AZERBAYCAN, İKİ TALİHSİZ “CAN”

Değerli Okuyucular:

Aradan 16 yıl geçti. 2006 yılında 8 aylık bir süreyle Azerbaycan’da Şeker Fabrikası Genel Müdürlüğü yaptım. Şirketten ayrıldıktan sonra geriye dönüp hiç bakmadım. Bugün aniden o günlere dair hatıralarım canlandı, ben de kaleme aldım. Amacım sizlere hem kendi yaşantımdan hem de Azerbaycan Cumhuriyeti’nin zor yıllarından bir kesit sunmaktır. “Tarihe not düşmek” anlamında yazımı detaylandırdığım için sizleri uzun belki de sıkıcı bir yazı bekliyor olacaktır. Üzgünüm. Yapabileceğim bir şey yok!

GİRİŞ

Azerbaycan Cumhuriyeti, 1989’dan itibaren zorlu bir sürece girer. Ebulfez Elçibey, 1989’da Azerbaycan Halk Cumhuriyetini kurar. Öyle bir dönem ki Sovyetler Birliği ha çöktü ha çökecek… 20 Ocak 1990 tarihinde Sovyet Ordusu Bakü’ye girip katliam yapar. Bir yandan Karabağ savaşı bir yandan Bakü’de iktidar savaşı… Askeri darbe olur. Sonuçta Nahcivan’dan gelen Haydar Aliyev iktidara el koyar. 3 Ekim 1993 tarihinde Cumhurbaşkanı olur.

Ebulfez Elçibey

Haydar Aliyev

Azerbaycan’ın 1990’da yaşadıkları Türkiye Cumhuriyeti’nin 1920’de yaşadıklarını hatırlatır. Ebulfez Elçibey, Turan düşüncesine bağlıydı. Türkiye Cumhuriyeti ve Azerbaycan Cumhuriyeti’nin birleşerek tek devlet olmasını, resmi dilin de İstanbul Türkçesi olması gerektiğine inanıyordu. Bu birleşmeyi Turan düşüncesinin ilk adımı olarak görüyordu. Bu amaçla Anayasa’ya resmi dil olarak “Türkçe” yazdırdı.

Haydar Aliyev, daha gerçekçi ve rasyonel bir devlet adamıydı. Ne de olsa Sovyetler Birliği döneminde üst kademede önemli görevler üstlenmişti. Engin bir devlet tecrübesine sahipti. Azerbaycan, binbir çeşit sorunla boğuşurken “hayal” peşinde koşmaya istekli değildi. Anayasa’da ülkenin resmi dilini “Azerbaycan Dili” olarak değiştirdi. Kısacası; Ebulfez Elçibey, “Enver Paşa” idi; Haydar Aliyev de “Mustafa Kemal Atatürk”.

Haydar Aliyev, birçok sorunla yüz yüzeydi. Karabağ katliamından ve Ermenistan’dan kaçan 1 milyona yakın Azeri mülteci, sınır boylarında perperişan bir hayat sürmekteydiler. Sovyetlerden kalma Sovhoz (devlet tarım işletmeleri) ve Kolhoz (kollektif tarımcılık) sistemleri dağılmış, ekonomi çökmüştü. Ülkenin en büyük zenginliği olan petrol kuyuları çalışamaz durumdaydılar.

Sovyetler Birliği çöktükten sonra Rusya dahil yeni kurulan bütün cumhuriyetlerde mafya örgütleri, yarış halinde ekonomiyi ele geçirdiler. Her sektör bir mafya grubunun elindeydi. Petrolü bile mafya satıyor, parayı cebine atıyordu. Haydar Aliyev’in yönetim disiplini sayesinde Azerbaycan belki de mafyanın en az girebildiği ülke konumundaydı. Azerbaycan bu anlamda şanslıydı.

Haydar Aliyev, özel girişimciliğin ve yabancı sermayenin önünü açar. Yabancı girişimcileri ülkeye davet eder. Bakü’ye gelen ilk yatırımcı, Nahçıvan yıllarından tanıdığı Baran Goozal’dır.

Abdolbari (Baran) Goozal

Haydar Aliyev, Baran Goozal’dan ülke ekonomisini yeniden canlandırmasını ister, koşulsuz destek sunar. Haydar Aliyev, 2003 yılında vefat edince, bu kez oğlu İlham Aliyev Cumhurbaşkanı olur. O da babasının yolundan gider, Baran Goozal’a desteğini devam ettirir. Çok geçmeden Baran Goozal, Kafkasya’nın en büyük iş insanı olarak ön plana çıkar, imkansızı başararak ülke ekonomisini düzlüğe çıkarır, bir anlamda Azerbaycan ekonomisinin gidişatına damgasını vurur. İtiraf etmeliyim ki Azerbaycan ekonomisinin modern bir öze kavuşmasında Baran Bey’in rolü çok büyüktür.

ANKARA GÜNLERİM

2006 yılı Mart ayıydı. Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi (ASAM) isimli düşünce kuruluşundan kendi isteğimle ayrılmış, TEBA (Türkiye Ekonomik Bülten Ajansı) isimli şirkette İngilizce çevirmen ve editör olarak çalışmaya başlamıştım. TEBA’daki yaşantım normal seyrinde devam ediyordu.

Kardeşim Selahattin Hun’un Azerbaycan’da bir şirkette çalıştığını biliyordum ancak detayı hakkında bilgi sahibi değildim. Bir gün beni Bakü’ye davet etti:

“İstersen bir haftalığına gel! Şirketi tanımış olursun. Beğenirsen, burada bir iş bulur, birlikte çalışırız.”

Annem ve iki kedimle birlikte Ankara’da sakin bir hayat sürüyordum. Onları yalnız bırakmaya istekli değildim. Annemi sık sık çok sevdiği Afyon ve Kızılcahamam’daki termal otellere götürüyor, birlikte hoşça vakit geçiriyorduk. Üstelik Amerika’daki boşanma belgem, Türk mahkemelerinde henüz onaylanmış değildi. Süreci takip etmem gerekiyordu. Bir yandan da Bakü’yü merak ediyordum. İş yerinden izin alıp Bakü’ye uçtum.

Bakü’ye ilk gidişimdi. Havalimanında şirketin elemanlarından birisi beni karşıladı. Bir hafta kalacağım için el çantasıyla gelmiştim. Araba beni AZERSUN şirketinin merkezine götürdü.

