![]()
Değerli Okuyucular,
Bazı meseleler vardır; onları yalnızca güvenlik raporlarıyla, seçim hesaplarıyla ya da bürokratik kavramlarla anlayamazsınız. Çünkü onlar aynı zamanda bir hafıza, bir kırgınlık, bir aidiyet ve birlikte yaşama krizidir. Türkiye’de Kürt meselesi tam da böyle bir meseledir.
Türkiye uzun yıllar boyunca Kürt sorununu yalnızca devletin diliyle anlamaya çalıştı. Oysa mesele bazen bir köyün suskunluğu, bazen Türkçe bilmediği için devlet kapısında korkuyla bekleyen yaşlı bir annenin sessizliği, bazen de kendisini bu ülkeye ait hissedemeyen gençlerin içe kapanmış öfkesiydi. Cumhuriyet’in en büyük sorunlarından biri de buydu: Devlet uzun süre toplumu dinlemek yerine onu tanımlamaya çalıştı.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin Kürt sorunuyla ilişkisi de bu tarihsel arka plan içinde şekillendi. Çünkü CHP uzun yıllar boyunca yalnızca bir siyasi parti değil, aynı zamanda cumhuriyetin kurucu iradesi ve devletin taşıyıcı omurgasıydı. Bu nedenle partinin Kürt meselesine yaklaşımı da sosyal demokrat reflekslerden çok devlet refleksleri üzerinden gelişti.
1923 ile 1950 arasındaki dönemde CHP, devlet ile neredeyse özdeş bir yapı içindeydi. Bu dönemde Kürt meselesi; güvenlik, merkezileşme, ulus inşası ve kamu düzeni ekseninde ele alındı. Parti, Anadolu’nun çok katmanlı toplumsal yapısını anlamaktan çok ortak bir ulusal kimlik oluşturmaya yöneldi. Bu yaklaşım dönemin tarihsel şartları içinde anlaşılabilir görülebilir. Ancak aynı süreç, Kürt toplumunda uzun yıllar sürecek kırgınlıkların, güvensizliklerin ve aidiyet sorunlarının da temelini attı.
1950 seçimleri ise CHP açısından yalnızca bir iktidar kaybı değil, tarihsel bir yüzleşmenin başlangıcıydı. İsmet İnönü’nün muhalefete düşmesiyle birlikte CHP ilk kez gerçek anlamda halkın içine girmek zorunda kaldı. Kasım Gülek’in yıllar sonra söylediği “Çarıkları giydik, Anadolu’ya indik” sözü aslında büyük bir siyasal itiraftı. Çünkü CHP, kuruluşundan sonra ilk kez Anadolu taşrasını, yoksulluğu, dışlanmışlığı, yerel kimlikleri ve Kürt meselesini doğrudan görmeye başlamıştı.

CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek, halkın arasında.1950 sonrası CHP’nin halkla yeniden temas kurma sürecinin öncülerinden biri olan Kasım Gülek, partinin Anadolu’ya yönelen yeni yüzünü temsil ediyordu.
**
1960’lı yıllarda CHP Genel Sekreteri Bülent Ecevit’in öncülük ettiği “Ortanın Solu” düşüncesinin yükselişiyle birlikte CHP içinde yeni bir arayış doğdu. Sosyal demokrasi söylemi güçlenirken, Kürt sorununa daha demokratik ve toplumsal bir perspektiften yaklaşılması yönünde baskılar oluştu. Ancak aynı dönemde partinin devletçi hafızası ve güvenlik refleksi de güçlü biçimde yaşamaya devam ediyordu. Böylece CHP’nin tarihsel ikilemi belirginleşti: Devletin kurucu refleksi mi, yoksa halkçı-sosyal demokrat dönüşüm mü?

Yıl 1967. Ekim ayı. Iğdır. Kasım Gülek’ten sonra Bülent Ecevit Anadolu’yu adım adım dolaşır. Behice Boran (sol başta), CHP Genel Sekreteri Bülent Ecevit, Rahşan Ecevit ve CHP Iğdır İlçe Başkanı Mecit Hun (sağ başta)
**
Aslında CHP’nin Kürt meselesindeki temel açmazı yalnızca siyasal değildi. Parti, bir yandan cumhuriyetin kurucu hafızasını taşırken, diğer yandan sosyal demokrasinin evrensel vicdanına ulaşmaya çalışıyordu. İşte bu nedenle CHP, zaman zaman devlet ile toplum arasında sıkışmış tarihsel bir vicdan partisine dönüştü.
Bu ikilem 1970’lerde de tam anlamıyla çözülemedi. CHP bir yandan emek, özgürlük ve demokrasi söylemini büyütmeye çalışırken, diğer yandan Kürt meselesinde sistemin sınırlarını aşamayan temkinli bir çizgide kaldı. Çünkü Türkiye’de Kürt sorunu yalnızca bir kimlik meselesi değil, aynı zamanda devletin kuruluş biçimiyle ilgili tarihsel bir meseleydi.
1992’de CHP yeniden kurulduğunda ise Türkiye artık başka bir tarihsel eşikteydi. Ancak burada dikkat çekici olan nokta şudur: Kürt meselesine ilişkin en cesur sosyal demokrat açılımlar, CHP ikinci kez kurulmadan önce SHP tarafından hazırlanmıştı. SHP’nin Kürt Raporları; kültürel haklar, demokratikleşme, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve Kürt kimliğinin tanınması gibi başlıklarda Türkiye siyasetinin o dönem için en kapsamlı sosyal demokrat metinleri arasında yer alıyordu.
Bu raporlar, Kürt sorununu yalnızca bir güvenlik sorunu olarak değil; demokrasi, eşit yurttaşlık ve birlikte yaşama sorunu olarak ele alıyordu. Türkiye’de ilk kez sosyal demokrat bir hareket, devletin geleneksel güvenlik dilini aşmaya çalışıyordu.
Ancak SHP ile CHP birleştiğinde ortaya çıkan yeni CHP, SHP’nin bu demokratik birikimini büyük ölçüde geri plana itti. Deniz Baykal yönetimindeki CHP yeniden daha kontrollü, daha temkinli ve daha devlet merkezli bir çizgiye yöneldi. Böylece sosyal demokrat açılım arayışı ile devlet refleksi arasındaki tarihsel gerilim yeniden ağır bastı.
Yeni dönem CHP yönetimi ise başka bir siyasal sıkışma üretti. Parti içinde, Kürt sorununa daha demokratik yaklaşılması hâlinde batı illerindeki ulusalcı oyların kaybedileceği yönünde güçlü bir kaygı oluştu. Bunun sonucunda CHP, Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerde kendi siyasal varlığını büyütmek yerine dolaylı ittifaklar üzerinden hareket etmeye başladı. “Kent uzlaşısı” adı altında geliştirilen model, kısa vadeli seçim hesapları açısından pragmatik görünse de uzun vadede CHP’nin Türkiye’nin tamamını kapsayan kurucu bir siyasal vizyon üretmesini engelledi.
CHP artık şunu görmek zorundadır: Türkiye’de ulus inşa dönemi büyük ölçüde tamamlanmıştır. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarındaki merkezi refleksler ile bugünün toplumsal gerçekliği aynı değildir. Yeni yüzyılın temel meselesi artık farklılıkları bastırmak değil, farklılıklarla birlikte demokratik bir ortak yaşam kurabilmektir.
Bu nedenle CHP’nin Kürt illerinde zayıf kalmayı adeta kabullenmesi, bu bölgeleri dolaylı biçimde başka siyasal hareketlerin doğal alanı gibi görmesi ve kendi siyasal iddiasını yeterince büyütmemesi ciddi bir tarihsel sorun üretmektedir. Çünkü bir ülkenin belirli coğrafyalarını fiilen başka partilere bırakmak, kısa vadeli pragmatik bir seçim stratejisi gibi görünse de uzun vadede Türkiye fikrini zayıflatan bir sonuç doğurur.
Daha da önemlisi, bu yaklaşımın içinde adı açıkça konulmamış bir zihinsel bölünme riski vardır. Çünkü sosyal demokrat bir parti, Türkiye’nin bir bölümünü yalnızca başka siyasal hareketlerin temsil alanı olarak görmeye başladığı anda, ülkenin ortak siyasal bütünlüğü fikrinden de uzaklaşmaya başlar.
Oysa gerçek sosyal demokrasi; Edirne’de olduğu kadar Hakkâri’de de, İzmir’de olduğu kadar Diyarbakır’da da, Ankara’da olduğu kadar Van’da da aynı siyasal özgüvenle var olabilmektir.
CHP’nin tarihsel görevi yalnızca batının modern-seküler seçmenine seslenmek değildir. Aynı zamanda doğunun yoksuluna, Kürdüne, dışlanmışına, taşra gencine ve kendisini uzun yıllar merkezin dışında hissetmiş toplum kesimlerine de doğrudan ulaşabilmektir.
