![]()
Son günlerde Cizre, tarihinin en anlamlı kültürel buluşmalarından birine ev sahipliği yapıyor. Uluslararası Melayê Cizîrî Sempozyumu, bölgenin dört bir yanından akademisyenleri, araştırmacıları ve entelektüelleri bir araya getirerek büyük şairin mirasını yeniden gündeme taşıdı. Etkinliğin en dikkat çekici yönlerinden biri ise, Kuzey Irak Kürdistan Bölgesi’nin onursal başkanı Mesud Barzanî’nin de sempozyuma katılmasıydı. Barzanî’nin bu anlamlı ziyareti, Melayê Cizîrî’nin yalnızca Cizre’nin değil, tüm Kürt coğrafyasının ortak kültürel hafızası olduğunu bir kez daha hatırlattı; onun dil, edebiyat ve tasavvuf alanındaki mirasının bölgesel bir değer olmaktan çıkıp ulusal ve uluslararası ölçekte yankı uyandırdığını gösterdi.

Ortadoğu’nun katman katman derinleşen kültür dünyasında bazı isimler vardır, onları anlamadan bu coğrafyanın ruhunu kavramak mümkün değildir. Melayê Cizîrî bu isimlerden biridir. Gerçek adıyla Mela Ahmedê Cizîrî, yalnızca bir divan şairi değil, Cizre’nin ilim mirasını, Kürt medrese geleneğinin felsefi damarını ve tasavvufi sezgiyi Kurmançça yüksek estetik düzeyde buluşturan bir düşünürdür. Onu anlamak hem Kürt edebi kimliğinin temelini hem de Cizre merkezli tarihsel hafızayı anlamak demektir.
Klasik kaynaklar Cizîrî’nin ailesi hakkında çok ayrıntılı bilgi vermez. Yine de eldeki izler, Cizre’deki medrese kültürü, ulema ailelerinin sürekliliği ve üç dili birden derinlemesine kullanan bir zihin yapısı bize güçlü bir ipucu sunar. Cizîrî, sıradan bir köy mollası değildir. Arapça, Farsça ve Kürtçeye bu seviyede hâkimiyet, vahdet-i vücûd tartışmalarına bu derinlikte nüfuz edebilme, astronomi ve matematik kavramlarını rahatlıkla şiire taşıyabilme, ancak nesiller boyu ilimle uğraşan bir aile ortamında yetişmiş olmayı mümkün kılar. Açık şecere kayıtlarına sahip değiliz fakat şiirlerinin arka planındaki yoğun ilmî birikim, onu Cizre’nin köklü medrese çevrelerine mensup bir ulema ailesinin halkası olarak görmemizi neredeyse zorunlu kılıyor. (Melayê Cizîrî’nin, tahminen 1570 dolaylarında Cizre’de doğduğu ve 1640’a doğru aynı şehirde vefat ettiği kabul edilir.)
Melayê Cizîrî’nin yaşadığı dönem, Osmanlı ile Safevîlerin sert rekabetinin damga vurduğu çalkantılı bir çağdır. Çaldıran’dan itibaren iki imparatorluk arasında kurulan hassas denge, 16. ve 17. yüzyıllar boyunca sık sık bozulur. Tam bu sınır hattında yer alan Botan bölgesi, siyasetin, ticaretin ve çatışmanın merkezindedir. Botan Emirliği, Osmanlı’ya resmen bağlı olsa da iç işlerinde geniş bir özerklik alanına sahiptir. Cizre, bu emirliğin hem idari hem de kültürel başkenti kimliğini taşır. Şerefhan’ın Şerefnameyi kaleme aldığı tarihsel iklim ile Melayê Cizîrî’nin divanını yazdığı iklim aslında aynı dünyanın iki boyutudur: biri Kürt siyasi varlığının tarihini yazar, diğeri Kürt dil ve düşünce dünyasının derinliğini şiirde vücuda getirir.
Bu dönemin toplumsal yapısı üç güçlü sütun üzerinde yükselir: aşiret düzeni, beylik yönetimi ve medrese ağı. Aşiretler sosyal örgütlenmenin temel birimi, beylikler hukuki ve siyasi çerçeve, medreseler ise entelektüel otoritedir. Bu üç unsurun kesiştiği noktalardan biri de Cizre’dir. Tam da bu nedenle Cizîrî gibi hem arif hem şair hem de filozof kimliği taşıyan çok katmanlı bir şahsiyet bu coğrafyada ortaya çıkabilmiştir. Medrese ona düşünsel omurga, tasavvuf ona iç dünya, siyasal çalkantı ve sınır bölgesi ruhu ise ona derin bir tarih bilinci kazandırır.