Şirketle ilgili fazla bilgi sahibi değildim. Selahattin Abim, Başkan Yardımcısı olarak görev yapıyordu. Şirkette büyük bir hazırlık vardı. 21 Mart (2006) yani Nevroz Günü, İmişli Şeker Zavodu (Fabrikası) Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in katılımıyla hizmete açılacaktı. Abim de kendisine bağlı ekiple hummalı bir çalışma yürütüyordu.

AZERSUN Şirketinin kurucusu ve başkanı, Abdülbari Güzel, aslen Doğubayazıtlı bir iş adamıdır. Medyada ismi bazen Abdolbari Goozal olarak da geçer. Kürt çalışanlar, O’nu kendi aralarında “Baran” olarak çağırırlar.

Ertesi gün, abim şirkete giderken ben de Bakü şehrini dolaşmaya karar verdim. Bakü, Kafkasya’nın en büyük şehridir. Hazar Denizi’nin batı kıyısında görkemli taş binalarıyla göz kamaştırıcı bir şekilde uzanır. Şehirde yaşayanların büyük çoğunluğu Azeri olmasına rağmen her yerde Rusça konuşmalar kulağıma ilişiyordu. 2006’da Bakü şehri, bir inşaat alanı gibiydi. Yollar, köprüler inşa ediliyor, yeni iş merkezleri hizmete sokuluyordu.

Bir şehre gittiğim zaman önce dili, kültürü, günlük yaşamı ve insanıyla ilgili olurum. Gazete bayiden satın aldığım bir tomar gazeteyi, İngilizce-Azerice birkaç farklı sözlüğü satın alıp bir kafeteryada çay içip keyfimce okumaya koyuldum. Azerice, 1991’den itibaren Latin alfabesiyle yazılmaya başlanır, alfabe son haline 1992’de kavuşur. Gazeteler Latinceydi. Gerçi Rusça bildiğim için Kiril alfabesiyle yazılmış Azerice de benim için sorun olmayacaktı.

 İMİŞLİ ŞEKER ZAVODUNUN AÇILIŞI

20 Mart günü sabahleyin Bakü’den ayrılıp İmişli şehrine doğru yola koyulduk. 5-6 saatlik bir yolculuktan sonra Şeker Zavodu’na vardık. Dört bir yanı duvarlarla çevrili geniş bir alanın bir köşesinde şeker fabrikası, uzak bir köşesinde de lojmanlar vardı. Baran Bey, her şeyin eksiksiz ve kusursuz olmasını istediği için bir gün sonra yapılacak açılış töreninin detaylarını kurmaylarıyla geç saatlere kadar gözden geçiriyordu. Ben de sahada dolaşıyor, hazırlıkları ilgiyle izliyordum.

İmişli Şeker Zavodu (Fabrikası)

21 Mart sabahı, şirket çalışanları büyük bir telaş içindeydi. Çok geçmeden konuşmanın yapılacağı fabrika önünde büyük bir kalabalık toplandı. Sanırım insanlar fabrikadan çok, açılışı yapacak olan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’i merak ediyordu. Elimde video kameramla arada bir görüntü alarak olup biteni uzaktan seyre daldım. Dikkatimi çeken husus, Cumhurbaşkanı Aliyev’in, konuşmasını yaparken ve tamamladığında hiç alkış almamasıydı. Bu durumu o an yorumlayacak durumda değildim.

Koşuşturmalar bütün gün devam etti. Abim, geç bir saatte daireye geldiğinde yorgun görünüyordu. Üzerinden büyük bir stresi atmış olmanın rahatlığıyla yatağına uzandı.

Baran Bey’le görüşme şansım olmadan birkaç gün sonra Ankara’ya döndüm. TEBA’daki işime devam ettim. Ancak tereddüt içindeydim: Ankara mı, Azerbaycan mı?

Doğrusunu isterseniz Ankara ve Türkiye artık bana yorucu geliyordu. Azerbaycan, Ankara’dan uzak sayılmazdı. Ayrıca Almanya’daki iki kız kardeşim de dönüşümlü olarak Ankara’ya gelip annemle ilgileneceklerini söyleyince, TEBA’dan istifa edip Bakü’ye uçtum.

Baran Bey, Bakü dışındaydı. Birkaç gün şehri dolaştım. Altıncı günümdü, ama henüz Baran Bey’le yüz yüze görüşme şansım olmamıştı. Akşama doğru bir zamandı. Abim, beni yanına alarak, Baran Bey’in bürosuna gittik.

Baran Bey, masasının üzerindeki kağıtlar içinde boğulmuş bir haldeydi. İş yoğunluğu, gergin yüz hatlarından okunabiliyordu. Görüşmemizi kısa tutmak istediği belliydi. Abime döndü:

“Mücahit Bey için ne yapalım? Neyi uygun görüyorsun?”

“Bilmiyorum! Takdir sizindir Baran Bey!”

Baran Bey, fazla düşünmeden öneride bulundu:

“Bizim Hassan (Goozal) ile görüşsün. Petrol işi yapıyor. Birlikte çalışabilirler.”

Hassan Goozal, Baran Bey’in erkek kardeşinin oğlu ve aynı zamanda damadıydı. Hassan Beyle kısa bir görüşmemiz oldu. İstekli davranmadı. Doğrusu ben de istekli değildim. Sonradan öğrendim ki damat ile kayınpeder (veya yeğen ile amca) arasındaki ilişkiler iyi gitmiyordu. Aile şirketlerinin klasik iç sorunu ve çekememezlik burada da yaşanıyordu.

(Not: Bilkent mezunu ve tanınmış iş insanı Hassan Goozal, bugün DAAX isimli bir şirketin başkanı olarak görev yapmaktadır. Hiç şüphesiz Baran Bey’in vizyonu, çalışma disiplini bir örnek olarak önünde durmasaydı Hassan Goozal bugünkü durumunda olamayacaktı.)

Tekrar Baran Bey’le bir araya geldik. Baran Bey, öneride bulundu.

“Ofiste yardıma ihtiyacım var. Olabilir mi?”

“Köməkçi” yani “yardımcı” olmaya istekli değildim.

Kendi göbeğimi kendim kestim. Söze girdim:

“İmişli Şeker Zavodunun yönetimini almak istiyorum.”

Baran Bey ve abim, aynı anda şaşkın bir yüz ifadesine büründüler. Abim, tedbirli davrandı:

“Takdir sizindir Baran Bey!”

“Mücahit Beyle yarın İmişli’ye gidin. Bir-kaç hafta işleri öğrensin. Mayıs ayında görevi devralsın.”

Şaşkınlıklarının nedenini çok geçmeden öğrenecektim.