Çünkü Türkiye’nin demokratik geleceği, coğrafi ve zihinsel olarak parçalanmış bir siyaset anlayışıyla değil; ülkenin bütün renklerini aynı demokratik çatı altında buluşturabilen yeni bir siyasal cesaretle kurulabilir.
CHP’nin artık anlaması gereken en önemli gerçeklerden biri de şudur: Kürt meselesi yalnızca güvenlik politikalarıyla değil, aynı zamanda dil, kültür, aidiyet ve saygı meselesiyle ilgilidir. İnsanların ana diliyle kurulamayan bir siyaset dili, toplumla gerçek bir gönül bağı kuramaz.
Bu nedenle CHP, Kürt nüfusun yoğun olduğu illerde Kürtçeyi yalnızca sembolik birkaç kelime düzeyinde değil, doğrudan siyasal iletişimin ve demokratik temsilin doğal bir dili olarak kullanmayı öğrenmek zorundadır. Çünkü bir halkın diliyle konuşmak, yalnızca oy istemek değildir; onun varlığını, hafızasını ve insani onurunu tanımaktır.
Sosyal demokrasi, halkın dilinden korkan değil, halkın diliyle konuşabilen bir siyasal cesaret hareketidir. Eğer CHP Kürt seçmen nezdinde gerçek anlamda inandırıcı olmak istiyorsa, Kürtçeye karşı utangaç, çekingen ve savunmacı bir yaklaşımı terk etmek zorundadır.
Ana dilde eğitim hakkı da aynı şekilde ele alınmalıdır. Bu mesele yalnızca pedagojik değil, aynı zamanda demokratik eşitlik meselesidir. CHP, ana dilde eğitim konusunu korkarak, fısıldayarak ya da yalnızca seçim dönemlerinde dolaylı biçimde dile getirerek değil; sosyal demokrasinin evrensel ilkeleri doğrultusunda açık bir demokratik hak olarak savunabilmelidir.
Çünkü bir sosyal demokrat hareket için insanların kendi ana diliyle eğitim görme talebi bir tehdit değil, demokratik çoğulculuğun doğal sonucudur.
Türkiye’nin yeni yüzyılda ihtiyacı olan şey; toplumun dillerinden korkan bir siyaset değil, toplumun bütün dillerini ortak demokratik aidiyet içinde buluşturabilen yeni bir siyasal olgunluktur.
Ortaya çıkan tablo şudur: CHP, Kürt meselesinde ya devlet refleksine çekilmiş ya da sahayı başka aktörlere bırakan pasif bir denge siyasetine yönelmiştir. Oysa sosyal demokrasi, belirli bölgeleri başka partilere terk ederek değil, toplumun bütün kesimleriyle doğrudan temas kurarak büyür.
Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı olan şey yalnızca seçim kazanan bir muhalefet değildir. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey; korkular üzerinden büyüyen siyaseti aşabilen yeni bir demokratik vicdandır.
Bugün CHP’nin önündeki temel mesele tam da budur. Parti yeniden yapılanmak zorundadır. Türkiye’nin batısında yalnızca laik-modern seçmene, doğusunda ise yalnızca dolaylı ittifaklara dayanan bir siyaset sürdürülebilir değildir. CHP, sosyal demokrasinin evrensel ilkelerini Türkiye’nin bütün coğrafyasında hissedilen gerçek bir halk hareketine dönüştürmek zorundadır.
Bu yeni siyasal dil; inkâr etmeyen ama ayrıştırmayan, kimlikleri tanıyan ama toplumu parçalamayan, demokratikleşmeyi savunan ama ortak aidiyeti koruyan, devlet ile toplum arasında yeni bir güven köprüsü kurabilen bir dil olmak zorundadır.
Çünkü Türkiye’de Kürt sorunu yalnızca bir etnik mesele değildir. Aynı zamanda demokrasi, eşit yurttaşlık, temsil, hafıza ve birlikte yaşama sorunudur.
Ve eğer sosyal demokrasi Anadolu’nun tamamına dokunamazsa, yalnızca seçim kaybetmez; tarihsel anlamını da kaybeder.
CHP ya Türkiye’nin bütün renklerini taşıyan yeni bir halk hareketine dönüşecektir ya da geçmişin devlet refleksleri içinde daralmaya devam edecektir.
Türkiye’nin yeni yüzyılda ihtiyacı olan şey ise tam olarak budur: Korkuların değil cesaretin, inkârın değil yüzleşmenin, öfkenin değil birlikte yaşama iradesinin siyaseti.
Mücahit Özden Hun | Hunacademy