerin oluşturduğu bir lokalde Arjantin-İngiltere maçını izliyordum. Maradona’nın “Tanrı’nın eli” golü gelince benim gibi az gelişmiş ülkeden gelenlerle bir zamanlar emperyalistlerin sömürgesi ülkelerden gelen Afrikalılar gözyaşları içinde birbirimize sarıldık. Sevincimiz o kadar samimi ve içtendi ki sarılmalar ve öpüşmeler uzun uzun devam ettiğinden dört dakika sonra gelen, Maradona’nın beş İngiliz futbolcuyu çalımlayarak attığı “Yüzyılın Golünü” görme şansımız olmadı. Sevinç dalgası daha da yükseldi. Cezayirli işletmeci bağırıyordu: “Bugün bütün içkiler bedava! Yaşasın Maradona!” Hepimiz sevinçten ağlıyor gibiydik. Nihayet emperyalistlere karşı zafer kazanmıştık.

Bu yaşadıklarımı Tunalı Hilmi Caddesine bakarak düşünürken yüreğimin sarsıldığını hissettim. İsterseniz Maradona’nın hayatına birlikte bir göz atalım. Böylece beni daha iyi anlayacağınızı ümit ediyorum.

AİLESİ VE ÇOCUKLUĞU

Maradona 1986 Dünya Kupasıyla

Maradona 3’ncü yaşına girince kuzeni ona bir futbol topu hediye etti. Maradona topu o kadar sevmişti ki onunla yatıp onunla kalkıyordu. Topunu çalacaklarından korkuyordu.

Maradona’nın bebekliği

Maradona okul yaşına gelince her şey birden değişti. Maradona derslerine önem vermiyor zamanını bahçede futbol topu oynayarak geçiriyordu. Bir gün annesi topu yakaladı ve sakladı. Annesi oğlunun okuyup muhasebeci olmasını istiyordu. Maradona derin bir üzüntüye kapıldı. Annesi oğlunun bu haline dayanamadı topu geri verdi.

Maradona 9 yaşında

Annesi her akşam bağırıyordu:

“Diego! Diego! Neredesin? Akşam yemeği hazır!”

Diego, annesinin sesini duyuyor ama aldırış etmiyordu. Bir kedinin oyuncak fareyle oynaması gibi evin bahçesinde topla oynuyor, bu basit ama mucizevi yuvarlak nesnenin sırrını anlamaya çalışıyordu.

Maradona 13 yaşında

Ailesi mahallenin en fakiriydi. Beşi kız sekiz çocuklu ailenin beş numarasıydı. 30 Ekim 1960 tarihide başkent Buenos Aires’in güneyinde Lanus isimli bir gecekondu bölgesinde dünyaya geldi. İtalyan ve yerli karışımı olan ailesi, geçimini sağlamak için başkentin 1000 km kuzeyindeki Corrientes şehrinden Buenos Aires’in hemen güneyindeki Lanus’a taşınmıştı. Lanus geniş bir gecekondu bölgesiydi. Ailesi en yoksulların oturduğu Villa Fiorito mahallesine yerleşti. Babası tuğla duvar ustası ve fabrika işçisiydi. Annesi ev kadınıydı.

Maradona’nın doğduğu ev

Maradona 9 yaşındayken sahaya çıkıp futbol oynamaya başladı. Futbolun kurallarını çabuk öğrendi. Mahalle takımının adı “Küçük Soğan” idi. Takımın kaptanıydı. 140 maçı arka arkaya kazanınca “Küçük Soğan” takımı da gittikçe ün salmaya başladı.

Maradona kendi kendine topla oynarken
Maradona kız kardeşiyle top oynarken

Maradona’nın top kontrolü, topu uzun süre ayağında tutma becerisi, kusursuz pasları ve liderlik özellikleri kısa sürede dikkatleri üzerine çekti. Seyirciler kısa boylu Maradona’nın kendisinden büyük oyuncuları çalım atarak hızla geçmesini büyük sevinç çığlıklarıyla karşılıyor ve alkışlıyorlardı.

Bir gün küçük bir gazetede şöyle bir haber çıktı: “Küçük yaşına ve kısa boyuna rağmen rakiplerini darmadağın eden bir futbol yıldızı doğdu.”

Babası fedakâr ve anlayışlı bir insandı. Nerdeyse kazandığı tüm parayı Maradona’nın ayakkabı, elbise gibi ihtiyaçlarını karşılamaya harcıyordu. Bunun için fabrikada uzun saatler çalışıyor, oğlunun hayallerinin gerçekleşmesini istiyordu. Oğlunun bir gün Arjantin futbolunun kurtarıcısı olacağı duygusu sanki içine doğmuştu. Babası ve annesi, Maradona’nın tüm maçlarını seyre gidiyor, çocuklarına, “Seninle gurur duyuyoruz!” mesajını veriyorlardı.

Babası itiraf ediyordu: “Diego’nun başarılı olmasını en çok da ben istiyordum. Ayakkabılarını kendi elimle parlatıyor, maçlarına giderek yanında olduğumu belli ediyordum. Bir zaman için yüreğimde Diego’nun ileride Pele gibi bir futbol yıldızı olması dileğini taşıdım. Ancak Diego’daki yeteneği görünce artık Pele’yi unutmuştum bile!”

Maradona babasıyla

Maradona çocukluğunda sık sık hastalanıyordu. Sonraki yıllar mahallenin çocuklarından uyuşturucu kullanma alışkanlığına kaptırdı kendini. Buna rağmen babasının gözünde Diego özel bir çocuktu: “Çamurlu sokaklardan dünyanın zirvesine koşan oğlumla hep gurur duydum.”