GİRİŞİMCİLİK RUHUNUN SEMBOL İSMİ: ABDULBARİ GÜZEL (ABDOLBARİ GOOZAL / BARAN BEY)

Baran Bey, 23 Ağustos 1949 tarihinde İran’ın Maku şehrinde dünyaya gelir. Babası Rıza Bey, Doğubayazıt kökenli olup Celali Aşireti mensubudur. Çocukluk yıllarını Muş’ta ninesinin yanında geçirir. İlkokulu 1956-61 yılları arasında Muş’ta; ortaokul eğitimini de 1962-65 yılları arasında İran’da tamamlar.

Erken yaşta iş hayatına atılır. Babasının yanında toptan gıda ticaretiyle uğraşır. Doğubayazıt kapısından hayvan ticareti yapar. 25 yaşına gelince Türkiye’den İran’a sevk ettiği havyan sayısı 250 bini aşar. Kısa sürede elinde ciddi bir sermaye birikimi olur.

İran Devrimini izleyen yıllarda, 1981’de, Ankara’ya yerleşir. Turgut Özal’ın önerisiyle Ankara’da ETSUN adında bir şirket kurar. İhracat-ithalat işine girer. 1992 yılına gelince Birleşik Arap Emirlikleri, Irak, İran, Suriye, Ürdün gibi ülkelerde şubeler açar. Bu şirketleri bir merkezde toplamak için 1994’te Dubai’de INTERSUN ismiyle bir holdingi faaliyete geçirir.

Baran Bey, 1992’den itibaren Azerbaycan ve Gürcistan’a gıda ihracatı yapar. İki ülkede şube açar.

Baran Bey’in en büyük yeteneği siyasilerle güçlü ilişkiler kurmasında aranmalıdır. Türkiye’de Turgut Özal’la yakın ilişki kurarken, Azerbaycan’da önce Haydar Aliyev sonra da oğlu İlham Aliyev ile dostluk ilişkilerini üst düzeyde geliştirir, güvenlerini kazanır.

Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev

Baran Bey, 1997’de Bakü’de AZERSUN şirketini faaliyete sokar. Haydar Aliyev, Cumhurbaşkanıdır. Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra Azerbaycan ekonomisi büyük bir kaos içine girmiştir. Kurtuluşu, serbest piyasa kurallarına uygun ekonomik bir modelin uygulanmaya konmasında arar. Baran Bey, bu görevi üstlenir. Atıl (çalışmayan) durumda ya da düşük kapasiteyle çalışan fabrikaları devralır, modası geçmiş Sovyet teknolojisini söküp atar.

Baran Bey, Unilever isimli dünya devi İngiliz şirketiyle anlaşma yapar, bütün fabrikaları son teknoloji ile donatır. Çay, yağ, zeytin, kâğıt, gıda paketleme, konserve vb sektörlerde Azerbaycan marketinde tartışmasız şekilde liderliği ele geçirir.

Baran Bey’in öne çıkan en başat özelliği kaliteye son derece önem vermesidir. Üretim hatası ürünleri gözünü kırpmadan çöpe atar. Böylece kısa sürede rakiplerini pes ettirir. Hatta kaliteli çay üretmek için Sri Lanka’da çay plantasyonlarına bile yatırım yapar. İtiraf etmeliyim, Azersun’un “Meryem” çayının tadını başka hiçbir yerde görmedim.

BİRKAÇ ÖNEMLİ NOT

Türkiye ve Azerbaycan’daki Turancı çevreler Baran Bey’in PKK’ya destek verdiği yönünde yazılar kaleme alırlar. Elbette ben, Baran Bey ve ailesinin avukatı değilim. Ancak kişisel görüşümü beyan etmesem haksızlık yapmış olurum.

Baran Bey, “first class” iş insanı olarak böylesine bir hata yapmayacak kadar zekidir. Gerek Bakü merkezde gerekse İmişli Şeker Zavodu’nda çalışan T.C. vatandaşlarının çoğu Türk kökenlidir. Benim Lojistik, İnsan Kaynakları, Muhasebe, Malzeme Deposu ve Laboratuvar Müdürlerim T.C. vatandaşı Türk kökenli idiler. Elbette Kürtler de vardı. Ancak özel bir ayrıcalığa sahip değildiler. Örneğin Yemekhane sorumlusu hem Kürt kökenliydi hem de benimle aynı aşirete mensuptu yani akrabamdı. Ancak kurallara uymadığı ve uyarılarımı dikkate almadığı için işine son verdim.  Fabrikada ve bağlı diğer ünitelerde önemli olan verilen görevi hakkıyla yerine getirmek ve şirket disiplinine uymaktı.

Baran Bey’in en zayıf yönü, T.C. vatandaşı ve Doğubayazıtlı bazı Kürt kökenli “yalaka” karakterlerin sözlerine ehemmiyet vermesi, onların telkinlerine yenik düşmesiydi. Baran Bey mi “yalaka” tipleri kendi isteğine uygun olarak kullanıyordu, yoksa “yalaka” tipler mi Baran Bey’i kendi isteklerine uygun kullanıyordu, bu gerçekliği hiçbir zaman anlayamayacaktım. Azerbaycan koşullarında bu kadar da “zayıflık” elbette hoş görülecek bir durumdu.

Baran Bey’in diğer zayıf yönü de her önüne gelene gizli (!) bir “mavi boncuk” vermesiydi. “Mavi boncuklular” oldukça fazlaydı. Bunlar kendilerini dokunulmaz sayıyor, şirketin kurumsallaşması önünde büyük bir engel teşkil ediyorlardı. Her “mavi boncuklu” kendi alanında otoritesini pekiştiriyor, üzerine gidildiği zaman, “Bana dokunamazsınız! Baran Bey benden vazgeçemez! Başınıza iş açarsınız,” şeklinde bir tehditle karşı koyuyorlardı.

Baran Bey’in hatalarından birisi de fabrika müdürlerinin (ve Genel Müdür olarak benim), “önemli bir kusur” esasında işine son verdikleri elemanlara Azersun bünyesinde başka bir fabrikada iş vermesi, onları cesaretlendirmesiydi. “Genel Müdür size haksızlık etmiş, ben sizi koruyorum,” rolünü oynayarak onları kendisine daha çok bağladığını düşünüyordu, ama bu bir yanılgıydı.

Diğer bir yöntemi de nasıl Türkiye’de “vali merkeze alındı” şeklinde bir anlayış varsa, Baran Bey de hoşuna gitmeyen üst düzey yöneticilere işten el çektiriyor, merkeze, pasif bir göreve atıyordu. Böylece onlar üzerindeki otoritesini kanıtlamaya çalışıyordu. Kanımca bunlar kurumsal şirket anlayışına uygun yaklaşımlar değildi. Elbette, şirket O’nundu; istediğini yapabilirdi.

