Son Yazılarımız

İRADENİN ZAFERİ: YUSUF AKGÜN (1)

Loading

GİRİŞ

Değerli Okuyucular:

Hayat, bazen en ağır darbelerini en savunmasız anlarımızda karşımıza çıkarır. Henüz beş yaşında, yoksul bir Kürt ailesinin çocuğu olarak hayata tutunmaya çalışan bir çocuk, bir elektrik kazası sonucu iki kolunu kaybettiğinde, onun yaşam hikayesi artık sona ermiş gibi görünüyordu. Ancak bu küçük bedenin içinde, hayallerinden vazgeçmeyecek kadar büyük bir yürek ve zorlukları aşacak kadar güçlü bir irade saklıydı. Çocuk Esirgeme Kurumları’nda büyüyen bu çocuk, hayata karşı verdiği mücadeleyle yalnızca kendine değil, ilham arayan herkese ışık oldu. Yüzme azmiyle milli sporcu, sanat tutkusu ve yeteneğiyle, kalemi ağzıyla tutup resim yaparak ünlü bir ressam oldu. Aşağıda okuyacaklarınız, bir insanın en zorlu koşullarda nasıl yeniden doğabileceğinin ibret verici hikâyesidir.

Yusuf Akgün ve Mücahit Özden Hun

“LELÊ! LELÊ!”

Yıl 1990… “Lelê! Lelê” (Anne! Anne!) diye bağırdı 4 yaşındaki çocuk annesinin arkasından… “Min bibe ser pişta xwe!” (Beni sırtına al!) diye yalvardı. Annesi Karakuyu köyünün açıklarında çalı çırpı topluyordu. Yusuf’u sırtına aldı, kuşağıyla sıkıca sardı. Yusuf, kafasının annesinin sırtına dayadı. Kopardığı çiçeği koklamaya devam etti.

***

Yusuf’un babası Yahya, Aliköçek (Alibey) köyünden gelip Karakuyu’ya yerleşmiş, Suveren köyünden Emine isimli bir kızla evlenmişti. Yayha, Gêloî aşireti mensubuydu. Emine, Elyan aşiretindendi. Genç Yahya’nın henüz kalacağı bir evi yoktu. Kardeşi Şerif’in kayınbiraderinin evinde kalıyordu.

Köyün orta yerinde bir çeşme vardı. Kadınlar çeşme başında buluşuyor hem sohbet ediyor hem de evin ihtiyacı olan suyu kovalarla taşıyorlardı. Çocuk Yusuf’un en büyük zevki annesinin sırtında çeşmeye gitmek, kadınların sohbetine kulak misafiri olmaktı. Aradan yıllar geçecek ama kadınların Kürtçe konuşarak sohbet etmelerini, gülüşlerini unutmayacaktı.

***

Yusuf, 10 Ekim 1986 tarihinde Akgün Ailesinin ilk torunu olarak dünyaya gelir. Babası Yahya’nın üç tekerli seyyar satıcı arabası vardı. Yahya gün içinde kaybolur, Iğdır şehir merkezinde çalışır, geç saatlerde eve dönerdi.

Gêloî aşireti içinde husumetlerin sonu yoktu. Evlenmeden önce genç Yahya’nın da kendine göre düşmanları vardı. Tabancasını belinden eksik etmez…. Sert mizaçlı, sessiz bir yaratılışı vardır. Köylülerle dostluk kurmaz, sık sık tartışmalara girer… Babası Abdurrahman, oğlunun bu tavırlarından rahatsızdır. Hatta bir gün, “Onu kendi ellerime öldüreceğim,” der, eline küreği alır, duvarın arkasına saklanır. Eşi Güvercin Hanım bunu görür. Kendisini ileri atar. Yahya, kurtulup kaçar. Kürek darbesi Güvercin Hanım’ın sırtına iner. Allah’tan ciddi bir durum olmaz.

Komşular Abdurrahman’ı gördüklerinde, “Allah Yahya’yı sana bir ceza olarak verdi,” derler. Abdurrahman, belki yumuşar diye Yahya’yı komşu köyden Emine isimli bir kızla evlendirir. Yusuf, ailenin ilk çocuğudur.