Maradona’nın hayatındaki en önemli isim hiç şüphesiz annesi Dalma idi. Annesi, “Dona Tota” takma adıyla biliniyor, Maradona’nın annesi olduğu için her zaman özel bir saygı görüyordu. Babası Maradona’ya parasal yardım yapıyor ama Maradona’nın ruhu annesi Dona Tota’nın ellerindeydi.

Annesi çocukları için büyük fedakârlık yapıyordu. Sekiz çocuğu beslemek kolay değildi. Sofraya her oturuşlarında annesi, “Benim midem ağrıyor! Çocuklar siz yemeğe devam edin.” Maradona 13 yaşında annesinin aslında bir mide rahatsızlığı olmadığını öğrenecekti. Annesi yeteri yemek olmadığı için önce çocuklarının karnını doyurmasını istiyordu.

Annesi en büyük çabayı Maradona’nın uyuşturucu tuzağından kurtulması için yapıyordu. Belki de annesinin bu çabası sayesinde Maradona uzun yıllar futbol oynamayı başarabildi. Annesi, Maradona’nın sigara içmesine de engel olmaya çalışıyor, özel hayatını yakından takip ediyordu. Maradona annesine o kadar bağlıydı ki maçlardan sonra annesine sarılıyor onu dudaklarından sevgiyle öpüyordu. Arjantin gibi katı Katolik bir ülkede Maradona’nın bu davranışı birçokları tarafından hoş karşılanmıyordu. Annesi böbrek yetmezliği nedeniyle 2011 tarihinde vefat etti.

Maradona annesini öperken

Maradona 7 Kasım 1984 tarihinde uzatmalı sevgilisi Claudia Villafane ile evlendi. İki kız çocukları oldu. Maradona 15 yıllık evlilikten sonra eşinden boşandı. İtalya’da evlilik dışı bir oğlu olduğunu da itiraf etti. 2013 yılında başka bir sevgilisinden bir oğlu daha oldu.

Maradona’nın evliliği

Maradona 1980-2004 yılları arasında uyuşturucu bağımlısı olarak yaşadı. Küba’da tedavi olmaya çalıştı ama istediği sonucu alamadı.

İLK KARYERİ

Maradona 10 yaşındayken bir yetenek avcısı tarafından fark edildi ve mahalle kulübü olan Estrella Roja’da amatör olarak oynamaya başladı. Kısa bir süre sonra Los Cebollitas adlı kulübe geçti ve orada üç sezon geçirdikten sonra Buenos Aires’in Argentinos Juniors kulübünün altyapısına girdi. 12 yaşındayken devre aralarında top ile cambazlık yaparak seyircileri eğlendiriyordu

20 Ekim 1976 tarihinde Maradona Argentinos Juniors adlı kulüple ilk profesyonel sözleşmesini imzalarken 16 yaşına girmesine on gün kalmıştı. 1976 ve 1981 yılları arasında çıktığı 167 maçta 115 gole imza attıktan sonra 1 milyon pound karşılığında Boca Juniors kulübüne transfer oldu. 1981 sezonunun yarısında Boca Juniors’a transfer olan Maradona, 1982 yılında ilk kez lig şampiyonluğu madalyasını aldı. Artık Maradona bir dünya yıldızıydı.

FALKLAND SAVAŞI VE “TANRI’NIN ELİ”

Falkland Adaları Güney Atlas Okyanusu’nda Patagonya’nın (Arjantin) 480 km doğusunda bulunan takımadaların ismidir. Yaklaşık 12.000 km karelik bir yüzölçümüne sahiptir. İngiltere’nin denizaşırı topraklarından birisidir. Arjantin de adalar üzerinde hak iddiasında bulununca iki ülke arasında savaş kaçınılmaz oldu. 1982’de Arjantin güçleri adaları işgal etse de iki ay sonra İngiltere Falkland Savaşı sonucunda adaları yeniden ele geçirdi. Bu durum Arjantin’de büyük bir hayal kırıklığına neden oldu. İngiltere ve Arjantin arasında derin bir husumet ve intikam duygusu vardı.

EMPEYALİZME KARŞI EZİLEN HALKLARIN ZAFERİ

İşte bu koşullar altında 1986 Meksika Dünya Futbol şampiyonluğu maçları başladı. Tesadüf bu ya çeyrek finalde Arjantin ve İngiltere karşı karşıya geldi. Sanki İngiltere-Arjantin savaşı olacakmış gibi tüm dünya nefesini tutmuş maçın oynanma saatini dört gözle bekliyordu. Emperyalist İngiltere’ye karşı yoksul ve haklı olduğu savaşta yenilmiş Arjantin’in onur mücadelesi söz konusuydu.

Arjantin-İngiltere maçı 22 Haziran 1986 tarihinde Aztek Stadyumu’nda oynandı. İlk yarı 0-0 berabere bitti. İkinci yarı başladıktan 6 dakika sonra yani 51’nci dakikada top havaya sıçradı Maradona ile İngiltere kalecisi aynı anda zıplayarak topu kontrol etmek istedi. Maradona kendisinden 20 cm daha uzun kalecinin ellerine kadar zıpladı, kafa vuruyormuş gibi yaptı ama sol eliyle topu kaleye gönderdi. Tunuslu hakem golü verdi. O an Arjantin’de hayat durmuştu. Sanki Falkland adalarının intikamı alınmış gibiydi. Yaşam sadece Arjantin’de değil emperyalizmin sömürgesi olmuş tüm ülkelerde olağanüstü bir sevince neden oldu.

Maradona’nın “Tanrı’nın Eli” golü

Maradona golü eliyle attığını ve birçok takım arkadaşının da bunu gördüğünü biliyordu. Top filelerle buluşunca, takım arkadaşları, “Nasıl olsa bu gol sayılmayacak,” diye düşünerek gol olmamış gibi bir havada uzaklaşmaya başlarlar. Maradona arkadaşlarına seslenir: “Gelin bana sarılın! Yoksa hakem golü iptal edecek!”