İMİŞLİ ŞEKER ZAVODU (FABRİKASI)

Güney Kafkasya’nın en büyük fabrikası İmişli Şeker Zavodu’nun kuruluş hikayesi ilginçtir:

Avrupa Birliği, 2000’li yılların başında, üye ülkeler için şeker kotasını belirleyince Almanya’nın elindeki birçok şeker fabrikası atıl duruma düşer.

Baran Bey, fırsatı kaçırmaz. Fabrika ekipmanlarını satın alır. Şeker sanayinde önemli tecrübe sahibi Ukraynalı ve Türkiyeli mühendisleri görevlendirir, fabrikayı söküp gemiyle Almanya’dan Azerbaycan’a taşınmasını sağlar. Abim, bu süreçte Başkan Yardımcısı olarak görev üstlenir.

Fabrika inşaatı 2003’de başlar. 70 hektarlık bir arazi üzerine kurulu fabrika, hatırladığım kadarıyla 80 milyon dolara mal olur. İnşaatı 27 ay sürer.

2003-2006 yılları arasında Ankara’daydım. Fabrika, projeye uygun olarak adım adım orijinaline uygun olarak yeniden kurulur. Baran Bey, İlham Aliyev’e fabrikayı 21 Mart (Nevroz) 2006’da hizmete açma sözü vermiştir. Bu nedenle mühendisleri ve çalışanları durmadan denetliyor, onları sık boğaz ediyor, çözümsüz kaldıklarında kendi üstün zekasını devreye sokup çözümler üretiyordu.

Fabrikanın üç yıllık inşaat sürecinde beş farklı ülkeden mühendisler ve kalifiye işçiler görev alırlar:

  1. Alman mühendisler (Fabrika projesinin orijinalini detaylandırmak için kısa süreliğine görev alırlar)
  2. Polonyalı mühendisler (Kısa süreliğine görev alırlar)
  3. Ukraynalı mühendisler (Ukrayna şeker sanayinde ileri bir ülke olduğu için hatırı sayılır bir mühendis grubu projede görev alır)
  4. Türkiyeli yöneticiler, mühendisler ve kalifiye işçiler
  5. Azerbaycanlı mühendisler ve işçiler (Azerbaycan’da daha önce ne şeker pancarı ekildiği ne de şeker fabrikası olduğundan, bu iki grup hem tecrübe kazanmak hem de Rusça-Türkçe çevirilerde yardımcı olmak için görev alırlar)

İMİŞLİ ŞEHRİ

İmişli şehri, “İmişli” isimli rayonun yani ilin idari merkezidir. Bakü’den 220 km uzaklıktadır. 2006’da yolların durumu çok kötü olduğundan bu mesafe 5-6 saatte ancak alınabiliyordu. Şehrin nüfusu sanırım 30 bin civarındaydı.

Şeker Fabrikasının, İmişli’de kurulmasının dört temel nedeni vardı (şahsi değerlendirmem):

  1. Şeker fabrikaları için su çok önemliydi. Aras nehri, İran’ın Parsabad şehrini geçtikten sonra Azerbaycan topraklarına girer, İmişli şehrinin güneyinden bir yay çizerek Hazar Denizine uzanır. Bu anlamda İmişli şehri uygun bir konuma sahipti.
  2. İmişli Rayonu ve civar bölgeler (Aran Bölgesi), Aras nehrine yakın olduklarından tarıma elverişliydi yani şeker pancarı ekimine uygundu.
  3. İmişli Rayonu ve civar bölgeler, Azerbaycan’ın en yoksul bölgesi sayılırdı. Burada kurulacak bir fabrika işsizlik sorununa bir çözüm olabilirdi.
  4. (Siyasi) İmişli Rayonu ve civar bölgeler Ebulfez Elçibey veya muhalefet taraftarları olarak biliniyorlardı. İlham Aliyev, bu seçmenleri kendisine çekmek istiyordu.

AŞİB BAŞ DİREKTORU (1 Mayıs- 9 Aralık 2006)

AŞİB, “Azərbaycan Şəkər İstehsalat Birliyi”nin kısaltılmış halidir. 1 Mayıs 2006 tarihinden itibaren AŞİB Baş Direktoru (Genel Müdürü) olarak görev üstlendim. Fabrika henüz açılmıştı, binlerce sorunla karşı karşıyaydı. En önemlisi yöneticiler ve mühendisler arasındaki rekabetti. Başlıca iki grup şöyleydi:

  1. Ukraynalı ve Azerbaycanlı mühendisler birlikte hareket ediyor, eski Sovyetler Birliğinden kalma kültürel bir yakınlıkla aralarında Rusça konuşarak dostluklarını pekiştiriyorlardı.
  2. Türkiye’den gelen yönetici, mühendis ve kalifiye işçiler

Göreve başladığım tarihte Polonyalı ve Alman mühendisler görevlerini tamamlamış, ülkelerine dönmüşlerdi.

Şöyle bir sorun vardı: Ukraynalıların hepsi mühendisti. Aralarında kalifiye işçi yoktu. Azerbaycanlıların içinde ne iyi bir mühendis ne de kalifiye işçi vardı.

Tercihimi yapmak zorundaydım. Eğer Ukraynalıları karşıma alırsam, fabrikanın kuruluşunda birincil derecede rol oynadıklarından fabrika çalışamaz duruma düşebilirdi.

Bir gün İran’ın Urmiye ve Mehabad şehirlerindeki şeker fabrikalarında müdürlük yapmış, İran Azerisi İsmail Bey, fabrika müdürlüğü için söyleşiye gelince, birlikte fabrikayı dolaştık. Hoş ve yapıcı bir karakteri vardı. Öz güveni yerindeydi. Çok geçmeden Fabrika Müdürü olarak göreve başladı.

Bu durum Ukraynalılar ve onlarla birlikte hareket eden bir avuç Azeri mühendis arasında rahatsızlık yarattı. Şahsıma karşı ukala davranış gösterilince, ben de onların işine son verdim. Böylece fabrikada çok başlılık sona erdi, disiplinli ve uyumlu bir çalışma ortamı doğdu.

İsmail Bey, İran Azerbaycan’ından birkaç yardımcısını getirdi. Böylece İran Azerisi mühendisler de gruba dahil olmuş oldular. Asıl yük, Türkiyeli kalifiye işçilerin üzerindeydi.

