Son Yazılarımız

İHVÂN-I SAFÂ’DAN İRAN SAVAŞINA: SANIK SANDALYESİNDEKİ İNSAN

Loading

Değerli Okuyucular,

Bugün biri çıkıp da “İslam düşünce tarihinde, hayvanların insanları mahkemeye verdiği bir felsefe metni vardır” dese, birçok kişi buna şaşırır. Oysa bundan yaklaşık bin yıl önce, İhvân-ı Safâ adıyla bilinen gizemli bir düşünce topluluğu, tam da bunu yaptı.

“İhvân-ı Safâ” ifadesi, kelime anlamıyla “Saflık Kardeşleri” ya da “Arınmış Kardeşler” demektir. Bu isim, yalnızca bir düşünce çevresini değil, aynı zamanda bir ahlak ve ruh terbiyesi idealini de yansıtır. 10. yüzyılda, büyük ihtimalle Basra çevresinde ortaya çıkan bu gizemli topluluk, siyasî çalkantıların, mezhebî ayrışmaların ve yoğun fikrî mücadelelerin yaşandığı bir çağda, dini, felsefeyi, matematiği ve ahlakı aynı zihinsel ufukta buluşturan geniş bir düşünce projesi geliştirdi. Kimliklerini açıkça ortaya koymayan bu çevre, insanın yalnızca bilgiyle değil, aynı zamanda içsel arınmayla da olgunlaşabileceğine inanıyordu. Bu yüzden geride bıraktıkları risaleler, sadece ilmî metinler değil, insanın kendini, kudretini ve evrendeki yerini yeniden düşünmeye çağrıldığı büyük bir zihinsel ve ahlakî yolculuktu.

Bin yıl önce açılan dava kapanmadı: İnsan hâlâ yargılanıyor

İşte bu risalelerden biri olan “Hayvanlar ile İnsanlar Tartışması”, ilk bakışta alegorik bir hikâye gibi görünür. Fakat dikkatle okunduğunda, bunun sadece bir hikâye değil, insanın yeryüzündeki ahlaki meşruiyetini sorgulayan son derece derin bir metin olduğu anlaşılır. Burada konuşan yalnızca hayvanlar değildir; aslında konuşan, adalet duygusunun kendisidir.

Metnin merkezindeki dava son derece çarpıcıdır: İnsan, kendisini yeryüzünün efendisi saymakta, diğer canlıları ise kendi hizmetine verilmiş varlıklar gibi görmektedir. Onları çalıştırmakta, avlamakta, öldürmekte, kullanmakta ve bütün bunları da “akıllı” ve “üstün” olduğu iddiasıyla meşrulaştırmaktadır.

Hayvanların itirazı ise yalın ama yıkıcıdır:

“Eğer siz gerçekten daha akıllı ve daha üstünseniz, neden daha adil değilsiniz?”

İhvân-ı Safâ’nın dehası tam da burada ortaya çıkar. Çünkü tartışma görünüşte insan ile hayvan arasındadır; fakat gerçekte burada yargılanan şey, insanın kendine dair anlattığı büyük hikâyedir. İnsan, tarih boyunca kendini “akıllı”, “medenî”, “terbiyeli”, “seçilmiş” ve “üstün” ilan etti. Fakat yeryüzünde en büyük tahribatı da çoğu zaman yine o üretti.

Tam da bu yüzden, bu bin yıllık metin bugün yeniden okunmalıdır.

Çünkü aradan asırlar geçmiş olsa da insanın kendini aklama biçimi fazla değişmemiştir.

Dün doğayı kendi hizmetinde gören insan, bugün bütün coğrafyaları kendi güvenlik haritasının parçası gibi görmektedir. Dün hayvanları sömüren zihniyet, bugün şehirleri “stratejik hedef”, enerji altyapılarını “meşru baskı aracı”, sivil yaşamı ise “kaçınılmaz bedel” olarak kodlamaktadır. Bugün bölgemizde yaşanan savaşlara, özellikle de İran etrafında büyüyen yangına baktığımızda, İhvân-ı Safâ’nın o eski sorusu yeniden karşımıza çıkıyor:

İnsan gerçekten aklın ve adaletin temsilcisi midir?