YIL 2024…YUSUF AKGÜN HAYATINI ANLATIYOR

4-5 yaşlarında bir çocuktum. Ailenin ilk torunu olduğum için belki özel bir ilgi gördüğümü düşüneceksiniz. Bu doğru değil! Ailede herkesin kendi payına düşen bir görev ve sorumluluğu vardı. Annem; koyun sağmak, yağ, peynir, yoğurt yapmak, çamaşırları yıkamak ve yemek hazırlamak gibi sonu gelmeyen iş yükü altındaydı. Babam, Karakuyu köyü ve Iğdır arasındaki çorak arazide bir yer satın almış, büyük bir çiftlik kurma hayaline kaptırmıştı kendisini… Önce taştan bir ev yapmaya koyuldu. Tek başına çalışıyordu. Temeli kazıyor, sonra ipleri bağlayarak, duvarı düz bir şekilde çıkmaya çalışıyordu. Elinde mala ile harç yaparken bazen keyfi yerine gelir, anlamadığım bir dilde kendi kendine konuşurdu. Merak eder Kürtçe sorardım. Zaten Kürtçeden başka bir dil bilmiyordum:

“Bavo, tu bi kîjan zimanî diaxivî?” (Baba hangi dilde konuşuyorsun?”

O da gülerek:

“Zimanê Lazî ye.” (Lazca’dır)

Çocuk Yusuf, babasına duvar inşaatında yardım ediyor

Karakuyu’nun etrafı siyah renkte volkanik kayalar ve taşlarla doluydu. Babam traktörle bir yığın taşı yapılacak eve yakın bir yere yığmıştı. Sık sık taş ihtiyacı olur, babam eline balyozu alır taşları kırardı. Taşları yontmak için küçük çekiçleri vardı. Büyük bir özenle taşlara şekil veriyor, bundan zevk alıyordu. Ben de elime malayı alır, babamın eksik bıraktığı yerleri kendi aklımca düzeltmeye çalışırdım.

Babam taş işçiliğini iyi biliyordu. Bunu bir sanat zevkiyle yapar, arada bir Kürtçe türküler söyleyerek melankolik bir ruh haliyle çalışıp dururdu. Babamın en büyük sıkıntısı arada bir küçük taş parçalarının gözüne saplanmasıydı. Böyle durumlarda işine ara verir, gözündeki ağrının dinmesini beklerdi.

Babam sonraki yıllar taş ustalığını ve ev yapımını meslek haline getirecekti. Köydeki birçok evi babam kendi eliyle yaptı. Bugün bile babamı kot pantolonu, kot ceketiyle taşları kırarken hatırlıyorum. Küçük taş parçaları zamanla babamın gözüne zarar verecek, görme gücünü etkileyecekti.

Babam, her sabah erkenden uyanırdı. Kırık bir kalemi vardı. Bu kalemi özenle kulağının arkasına koyar, kendince notlar alırdı. Gayretli birisiydi. Okuma yazmayı kendi kendine öğrenmişti.

İlk yaptığı taştan evi bir komşuya sattı. Bu kez daha büyük bir çorak arazi satın aldı. Çadırda kalıyoruz. Babam da var gücüyle taştan evi tek başına inşa ediyordu. Bir el arabamız vardı. Babam beni arabaya bindirir, kanala doğru giderdik. Kanal toprağını arabaya doldurur, evin inşaatının olduğu çorak toprakları ıslah etmeye çalışırdı. Bin bir zahmetle tek tek fidan eker, hayalindeki çiftliği kurmaya çalışırdı. Diyebilirim ki babam o çiftliğe ömrünü verdi.

Babam, okula gitmem konusunda çok kararlı davranıyordu. Beş yaşımda olmama rağmen beni köyün ilkokuluna gönderiyordu. Sınıf arkadaşlarım 12-13 yaşlarındaydı. Kar-tipi dinlemeden sabah erkenden yola koyulur, okula giderdim. O yıllarda Türkçe bilmiyordum. Evde ve okulda Kürtçe konuşurduk.