BREZİLYA’DAN GELEN ŞEKER KAMIŞI (HAM ŞEKER)

Fabrika yıl boyu 24 saat çalışacak şekilde düzenlenmişti. Elbette Türkiye gibi ham madde olarak şeker pancarı kullanan ülkelerde fabrikalar yıl boyu çalışmazlar. Fabrikalar şeker pancarı sezonunda açılır, 3-4 ay sonra da kapanırlardı. İmişli Şeker Fabrikası, Brezilya’dan gemilerle getirilen yarı işlenmiş kamış şekerini depoluyor, yıl boyu ham şekerden kristal şeker elde ediyordu. Gerek fabrika laboratuvarında, gerek Azerbaycan Devletinin yetkili mercilerinde gerekse yurt dışına gönderdiğimiz numunelerde yapılan analizler üretilen kristal şekerin kalitesinin üst düzey olduğunu gösteriyordu.

Göreve başladığımda çalışanların sayısı 2000’nin üzerindeydi. Uzun yıllar Türkiye’deki şeker fabrikalarında çalıştıkları için uzmanlık kazanan 100-150 kişilik grubun dışındakiler İmişli bölgesinden gelen, hiçbir şey bilmeyen amatör işçilerdi.

Benim zamanımda fabrika günde 1000 ton kristal şeker üretme kapasitesine sahipti. Bunun için fabrika günlük 1800 ton ham şeker işliyordu. Hedef, bir an önce şeker pancarı üretimini teşvik etmek, sezon boyunca günde 5000 ton çuğundur (şeker pancarını) işlemek, şeker pancarının olmadığı zaman da ham şeker kamışı ile üretime devam etmekti.

Kırmızı nokta İmişli Rayonu; Sarı nokta Kazak (Qazax) Rayonu

KAZAK RAYONUNDA KİREÇ OCAĞI

Kireç taşı, şeker üretim prosesinde önemli yardımcı maddelerden biridir. Ham şerbetin arıtımı işleminde kireç sütü kullanılır. Kireç sütü, kireç taşından elde edilen sönmemiş kirecin (CaO) söndürülmesiyle hazırlanır ve arıtım istasyonunda ham şerbet kireç sütüyle arıtılır.

Kireç ocağı, Azerbaycan’ın kuzey batısında, Ermenistan sınırındaki Kazak Rayonu’nda idi.

Hem Kazak Rayonu’ndaki kireç taşı hem de gemilerle Gürcistan limanına gelen ham şeker (şeker kamışı), fabrikaya demiryoluyla taşınırdı. Bunun için, fabrika alanına giren özel bir demiryolu hattı vardı.

 SORUNLAR… SORUNLAR…

En büyük sorun “dedikodu”, “iftira” ve “ajanlık” idi. Hırsızlık ve görevini kötüye kullanma da öne çıkan başlıca sorunlardı. Bunlar yetmezmiş gibi Azerbaycan İstihbarat Örgütü sık sık ziyaretime geliyor, olmayacak isteklerde bulunuyordu. Her ne kadar gerçek adı “Milli Təhlükəsizlik Nazirliyi (MTN)” olsa da halk arasında “Azerbaycan KGB”si veya kısaca “KGB” olarak biliniyordu.

Böyle günlerde sekreterim kapıyı açar, kulağıma fısıldar gibi konuşurdu:

“Müdür Bey, KGB’ten bir grup gelmiş. Sizinle görüşmek istiyor.”

İsteklerinin sonu gelmezdi. Önceleri nazik davranıp uğurluyordum. Beklentileri “haraç” idi ama ben bunu görmezlikten geliyordum.

Bir gün aramızı açan bir olay gelişti.

KGB mensupları masanın etrafını aldılar. Başkan sözü aldı:

“Müdür Bey, laboratuvarda çalışan falanca hanım aslen Ermeni’dir ve Rus ajanıdır. İşine son verin!”

Emir verip çıkıp gittiler.

T.C vatandaşı Türk kökenli Hacı isimli bir elemanımız laboratuvardan sorumluydu. Dürüst ve son derece açık sözlü idi. Hacı’yı odama çağırttım. Ajan olduğu iddia edilen bayan eleman hakkında bilgi aldım. Hacı, net konuştu:

“Kimsenin günahını alamam. Bayanın hiçbir kusurunu görmedim. İşini düzgün yapan birisi. Karar sizindir Müdürüm!”

Birkaç gün sonra KGB, geri geldi:

“Bayanı görevden almadınız. Bu doğru değil!”

Bu kez farklı konuştum:

“Eğer elinizde delil varsa mahkemeye veriniz. Sizin isteğinizle hareket edemem. Lütfen bir daha fabrika binasından içeri girmeyiniz.”

Bununla yetinmeyip, fabrika güvenliğini çağırtıp, KGB mensuplarını fabrika alanından çıkartılmasını ve bir daha benim iznim olmadan içeri alınmamalarını istedim.

Aradan birkaç hafta geçti. Telefon santralında çalışan genç eleman benimle özel görüşmek istediğini söyleyerek odamdan içeri girdi. Birlikte çalıştığı arkadaşının KGB ajanı olduğunu, telefonlarımı dinlediğini ayrıca Baran Bey geldiğinde koridorlarda yapılan konuşmaları dinlemek için fabrikanın gizli bölmelerine ses kayıt cihazları yerleştirdiğini söyledi. Yanıma yardımcımı alarak kayıt cihazlarının saklandığı bölmeleri kontrol ettim. Genç adam, haklıydı. Profesyonel şekilde yerleştirilmiş cihazları görünce şaşkına döndüm. Fabrikada KGB ajanlığı yapan elemanı odama çağırttım, sert davrandım:

“KGB ajanlığı yaptığın için işine son veriyorum.”

Ses çıkarmadı. Savunma yapmadı. İnkar etmedi. Güvenlik biriminden bu şahsın derhal fabrika sahası dışına çıkarılmasını istedim.

MALZEME DEPOSU SORUMLUSUNUN SEKS TACİZİ

Fabrikanın kocaman bir malzeme deposu vardı. Sorumlusu 3 yıldır şirkette çalışan TC vatandaşı Türk kökenli birisiydi. Ne zaman depoyu kontrole gitsem varlığımdan rahatsız olur, “Buradan ben sorumluyum! Seni ilgilendirmez!” havasında ukalaca bir tavır takınırdı. Ne de olsa Baran Bey’in “mavi boncuklularından” birisiydi.

Bir gün yeni işe alınan iki genç odamdan içeri girdiler. Ayakta konuşmadan durdular. Sorunun ne olduğunu bilmek istedim. Gençler birbirlerinin yüzüne baktı. Belli ki konuşmaya cesaret edemiyorlardı. Tekrar ettim:

“Sorun ne? Korkmayın, yardımcı olacağım.”

