Son Yazılarımız

REVAN’IN SON HANI: HÜSEYİN KULU HAN

Loading

Değerli Okuyucular,

Bazı şehirler bir günde düşmez, bir günde üzerini toz perdesi kaplamaz. Kale kapıları kırılmadan önce hafızası yorulur, surları aşılmadan önce ruhu incinir. Çarşıları açık kalır, fırınlarında ekmek pişer, sokaklarında çocuk sesleri dolaşır. Hayat görünüşte devam eder. Fakat dikkatle bakanlar bilir ki şehir artık eski şehir değildir. Çünkü bazı şehirler top ateşi yerine zamanın acımasız dalgalarına yenik düşerek tarihin karanlığına gömülürler.

Revan (İrevan) böyle bir şehirdi.

Bir zamanlar hanların hüküm sürdüğü, serdarların at koşturduğu, Aras Nehri rüzgârının sur taşlarına vurduğu bu eski sınır başkenti, on dokuzuncu yüzyılın ilk çeyreğinde orduların hedefi oldu, tarihin kendisiyle kuşatıldı. Bağlarda üzüm yine olgunlaşıyor, pazar yerlerinde sesler yükseliyor, sabah kapıları yine açılıyordu. Ama ufukta görünen duman, yalnız yaklaşan yabancı askerlerin değil, kapanmak üzere olan bir çağın işaretiydi.

O günlerde Revan’da bir adam vardı. Kimileri ona han dedi, kimileri serdar. Halk ise onu son siper gibi gördü. Çünkü bazı insanlar yalnız bir şehri yönetmez; dağılmak üzere olan bir dünyanın son düzenini omuzlarında taşırlar.

O adamın adı Hüseyin Kulu Han Kaçar idi.

Hüseyin Kulu Han Kaçar

Hüseyin Kulu Han, rahat sarayların değil, sert coğrafyaların yetiştirdiği bir devlet adamıydı. Yaklaşık 1742 yılında Güney Azerbaycan sahasında doğdu. Kaçar Hanedanının Koyunlu koluna mensuptu. Genç yaşlarında Şiraz saray çevresinde görev aldı. Taht mücadelelerinin, suikastların ve ansızın değişen sadakatlerin hüküm sürdüğü bir çağda yükseldi.

Böyle zamanlarda hayatta kalmak için yalnız cesaret yetmez. İnsan yüzü okumayı, sessizliği dinlemeyi, doğru anda konuşup doğru anda susmayı da bilmek gerekir. Onun yükselişi, yalnız askerî kabiliyetin değil, siyasal sezginin de sonucuydu.

Feteli Şah Kaçar onun sadakatini ve yeteneğini gördü. Horasan gibi zor bir bölgenin idaresini verdi. Nihayet 1806 yılının Aralık ayında onu Revan Hanlığı’nın başına gönderdi. Verilen “Serdar” unvanı, yalnız bir nişan değil, Aras’ın sol kıyısındaki kuvvetlerin başkomutanlığıydı. Yani o, yalnız bir şehrin yöneticisi değil, bir sınır dünyasının muhafızıydı.

O günlerin Revan’ı yalnız bir kale değildi. Bağları, bahçeleri, hanları, kervan yolları, köyleri ve ovalara uzanan damarlarıyla yaşayan bir coğrafyaydı. Bugünkü Iğdır ovası da bu tarihî dünyanın sessiz uzantılarından biriydi. Aras yalnız su taşımazdı; haber, ticaret, korku ve umut da taşırdı.

Hüseyin Kulu Han’ın başarısı, yalnız savaş meydanlarında aranırsa eksik kalır. O, köylerin verimini takip etti. Otlakların durumunu sordu. Yeni kanallar açtırdı. Boş toprakları iskâna açtı. Bağlar kurdurdu. Çiftçiye tohum ve hayvan sağladı. Tüccara sermaye verdi. Kuraklıkta vergiyi hafifletti, afet zamanlarında halkın yükünü azalttı.

Revan çevresinde anlatılan bir rivayete göre, kurak geçen bir yılda köylüler vergi yükü altında ezileceklerini düşünerek huzuruna çıkarıldı. Hüseyin Kulu Han böyle günlerde sessiz kalır, pencereye yürüyüp kurumuş toprağa bakar, şöyle derdi: “Toprağın vermediğini kuldan istemek zulümdür.”

Rivayet midir, hakikat midir bilinmez. Ama halk hafızası çoğu zaman yalnız güçlü adamları değil, adil adamları da yaşatır.

Fakat kuzeyde yeni bir kudret yükseliyordu. Rusya İmparatorluğu güneye doğru iniyor, Kafkasya’daki hanlıkları ve kaleleri kendi merkezî düzenine bağlamak istiyordu.

Hüseyin Kulu Han yaklaşan tehlikeyi erkenden gördü. Revan Kalesi’nin hendeklerini derinleştirdi. Surları kuvvetlendirdi. Garnizonu artırdı. 1807 yılında Fransız mühendislerin yardımıyla kaleyi Avrupa usulünde tahkim ettirdi. Bu yalnız askerî hazırlık değildi. Bu, yaklaşan yüzyıla verilmiş tarihî bir cevaptı.

REVAN KALESİ

Revan Kalesi, Hrazdan Nehri’nin sol kıyısında, şehre hâkim stratejik bir noktada yükseliyordu. İlk büyük inşası 1582–1583 yıllarında Ferhad Paşa tarafından gerçekleştirildi. Sonraki yüzyıllarda savaşlar, kuşatmalar ve 1679 depremi sebebiyle ağır hasar gördü; ardından yeniden inşa edilerek güçlendirildi. İran hâkimiyeti döneminde kaleye son büyük düzenlemeleri yapan isim ise Hüseyin Kulu Han Kaçar oldu.

Revan Kalesi

Kale, kuzey, doğu ve güney cephelerinde çift surlarla çevriliydi. Bu surlarda çok sayıda kule ve burç bulunuyordu. Batı cephesi ise doğal savunma hattı niteliğindeki derin Hrazdan vadisiyle korunuyordu. İki ana kapısı vardı: kuzeyde Bab-i Şirvan, güneyde Tebriz Kapısı. Ayrıca kuşatma zamanlarında su temini için nehre inen gizli geçitlere sahipti.

17. ve 18. yüzyıllarda Erivan Kalesi, Osmanlı ve İran ordularının ele geçirmekte zorlandığı Doğu’nun en güçlü kalelerinden biri sayılıyordu. Derin hendekleri, kalabalık garnizonu, sarp coğrafyası ve çok katmanlı savunması sayesinde uzun süre dayanabildi. Bu nedenle yalnız bir askerî yapı değil, Kafkasya’daki güç mücadelesinin sembollerinden biri olarak tarihe geçti.

***

Rus orduları defalarca geldi. Kuşattı. Ateş açtı. Fakat her seferinde karşılarında yalnız taş duvarlar değil, örgütlü bir irade buldular.

Revan kuşatmaları sırasında Hüseyin Kulu Han yalnız değildi. Bu coğrafyada sadakat bazen kâğıda değil söze yazılır, bazen resmî ordularla değil aşiret atlılarıyla savunulur.

Kuşatma günlerinde Celalî, Redkan (Redkî) ve Brukan (Brukî) aşireti süvari birlikleri ona destek verdi. Dağ geçitlerini tuttular, haber taşıdılar, ani baskınlara katıldılar. Çılgın süvariler sis çöktüğünde görünmezlerdi ancak şafak söktüğünde ansızın belirirlerdi.

Bu destek, Revan direnişinin yalnız bir hanlığın değil, farklı toplulukların ortak savunusu olduğunu gösteriyordu.

1827’de büyük kuşatma yeniden geldi. Rus ordusu Revan önlerine dayandı. General Paskeviç komutasındaki kuvvetler şehri çember içine aldı. Kale içinde binlerce savunmacı, toplar ve aylar öncesinden hazırlanmış tahıl stokları vardı.

General Paskeviç, Revan kalesini kuşatır

Rivayet edilir ki kuşatmanın en ağır gecelerinden birinde Hüseyin Kulu Han surlara çıktı. Şehrin üzerine çöken karanlığa baktı. Uzakta düşman ateşleri yanıyordu. Aşağıda uyumayan bir şehir vardı. Bir evde çocuk ağlıyor, başka bir evde dua ediliyor, bir sokakta nöbetçi adımları yankılanıyordu.

Belki o anda gençliğini düşündü. Belki ilk zaferlerini. Belki de hiçbir şey düşünmedi. Çünkü bazı gecelerde insanın zihninde yalnız ağır bir sessizlik olur.

Kürt süvari birlikleri Hüseyin Kulu Han’a desteğe gider

Teslim teklifleri geldi. Para vaatleri sunuldu. O reddetti. Fakat kale bütünüyle tecrit edilince, kalan kuvveti korumak için çekildi. Savunmayı kardeşi Hasan Han sürdürdü. Revan düştü.

Taşlar ele geçirildi. Fakat hatıra ele geçirilemedi.

Revan’ın düşüşü yalnız bir askerî yenilgi değildi. Aynı zamanda bir idarî zihniyetin sona erişiydi. Hanlık düzeninin yerini imparatorluk vilayet sistemine bıraktı. Defterler değişti. Mühürler değişti. Vergi usulleri, idarî dil ve resmî kurumlar değişti. Sonraki yıllarda Erivan Guberniyası adıyla yeni bir yapı kuruldu.

Bu yeni dönemi yalnız iyi ya da kötü diye okumak eksiktir. Her tarihî sistem kendi şartlarının ürünüdür. Yeni idare merkezî kayıt düzeni, başka tür kurumlar ve farklı bir yönetim mantığı getirdi. Fakat eski hanlık dünyasının şahsî nüfuzu, sınır aristokrasisinin rengi, yerel siyaset dili ve kendine özgü ruhu da sona erdi.

Bir çağ kapandı. Yerine başka bir çağ açıldı.

Revan düştükten sonra Hüseyin Kulu Han’ın yolu sislere karıştı. Bir zamanlar ordular sevk eden, fermanlar yazdıran, kapılar açtıran adam artık sürgün yollarının yolcusuydu.

Kaynaklar onun son yılları hakkında farklı şeyler söyler. Kimi rivayetler Güney Azerbaycan taraflarında eski kudretinden uzak, sessiz ve dar imkânlarla yaşadığını anlatır. Başka rivayetler ise yeniden itibar gördüğünü, Kaçar hizmetinde görev aldığını ve varlıklı biçimde hayatını tamamladığını söyler.

Kesin olan şudur: 1831 yılında öldüğü kabul edilir.

Fakat tarihi şahsiyetlerin yaşamına tarih asla bir son vermez. Çünkü onların hayatı mezar taşında değil, hafızada tamamlanır. Hüseyin Kulu Han da onlardan biriydi. Nerede öldüğünden çok, neyi temsil ederek öldüğü önemlidir. O öldüğünde yalnız bir insan değil, Revan’ın eski çağından geriye kalan son büyük gölge de çekildi.

Bugüne Düşen Gölge

Aradan iki asır geçti. Hanlıklar tarihe karıştı. Kalelerin yerini modern şehirler, kervan yollarının yerini otoyollar, fermanların yerini elektronik emirler aldı. Fakat coğrafyanın kaderi bütünüyle değişmedi.

Bugün Iran çevresinde yaşanan gerilimler, enerji yolları üzerindeki mücadeleler ve büyük güç hesapları, bu bölgenin hâlâ tarihin sert rüzgârları altında bulunduğunu gösteriyor. Dün Revan Hanlığı, Kaçar Devleti ile Rusya İmparatorluğu arasındaki baskının sınır kapısıydı. Bugün aynı coğrafyanın daha geniş halkası yine küresel hesapların merkezinde duruyor. Dün toplar konuşuyordu, bugün füzeler ve yaptırımlar konuşuyor. Değişen araçlardır; değişmeyen şey, bu hattın jeopolitik ağırlığıdır.

Tarih bazen aynen tekrar etmez. Ama aynı vadilerden yeniden geçer.

Bugün Iğdır Ovası üzerinde gün batarken, Aras kıyılarında akşam sessizliği çökerken insan bazen tarihin hâlâ orada dolaştığını hisseder. Sanki uzak bir tepede atlı nöbetçiler görünür gibi olur. Sanki rüzgâr unutulmuş bir serdarın adını taşır.

Hüseyin Kulu Han yalnız Revan’ın son hanı değildi. O, kapanan bir dünyanın son vakar sahibi yüzlerinden biriydi.

Güneş battığında ışık bir anda kaybolmaz. Ufukta bir süre daha kalır.

Ve bazen bir çağ, gökyüzünde kalan son kızıllık kadar uzun yaşar. Revan’ın ufkunda kalan o son ışığın adı, Hüseyin Kulu Han’dı.