***

Benim asıl görevim koyun sürümüze çobanlık yapmaktı. 40-50 adet koyunu önüme katar, Karakuyu’dan yukarı doğru sürer, Suveren (Orgof) köyüne doğru yol alırdım. Koyunlar meraya yayılıp otlarken ben büyük bir merakla karınca yuvalarının başına oturur onların hareketlerini izlerdim. Bazen gücüm yettiğince küçük taşları devirir, altında sağa sola kaçışan böcekleri seyre dalardım. Onlara zarar vermezdim. Korkmazdım da… Bazen başka çocuk çobanlarla bir araya gelir, yer sofrası yapar, azık olarak ne varsa paylaşarak yerdik.

Yusuf, koyunlara çobanlık yaparken

Benim merak ve araştırma ruhum yaşıtlarımın çok ötesindeydi. Hep yeni şeyler görmek isteğiyle olsa gerek sürümü alır hep defasında daha uzaklara giderdim. Iğdır-Doğubayazıt yolunu aşar, Ağrı Dağı’nın yamaçlarına doğru yol alırdım.

***

Ailem yarı göçerdi. Yaz aylarında Kars tarafındaki yaylalara giderdik. Böyle günlerde eşyalarımız bir kamyona yüklenir, yaylaya doğru yol alırdık. Babam da koyunları yürüyerek bir haftalık bir yolculukla yayla yerine getirirdi. Babam gelinceye kadar biz siyah çadırı kurmuş olurduk.

Yayla yerinde de rahat durmaz, sağa sola koşturur, girmediğim delik kalmazdı. Bir gün küçük bir su akıntısı buz tutmuştu. Bu fırsatı kaçırmak istemedim. Buzda yürümeye, oynamaya başladım. Bu kırıldı, suya gömüldüm. Beni zorlukla kurtardılar. Yatakta ateşler içinde yattığımı bugün de hatırlıyorum.

Yayla yerinde gücümün yettiğince taşları kaldırır, altındaki böcekleri merakla izlerdim. Böyle günlerde beni defalarca akrep soktu defalarca ailem panik halinde başıma üşüştü.

Her geçen gün ilgi alanımı daha da genişletiyor, gitmediğim yerlere gidiyor, doğayı keşfetmeye çalışıyordum. Yayladaki görevim kuzuları otlatmaktı. Kuzular oynaşıp, otlarken ben de kayalıkların arasında kaybolur, yabani meyveleri kopartır, elimdeki çubukla yerleri eşeleyip dururdum.

Bir köpeğimiz vardı. Sofradaki ekmekten aşırır, gizlice ona verirdim. O da heyecanlanır, kuyruğunu sallar, sevincini belli ederdi.

Yine böyle bir gündü, sofradan aşırdığım ekmeği alıp köpeğimize yaklaştım. Ekmeği önüne attım. Komşu çadırdan gelen köpekler ekmeği kapmak için saldırıya geçtiler. Ben de yerden bir çubuk parçası kapıp bu yabancı köpekleri uzaklaştırmak istedim. Köpekleri ekmeği bırakıp bana saldırdılar. Bir tanesi sırtımdan tutup beni sağa sola savurdu. Bir diğer gelip yüzümü parçaladı. Babam yetişinceye kadar ciddi şekilde yaralanmıştım. Beni hemen atla en yakın hastaneye götürmüşler. Günlerce yatakta kaldım.

***

Bir gün yine kuzuları otlatıyorum. Aile beni tembihliyor. Eğer uzağa gideceksen Ferdi amcan veya Halime halanla birlikte olmalısın. Onları dinlemiyorum. Kuzuları alıp uzaklaşıyorum. Böyle bir günde kadınlı erkekli silahlı bir grup geldi (O yıllar dağdaki PKK’lı silahlı gruplar kastediliyor. Mücahit). Kuzularımdan birisini almak istediler. Karşı koydum. Kuzumu sahiplenmem ve cesaretimden hoşlandılar. “Tam istediğimiz gibi bir çocuk. Bundan iyi savaşçı olur,” diyerek benimle birlikte birkaç çobanı alıp götürdüler. 20 gün kadar silahlı gençlerin arasında kaldım. Babam nerede olduğumu öğreniyor, gece gelip beni alıp kaçırıyor.