“Müdür Bey! Depo müdürü bizi seks anlamında taciz ediyor. Ya ‘vereceksiniz’ ya da işinize son vereceğim, diyor.”

Donup kalmıştım. Depo müdürü evliydi. Eşi, Türkiye’de idi.

“Telefonunuzu bana bırakın! Evinize gidiniz! Sizi daha sonra arayacağım.”

Öyle bir konu ki, bu kadar işin içinde bir de erkek erkeğe “seks tacizi” sorunuyla boğuşmak hiçte istediğim ve beklediğim bir şey değildi. Elbette insanların “seks tercihiyle” ilgili değildim. Ancak otoritesini kötüye kullanıp ekmek parası peşinde koşan gençleri bu yönde baskı altına almak kabul edilebilir bir şey değildi.

Söylenenleri ciddiye aldım. Birkaç hafta süren ciddi araştırmalarım söylenenleri doğruluyordu. Depo müdürünün işine son verdim. Bağırıp, çağırıyordu: “Kimse benim işime son veremez. Ben Baran Bey’in en çok sevdiği elemanıyım. Göreceksin, Baran Bey beni işime geri gönderecek! Bu senin sonun olacak!”

Güvenlik birimi depo müdürünü kolundan tutup fabrika dışına attı.

MAKÜLÜ İSPİYONCU

Fabrikada aslen İran’ın Makü şehrinden garip bir adam vardı. Makülü beyefendinin, yıllardan beri Baran Bey’in aile dostu veya akrabası olduğu söyleniyordu. Eğitimsizdi ama ukalaydı. Söylediklerine göre Baran Bey, O’na özel bir görev vermiş, fabrikada olup bitenleri anında kendisine iletmesini istemiş. Baran Bey’in özel korumasında olduğu için kimse korkusundan O’nu karşısına alamıyordu. O da şımardıkça şımarıyordu.

Bir gün müdürlerimle toplantı halindeydim. Nasıl olduysa toplantı devam ederken, sekreterimden bir istekte bulunmak için kapıyı açtım. Karşımda Makülü ispiyoncuyu buldum. Kulağını kapıya dayamış içeride konuşulanları dinliyordu. Beni karşısında görünce pis pis sırıtıp gitti.  Kim bilir içeride seks partisi falan yaptığımı mı sanıyordu? Bu durumdan rahatsız olmuştum. Sekreterime çıkıştım:

“Niçin buna izin veriyorsun?”

“Goozal Bey’in adamıdır. Korkumuzdan ses çıkaramıyoruz.”

Aradan 2-3 hafta geçti. Büromun penceresinden garip bir duruma tanıklık ettim. Şeker dağıtımı yapan şirketin kamyonları fabrika alanındaki asfalt yolda son derece yavaş ilerliyorlardı. Yetkili müdürü arayıp açıklama istedim:

“Makülü beyefendi yollara hız kesici tümsek yaptırmış. Tümsekler o kadar yüksek ki boş kamyonların bile altını vuruyor.”

Asfalt yola gidip durumu yerinde tetkik ettim. Makülü ispiyoncu, “Burada her şeye ben karar veririm,” havasında kimseden izin almadan keyfince art arda kuralları aykırı yükseklikte tümsekler yaptırmıştı.

Odama çağırttım. Fazla konuşmadan işine son verdim. Umursamadı:

“Bunu yapamazsın! Sen kim oluyorsun? Ben şimdi Baran Bey’e telefon açacağım.”

“Elbette açabilirsin! Baran Bey ya seni tercih edecek ya da beni!”

Akşama doğru bir kamyona eşyalarını yükletip fabrika sahasından uzaklaştırdım. Makülü ispiyoncudan bıkmış fabrika elemanları bu habere çok sevindiler.

İNSAN KAYNAKLARI MÜDÜRÜ

İnsan kaynakları müdürü, Azerbaycanlıydı. 2003’ten beri yani son üç yıldır işleri o yönetiyordu. Tecrübe sahibiydi.

Bir gün iki genç benimle görüşmek istediler. Kapım herkese açık olduğundan kabul ettim. Gençlerden birisi söz aldı:

“İş için başvurduk. İnsan kaynakları müdürü rüşvet istiyor. Parası olanı işe alıyor. Bizim paramız olmadığı için işe almadı.”

Çok rahatsız oldum. İki gencin telefonunu alarak evlerine gitmelerini söyledim. Aradan iki hafta kadar bir zaman geçti. Bu kez üç genç odama geldi ve aynı şikâyette bulundular. Onların da telefonunu alıp evlerine gitmelerini istedim.

İnsan kaynakları müdüründen yakın zamanda işe alınan elemanların bir listesini aldım. Listedeki işçileri tek tek odama kabul edip aynı soruyu sordum:

“İşe girerken senden rüşvet istediler mi?”

“Evet! Altı aylık maaşım kadar rüşvet verdim.”

Çağırdığım her genç aynı şeyi telaffuz edince insan kaynakları müdürünü odama çağırdım, işine son verdim. Kızardı. Ses çıkarmadı. Odasına bile gitmesine izin vermeden güvenliğin kontrolünde fabrika sahası dışına çıkardım.

İnsanların işine son vermek elbette ki kolay bir karar değildir. Her seferinde vicdani sorumluluk altında ezildiğimi hatırlıyorum. Ancak kurumsal bir yönetim için bunu yapmak zorundaydım. Tek amacım vardı: Ahenkli bir çalışma ortamı yaratmak, işe odaklanmak, şirketin kar etmesini sağlamak ve en önemlisi İmişli ve civar bölgenin ekonomik kalkınmasına katkı sunmaktı.

YENİ İNSAN KAYNAKLARI MÜDÜRÜ

Normal ve sağlıklı koşullarda yeni insan kaynakları müdürünü yüz yüze görüşerek benim belirlemem gerekiyordu. Öyle olmadı. Bakü’den birisini gönderdiler. Aslen Adanalıydı. İş disiplini veya sorumlulukla bir ilgisi yoktu. Sonradan anlayacaktım ki tek görevi vardı: Baran Bey’in yanındaki “yalakalardan” birisinin ajanı veya adamı olarak olup bitenleri bu “yalaka” şahsa iletmekti. İşiyle ilgili olarak tek bir gün rapor sunmadığı gibi günlük olarak her sabah müdürlerimle yaptığım toplantılarda da sessiz kalmayı tercih ediyordu. Bu durumdan oldukça rahatsızdım. Fabrikada olup biten önemli konulardan beni kasten bilgilendirmiyor, sorunlar içinde boğulmamı ümit ediyordu.