Ortadoğu’da yaşananlar, sadece devletler arası bir askerî gerilim değildir. Aynı zamanda modern insanın, kendi şiddetini hangi kavramlarla meşrulaştırdığının da acı bir tablosudur. Şehirler vuruluyor, enerji ve sivil altyapı tehdit altına giriyor, çocukların ve ailelerin hayatı “jeopolitik zorunluluk” dilinin gölgesinde siliniyor.

Fakat insan, tarih boyunca en büyük zulmünü çoğu zaman kaba vahşet diliyle değil, tam tersine yüksek kavramlarla işlemiştir:

  • güvenlik adına,
  • düzen adına,
  • medeniyet adına,
  • zorunluluk adına,
  • hatta bazen barış adına.

İşte İhvân-ı Safâ’nın metni tam burada yeniden canlanır. Çünkü hayvanların insanlara yönelttiği asıl suçlama şudur:

“Siz sadece güçlü değilsiniz; aynı zamanda gücünüzü hakikat ve adalet kisvesi altında kullanıyorsunuz.”

Bugünkü savaş dilinin de en tehlikeli tarafı budur.
Bombalar yalnızca binaları yıkmaz; kelimeleri de kirletir. “Savunma”, “önleyici darbe”, “stratejik hedef”, “zorunlu karşılık” gibi ifadeler, çoğu zaman acının gerçek yüzünü görünmez hâle getirir. İnsan da tam bu noktada, kendi vicdanından uzaklaşır.

Bu yüzden “Hayvanlar ile İnsanlar Tartışması”, modern anlamda bir “hayvan hakları manifestosu” olarak okunmaktan daha fazlasını hak eder. O, aslında insanın kendini merkeze koyan kibrine karşı yazılmış erken bir ahlak davasıdır.

Ve bu dava kapanmış değildir.

Bugün İran semalarında, Gazze’nin enkazında, Lübnan sınırında, Irak ve Suriye hattında, hatta ekranlarımızda sıradanlaşan bütün savaş görüntülerinde yeniden aynı soru dolaşıyor:

Aklı olan gerçekten kim?
Kendini üstün ilan eden insan mı, yoksa zulmetmeyen varlık mı?

Belki de İhvân-ı Safâ’nın asıl büyüklüğü, bu soruyu bin yıl önceden sezip insanlığın önüne koymuş olmasıdır.

Çünkü onların kurduğu mahkemede, görünüşte hayvanlar konuşur. Ama gerçekte sanık sandalyesinde oturan hep aynıdır: İnsan.

Ve insan, bugün de hâlâ aynı savunmayı yapmaktadır:

Ben daha akıllıyım.
Ben daha güçlüyüm.
Ben daha medeniyim.
Ben haklıyım.

Fakat yeryüzü başka bir şey söylüyor.

Şehirler başka bir şey söylüyor.
Mezarlar başka bir şey söylüyor.
Yetimler, sürgünler, sessiz kalan canlılar, dilsiz taşlar ve yanmış ufuklar başka bir şey söylüyor.

Belki de artık yeniden o eski davaya dönmenin zamanı gelmiştir.

Çünkü insanı gerçekten yüceltecek olan şey,
ne teknik üstünlüğü,
ne askerî kapasitesi,
ne de yıkım gücüdür.

İnsanı yüceltecek olan tek şey, gücünü sınırlayabilme ahlakıdır.

Ve eğer insan bunu kaybetmişse, o zaman bin yıl önceki o mahkemede hayvanların sorduğu soru bugün de bütün ağırlığıyla önümüzde durmaktadır:

“Siz gerçekten üstün müsünüz, yoksa sadece daha tehlikeli misiniz?”