Bazen de silahlı gruplar, “Falanca saatte geleceğiz, bize yiyecek paketi hazırlayın”, diyerek haber gönderiyorlardı. Bir gün siyah çadırda oturmuş, kendi kendime oynarken silahlı bir grup uzakta göründü. Büyükbabam ve tüm aile fertleri beni bırakıp uzaktaki kayaların arkasında saklandılar. Silahlı grup çadıra gelince büyükbabamın nerede olduğunu sordu. Ben de uzaktaki kayalıkları işaret ettim. Silahlı grup, aile fertlerimi bulup hepsini dayaktan geçirdi. Onlar gittikten sonra büyükbabam elinde bastonla kızgın bir şekilde bana doğru gelince kaçıp uzaklaştım. Etraf kayalık dolu… Bir kayalığın arkasına saklandım. Ağladım, ağladım… Sonra oracıkta uyuya kalmışım. Beni aramaya koyulmuşlar. Amcam beni bulup eve getiriyor. Buna benzer olaylar olunca büyükbabam, kızgınlıkla, “Bu çocuğu alıp götürün,” der. Babam da beni alıp Alıköçek (Alibey) köyüne getirdi.

Bir gün de Fatma teyzem ziyarete geldi. Teyzem beni severdi. Teyzemin kaldığı köy uzakta bir yerde… Teyzem ayrılıp gidince ben de ağlaya ağlaya onun arkasına takıldım. Teyzem beni fark etmiyor bile.. Taşları, kayalıkları aşarak uzaktaki köye gittim. Amacım teyzemin yanında kalmak, hoşça vakit geçirmekti. Bu gibi durumlar sık sık olunca teyzeme gitmem yasaklandı.

***

Babam bana küçük bir saat almıştı. Saatimi seviyordum. Gelinler koyunları sağar, sütleri büyük kovalara boşaltırlardı. Babaannemin görevi krema makinasının kolunu çevirmekti. Krema makinesi göçerler için çok önemliydi. Bu yöntemle sütün yağı diğer bileşenlerinden ayrılırdı. Tereyağı yapımı için bu gerekliydi. Doğrusu kolu çevirmek yorucu bir işti.

Göçerlerin kullandığı kollu krema makinesi

Bir gün babaannem var gücüyle makinenin kolunu çevirirken ben de çadırın arasından sızan ışık huzmesini saatimin camını kullanarak büyükannemin gözlerine yansıttım. Babaannem ışığın nereden geldiğini anlamadı. Sürekli pozisyon değiştiriyor ben de sürekli saatin camının yönünü değiştirerek babaannemin gözlerini hedefliyordum. Babaannem birden beni fark etti. Yerden süpürgeyi kapıp peşime düştü. Koşarak uzaklaştım.

Bir gün de evden kibriti alıp çıktım. Bahçede uzakta patos makinesi (buğdayın başağından tanesini ayıran harman makinesi) var gücüyle çalışıyor. Köylüler sıraya girmiş. Sırası gelen patostan çıkan buğday tanesini çuvallara doldurup uzaklaşıyor. Patosun bir tarafında da saman yığını var. Kibriti yakıp saman yığını ateşe verdim. Sadece saman değil, buğday yığınları da alev aldı. O yılın mahsulü kül olup gitmişti.

Köylü çıldırmış haldeydi. Büyükbabamın yarım balkonu vardı. Beni oraya bağladılar. Bir yandan üzerime soğuk su döküyor bir yandan dövüyorlar. Beş yaşındayım. Çığlık çığlığa bağırıyorum. Babaannem koşarak geldi, beni onların elinden kurtardı.