Şahsıma karşı bazı oyunlar içinde olduğunu sezinliyordum ancak ikinci evliliğini henüz yaptığı için işine son vermek istemiyordum. İnsan kaynaklarından sorumluydu ama bu büronun kapısını ne açtığı ne de çalışanları denetlediği vardı. Halbuki hırsızlık olayları fabrikada sık sık yaşanıyordu. Gücüm yettiğince bunları tespit etmeye ve cezalandırmaya çalışıyordum.

Bir gün insan kaynakları bölümünde çalışan iki İmişlili eleman iş birliği yaparak yüklü bir parayla ortadan kayboldular. Bu tuzağın planlanmasında hem KGB’nin hem de yeni insan kaynakları müdürünün parmağı olduğundan emindim ancak elimde kanıt yoktu. Ne tesadüftür ki yakın zaman önce yeni insan kaynakları müdürünü fabrikaya “ajan” olarak monte eden Bakü merkezdeki “yalaka” şahıs ile bir konuda anlaşmazlığa düşmüş, aramızda sert bir telefon konuşması geçmişti. İntikamını almak istiyordu. Koşullar O’nun lehineydi. Fırsatı iyi değerlendirdi. Sözün bittiği yerde inat etmek tarzım değildir. Türkiye’ye döndüm.

Ben, buna benzer sorunlarla boğuşurken artarda meydana gelen iki olay beni derinden etkiledi:

BİRİNCİ “TALİHSİZ” CAN

Fabrika bünyesinde bir revirimiz ve bir stajyer doktorumuz vardı. Grip veya baş ağrısı vb hastalıklar için ilaç veriyordu. Efendi ve saygılı birisiydi.

Bir gün bilgisayarımın önünde oturmuş önemli bir raporu kaleme alıyordum. Telefonum çaldı. Doktor, beni bilgilendirdi:

“Az önce bir kaza olmuş. İşçilerden birisinin ayağı rayların altında kalmış. Hastaneye kaldırdılar. Merak edilecek bir durum yok!”

Ses tonunu dikkate alarak değerlendirme yaptığımda sanki sıradan bir olay vuku bulmuş gibi bir izlenim veriyordu. 2000’i aşkın amatör işçinin çalıştığı fabrikada her gün ufak tefek olaylar meydana geliyordu. En ufak olayı bile ciddiye alıyor, üzerime düşeni yerine getirmeye çalışıyordum. Özel şoförümden beni hastaneye götürmesini istedim.

Merdiveni çıkarken, ağlama ve bağrışma sesleri duydum. Odadan içeri girince gördüğüm manzara karşısında irkildim. Kaza geçiren işçi, üzerindeki elbisesiyle yarı baygın uzanıyordu. Sağ ayağı diz kapağı hizasından kanıyor, kendisi de acıyla inliyordu. Ailesi, çocukları ve akrabaları odayı doldurmuş belli belirsiz ağlaşıp duruyorlardı.

“Olayı gören var mı?” diye bağırdım.

İşçilerden birisi yaklaştı:

“Tren, yavaş yavaş fabrika alanına girdi. Arkadaşım, hiç neden yokken hamle yapıp vagonun koluna asıldı, o anda ayağı kayıp, rayların önüne düştü. Ben var gücümle ‘Dur!’ diye bağırdım ancak arkadaşımın sağ ayağı tren tekerliğinin önünde bir zaman sürüklendi. Ayağı tam kesilmedi ama kemikleri ezildi.”

“Doktor nerede?”

“Doktor yok! Arkadaşlar getirmeye gittiler. Birazdan burada olur.”

Buraya hastane demek mümkün değildi. Ortalık çer çöple doluydu. Duvarların rengi solmuş, yatak ve iskemleler kırık dökük haldeydi. Hemşireler vurdumduymaz bir halde davranıyor, “Bu bela da başımıza nereden çıktı,” der gibisinden sağa sola bağırıp duruyorlardı.

Doktor geldi. Uzun boylu birisiydi. 65-70 yaşlarında olmalıydı. Hastanın yanına birlikte gittik. Hiçbir muayeneye gerek duymadan görüşünü beyan etti:

“Ayağını kesmek lazımdı. Yoksa kangren olacak.”

Konuşurken alkol kokusu burnumu doldurdu. Belli ki doktoru içki sofrasından alıp getirmişlerdi. Doktor, hemşireye bağırdı:

“Hızarı getir!”

Doktor, hastanın ailesinin ve çocuklarının gözü önünde hızarla bacak kesme operasyonuna kendisini hazırladı. Bir yandan sallanıp dururken bir yandan da isteksiz bir şekilde beyaz formasını üzerine geçirdi. Bu operasyonun tehlikeli sonuçlar doğuracağını anladığımdan durumu Baran Bey’e telefonla aktardım. İmişli şehrinde ambülans yoktu. Bir ambülans gönderilmesini istedim.

Tekrar odaya geri döndüm. Doktor, basbayağı eline hızar almış, lokal anestezi veya genel anesteziye ihtiyaç duymadan hastanın sağ dizinden biraz yukarısını odun keser gibi kesmeye başladı. Hasta, bağırıp duruyordu. Bu kez ben bağırdım:

“Anestezi yok mu Doktor Bey!”

“Yok! Anestezi ilacımız kalmadı.”

“Ağrı kesici de mi yok?”

“Bir aspirin verdik.”

Doktor, benden hastanın bacağını tutmamı istedi. O anda fabrika revirinde görevli doktorumuz içeri girdi. Görevi ona vermek istedim ama doktorumuz korkuyla dışarı çıktı.

Ben hamle yapıp hastanın bacağını tutmak isterken birden kan fıskiye halinde üzerime aktı. Doktor sarhoş haliyle sağa sola yalpalanarak hastanın bacağını kesip attı. Hemşirelere seslendi:

“Bir çay içeyim. Siz de kanı durdurun!”

Hasta kan kaybından ölecekti. Bu aşikardı. Ambülansın bir an önce gelmesi için sabırsızlanıyordum. 4-5 saatlik yolu alıp gelinceye kadar hasta hayatta kalabilecek miydi?

Doktor, çayını içtikten sonra, odaya döndü.

“Gerek ki biraz daha yukarıdan kesmeliydim! Bu olmadı!”

Hay Allah’ım! Olacak iş değildi! Şehirde ne ambülans ne narkoz vardı. Tek doktoru da sarhoştu.

