Son Yazılarımız

TARİHİN GİZLİ ZİNCİRİ

Loading

Değerli Okuyucular,

Tarihin akışında gelişmeler çoğu zaman gözümüze ani sıçramalar gibi görünür. Büyük icatlar, büyük keşifler ve bir anda ortaya çıkmış gibi duran yeni fikirler… Oysa bu görüntü yanıltıcıdır. İnsanlık tarihinin hemen her alanında ister teknolojide olsun ister bilimde, felsefede ya da toplumsal yapıda, ilerleme aslında sessiz ve kademeli bir birikimin sonucudur. Bir aşama gerçekleşmeden bir sonrakinin ortaya çıkması mümkün değildir. Üstelik ilginç olan şudur: Bu aşamaların her biri geleceğin yönünü hazırlarken, o geleceğin ne olacağı çoğu zaman kimse tarafından öngörülemez.

Bunun en çarpıcı örneği bilgisayar dünyasının gelişiminde görülür. 1980’lerde kişisel bilgisayar üzerinde çalışan mühendisler yalnızca bireysel kullanım amacına yönelik yenilikler üzerinde yoğunlaşıyorlardı. O dönemde hiç kimse, bu makinelerin bir gün milyarlarca insanı birbirine bağlayan küresel ağların temelini oluşturacağını, hatta insanlık tarihinin en büyük iletişim devrimlerinden birinin kapısını aralayacağını tahmin etmiyordu. İnternetin doğması için önce kişisel bilgisayarın ortaya çıkması, yani teknik ve düşünsel bir zemin oluşması gerekiyordu. Bu zemin oluşunca, tamamen yeni bir dünya doğdu: İnternet. Fakat internet de kendi içinde yeni bir gelişme çizgisini hazırladı. Bu kez sosyal medya ağları ortaya çıktı. Facebook’un kurucusu bile, Harvard’ın yurt odasında yazdığı birkaç satırlık kodun dünya çapında bir dönüşüm yaratacağını öngörememişti. Ama kişisel bilgisayar ve internet olmadan bu dönüşümün ortaya çıkması mümkün değildi.

Benzer bir kademeli ilerleme bilim tarihinde de görülür. Isaac Newton’un evrensel çekim yasası, yalnızca kendi döneminin fizik anlayışını değiştirmekle kalmamış, aynı zamanda gelecekte yapılacak bilimsel devrimlerin de temelini atmıştır. Newton olmadan Einstein’ın görelilik teorisi düşünülemez. Newton’un hareket yasaları, Einstein’ın uzay-zaman anlayışının üzerine inşa edildiği kavramsal taşları döşemiştir. Darwin’in evrim kuramı da bu mantığın başka bir örneğidir. Darwin genlerin varlığından habersizdi; Mendel’in çalışmaları uzun yıllar bilinmeden kaldı. Ancak Mendel’in genetik yasaları keşfedildiğinde Darwin’in kuramı yeni bir anlam kazandı, 20. yüzyıl biyolojisi bu iki büyük düşünürün tamamlayıcılığı sayesinde şekillendi. Yani Darwin olmadan modern genetik; Mendel olmadan modern evrim kuramı doğamazdı.

Toplumsal ve kültürel gelişme de aynı yasaya tabidir. Yazı icat edilmeden hukuk düzeni kurulamazdı. Çünkü yazı yalnızca sembollerin kaydı değil, aynı zamanda toplumsal hafızanın güvence altına alınmasıydı. Arşivler doğdu, kayıt tutma bilinci gelişti. Kayıt sistemi ise vergi düzenini, devlet mekanizmasını ve hukukun kurumsallaşmasını ortaya çıkardı. Tarımın başlamasıyla insanlar üretim fazlası elde etti. Bu fazlalık şehirleri doğurdu; şehirler ticareti, ticaret ise hukuku ve siyasal yapıları geliştirdi. Bir toplumsal formun bir sonrakini hazırladığı bu zincir, tarihin en temel yasalarından biridir. Hiç kimse tarlayı sürerken bin yıl sonra ortaya çıkacak şehir devletlerini hayal etmiyordu; ama şehirler, tarımın mümkün kıldığı bir sonuçtu.