***

Bir gün yine sürünün önündeyim. Aman uzağa gitme, diye tembihliyorlar. Ben yine bildiğimi yapıyorum. Uzaklara, Ağrı Dağı yamacına doğru sürüyü götürüyorum. Annem azığıma domates ve salatalık koymuş… Bir ara azığı açıp yemeye koyuluyorum. Keçiler domates ve salatalığa hücum ettiler. Onlara güç yetiremedim. Ağlamaya koyuldum. Uyuyup kalmışım. Uyandığımda sürü ortalıkta görünmüyordu. Şimdi ne yapacağım, diye beni bir korku aldı. Köyün yakınından baraj geçiyordu. Gidip kendimi baraja attım. Ayakkabımın birisini su alıp götürdü. O halde eve geldim. “Ne oldu? Sürü nerede?” diye sorduklarında, tanımadığım iki kişi beni dövdü, sürüyü zorla alıp gittiler, dedim. Babam üzüntüden bir sigara yaktı. Derin derin birkaç nefes aldı. Tabancasını beline yerleştirip hızla uzaklaştı. Babam gittikten sonra anneme gerçeği anlattım. Güzel bir dayak yedim.

Suveren köyünün yukarısında askeri bölge var. Silahlı gruplar aktif oldukları için buralara girmek yasaktı. Babam sürünün akıbetini sormak için askerlere yaklaşınca onlar da babamı gözaltına alıyorlar. Meğerse ben uykuya dalınca sürü yasak bölgeye girmiş. Askerler niçin bir çocuğa sürüyü teslim ediyorsun diye babama kızgınlar. Babamın sicilini kontrol ediyorlar. Temiz olmadığını görünce bir hafta boyunca elektrik verip işkence ediyorlar.

Bir gün askeri bir cemse evimizin önünde durdu. Arka kapı açıldı. Babamı savurup aşağı attılar. Babamın yüzü yara bere içindeydi. Tırnaklarını sökmüş, bıyığının yarısını yolmuşlardı.

Annem bana kızgındı. Git babaannende kal, bir ay eve gelme dedi. Annem ne zaman namaza dursa sesli sesli Allah’a yalvarırdı: “Benim ne suçum vardı, bana böyle bir evlat verdin?”

Köylüler beni deli olarak görürlerdi. Babam da beni hacı-hocalara götürürdü. Hocalar dualar okur, okuyup üflerlerdi. Karnıma muska bağladıklarını falan hatırlıyorum.

***

Silahlı çatışmaların yoğun olduğu yıllardı. Akşamları Korhan tarafından gelen mermi sesleri dağlarda yankılanırdı. Gündüz olunca her şey sakinleşir, gecenin korkusu kaybolur, yerine hayatın normal koşuşturması başlardı.

Sürüyü, Suveren köyündeki askeri bölgeye yakın götürdüğümde evden aşırdığım sigaraları askerlere uzatır, onlar da bunun karşılığında konserve verirlerdi. Ben de konserveleri anneme götürürdüm. Köylüler çocuklarını benden uzak tuttukları için çoğu kez sürünün başında yalnız olurdum.

Korhan yaylası güvenlik nedeniyle kapalıydı. Bu yüzden sürülerimi sadece Korhan’a yakın yerlere kadar götürebiliyordum. Yine böyle bir gündü. Sürü, etrafa yayılmış otluyor. Ben de kayaların arasında dolaşıyorum. O an gözüme kocaman bir kayanın altında bir çuval parçası ilişti. Kayayı itekledim ama güç yetiremedim. Diğer çobanları ikna edip hep birlikte kayayı ters çevirdik. Altında neler yoktu ki! Silahlar, mermiler, gıda stokları… Meğerse burası silahlı grupların zulasıymış. Çobanlar haberi köylere saldılar. Köylüler zuladaki her şeyi talan ettiler. Silahlı gruplar kim yaptı diye sorup soruşturuyorlar. “Yahya’nın oğlu” denilince ailem hedef oldu. Bir gece evimize mermiler yağdı. Kapımız delik deşik oldu.

***

Suveren köyünün biraz yukarısında kum ocağı açılmıştı. Çoban arkadaşlarım korkudan oraya yaklaşamıyorlardı. Az ötede belediyenin çöplüğü vardı. Oradan şişe, metal ne buldumsa toplayıp kamyona yaklaştım. Elimdekileri tekerin altına yerleştirdim. Kaçıp arkadaşlarımla uzaktaki bir kayanın arkasına saklandık. Kamyon hareket edince teker patladı, şoför kamyonu zorlukla kontrol etti. Şoför bizim yaptığımızı anladı. İndi, pompalı tüfekle üzerimize ateş açtı. Bu duruma kızan çobanlar beni suçlayıp köye kadar kovaladılar. Babam yardımıma koştu.

