Son Yazılarımız

SİMON BOLİVAR’DAN MADURO’YA: LATİN AMERİKA’DA MÜDAHALE KÜLTÜRÜNÜN TARİHSEL SÜREKLİLİĞİ

Loading

Değerli Okuyucular,

ABD, birkaç gün önce yaptığı resmî açıklamayla Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun uluslararası bir operasyon kapsamında ele geçirildiğini, kokain ticareti ve organize suç suçlamalarıyla ABD’ye götürüldüğünü ve Amerikan mahkemelerinde yargılanacağını duyurdu. Washington’a göre bu, uyuşturucu trafiğine karşı yürütülen meşru bir hukuk ve güvenlik operasyonuydu.

Venezuela yönetimi ise yaşananları, egemen bir devletin görevdeki başkanının zorla alıkonulması olarak niteledi. Çok sayıda uluslararası hukukçu da suçlamaların içeriğinden bağımsız olarak, bir devlet başkanının başka bir ülke tarafından fiilî güç kullanılarak yakalanmasının uluslararası hukukun temel ilkeleriyle bağdaşmadığını vurguladı. Tartışma kısa sürede Maduro’nun şahsını aşarak, egemenlik, dokunulmazlık ve güç kullanma yasağı gibi konuların merkezine yerleşti.

Bu olay, tek başına bile küresel ölçekte sarsıcıdır. Ancak Venezuela’nın ve onunla birlikte Bolivya’nın uzun süredir ABD ile yaşadığı gerilim dikkate alındığında, yaşananların yalnızca güncel bir kriz olmadığı, daha derin bir tarihsel ve ideolojik arka plana yaslandığı görülür. Bu arka planın merkezinde ise iki yüz yıl öncesinden gelen güçlü bir isim vardır: Simon Bolivar.

Simon Bolivar: Bağımsızlığın askerî ve zihinsel mimarı

Simon Bolivar, yalnızca İspanyol sömürgeciliğine karşı savaşan bir asker değildi. O, Latin Amerika’nın kaderini parça parça devletler hâlinde değil, ortak bir siyasal bilinç ve birlik içinde tasarlayan bir düşünürdü. Venezuela’dan Peru’ya uzanan bağımsızlık savaşlarının askeri lideri olduğu kadar, bu coğrafyanın geleceğine dair güçlü bir fikrî çerçeve de ortaya koydu.

Simon Bolivar

Bolivar’ın hayatı zaferlerle olduğu kadar yenilgilerle, sürgünlerle ve yalnızlıkla geçti. Bağımsızlık kazanıldığında ise asıl mücadelenin yeni başladığını fark etti. Ona göre eski sömürgecinin çekilmesi, gerçek özgürlüğün garanti altına alındığı anlamına gelmiyordu. Parçalanmış bir Latin Amerika, yeni ve daha güçlü dış etkilere her zaman açık olacaktı.

Bu nedenle Bolivar, kıtanın siyasal birliğini savundu. Aynı bağlamda, dönemin yükselen gücü olan ABD’ye dair dikkat çekici uyarılarda bulundu. ABD’yi açık bir düşman olarak değil, özgürlük söylemiyle nüfuz alanı kurabilecek bir güç olarak görüyordu. Bu tespit, aradan geçen iki yüzyıla rağmen güncelliğini korumaktadır.

“Bitmeyen müdahale” ne anlama gelir?

Bu yazıda kullandığım “Latin Amerika’da müdahale kültürünün tarihsel sürekliliği” ifadesi, her dönemde fiilî askerî işgal ya da sürekli sıcak çatışma yaşandığı anlamına gelmemektedir. Burada kastettiğim, yaklaşık iki yüzyıldır tekrar eden bir siyasal refleks ve yöntem sürekliliğidir.

Latin Amerika tarihinde dış müdahale, her zaman aynı biçimde ortaya çıkmamıştır.
19. yüzyılda bu müdahale daha çok açık askerî baskı ve diplomatik zorlamalar şeklinde görülürken, Soğuk Savaş döneminde darbeler, askerî cuntaların desteklenmesi ve gizli operasyonlar öne çıkmıştır. 21. yüzyılda ise yöntem değişmiş, müdahale daha çok yaptırımlar, ekonomik kuşatma, diplomatik izolasyon ve liderleri suç kategorileri üzerinden kriminalize etme biçimini almıştır.

Dolayısıyla süreklilik, eylemin kesintisizliğinde değil, müdahale mantığının farklı araçlarla yeniden üretilmesinde aranmalıdır. Müdahale her zaman görünür değildir. Ancak kriz anlarında, yönetim değişikliklerinde veya bağımsız politika arayışlarında yeniden ortaya çıkan yerleşik bir dış politika alışkanlığı olarak kendini göstermektedir.

Venezuela ve Bolivya: Bir mirasın güncel siyaseti

Venezuela, Simon Bolivar’ın doğduğu topraklar ve onun mirasının en güçlü biçimde sahiplenildiği ülkedir. Modern dönemde “Bolivarcı” söylemin siyasal bir kimliğe dönüşmesi bu yüzden tesadüf değildir. Devletçilik, bağımsızlık vurgusu ve dış müdahaleye direnç, bu mirasın çağdaş yansımalarıdır.