 KÜMÜLATİF GELİŞİM VE ORTAYA ÇIKIŞ TEORİSİ

Bu durumu felsefi açıdan açıklayan iki kavram öne çıkar: kümülatif gelişim ve ortaya çıkış teorisi. Kümülatif gelişim, her düşüncenin ve her teknolojik yeniliğin kendisinden önce gelen birikimlere dayanarak ortaya çıktığını söyler. Ortaya çıkış teorisi ise daha ilginç bir noktaya işaret eder: Belli bir olgunluk düzeyi aşıldığında, parçalar bir araya geldiğinde daha önce öngörülmesi mümkün olmayan yeni bir bütün doğar. Bu bütün, tek tek parçaların özelliklerinden çıkarılamaz. Sosyal medya da böyledir; interneti oluşturan protokolleri yazan mühendisler küresel bir iletişim devriminin tohumlarını attıklarını bilmiyorlardı. Ama yapı olgunlaştığında yeni bir düzey kendiliğinden ortaya çıktı.

Tarih, insan iradesiyle yönlendirilen bir düz çizgi değildir; fakat tamamen rastlantıların oyunu da değildir. Gelecek, her zaman geçmişin biriktirdiklerinden doğar. Bir aşama tamamlanmadan diğerinin ortaya çıkması mümkün olmaz. Bu nedenle her büyük dönüşüm, arkasında uzun ve çoğu zaman fark edilmeyen bir hazırlık dönemi taşır. Bugün bize şaşırtıcı gelen birçok gelişme, aslında dünün sessiz birikimlerinin doğal sonucudur.

 TOPLUMSAL GELİŞMENİN ÖNGÖRÜLEMEYEN ZİNCİRİ

Teknolojik ve bilimsel ilerlemede olduğu gibi, insan toplumlarının gelişiminde de benzer bir kademeli zincir vardır. Bugün bize son derece doğal gelen kavramların hiçbiri, insanlığın ilk dönemlerinde tasarlanmış ya da planlanmış değildir. Mağarada yaşayan insan, bir gün şehirler kuracağını bilmiyordu. Köy yaşamına geçen topluluklar, köyün mantıksal sonucunun bir şehir olacağını da öngöremedi. Ancak tarımın başlamasıyla birlikte üretim fazlası ortaya çıkınca, bu fazlanın korunması, dağıtılması, saklanması ve yönetilmesi için daha karmaşık bir toplumsal örgütlenme zorunlu hâle geldi. Böylece köylerden şehirler doğdu. Şehirler ortaya çıkınca savunma ihtiyacı büyüdü; surlar, muhafız birlikleri ve ilk düzenli askeri yapılar oluştu.

Bu kez şehirlerin varlığı yeni bir basamağı hazırladı. Şehirleri yöneten aileler güç kazandı ve zaman içinde hanedanlık anlayışı ortaya çıktı. Hiçbir şehirli topluluk, çevresindeki rakip şehirlerle mücadele ederken bir gün imparatorluk düzeyine ulaşacağını hayal etmiyordu. Ancak şehirler büyüdükçe, ticaret genişledikçe ve nüfus arttıkça siyasi yapı da genişledi. Bu genişleme imparatorluklar çağını doğurdu. Roma, Pers, Çin ve Osmanlı gibi büyük imparatorluklar, aslında yerel topluluklardan oluşan küçük birikimlerin zamanla genişleyen halkalarıydı.

İnsanlığın gelişimi: Mağaradan yapay zekâya…

Diller ve etnik kimlikler de bu süreçte biçimlendi. Başlangıçta küçük grupların iletişim aracı olan diller, şehirleşmenin artmasıyla standartlaşmaya başladı. Yönetim merkezlerinin ortaya çıkması, dilin üst bir iletişim formuna dönüşmesine yol açtı. Etnik kimlik dediğimiz geniş ölçekli aidiyetler de bu siyasal yapıların içinde gelişti. Ancak kimse, kabile bağlarının ileride ulusal kimliğe temel oluşturacağını bilmiyordu. Bu dönüşümün her aşaması, önceki aşamanın zorunlu bir sonucuydu: Yerleşik hayat olmadan dil birliği, dil birliği olmadan ulusal kimlik, ulusal kimlik olmadan modern devlet sistemi ortaya çıkamazdı.