İkinci kez hastanın ve yakınlarının yürek parçalayan bağrış ve çağırışlarına dayanamayacağımı anladığımdan hastane bahçesine çıktım. Doktor ikinci operasyonunu yaptıktan sonra üstünü değiştirip evine gitti. Vurdumduymaz hemşireler de ağır adımlarla yürüyor, kendilerince bir şeyler yapıyorlardı.

Sabaha doğru ambülans geldi. Hasta baygın, daha doğrusu yarı ölü bir haldeydi.

Ambülans yola koyulduğunda sorumlulardan beni gelişmelerden haberdar etmelerini istedim. Psikolojik bir yorgunluk zihnimi hiçleştirmişti. Düşünemiyordum. Daireme gidip kanlı gömleklerimi değiştirdim, duş alıp büroma gittim.

Telefon çaldığında merakla açtım. Karşıdaki ses, “Hasta vefat etti. Allah rahmet eylesin!”. Ambülans Bakü yolunu daha yarılamadan hasta vefat etmişti.

Tanık olduğum her şey içimde tarifsiz bir öfke ve kızgınlığın birikimine neden olmuştu. O günü yemeden içmeden geçirdim.

Ertesi gün ilk işim İmişli Rayonu Valisinin (İcra Başçısı) yanına gitmek oldu.

“Hastanenin yanında son teknoloji cihazlarla donatılmış bir yoğun bakım ünitesi ve ameliyat odası yaptırmak istiyorum. Bana bir yer göstermenizi rica ediyorum. Ayrıca bir ambülansımız da olacak.”

Masrafları AŞİB adına üstleneceğim yönünde güvence verdim. Ayrıca vefat eden işçinin ailesinin ömür boyu sigortaya bağlanmasını sağladım. Bu gelişmelerden Baran Bey’i haberdar edince, hoşuna gitmediğini ses tonundan anladım. Doğrusu umursadığım yoktu!  İşçinin kanını gömleğimde taşıyan bendim. Bütün bu acıya, perişanlığa tanıklık eden de bendim. Üstelik merhum işçi, fabrika alanında meydana gelen bir kazadan dolayı vefat etmişti. Şirket olarak hukuki ve vicdani sorumluluğumuz vardı! Elbette ambülansın ve hastanenin parası cebimden çıkmayacaktı ama genel müdür olarak da bir “kukla” değildim. Toplumsal sorumluluklarımın bilincindeydim.

Ben de birçok defalar kendi paramı harcıyordum.  “Haftanın İşçisi” olarak birini seçiyor, toplantı odasında, alkışlar eşliğinde kendi hesabımdan 300 doları işçiye zarfta uzatıyordum. Amacım işçiler arasında pozitif bir rekabetin gelişmesine katkı sunmaktı.

Çok geçmeden fabrikadaki Sağlık Ocağının hizmetinde olmak üzere bir ambülansımız oldu. Görevimden ayrıldığımda ek hastanenin inşaatı bütün hızıyla devam ediyordu.

 İKİNCİ “TALİHSİZ” CAN

Kireç (əhəng daşı) ocağımız Kazak Rayonu’ndaydı. Kazak Rayonu, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kuzey-batı ucunda, Ermenistan sınırında dağlık bir bölgedir. Buradan çıkarılan kireç taşı, tren vagonlarıyla fabrikaya ulaştırılıyordu.

Kazak Rayonu denince aklıma iki isim geliyor: Eliağa Şıxlinski ve Samed Vurgun. Hüsnü Bingöl’ün ailesinin de Kazak kökenli olduğunu bildiğim için Kazak bölgesi araştırmacı yazar olarak ilgimi çekiyordu.

Kireç ocağını 4-5 kez ziyaret edip çalışmalarını yakından izledim. Dinamit patlatılarak çalışma yapıldığından can güvenliğini sağlayacak yönde tedbirler alınmasını zorunlu kılıyordum. Ocaktan sorumlu müdürümüz, görevini severek yapıyordu. Her gittiğimde daha profesyonel bir çalışma yönteminin uygulamaya konduğunu görüyor, gerekli maddi yardımı yaparak daha iyisi için teşvik ediyordum.

Bir akşam üzeriydi. Kazak Rayonu’ndaki sorumlumuzdan bir telefon geldi. Kireç ocağına giden elektrik hatlarında arıza olmuş, sorumlu arkadaş da bir elektrikçi bulup kopan tellerin tamirini istemiş.

Elektrikçi, direğe tırmanır, tedbirsiz davranıp çıplak elle telleri bağlarken elektrik akımına kapılıp olay yerinde vefat eder.

Hemen olayın olduğu yere doğru yola çıktım. Vefat edenin köyünü bulduğumuzda saat gece yarısını çoktan geçmişti.

Köy eviydi. İçeri girdiğimde ilginç bir şekilde merhumun cenazesi yere serilmiş, yüzü açık şekilde tutulmuştu. Etrafını kadınlar almış, ağlaşıp ağıt yakıyorlardı. Kadınların arasından geçerek erkeklerin olduğu odaya geçtim. İçeride derin bir sessizlik vardı. Olayın nasıl olduğunu sorduğumda merhumla birlikte direğin yanına giden arkadaşından ilginç bir cevap aldım:

“Elektrik santralına telefon açıp, hattın elektriğinin kesilmesini istedik. Merhum direğe çıktığında elektrik kesikti. İşi hızlı olur diye çıplak elle tamir etmeye başladı. O anda da bilmediğimiz bir nedenle elektrik verildi. Arkadaşım direkten yere düştü. Vefat etti.”

Suçlu kimdi, diye sorguladım kendimi. Açık kapıdan, kadınlar bölümünü ve yerde yatan merhumun bembeyaz yüzünü görebiliyordum. AŞİB elemanı değildi. Buna rağmen acaba ailesini ömür boyu sigortalı yapmam mümkün olabilir mi diye düşündüm. İmişli’ye döndüğümde bunun mümkün olamayacağını anladım. Şu anda miktarını hatırlamadığım bir para yardımını ailesine ulaştırdım. Vicdanım içimi kemiriyordu ama yapabileceğim bir şey yoktu.

10 Aralık 2006 tarihinde işimden temelli ayrılıp Ankara’ya dönerken, uçağın penceresinden uzaklara baktım. Zihnimde ne Azersun ne de şeker fabrikası vardı. Sadece ve sadece, vefatlarına tanıklık ettiğim iki yoksul Azerbaycanlı “CAN”ın vicdan azabı içimi kemiriyordu. Her ikisine de Allah rahmet eylesin!

 96 Toplam Görüntülenme