“Tanrı’nın Eli” golünden dört dakika sonra Maradona yine sahnedeydi. Maradona topu orta sahada kontrol etti. Önündeki dört İngiliz futbolcuyu çalımlayarak geçti. Öyle bir süratle hareket ediyordu ki 55 metrelik mesafeyi 10 saniyede tamamladı ve topu kalecinin solundan ağlara gönderdi. Skor tabelası Arjantin:2 İngiltere:0 rakamlarını gösteriyordu. Daha dört dakika önce deliye dönen dünyanın ezilmiş halkları ikinci bir coşku dalgasına kapılıp adeta kendilerinden geçtiler. Emperyalizm yenilmişti! Yaşasın ezilen halklar!

Maç Arjantin’in 2-1 üstünlüğü ile bitti ve son maçta Almanya’yı yenerek Arjantin dünya şampiyonu oldu. Eline çarpıp giren gol Tanrının Eli, topu orta sahadan alıp İngiliz oyuncuları çalımlayarak attığı gol ise Yüzyılın Golü olarak adlandırıldı. Aztek stadyumunun önüne heykeli dikildi.

İTALYA MAFYASINA KARŞI ZAFER

Maradona, Napoli takımına transfer oldu.  5 Temmuz 1984 tarihinde Napoli’ye varında 75 bin taraftar Maradona’ya San Paolo stadyumunda hoş geldin dedi. Milano gibi kuzeydeki şehirlerle karşılaştırıldığında oldukça yoksul olan Napoli halkı kurtarıcılarının geldiğine inanmıştı. İtalya’nın Milano, Juventus, Roma gibi takımları İtalyan mafyasının denetimindeydi ve yıllardır şampiyonluk bu üç takım arasında paylaşılıyordu. Çok geçmeden her şey değişecekti.

Maradona, Napoli’nin lig şampiyonluğu kupasıyla

Maradona kısa sürede taraftarların sevgilisi oldu ve takım en başarılı dönemini yaşattı. Maradona önderliğinde Napoli,1986/87 ve 1989/90 sezonlarında lig şampiyonu oldu. 1987/88 ve 1988/89 sezonlarında ise lig ikincisi oldu. Ayrıca 1987 yılında Coppa Italia, (1989 yılında Coppa Italia ikinciliği), 1989 yılında UEFA Kupası ve 1990 yılında Supercoppa Italiana’yı aldılar. Maradona 1987/88 sezonunda Serie A’da gol kralı oldu. Bu başarılar İtalyan mafyasını deli ediyordu. Koskocaman servetler ellerinden akıp gidiyordu. Yoksul Napoli halkı da gururla her zaferi kutluyor, yılların ezilmişliğini üzerlerinden atıyorlardı. Mafyanın artık tahammülü kalmamıştı. Maradona’nın uyuşturucu kullanımını ön plana çıkararak emekliye ayrılmaya zorladı.

BOCA JUNIORS TAKIMINA GERİ DÖNÜŞ

Maradona 1995 yılında Boca Juniors’a geri döndü ve iki yıl orada oynadı. Maradona’nın Boca Juniors taraftarları için efsaneleşmesi ile La Bombonera stadyumunun girişine İspanyolca “Boca es mi religion, Maradona es mi dios, la Bombonera es mi iglesia” (dinim Boca, tanrım Maradona, mabedim La Bombonera) satırları yazılmıştır.

PAPAYA KAFA TUTAN ADAM

Gecekondu kasabasında yetişen Maradona, bir halk adamı kişiliği geliştirmişti. Papa II. John Paul ile 1987’de Vatikan’da yaptıkları bir görüşmede, servet eşitsizliği konusunda çatışmaya girdiler. Maradona “Onunla tartıştım çünkü Vatikan’daydım ve tüm bu altın tavanları gördüm ve daha sonra Papa’nın Kilise’nin fakir çocukların refahı konusunda endişelendiğini söylediğini duydum. “Tavanını sat amigo (arkadaş), sonra bir şeyler yap!”

 Maradona, Papa Francis ile birlikte

Eylül 2014’te Maradona, Roma’da Papa Francis ile bir araya geldi ve Francis’e yıllar sonra dine dönmesinde ilham verdiği için teşekkür etti; “Hepimiz Papa Francis’i taklit etmeliyiz. Eğer her birimiz bir başkasına bir şey verirsek, dünyadaki hiç kimse açlıktan ölmez.”

CASTRO İLE DOSTLUĞU

Castro hiç şüphesiz dünya emperyalizmine karşı direnen en önemli isimlerden birisidir. Maradona, bir Castro hayranıydı. 1987 yılında ilk karşılaştığında 10 numaralı formasını Castro’ya hediye etmiş, Castro da kendi askeri üniformasını vererek bu dostluğu pekiştirmişti.  Küba devriminin hayranı olan Maradona, bacağında Fidel’in dövmesini, kolunda ise Che Guevera’nın dövmesini taşıyordu.

Maradona, Castro ile birlikte

VEFATI

2 Kasım 2020’de Maradona, psikolojik nedenlerle La Plata’daki bir hastaneye kaldırılır. Bir gün sonra acil beyin ameliyatı geçirir. Başarılı bir ameliyattan sonra 12 Kasım’da taburcu edilir. Geçirdiği beyin ameliyatının ardından Tigre’deki evinde tedavi sürecini geçiren Maradona, 25 Kasım 2020’de kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti. Tıpkı Che Guevera’nın başına geleceği gibi kendini bilmez biri tabutun kapağını açıp Maradona’nın naaşıyla fotoğraf çektirdi. Bunun üzerine Arjantin’de yer yerinden oynadı. Cenaze töreni ertelenmek zorunda kaldı.