***

Babamın Suveren köyünde oturan dayılarımla arası iyi değildi. Aslında bu konuda haklıydı. Annemin babası vefat edince annemin hissesine bir kısım arsa veya arazi düşüyor. Dayılarım, pasta falan alıp evimize geliyorlar, annemi kandırıp bir kâğıda parmak izini basmasını sağlıyorlar. Böylece annemin miras hakkını üzerlerine almışlardı.

***

Bir gün dayım bizi ziyarete geldi. Elinde mermiler vardı. Saklamamı istedi. Ben de çocuk kafasıyla mermileri teneke sobanın içine koydum. Çok geçmeden annem mermilerin üzerine çalı çırpı koyup ateş yaktı. Önce pat diye bir ses duyduk. Dayım şüphelendi, mermileri nereye koyduğumu öğrenince, “Dışarı kaçın!” diye bağırdı. Mermiler art arda patladı. Korkudan içeri giremiyorduk. Uzun süre dışarıda soğukta bekledik. İçeri girdiğimizde soba delik deşik olmuştu.

YÜKSEK GERİLİM HATTI

Iğdır, Aralık, Tuzluca ve Doğubayazıt’ı bağlayan yüksek gerilim hatları dağların yamacında uzayıp gidiyordu. Buralar biz çocuk çobanların sürülerimizi otlattığımız yerlerdi.

Yine bir gün çocuklarla bir araya toplanmışız. Birden yüksek gerilim direğine tırmanma isteğine kapıldım. 5 yaşındayım. Tırmanmaya başladım. Daha yukarı çıkmamıza engel olan demir çatallı bölmeyi kolayca geçtim. Tehlike anlamında kuru kafa işaretli bir levha vardı. Üzerinde bir şeyler yazıyordu ama ben Türkçe okuma yazma bilmiyordum. Tırmanıp direğin zirvesine ulaştım. Oradan çok uzakları görebiliyordum. Merakım peşimi kovalıyordu. Tellerin olduğu bölüme yaklaştım. Sol elimle yüksek gerilim hattını yakaladım. Elim sanki yapışmış gibi oldu. Sol elimi kurtarmak için bu kez sağ elimle destek almak istedim. O an hatırladığım tek şey havada uçtuğumdu.

Yüksek gerilim hattına tırmanan Yusuf

Sonradan anlattıklarına göre yüksek gerilim hattı beni 40-50 m öteye savurmuştu. Vücudumda ciddi yanıklar ve kırıklar vardı. Daha sonra kırık sayısının 27 olduğunu öğrenecektim. İki kolumda yanmıştı. Yanık et kokusu yanıma yaklaşanları rahatsız ediyordu.

Beni Iğdır hastanesine kaldırdılar. “Yapabileceğimiz bir şey yok. Çocuğu boşuna getirdiniz. Birkaç saate kalmaz ölür,” diyorlar. Babam çaresiz bir şekilde etrafımda dolanıyor, kendi kendine söylenip duruyordu.

Bu kez beni kırmızı bir arabaya bindirip Kars’a götürdüler. Onlar da, “Boşuna getirdiniz. Yapılacak bir şey yok,” diyorlar. Oradan Erzurum’a götürüyorlar. Erzurum’da tedaviye başlanıyor. Yanma nedeniyle üstüme yapışan elbise parçalarını çıkarıp attılar.

Zavallı babam, psikolojik olarak çökmüş bir halde, çaresiz bir şekilde etrafımda dolanıp duruyor. Üç ay hastanede kaldım. Doktorlar eğer sol bacağı kesersek çocuğun kurtulma şansı var, diyorlar. Yoksa kangren olacak. Babam buna istekli değil. Doktorla tartışıyor hatta kavga ediyor. Şefik amcamla anlaşıyorlar. Uygun bir zamanda beni hastanenin arka kapısından kaçırıp Aliköçek köyüne getiriyorlar.

Yusuf Akgün’ün kalemi ağzıyla tutarak yaptığı portreler 

BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU