AĞRI DAĞI’NA SAYGI VE BİR SEMPOZYUM

Toplu Yazılar

Değerli Okuyucular,

Kültür ve Turizm Bakanlığı (özellikle Bakanlıkta Müşavir olarak görev yapan Sayın Asım Keser’in katkısını hem vurgulamak hem de takdir etmek isterim) ile aslen Doğubayazıtlı olan, Ağrı Dağı ve Nuh’un Gemisi’ni tanıtım konusunda Turizm Sektöründe dünya çapında ün yapmış Sayın Ahmet Ertuğrul’un birlikte organize ettikleri, “ULUSLARARASI NUH TUFAN’IN AĞRI DAĞINDAKİ ARKEOLOJİK İZLERİ” başlıklı konferansa eşimle birlikte davetliydik.

“Paraşüt Ahmet” lakabıyla ün salan Ahmet Ertuğrul

Gürbulak Sınır Kapısı’na yakın bir yerde kurulmuş olan Noah’s Ark Village (Hz. Nuh’un Gemisi Köyü) isimli tesiste, 5 Mayıs 2022 tarihinde başlayan ve üç gün süren sempozyumda, dünyanın dört bir yanından bilim insanları, uzmanlar, öğretim görevlileri, gazeteciler ve özellikle Ağrı ve Iğdır illerinden önemli isim ve şahsiyetler hazır bulundular.

(Soldan sağa) 23. Dönem Ağrı Milletvekili Mehmet Hanifi Alır, Doğubayazıt Belediye Başkanı Yıldız Acar, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda Müşavir Asım Keser, Iğdır Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Selahattin Çelebi

Birinci gün yapılan toplantıda şahsıma da konuşma hakkı verildi. Şöyle bir gelişme yaşandı: Konuşmaların simultane (eşzamanlı) çevirisi öngörülmüştü.  Muhtemelen teknik bir hatadan dolayı duayen gazeteci Coşkun Aral Bey’in Türkçe yaptığı konuşma İngilizceye çevrilmedi. Bu durumun, Türkçe bilmeyen katılımcılarda çok belirgin olmasa da sanki bir rahatsızlık yaratmış olabileceği hissine kapıldım.

Coşkun Bey’den sonra kürsüye davet edildim. Konuşmamı Türkçe yapmayı planlıyordum ama salondaki “psikolojik” dengeyi korumak adına İngilizce doğaçlama bir konuşma yaptım. Hatta konuşmamın başında Türkçe konuşarak şaka yollu bir açıklamada bulundum: “Coşkun Hocamız Türkçe konuştu, Türkçe bilmeyen konukları cezalandırdı; ben de İngilizce konuşup İngilizce bilmeyen konukları cezalandıracağım.”

(Soldan sağa) Duayen Hocamız Akay Aktaş, Müşavir Asım Keser, Mücahit Özden Hun ve Öğretim Görevlisi Alaaddin Yanardağ

İngilizce yaptığım sunumu, zaman sınırlılığı nedeniyle kısa tutmak zorunda kaldım. Konuşmam iki bölümden oluşuyordu.

Aşağıda, sempozyumda İngilizce olarak yaptığım ve iki bölümden oluşan konuşmamın Türkçe metnini dikkatinize sunuyorum:

BİRİNCİ KONUŞMA BAŞLIĞIM: AĞRI DAĞI’NIN RUHU

Değerli Misafirler!

Hoş geldiniz! Öncelikle şunu belirtmek istiyorum. Ağrı Dağı’nın kuzey yamacında yer alan Iğdır’da dünyaya geldim. Yani bir anlamda Ağrı Dağı’nın yani Ararat’ın çocuğuyum. Araştırmacı yazar olduğum için benim sunumum biraz farklı olacaktır. Muhtemelen diğer konuşmacılar arkeoloji, dinler tarihi, sanat tarihi, antropoloji, mineraloji vb konularda sunumlarını gerçekleştirirken ben farklı bir konuya dikkatinizi çekmeye çalışacağım.

Konuşmam iki bölümden oluşuyor: Birinci bölümde, iç dünyamla Ağrı Dağı arasındaki hesaplaşmadan bir kesiti sizlere aktaracağım; ikinci bölümde unutulan önemli bir ismi hatırlatacak, hayatı hakkında sizleri bilgilendireceğim.

Konuşmama bir soruyla başlamak istiyorum: Hayatınızda hiç kâbus gördüğünüz oldu mu? İçinizden, “Elbette!” dediğinizi duyar gibiyim. Sorumu bu kez değiştirmek istiyorum: Hayatınızda hiç arka arkaya aynı kâbusu üç gün beş gün bir hafta bir ay boyunca gördüğünüz oldu mu? Gün sayısı artınca havaya kalkacak ellerin sayısının da azalacağını tahmin ediyorum. Sorumu hiç abartısız devam ettirmek istiyorum: Aynı kâbusu iki ay boyunca göreniniz oldu mu? Yüzde yüz eminim bu soruyu cevaplamak için benden başkasının eli havaya kalkmayacaktır. Evet, bir zamanlar iki ay boyunca aynı kâbusu arka arkaya tekrar tekrar gördüm.

Yıl 1988. İlkbahardı. Paris’te bir Fransız şirketinde çalışıyordum. 30 yaşındaydım, bekardım. Aniden, hiçbir neden yokken kabuslar görmeye başladım. Kabuslar iç dünyamı allak bullak ediyor, bazen içimde olağanüstü bir sevinç (!) duygusu bazen de ecelimle yarış halinde korkuyla uyanıyordum.

Her iki durumda da yataktan çıkmak istemiyordum. Ancak dışarıdaki yaşam ve gerçeklik beni çağırıyordu. Yataktan nasıl çıktığımı, nasıl duş aldığımı, nasıl metroya bindiğimi hatırlamıyordum. İş yerine varıyor, isteksiz bir şekilde bilgisayarın başına oturuyor, asosyal bir kişilik bozukluğuyla içime kapanıyor, konuşulanları duymuyor, söylenenleri işitmiyordum. Hayat, benim için ölmüş gibiydi.

Fransız arkadaşlar, ilk zamanalar bunun geçici bir durum olduğunu varsayıp, hoşgörülü davrandılar. Bir ayı aşkın bir zaman geçip de davranışlarımda bir değişiklik olmadığını görünce, kendi aralarında bana bir lakap taktılar: “Somnambule(sonambül)” yani “Uyurgezer”.

Bir gün, “Somanambule” kelimesini duyunca, bir şeyler yapmam gerektiğine karar verip, pratisyen doktora gittim. Kabuslar gördüğümü, uyku bozukluğundan kurtulmak istediğimi söyledim.

“Ne yazık ki yapabileceğim bir şey yok! Sizi bir Psikiyatrist arkadaşa yönlendireceğim.”

Aynı hastanede ikinci kattaki psikiyatristin kapısını çalıp içeri girdim. Gözleri ve saçları siyah, yüz hatları daha çok Güney Kafkasya halklarının tipik izlerini taşıyan genç bir bayan doktor koltuğunda oturmuş bir şeyler yazıyordu. Oturmamı istedi. Hayatımda ilk kez bir psikiyatristin huzuruna çıkıyordum:

“Sizlere nasıl yardımcı olabilirim?”

“Kabuslar görüyorum. Nerdeyse iki aydır bu durumdan mustaribim. İş hayatımı ve günlük yaşantımı olumsuz etkiliyor.”

“Ne tür kabuslar?”

“Bilmem, hiç Ağrı Dağı yani Ararat adını duydunuz mu? Kabuslarım Ağrı Dağı’yla ilgili. Ağrı Dağı’nın kuzey yamacında Iğdır isimli bir şehir var. Ermenistan’ın başkenti Erivan’a çok yakın! İşte o şehirde doğup büyüdüm. Kabuslarım da hep bu bölgeyle ilgili.”

“Biraz detaylandıra bilir misiniz?”

Ilık bir ilkbahar günüydü. Pencere açıktı. Uzakta hastane bahçesindeki kocaman ağaçları görebiliyordum. Kafamı pencereye doğru çevirdim, ağaçlara bakarak konuşmaya başladım.

“Bazen rüyamda kendimi Ağrı Dağı’na doğru yürürken buluyorum. Her taraf yeşillik ve rengarenk çiçeklerle dolu… Hayvanlar neşeyle sağa sola koşuşturuyorlar… İçimde tarifsiz bir mutluluk var. Ağrı Dağı, uzun zamandır hasret kaldığı evladını sevinçle karşılayan bir anne gibi gülümser gibidir. Kocaman volkanik taşları, büyük adımlarla zıplıyor, hızla zirveye doğru koşuyorum. ..Kendimi bembeyaz zirvede buluyorum. Bu kez kanatlanıp uçuyorum…

Önce Iğdır’ın üzerinde turluyorum. Doğduğum eve, şehrin sokaklarına kuş bakışı göz atıyorum. Aras Nehri’ni geçip bu kez Erivan’ın üzerinde uçuyorum. İnanın bana Doktor Hanım, Erivan’da hiç bulunmadım ama beni bugün Erivan’a götürürseniz, hangi sokakların birbiriyle nasıl kesiştiğini sizlere rahatlıkla söyleyebilirim. Sevinçle Ağrı Dağı’nın zirvesinde ve civarında gökyüzünde bir kartal gibi süzülürken birden çalar saat beni uyandırıyor. Mutluluğumu yarıda kestiği için bir kızgınlık duygusu içimi dolduruyor. Yataktan çıkmak istemiyorum. Derin rüyama geri dönüp uykuma devam etmek istiyorum. Ancak biliyorum, uyanmak zorundayım. Bu kızgınlık ve hayal kırıklığı bütün gün üzerimde kalıyor.

Doktor Hanım, bir gün sonra bu kez kendimi başka bir rüyanın içinde buluyorum. Ağrı Dağı’na veda edip uzaklaşıyorum… Ağrı Dağı kızgın… Üzüntülü… Sarsıla sarsıla ağlıyor yani deprem oluyor… Korkuyorum, koşarak uzaklaşmak istiyorum. Bu kez, Ağrı Dağı patlıyor, gazlar, dumanlar, küller ortalığı dolduruyor. Korkuyla uzaklaşmaya devam ediyorum. Ağrı Dağı büyük bir gürültüyle patlıyor, sıcak sarı renkteki lavlar yamaçlardan aşağı bir nehir gibi akıyor… Bitkileri ve çiçekleri yakıp yok ediyor… Hayvanlar can havliyle sağa sola koşuşturuyor. Ben de korkuyla koşmaya devam ediyorum… Lavlar beni ha yakaladı ha yakalayacak… İşte o anda çalar saat çalıyor. İçimde büyük bir korkuyla uyanıyorum.

Rüyalarımda patlayan Ağrı Dağı

Doktor Hanım ister sevinçle ister korkuyla uyanayım, değişen bir durum olmuyor. Dışarıda beni bekleyen hayata geri dönmek istemiyorum. Evden çıkmak için kendimi zorluyorum.”

Uzun uzun rüyalarımı detaylandırıyor, halen bir gece önce gördüğüm rüyayı en küçük detayına kadar kendimden geçmiş bir halde anlatıyordum.

Konuşmamı tamamladıktan sonra gözlerimi Doktor Hanım’a çevirdim. Şaşırdım. Doktor Hanım, sessizce ağlıyor, göz yaşlarını kuruluyordu. Bu duruma elbette bir anlam veremedim. Hatta anlattıklarımla Doktor Hanım’ı üzdüğümden içimde bir pişmanlık duygusu uyandı.

Aniden göz göze geldik. Tüm şaşkınlığıma Doktor Hanım, ani bir hareket yaptı, dirseklerini masaya dayayıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Ben zaten “uyurgezer” bir ruh haline sahiptim. Ne yapacağıma karar veremedim. Yardım istemekte aklıma gelmedi. Uzun sürmedi. Doktor Hanım, başını kaldırdı, gözlerini kurularken, özür diledi:

“Şimdi de ben kendi hikayemi anlatayım: Anneannem Ermeni’ydi. Erivan’da doğup büyümüştü. 13-14 yaşlarında ailesi Fransa’ya taşınır, o da sonraki yıllar bir Fransız beyle evlenerek Paris’e yerleşir. Beni, anneannem büyüttü. Bana en güzel yemekleri o yapar, en güzel ninnileri o söyler, en güzel masalları o anlatırdı. Anneanneme sarılarak yatardım.

Üç-dört yaşlarımda olmalıydım. Gecenin bir yarısı uyandığımı, anneannemin hıçkırarak ağladığını hayal meyal hatırlıyorum. 6-7 yaşıma gelince, bir gün sordum:

“Anneanne niçin ağlıyorsun?”

“Ağrı Dağı ve Erivan rüyalarıma giriyor.”

Anneannemin bu açıklaması çocuk zihnimi tatmin etmedi. Anneannem Ağrı Dağı ve Erivan hasretiyle bu dünyaya veda etti. Üniversite’de öğrenciyken Erivan’da geçmişte yaşanan olayları araştırdığımda anneannemin kabuslarını ve hıçkırarak ağlamalarına ancak o zaman bir anlam verebildim. Sizin anlatımınız bana çok sevdiğim anneannemi hatırlattı.”

Doktor Hanım konuşmasını tamamladıktan sonra ayağı kalktı, elini uzatarak son sözünü söyledi:

“Mösyö, ne anneanneme ne size ne de Ağrı Dağı’nın acısını yüreğinde taşıyan diğerlerine yardımcı olmam mümkün değil çünkü sizlerin ruhunuzla Ağrı Dağı’nın ruhu iç içe girmiş yeni bir ruh olarak ortaya çıkmış… Sizin ruhunuzu Ağrı Dağı’nın ruhundan ayırmam mümkün değildir. Yapabileceğim bir şey yok! Çok üzgünüm!”

Odadan çıkıp koridorda yürürken kendi kendimi şunu söyledim: “Eğer sorun buysa, hoş geldin ruhuma Ağrı Dağı’nın yüce ruhu!”

O günden sonra kabuslarım sona erdi.

İKİNCİ KONUŞMA BAŞLIĞIM: USTAYA SAYGI

Yıl 2011. Aralık ayının ortaları bir zaman… St. Petersburg şehrinde bir enerji konferansına davetliydim. Konferanstan sonra, 3-4 günlük boş zamanım vardı. 8 saatlik tren yolculuğuyla Estonya’nın başkenti Tallinn’e vardım.

Sokaklarda dolaşırken bir afiş gördüm. Şöyle yazıyordu: “Reise zum Ararat / Journey to Ararat.” Yani, “Ararat’a Yolculuk.”

Friedrich Parrot’ın Kitabının Almanca Baskısı

Friedrich Parrot’ın Kitabının İngilizce Baskısı

Riho Vastrik isimli Estonyalı genç bir yönetmenin hazırladığı bir Ağrı Dağı belgeseli, gösterimdeydi. Filmi merakla izledim. Riho Vastrik, kayıtlı tarihe göre, Ağrı Dağı’nın zirvesine çıkan ilk insan olan (1829) ve kendisi gibi Dorpat (Tartu) şehrinden Friedrich Parrot’un yani USTASININ ayak izlerinden giderek bir belgesel hazırlamıştı.

Belgeseli izledikten sonra içimde bir kızgınlık, kıskançlık, kendi kendimi suçlama duygusuyla boğuşmaya başladım. Ben, Ararat’ın gerçek çocuğuydum ama o çok sevdiğim ve aylarca kabusunu gördüğüm Ararat’ın zirvesine ilk kimin adım attığını bilmiyordum. Iğdır’dan 3500 km uzaklıktaki Tallinn şehrinde Estonyalı genç bir yönetmen zirveye çıkan ilk ismi, yani “USTASINI” onurlandırıyor, bir belgesel yapıp, gösterime sokuyordu.

(Belgeseli izledikten sonra ilk işim otele dönmek, bilgisayarımın başına geçip, daha sonra ismini ARARAT ARARAT koyacağım kitabı yazmaya koyulmak oldu. Bu kitabı iki haftada tamamladım. Ankara’ya döner dönmez Ocak 2012’de yayımladım. 2002’de yayımladığım IĞDIR SEVDASI kitabından sonra yazdığım ikinci kitap ve ilk romanımdı.)

FRIEDRICH PARROT KİMDİR?

Friedrich Parrot (fridrih parrıt), 1792 Almanya’nın Karlsruhe şehrinde dünyaya gelir. Alman asıllıdır. Üniversitede fizik hocası olan babası, bir nedenle, o yıllar Çarlık Rusya’sı sınırları içinde olan Dorpat (bugün Tartu) şehrine (bugünkü Estonya) taşınır. Tüm aile, Çarlık Rusya’sı vatandaşı olur.

Parrot, Tıp okumaya başlar. Bilimsel keşiflere ilgi duyar. Mineraloji okuyan Moritz isimli arkadaşıyla 1811/12 yıllarında Kırım ve Kafkasya Dağlarına keşif yolculuğuna çıkar. Hatta Kazbek dağına tırmanmak ister ama başarılı olamaz. Elinde, İtalyan bilim insanı Torriçelli’nin icat ettiği barometre vardır. Hazar Denizi ve Karadeniz’in su seviye farkını barometreyi kullanarak ölçer.

Gönlünde Ağrı Dağı’na tırmanmak vardır ama o yıllarda Ağrı Dağı’nın kuzey yamacı ve Erivan bölgesi İran Hanlıklarının, güney yamacı da Osmanlıların kontrolündedir. Keşif gezileri için izin almak nerdeyse imkansızdır. Dorpat’a geri döner.

1828 yılında Ağrı Dağı’nın kuzey kesiminin ve Erivan şehrinin Çarlık Rusya’sı sınırlarına dahil edildiğini öğrenir. Nihayet Ağrı Dağı’na tırmanmak için bir fırsat doğmuştur!

Parrot, o yıllar dört dalda profesörlük unvanını taşımaktadır: Fizyoloji, Patoloji, Semiyoloji ve Fizik. Bu yüzden önce üniversite senatosundan izin alır. İmparatorluk sınırlarına yeni dahil edilen bölgede keşif yapacağından yani Güney Kafkasya’ya gitmek için bu kez Çar’a başvurur. Çar, bilimsel keşiflerden yana birisidir.  Hatta iki Kazak askerini de koruma olarak görevlendirir.

Friedrich Parrot’ın kendi çizimiyle Hz. Yakup Manastırı gravürü

Parrot, iki askerle Tiflis’e varır. Erivan’da veba vardır. Tiflis’te üç ay bekler. Parrot’ın en büyük endişesi Erivan’a gittiğinde Rusça bilen birisini bulmaktır. Bu nedenle Tiflis’teki Ermeni okulunu ziyaret eder. Hem yazar hem öğretmen olan Alemdaryan isimli bir Ermeni’yle tanışır. Alemdaryan, “Merak etmeyiniz! Abovyan adında Rusçayı çok iyi konuşan bir öğrencim var. Yazacağım mektubu ona vermeniz yeterli olacaktır.”

Üç ay sonra veba salgını sona erer. Parrot, Erivan’a gider. Abovyan’ı bulur, mektubu verir. 20 yaşındaki Abovyan rehber olmayı kabullenir. Parrot, Abovyan ve iki asker, dördü birlikte Aras Nehri’ni geçerek Ağrı Dağı yamacındaki Axuri isimli 1900 nüfuslu Ermeni köyüne giderler (rakım 1240 m). Köyün biraz yukarısında (rakım 1940 m) Hazreti Yakup Manastırı vardır.

Köyün muhtarı Xociyan, bölgeyi iyi bilen iki rehberi yardımcı olarak verir. Altı kişilik kafile, Hz. Yakup Manastırı’nın olduğu yerde kamp kurar.

İlk olarak kuzeydoğudan Ağrı Dağı  zirvesine doğru tırmanışa geçerler. Yarı yolda, giydikleri elbiselerin soğuk havaya uygun olmadığını anlayıp geri dönerler. İkinci defa, bu kez kuzeybatı yönünden çıkma denemesi yaparlar. 4800 metre rakıma geldiklerinde güneş batmak üzeredir. Geri dönerler. Nihayet üçüncü denemelerinde başarılı olurlar,. 9 Ekim 1829 tarihinde öğleden sonra saat 15:15’te Ağrı Dağı’nın zirvesine ulaşırlar. Bu kayıtlı tarihte, Ağrı Dağı zirvesine yapılan ilk keşif gezisidir.

Parrot, barometreyle Ağrı Dağı’nın yüksekliğini ölçer: 5265. Bana göre bu kusursuz bir ölçümdü. İlkokul yıllarımızda bize Ağrı Dağı’nın yüksekliği 5165 m olarak ezberletilmişti. Sonraki yıllar küresel ısınma nedeniyle bu seviye 5137 olarak kabul gördü. Şu anda, uydudan yapılan kusursuz ölçümle Ağrı Dağı’nın yüksekliğinin 5125 m olduğunu biliyoruz.

Kafile, kampa döner. Parrot, bu kez Küçük Ağrı Dağı’na tırmanmak için hazırlık yapar. O yıllar Büyük ve Küçük Ağrı dağlarını ayıran Serdarbulak yaylasında aslan, kaplan, vaşak, kurt, ayı gibi yabani ve yırtıcı hayvanlar bol miktarda vardır.

Parrot, yanına Hako adlı ünlü Ermeni avcıyı da alarak Küçük Ağrı Dağı’na doğru yol alır ve zirveye tırmanır. Küçük Ağrı Dağı’nın zirvesini 3962 metre olarak ölçer. Bugün Küçük Ağrı Dağı’nın yüksekliğinin 3925 metre olduğunu biliyoruz. Aradan neredeyse iki asır zaman geçmiştir. Küçük Ağrı Dağı’nın erozyonla 37 metre irtifa kaybettiğini anlamak mümkündür.

Parrot, Abovyan’ı da yanına alarak Dorpat’a döner. Rektör olarak atanır. Abovyan’ın burs alarak Felsefe okumasına yardımcı olur. Abovyan, sonraki yıllar modern Ermeni Edebiyatının kurucusu olarak ün yapar.

Parrot, 1837’de Norveç’in en kuzeyindeki Nordpad’a gider. Sonrasında uzun bir hastalık dönemi geçirir. İşte böyle bir anda Güney Kafkasya’dan kötü bir haber gelir.

2 Haziran 1840 tarihinde Ağrı Dağı volkanik patlamayla sarsılır. Gravürlerini çizdiği ve çok sevdiği Hazreti Yakup Manastırı ve Axuri köyünün toprak altında kalıp yok olduğunu öğrenen Parrot çok üzülür. 15 Ocak 1841’de vefat eder.

(Bir hatırlatma yapmak isterim: Bazı yazarlar, ‘Eski Axuri köyünün yerine yenisi kuruldu’ şeklinde hatalı açıklamalarda bulunuyorlar. Ermeni ahalinin yerleşik olduğu Birinci Axuri köyü 1840 depreminde heyelan nedeniyle toprak altında kalır. Yıllar sonra Azeri ahali, aynı isimle ikinci bir köy kurar. Ancak birinci Axuri köyünün rakımı 1200 m civarındayken ikinci Axuri köyünün rakımı 1740 metre civarındadır. Azeri ahali 1919 Kaça-Kaç’ta köyü boşaltıp, İran Azerbaycan’ına sığınır. Köye Kürt ahali yerleşir. İkinci Axuri köyünün adı 1965’de Yenidoğan olarak değiştirilmiştir.)

Buradan başta Iğdır Valimiz olmak üzere tüm yetkililere ve Iğdır halkına bir çağrıda bulunmak istiyorum:

Iğdır’ımızın en görkemli yerine Ağrı Dağı’nın zirvesine ilk tırmanışı hem de Iğdır tarafından gerçekleştiren büyük kâşif Friedrich Parrot’un bir heykelini dikelim, etnik çatışma içinde boğulmuş olan Iğdır’ımıza evrensel bir imza atalım.

Teşekkür ediyorum.

Toplam Sayfa Ziyareti: 23 - Bugünkü Ziyaret: 1