Bolivya ise adını doğrudan Simon Bolívar’dan alan nadir ülkelerden biridir. Yerli halkın siyasal gücü, doğal kaynaklar üzerindeki devlet kontrolü ve dışa bağımlılığa mesafeli bir çizgi, burada Bolivarcı düşüncenin farklı bir yorumunu ortaya koymuştur.

Her iki ülkenin ortak noktası, ABD’nin Latin Amerika’yı uzun süre kendi etki alanı olarak görmesiyle açık bir gerilim içinde olmalarıdır. Bu nedenle hedefte olan çoğu zaman yalnızca mevcut yöneticiler değil, bu tarihsel mirasın ve bağımsızlık fikrinin kendisidir.

Venezula’nın ABD için niçin önemli olduğunu anlamak için dünya petrol rezervlerine göz atmakta yarar vardır.

Kanıtlanmış petrol rezervi (milyar varil)

    1. Venezuela                                       304
    2. Suudi Arabistan                            259
    3. İran                                                  209
    4. Kanada                                            170
    5. Irak                                                   145
    6. Kuveyt                                              102
    7. Birleşik Arap Emirlikleri              98
    8. Rusya                                               80
    9. Libya                                                48
    10. ABD                                                 44

NOT: Petrol endüstrisinde “kanıtlanmış rezerv”, bilinen rezervuarlardan mevcut ekonomik ve operasyonel koşullar altında yüksek bir güven derecesiyle geri kazanılabilir olduğu kanıtlanmış doğal kaynak miktarını ifade eder.

Washington’un sorunu bir kişi mi, bir fikir mi?

ABD, Venezuela ve Bolivya politikalarını çoğu zaman demokrasi, insan hakları ve güvenlik başlıkları üzerinden savunur. Bu başlıkların her biri elbette tartışılabilir. Ancak tarihsel tabloya bakıldığında, Washington’un Latin Amerika’daki yaklaşımının kişilere göre değil, bölgesel bir refleks olarak şekillendiği görülür.

Enerji kaynakları, Çin ve Rusya’nın bölgedeki artan etkisi, bağımsız dış politika arayışları, bu gerilimin güncel nedenleri arasındadır. Fakat bütün bunların üzerinde, ABD’nin kontrol etmekte zorlandığı bir unsur vardır: Simon Bolivar’dan miras kalan siyasal bağımsızlık fikri.

Bu nedenle bugün yaşananlar yalnızca Maduro’nun şahsıyla açıklanamaz. Aynı dönemde Bolivya’nın da baskı altında olması, meselenin kişilerden çok ideallerle ilgili olduğunu açıkça göstermektedir.

Saraydan Kız Kaçırma’dan Saraydan Başkan Kaçırmaya: Bir alegori

Mozart’ın Saraydan Kız Kaçırma operasında hikâye, bir Osmanlı sarayında geçer. Avrupa hayal gücünün “Doğu”ya atfettiği bu mekânda, güç ve keyfî otorite beklentisi hâkimdir. Ancak operanın finali bu beklentiyi boşa çıkarır. Selim Paşa, intikamı değil merhameti seçer. Güç, ölçüyle sınırlandırılır.

Mozart’ın saraydan kız kaçırma operası

Maduro’nun kendi ülkesinden zorla alıkonulması ise bu anlatının tersine çevrilmiş bir sahnesi gibidir. Bu kez saray, egzotik bir fantezi değil, egemen bir devletin resmî mekânıdır. Kaçırılan kişi bir kadın değil, görevdeki bir devlet başkanıdır. Merhamet ya da ölçülülük yoktur; yalnızca çıplak güç vardır.

Alegori açıktır. Mozart’ın sahnesinde “Doğu”, Avrupa’ya insanilik dersi verirken; bugünün sahnesinde kendisini hukukun ve özgürlüğün taşıyıcısı olarak sunan güç, kendi öğrettiği ilkeleri askıya almaktadır. Bu tersine dönüş, yalnızca siyasî değil, ahlâkî bir kırılmayı da işaret eder.

Sonuç: Hukuk dışı yöntemler ve tehlikeli bir emsal

ABD, Maduro’nun kokain ticareti nedeniyle yakalandığını ve yargılanacağını savunsa da uluslararası hukuk açısından temel sorun suçlamanın içeriğinden önce yöntemdedir. Görevdeki bir devlet başkanının, başka bir devlet tarafından fiilî güç kullanılarak alıkonulması, egemenlik ve dokunulmazlık ilkeleriyle açıkça çelişir.

Bu tür uygulamalar, güçlü olanın hukuku kendi lehine askıya alabildiği tehlikeli bir emsal oluşturur. Bugün Maduro için kullanılan yöntem, yarın başka ülkeler ve başka liderler için de meşrulaştırılabilir. Bu ise uluslararası sistemi daha kırılgan ve öngörülemez hâle getirir.

Simon Bolivar’ın iki yüz yıl önce sezdiği tehlike tam da buydu. Kişiler gelir geçer, yönetimler değişir. Ancak hukuk dışı müdahaleler, geride uzun süre silinmeyen yaralar bırakır.
Bu yönüyle Maduro’nun alıkonulması, yalnızca Venezuela’yı değil, uluslararası düzenin tamamını ilgilendiren yanlış ve kötü bir örnek olarak tarihe geçmektedir.