Ulus-devletler biçimindeki modern siyasi düzen, tüm bu süreçlerin hem sonucu hem de yeni bir başlangıcıdır. Ulus-devletler ortaya çıktığında, beraberinde yeni türden toplumsal çatışmalar da doğdu. Etnik sınırlarla siyasi sınırların çakışmadığı coğrafyalarda kimlik temelli gerilimler kaçınılmaz hâle geldi. Yani köylerin şehirleşmesi nasıl imparatorlukları doğurduysa, imparatorlukların çözülmesi de modern etnik sorunların tohumunu attı. Kimse köyünü kurarken yüzyıllar sonra ortaya çıkacak ulusal kimlik tartışmalarını öngöremedi, fakat süreç o noktaya doğru akmaya devam etti.

Savaş teknolojisi de bu toplumsal gelişim çizgisine paralel ilerledi. Küçük kabilelerin kullandığı sopalar ve taşlar, şehirlerin ortaya çıkmasıyla birlikte organize ordulara, bu orduların varlığıyla mızraklara, zırhlara ve surlara dönüştü. İmparatorluklar büyüdükçe savaş araçları da karmaşıklaştı; barutun icadıyla yeni bir çağ açıldı. Modern ulus-devletlerin rekabeti ise sanayi çağını, sanayi çağı da modern savaş teknolojisini besledi. Bugün kullanılan ileri teknoloji silahların kökeni, binlerce yıl önce mağara insanının avlanmak için yonttuğu taşın içindedir. Süreç, kimsenin öngörmediği ama birikimlerin zorunlu olarak yön verdiği bir çizgi izledi.

Toplumsal gelişme böylece teknolojik gelişmeyle aynı yasaya bağlanır: Her aşama, kendisinden önceki aşamanın hem ürünü hem de hazırlayıcısıdır. Mağaradan köye, köyden şehre, şehirden imparatorluğa ve oradan ulus-devlete uzanan bu uzun hat, insanlığın kimliğini de kaderini de şekillendiren bir zincirdir. Bir aşama tamamlanmadan sonraki aşama akla bile gelemez. Fakat her basamak tamamlandığında, bir sonrakinin tohumları fark edilmese bile sessizce filizlenmiş olur.

SONUÇ: GELECEK, GEÇMİŞİN BEKLENMEYEN ÇOCUĞUDUR

Tarih bize şunu gösterir: Geleceğin ne getireceğini öngörmek imkânsıza yakındır. En sofistike öngörüler bile, çoğu zaman sadece kendi döneminin koşullarını tekrar eden tahminlerden ibarettir. İnsan, en fazla bugünün verilerini kullanarak kısa vadeli adımlar atabilir. Ne bilim insanları internetin sosyal medyayı doğuracağını görebildi, ne köyleri kuran topluluklar imparatorlukları hayal etti, ne de imparatorluklar ulus-devletlerin doğuşunu öngördü. Her aşama, kendinden önce gelenin kaçınılmaz bir devamı gibi görünür, fakat aslında sonuç hiçbir zaman yüzde yüz belirlenmiş değildir. Gelecek, geçmişin zorunlu bir sonucu değildir; yalnızca onun içinden filizlenen, biçimi ve yönü ancak ortaya çıktığında anlaşılabilen beklenmeyen bir çocuktur.

Bu nedenle, geleceği bütünüyle bilmemiz mümkün değildir. Yapabileceğimiz tek şey, bugün elimizde bulunan bilgiyi, imkânları ve koşulları dikkatle değerlendirerek adımlar atmaktır. Her öngörü, ancak bir ihtimaldir; gerçekleşeceği garanti değildir. Tarihin en büyük dönüşümleri bu gerçeği defalarca göstermiştir. Gelecek, her zaman bizi şaşırtacak güce sahiptir ve belki de insanlık tarihini ilginç kılan tam olarak budur.