Maradona’nın naaşıyla fotoğraf çektiren utanmazlar

Ezilenlerin, umutsuzların ve yaşam sevincini kaybedenlerin sembolü olan Maradona’yı rahmetle anıyorum.

İKİNCİ BÖLÜM: CHE (ÇE) GUEVARA

Che Guevara’nın ikonik (simgesel resmi)

(Not: Dünyaca ünlü bu resmi, gerçek ismi Alberto Díaz Gutiérrez olan Kübalı fotoğrafçı Alberto Korda 1960 yılında çekmiştir. Kısa sürede Che’nin bu fotoğrafı özellikle 1968 kuşağı gençlik arasında büyük ilgi görür. Resim bir bakıma sosyalist ideolojiyi, halkın Che’ye atfettiği gizemli tanımı, sadakati ve korkuyu birlikte içeriyordu. Çok geçmeden antikapitalist hareketin öncü ve önder gücünün timsali oldu. Fotoğraf ne zaman çekildi? Castro Hükümeti Belçika’dan silah siparişi vermişti. Silah ve mühimmat dolu gemi Küba limanına girdiğinde karşı devrimci güçlerce sabote edildi, büyük bir patlama ile gemi infilak etti. Yüzlerce kişinin ölümüne neden oldu. Cenaze törenine Fransa’dan Jean Paul Sartre ve Simone de Beuavoir’ın da katılır. Fotoğrafçı Korda, işte o gün podyumdaki Che’nin resmini fark ettirmeden çeker.)  

AİLESİ VE ÇOCUKLUĞU

Che’nin çocukluğu

Che Guevara da Arjantinliydi. Yoksul Maradona’nın aksine 14 Haziran 1928’de Arjantin’in üçüncü büyük şehri Rosario’da orta halli bir ailede dünyaya geldi. Yüksek mühendis olan babası Ernesto Guevara Lynch, İrlanda asıllıydı, annesi Clia dela Serna’nın ailesi ise İrlanda ve İspanya kökenliydi.

Che yedi yaşında

Che Guevara henüz iki yaşındayken astım krizi geçirir. Nasıl ki Maradona hayatı boyunca uyuşturucu bağımlılığıyla mücadele etmişse Che Guevara da hayatı boyunca astım krizleriyle boğuşacaktır.

Che Guevara 3 yaşındayken ailesi başkent Buenos Aires’e yerleşirler ancak astım krizleri daha da kötüleşince doktorların tavsiyesiyle ailesi Cordoba’ya taşınmaya karar verir. Tedavisi güç olan astımın iklim koşullarıyla yakın ilişkisi vardı. Politik eğilimleri itibariyle sola açık liberal olarak tanınan ailesi, İspanya iç savaşında açıkça Cumhuriyetçileri desteklemişlerdi. Başlangıçta ekonomik durumu iyi olan aile zaman içinde maddi sıkıntılar yaşamaya başlayacaktır.

Che Guevara, hastalığına rağmen hareketli bir çocukluk geçirdi. Zira oldukça başarılı bir atlet ve dinamik bir rugby (ragbi) oyuncusuydu. Agresif ve kararlı bir oyun tarzına sahipti. Che Guevara, babasından satranç oynamayı da öğrendi. 12 yaşından itibaren yerel turnuvalara katılmaya başlayan Che, ergenlik yıllarında şiir ve edebiyata ilgi duyar. Özellikle Pablo Neruda’nın şiirlerini çok seven Che Guevara’nın kelimelerle ilişkisi hayatı boyunca iyi olacak, kendisi de şiirler yazacaktı.

Che, ergenlik çağında

Kendini geliştirmek için Jack London’dan Jules Verne’e, Freud ‘dan Bertrand Russell’e kadar önemli yazarları okuyan Che Guevara, fotoğrafçılıkla da ilgileniyordu. Kamerasını yanından ayırmıyor, insanları, gördüğü yerleri ve arkeolojik alanları fotoğraflıyordu. Okulda İngilizce eğitim alırken, annesinden de Fransızca öğrenen Che Guevara, aynı zamanda Fransız şair Baudelaire tutkunuydu.

CHE’NİN SİYASETE İLGİ DUYMASI

İspanya’da iç savaş başladığında Che, 8 yaşındaydı. Amcası savaş muhabiri olarak görev yapıyordu. Amcası ne zaman Arjantin’e gelse İspanya’da devrimciler ve faşist güçler arasındaki mücadeleyi uzun uzun anlatıyordu. Haberler aydan aya değişiyor, falanca şehir devrimcilerin eline geçti falanca şehir faşistlerin eline geçti şeklinde haberler geldikçe Che duvardaki İspanya haritasına devrimcileri temsilen küçük kırmızı bayrak asıyordu. Bahçede çocuklarla oynarken kendisini İspanya devrimci güçlerinin lideri yapıyor, çocuklarla savaş oyunu oynuyordu. Siper kazıyor, yoldaşlarına, “Cumhuriyet için ileri!” diye komut veriyordu.

ÜNİVERSİTE YILLARI

1944 yılında yeniden Buenos Aieres’e taşınan ailesinin maddi durumu iyice bozulmuştu. 16 yaşındaki Che Guevara küçük işlere girip çıkıyordu. 1948’de Buenos Aieres Üniversitesi Tıp Fakültesi’ndeki eğitimine başlayan Che Guevara, öğrenciliği boyunca Latin Amerika’da uzun yolculuklara çıktı. Fakültedeki ilk yıllarında Arjantin’in kuzey ve batı bölgelerini dolaşıp, buralardaki orman köylerinde cüzzam ve bazı hastalıklar üzerine çalışmalar yaptı.

MOTOSİKLETLE GÜNEY AMERİKA TURU

1951’de eski arkadaşı biyo-kimyager Alberto Granado, yıllardır konuştukları Güney Amerika seyahati için tıp eğitimine bir yıl ara vermesini önerince, ikili kısa süre sonra, “La Poderosa II” (Güçlü II) adını verdikleri 1939 model Norton marka motosikletle Alta Gracia’dan yola çıktı. Peru’da Amazon Nehri kıyısındaki San Pablo cüzzam kolonisinde gönüllü olarak birkaç hafta geçiren Granado ve Che Guevara, tur boyunca Latin Amerika’nın köylülerini yakından tanıma fırsatı bulmuşlardı.

Che, arkadaşıyla Latin Amerika turunda

Che Guevara’ya göre, Latin Amerika’nın ayrı uluslardan oluşan bir karma yapı olması, ülkeler arasındaki eşitsizliği arttırıyor, gücün bölünmesine neden oluyordu, bu yüzden kıta çapında gerçekleştirilecek bir stratejiyle Latin Amerika tek vücut olmalı bu eşitsizlik kaldırılmalıydı. Sınırları olmayan ve tek bir kültürle bağlanmış birleşik İber-Amerika’nın hayalini kurmaya başlayan Che Guevara’nın bu düşünceleri sonraki devrimleri için çıkış noktası olacaktı. Arjantin’e döner dönmez hayallerini gerçekleştirmek için tıp fakültesindeki eğitimini bir an önce bitirmeye çalışan Che Guevara, 1953 yılında mezun oldu.

GUETAMALA YILLARI

Güney ve Orta Amerika’da kaldığı yerden gezilerine devam edebilmek için 7 Temmuz 1953’te yola çıkan Che Guevara, Venezuela’daki cüzzam kolonisinde çalışmaya karar vermişti. Önce Peru’ya uğrayan Che Guevara, orada yerliler hakkında daha önce yayınlanmış bir incelemesi yüzünden tutuklanarak cezaevine gönderildi. Ceza süresi dolduktan sonra Ekvator’da birkaç gün kalan Che Guevara, burada hayatının dönüm noktalarından biri olacak tarihi bir tanışma fırsatı bulur. Ricardo Rojo adındaki avukatla karşılaştıktan sonra, Venezula’ya gitmekten vazgeçer. Rojo ile birlikte Guetamala’nın yolunu tutar. O sıralarda hükümetin başındaki Başkan Jacobo Arbenz Guzmán özellikle toprak reformu ile ilgili bir toplumsal devrim yapmaya çalışıyordu, ancak sağcı bir darbe ile devrildi. Che Guevara bunun üzerine Arjantin büyükelçiliğine sığındı.

İhtilalcilerin safına katılan Guevara bir süre sonra tutuklanarak elçilik binasından çıkarıldı. Guatemala’da birçok Kübalı sürgün ve Fidel Castro’nun kardeşi Raul Castro ile tanışan Che Guevara, Guetamala’da kalması tehlikeli bir durum alınca Meksika’ya gitti. Arbenz Guzman hükümetinin CIA destekli bir darbeyle devrilmesi, Che Guevara’nın Amerika Birleşik Devletleri’nin emperyalist bir güç olduğuna dair görüşlerini güçlendirdi.

CASTRO KARDEŞLERLE TANIŞMASI

Bu arada Küba’daki mahkûmiyeti sona erdikten sonra serbest bırakılan Fidel Castro da Meksika’ya gelmişti ve Raul, Guevara’yı 8 Temmuz 1955’te Fidel Castro ile tanıştırdı.

Che Guevara ve Castro

Castro ile aynı düşünceleri paylaşan Che Guevara, onun gerçek bir devrim lideri olduğuna kanaat getirerek Küba diktatörü Batista’yı devirmek için kurulan “26 Temmuz Hareketi”ne katıldı. Grupta doktor olarak görev yapmasına karar verildiyse de hareketin diğer üyeleriyle birlikte askeri eğitim de alır. Eğitmeni olan Albay Alberto Bayo tarafından en göze çarpan öğrenci olarak nitelendirilen Che Guevara, 18 Ağustos 1955’te Guetamala’dan gelen sevgilisi Gadea ile evlendi ve bir yıl sonra 15 Şubat’ta kızları Hilda Beatriz dünyaya geldi.

KÜBAYA AYAK BASIŞ

Granma yatıyla Küba’ya ayak basış

(NOT: Granma, 1956’da Küba Devrimi savaşçılarını taşımak için kullanılan yatın adıdır. Granma 1943 yılında inşa edilen ,12 kişilik ve 18 metre uzunluğunda bir yatın adıdır. 10 Ekim 1956’da Amerikalı bir emekliden 50.000 Meksika pezosu karşılığı satın alınmıştır. Satışın ardından, 82 Kübalı sürgün Fulgencio Batista’ya karşı bir devrim başlatma amacındaki Fidel Castro’nun liderliğinde bu yata binmiştir. Yattaki diğer isyancılar arasında Ernesto Che Guevara ve Raúl Castro da bulunmaktaydı. 25 Kasım 1956 günü Meksika’nın Tuxpan, Veracruz limanından denize açıldılar ve 2 Aralık’ta şu anda Granma Eyaleti diye bilinen yerde karaya ayakbastılar.)

Che Guevara ve Castro gerilla savaşında (Küba ormanları)

25 Kasım 1956’da Veracruz’dan yola çıkan Granma gemisiyle Küba’ya giden Che Guevara, karaya çıkar çıkmaz Batista’nın askerlerinin saldırısına uğradı. Guevara, bu çatışmada kaçan bir askerin düşürdüğü cephaneyi almak için tıbbî malzeme çantasını bırakmak zorunda kalır. O anı Che Guevara doktordan savaşçıya dönüştüğü an olarak hafızasına kazır. Bu olaydan sonra Sierra Maestra dağlarına saklanan Che Guevara, Batista rejimine karşı giriştiği gerilla savaşlarında gösterdiği cesaretle isyancılar arasında lider olarak görülmeye başlanır ve Comandante (Kumandan) olarak çağrılır.

1958 Aralık ayında devrimin en önemli olaylarından olan Santa Clara’ya saldıran “İntihar timi”ni Che Guevara yönetir. Che Guevara, 7 Şubat 1959’da zafer kazanan Fidel Castro hükümeti tarafından “Doğuştan Küba vatandaşı” ilan edilir. Bu arada Gadea ile evliliğini resmen sona erdirmek için boşanma işlemlerine başlayan Che, 2 Haziran 1959’da, kendisi gibi 26 Temmuz Hareketi’nin üyesi olan Aleida March ile evlenir.

6 ay boyunca La Cabaña hapishanesinin komutanlığına atanan ve görevi esnasında Batista rejiminin memurlarının, BRAC gizli servis mensuplarının, savaş suçlusu olduğu iddia edilenlerin ve siyasî muhaliflerin yargılanması ve infazından sorumlu olur.

Che Guevara resmiyle Küba parası

Che Guevara kısa süreliğine Ulusal Toprak Reformu Enstitüsü’nde görev yapar, ardından Küba Merkez Bankası’nın başkanlığına atanır. Che, Küba’dan diğer ülkelerdeki devrimci hareketlere yardım eder ama bunların tümü başarısızlıkla sonuçlanır. 1960 yılında Sanayi Bakanı olur. Küba sosyalizminin gelişmesinde büyük önemi olan Che Guevara, ülkenin önde gelen kişilerinden biriydi.

DOMUZLAR KÖRFEZİ ÇIKARMASI

1961 yılında gerçekleşen Domuzlar Körfezi İşgalinde Castro’nun emriyle Küba’nın en batısındaki Pinar del Rio eyaletindeki bir kuvvetin başına geçen Che Guevara burada çıkarma yapan askeri bir kuvvetini püskürtür. Bir yıl sonra ortaya çıkan Küba Füze Krizi’nde kilit rol oynayan Che Guevara, 1964’te Birleşmiş Milletler ‘in davetlisi olarak Küba’yı temsilen New York’a gider. 17 Aralık’ta Paris’e uçarak üç aylık uluslararası bir tura çıkar.

Bu gezi sırasında Çin Halk Cumhuriyeti, Birleşik Arap Cumhuriyeti, Mısır, Cezayir, Gana, Gine, Mali, Dahomey, Kongo-Brazzaville ve Tanzanya’yı dolaşan lider, 24 Şubat 1965’te Cezayir’de, uluslararası sahnede son görünüşü olacak olan “İkinci Afrika-Asya Ekonomik Dayanışma Semineri”ndeki konuşmasını yapar.

CHE’NİN GİZEMLİ KAYBOLUŞU

Che Guevara, 14 Mart’ta Küba’ya döndüğünde Havana havaalanında Fidel ve Raúl Castro tarafından sade bir törenle karşılanır. Ancak iki hafta sonra kamu hayatından çekilen lider, bir anda tamamen ortadan kaybolur. Castro’nun sağ kolu olan Che Guevara’nın, bu gizemli kayboluşuna uzun süre anlam verilemedi. Farklı sebepler de öne sürüldü. Sanayi Bakanıyken savunduğu sanayileşme projesinin görece başarısızlığı, ekonomik konularda Castro ile arasındaki görüş ayrılıkları ve Castro’nun Che Guevara’nın gücünden rahatsız olması bunlardan birkaçıydı. Che Guevara’nın Castro’ya gidiş nedenini açıklamadığı ve geride oldukça basit bir üslupla yazmış bir mektup bırakması da çoğu kişi için şaşırtıcı  bir durumdu .

Che Guevara’nın görüşleri Çin Komünist Partisi tarafından açıklanan görüşlerle benzeşiyordu ve bu durum ekonomisi gittikçe Sovyetler Birliği’ne daha da bağımlılaşmakta olan Küba için büyüyen bir sorun olmuştu. Küba’nın batılı gözlemcileri, Che Guevara’nın Sovyet koşullarına ve önerilerine karşı çıkmasına rağmen Castro’nun kabul etmek zorunda kalmasını ortadan kaybolmasına neden olarak gösteriyorlardı. Oysaki Che Guevara ve Castro, Sovyetler Birliği ve Çin’in de bulunduğu birleşik cepheyi destekliyorlardı. Sovyet lideri Kruşçev’in Castro’ya danışmadan Küba’dan füzeleri çekmeyi onaylamasını ihanet olarak gören Che Guevara, Kuzey Yarımküreyi, batıda ABD ve doğuda SSCB liderliğinde, Güney Yarımkürenin sömürücüsü olarak gördüğünü belirmişti. Che Guevara, Vietnam Savaşı sırasında komünist Kuzey Vietnam’ı destekler ve gelişmekte olan ülkelerin halklarını silahlanmaları konusunda teşvik eder.

Che ve Ailesi

Che Guevara’nın kayboluşuyla ilgili olarak soru işaretleri ve yapılan spekülasyonlar artar. Castro, 16 Haziran 1965’te yaptığı açıklamada Che Guevara’nın bilgisi dışında hareket ettiğini ve nerede olduğu konusunda yorum yapamayacağını söyledi. Aynı yılın 3 Ekim’inde Castro, Che Guevara’nın kendisine yazdığı tarihsiz mektubu açıkladı. Mektupta Che Guevara, Küba devrimine bağlı olduğunu ancak yabancı topraklarda savaşmak için Küba’dan ayrılma niyetini bildiriyordu. Dünyadaki diğer ulusların kendisini devrim için savaşmak üzere çağırdıklarını belirten Che Guevara, ayrıca hükümet, parti ve ordu içindeki tüm görevlerinden istifa ettiğini ve Küba vatandaşlığından vazgeçtiğini de mektubuna eklemişti.

1 Kasım 1965’de Castro’yla yapılan röportajda, Küba lideri, Guevara’nın öldüğüne dair söylentileri reddedip, nerede olduğunu bildiğini açıkladı.

CHE GUEVARA VE AFRİKA

Castro ve Che Guevara’nın planları vardı. Zira 14 Mart 1965’te ikili Sahara Çölü (Cezayir) altındaki bölgede Küba’nın ilk askeri operasyonunu Che Guevara’nın yönetmesi konusunda anlaşmışlardı. Daha sonra Castro’nun da doğrulayacağı bir görüşe göre, Latin Amerika ülkelerindeki koşulların gerilla çekirdeklerinin kurulması için henüz uygun olmadığını düşündüğü için Castro, bu eyleme girmesi için Che Guevara’yı ikna etmişti. Dönemin Cezayir devlet başkanı

Che Guevara ve Bin Bella

Ahmed Bin Bella ise Afrika’da hüküm süren durumun büyük devrim potansiyeline sahip görünmesinin Che’de Afrika’nın emperyalizmin zayıf halkası olduğu düşüncesini oluşturduğunu ve bu yüzden Afrika için çaba harcamak istediğini belirtmişti.

Che Guevara Kongo’da

Kongo-Kinşasa’daki Patrice Lumumba yanlısı Marksist Simba hareketinin desteklenmesi ile sürdürülecek olan Küba operasyonunda Che Guevara bir süre gerilla lideri Laurent-Désiré Kabila ile çalışır. Daha sonra Kabila’ya yeterince inanmadığı için ittifakları bozulur. O dönemde 37 yaşında olan Che Guevara, resmi askeri eğitimden geçmemesine rağmen oldukça deneyimli bir savaşçıydı. Astım hastalığı da Che Guevara’yı fazla zorluyor görünmüyordu.

Amacı Küba Devrimi’ni ihraç etmek olan Che Guevara, yerel Simba savaşçılarına komünist ideolojiyi ve gerilla savaşını öğretmeye başladı. Ancak Güney Afrikalı paralı askerler ve Kübalı sürgünler Kongo ordusuyla birlikte Che Guevara için sıkıntı yaratan bir ittifak içindeydiler. Bu yüzden Kongo’daki devrim planını gerçekleştiremedi. Che Guevara buna sebep olarak yerli Kongo kuvvetlerinin yeteneksizliğini ve kendi aralarındaki sürtüşmesini gösterdi.

Kongo’da kalıp tek başına savaşmayı düşünen Guevara, silah arkadaşları ve Castro’nun gönderdiği iki memurun ikna etmesi sonucu Kongo’dan ayrılmayı kabul etti. Ancak dünyanın diğer bölgelerindeki devrimlere kendini adamak için Küba ile olan tüm bağlantılarını kopardığını yazdığı mektubun Castro tarafından kamuoyuna açıklanması yüzünden Küba’ya geri dönmeyi gururuna yediremeyen Che Guevara, altı ay boyunca Darüsselam, Prag ve Alman Demokratik Cumhuriyeti’nde saklandı.

Bu süreç içinde Kongo deneyimiyle ilgili anılarını kaleme aldı, ayrıca biri felsefe diğeri ekonomi üzerine olan 2 kitabının taslaklarını yazdı. Castro, Che Guevara’yı Küba’ya geri dönmesi konusunda zorlasa da, Guevara, dönüşünün geçici olacağı ve adadaki varlığının sır olarak kalacağı koşuluyla bunu kabul etti. Zira Latin Amerika’da yeni bir devrim hazırlığındaydı.

BOLİVYA DAĞLARI VE CHE’NİN ÖLÜMÜ

Che Guevara 1967 yılında Bolivya’da gerillaların başındaydı. Castro, Che Guevara tarafından eğitim alanı olarak kullanılması için, yerli Bolivya Komünistleri tarafından bir arazinin satın alınmasını istemişti. Ancak bir gerilla ordusu oluşturma yolunda pek başarı sağlayamadı.

Che Guevara ve askerleri, Bolivya Ordusu’yla 1967’de ilk kez çatıştıklarında geriye bıraktıkları fotoğraflar Che’nin Bolivya’da olduğunu kanıtlar nitelikte olmuştu. Fotoğrafları gören Bolivya Devlet Başkanı René Barrientos, Che’nin bir an önce yakalanması için emir verir. Yaklaşık elli kişiden oluşan ve ELN adı verilen ordusuyla Bolivya güçlerine karşı başarı elde eden Che Guevara, savaşın ortasında bile insancıl özelliklerinden vazgeçmiyor, yakaladıkları yaralı Bolivyalı askerlere tıbbi yardımda bulunmayı talep eder ancak bu önerisi sorumlu Bolivyalı subay tarafından geri çevrilir.

Che, Bolivya dağlarında yoldaşlarıyla
Che, Bolivya dağlarında köylülerle

Guevara’nın gerilla kampının yeri bir muhbir tarafından Bolivya Özel Harekât Birliği’ne bildirilince 8 Ekim’de kamp kuşatıldı. Quebrada del Yuro kanyonunda Simeón Cuba Sarabia ile birlikte devriye gezerken yakalanan Guevara, ayaklarından yaralandıktan ve silahı bir mermiyle harap edildikten sonra teslim olmak zorunda kaldı. Tabancasında açıklanamaz bir şekilde şarjör bulunmayan Che Guevara, yakalandığı sırada orada bulunan askerlere göre, “Ateş etmeyin! Ben Che Guevara’yım ve canlı olarak daha değerliyim,” demişti.

Barrientos Guevara’nın yakalandığını öğrenir öğrenmez öldürülmesini emretmiş, Guevara yakın bir köy olan La Higuera’daki bir okula götürülmüş ve geceyi orada geçirdikten sonra, ertesi gün öğleden sonra öldürülmüştü. Çarpışmada öldüğü izlenimi vermek, yüzünün tanınır durumda olduğunu sağlamak için ayaklarına defalarca ateş edilerek öldüren Che Guevara’nın cesedi bir helikopterin iniş takımlarına sıkıca bağlanmış ve yakınlardaki Vallegrande’ye götürülmüştü.

Che Guevara’nın naaşının teşhir edilmesi

Cesedi bir küvetin içinde basına gösterildikten sonra, askeri bir doktor tarafından elleri kesilen Che’nin cesedinin akıbeti bilinmemekteydi. Zira gömüldüğünü söyleyen görüşlerin yanı sıra yakılmış olduğuna dair de spekülasyonlar vardı.

Che Guevara’yı ve Bolivya’daki faaliyetlerini yakın takibe alan kişi Félix Rodríguez adındaki CIA ajanıydı. Rodríguez Guevara’nın saatini ve diğer kişisel eşyalarını almıştı ve sonraki yıllarda bunları röportaj yaptığı gazetecilere gösterdi. Bu eşyaların bir kısmı halen CIA’de sergilenmektedir.

CHE’NİN MEZARININ KÜBA’YA NAKLİ

Guevara’nın öldüğünü 15 Ekim’de tüm Küba’ya duyuran Fidel Castro, ülkesinde üç günlük yas ilan etti.1997 yılında Guevara’nın elleri olmayan cesedinden kalan kemikler bir uçak pistinin altından kazılarak çıkarıldı, DNA testiyle kimliği tespit edilerek Küba’ya geri getirildi. 17 Ekim 1997’de cesedinden kalanlar, Bolivya’daki harekatta birlikte savaştığı 6 askerle birlikte, Küba Devrimi’ni gerçekleştirdiği Santa Clara’da özel olarak hazırlanmış anıt mezara askerî törenle gömüldü.

Che Guevara mozolesi (Küba)

CHE KÜLTÜ VE DÜNYA GENÇLİK DEVRİMİ DALGASI

Ölümünden sonra Che Guevara dünya üzerinde sosyalist devrimci hareketlerin sembolü haline geldi. Che Guevara’nın Alberto Korda tarafından çekilen fotoğrafı “dünya üzerindeki en ünlü fotoğraf ve 20. yüzyılın sembolü” olarak nitelenmiştir.

Guevara’nın cesedinin resimleri dolaştırılıp ölümü hakkındaki gerçekler tartışılırken Che efsanesi de yayılmaya başladı. Dünyanın her yerinde Che’nin öldürülmesini protesto eden gösteri yürüyüşleri yapıldı. Yaşamı ve ölümü üzerine makaleler, övgüler, şarkılar ve şiirler yazıldı. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Latin Amerika uzmanları, “gelmiş geçmiş en çekici ve en başarılı devrimcinin” ölümünün öneminin hemen farkına vararak Guevara’nın komünistler ve diğer sol eğilimliler tarafından “kahramanca ölen örnek devrimci” olarak idolleştirileceğini belirtti.

Bu tahminlerin inandırıcılığı, özellikle 1968 Mayıs’ındaki öğrenci hareketlerinde Guevara’nın güçlü bir başkaldırı ve devrim sembolü olarak ortaya çıkmasıyla birlikte giderek arttı. Sol kanattan eylemciler Guevara’nın şan, şeref ve ödüllere karşı olan belirgin kayıtsızlığını belirttiler ve Guevara’nın sosyalist idealleri aşılamak için şiddetin gerekli olduğu fikrinde anlaştılar. “Che yaşıyor!” sloganı batı bloğunda duvarlarda gözükmeye başlarken 1968 hareketlerinin önde gelen simalarından Jean-Paul Sartre’ın, Guevara’yı “çağımızın en mütekâmil insanı” olarak tanımlaması da Guevara’nın aşırı derecede övülmesini desteklemiştir.

CHE VE TÜRKİYE GENÇLİK HAREKETİ

Türkiye’deki bir yürüyüşte Che Guevara bayrakları

1968 yılından itibaren Che Guevara’nın ikonik resmi devrimci örgüt derneklerinde ve devrimci yürüyüşlerde yer almaya başlamıştır. Hiç şüphesiz Che Guevara’nın anti-emperyalist duruşu ve kendisini dünya devrimine ataması Türkiye’deki genç beyinleri derinden etkiliyordu.

Che Guevara ve Deniz Gezmiş

1975 yılına kadar her yürüyüşte ön planda taşınan Che Guevara’nın resimlerinin yerini, yavaş yavaş ilginç bir şekilde Che Guevara’nın ikonik resmine benzetilen Mahir Çayan posterleri almıştır.

Mahir Çayan

CHE GUEAVARA’DAN ÖZDEYİŞLER

 “Gerçekçi ol, imkansızı iste”

“Dik dur ve gülümse. Bırak neden gülümsediğini merak etsinler.”

“Ne kadar farklı olursa olsun; sana ait olmayana tenezzül etme ve ne kadar basit olursa olsun senin olandan asla vazgeçme.”

“Arkamdan konuşmaya devam et. Çünkü karşıma çıkacak kadar büyük değilsin.”

“Kaybetmekten korkma; bir şeyi kazanman için bazı şeyleri kaybetmelisin. Ve unutma; Kaybettiğinde değil, vazgeçtiğinde yenilirsin.”

“Savaşan, kaybedebilir. Savaşmayan, çoktan kaybetmiştir.”

“En önemlisi, dünyanın neresinde olursa olsun her haksızlığı kendinize karşı yapılmış gibi hissetme kabiliyetinizi koruyabilmenizdir. Bu bir devrimcinin en önemli özelliğidir.”   

Toplam Sayfa Ziyareti: 409 - Bugünkü Ziyaret: 1

Mücahit Özden Hun Kitapları