Melayê Cizîrî’nin eğitimi, klasik İslami medrese programının en üst seviyesini temsil eder. Arapça sarf ve nahiv, belagat, meani ve beyan, mantık, kelam, felsefe, tefsir gibi alanlarda olduğu kadar, matematik ve astronomi gibi akli ilimlerde de yetkindir. Farsça klasik şiire tam anlamıyla hâkimdir. Hafız, Sadi, Attar ve Molla Câmî’nin izleri, onun şiirinde açıkça hissedilir. Fakat bu etki, taklit seviyesinde değil, Kurmançça ile yeni bir metafizik ve estetik inşa eden özgün bir sentez düzeyindedir. Asıl kritik nokta şudur: Cizîrî, bu birikime sahip olduğu halde divanını Arapça ya da Farsça değil, Kurmançça yazar. Bu seçim, sadece dil tercihi değil, aynı zamanda güçlü bir kültürel tavırdır.
İşte burada Melayê Cizîrî’nin felsefesi, dili ve kimliği kesişir. Onun düşünce dünyasının merkezinde İbnü’l Arabî’nin Ekberî çizgisi bulunur. Vahdet-i vücûd, varlığın birliği, insanın ilahi hakikatle kurduğu ontolojik bağ, ruhun mertebeleri ve aşkın bir dönüşüm yolu oluşu, Cizîrî’nin şiir evreninin ana eksenleridir. Aşk, onda sıradan bir duygusal motif değildir. Aşk, insanı kendinden çıkaran, nefsini eritip hakikate yaklaştıran yakıcı bir ateştir. Sevgili, kimi yerde somut bir insan, kimi yerde ilahi bir cemal, kimi yerde de insanın kendi hakikati olarak belirir. Bu çok katmanlı yapı, Cizîrî’yi sadece bir şair olmaktan çıkarır, onu Kurmançça üzerinden konuşan bir metafizik filozof seviyesine taşır.
Cizîrî’nin şiirinin en önemli özelliklerinden biri, aruz veznini Kürtçede neredeyse kusursuz biçimde uygulamasıdır. Aruz, Arapça ve Farsçanın kalıpları içinde gelişmiş bir vezindir. Kürtçenin ses yapısını, sözcük uzunluklarını ve hece ritmini bu kalıplara uydurmak sanıldığı kadar kolay değildir. Cizîrî bu engeli aşar ve Kurmanççayı aruz içinde işlerken ne dili kırar ne de vezni bozar. Tam tersine, Kurmanççanın iç musikisini aruzla buluşturur. Böylece Kürtçe, ilk kez bu ölçekte ve bu derinlikte divan edebiyatı seviyesinde bir yüksek kültür dili haline gelir. Bu durum, modern anlamda milliyetçilik kavramı doğmadan çok önce, Kürt dilinin kendi estetik ve düşünsel alanını kurduğunu gösterir.
Bu noktada sıkça sorulan soruya geliyoruz: Melayê Cizîrî’de Kürt milliyetçiliği var mıydı? Bu soruya tarihsel olarak dikkatli bir cevap vermek gerekir. Cizîrî, 17. yüzyıl insanıdır. Ne Fransız Devrimi gerçekleşmiştir ne de modern ulus teorileri ortaya çıkmıştır. Kimlikler daha çok din, tarikat, aşiret, bölge ve hanedan ekseni etrafında şekillenir. Dolayısıyla Cizîrî’den 20. yüzyıl tipi politik Kürt milliyetçiliği beklemek anakronik olur. Onun şiirlerinde “ulus”, “millî devlet”, “siyasal bağımsızlık” gibi modern temaları aramak yanlış bir okuma olur.
Buna rağmen, Cizîrî’nin yaptığı şeyin etkisi, modern Kürt kimliği açısından son derece belirleyicidir. Çünkü o, Kürtçeyi bilinçli şekilde tercih etmiş, Arapça ve Farsçaya hâkim olduğu halde eserini Kürtçe yazmış, bu dili felsefe ve tasavvufun taşıyıcısı haline getirmiştir. Yani Cizîrî, bugünkü anlamda milliyetçi değildir ama Kürt dil bilincinin ve kültürel kimliğinin erken dönemdeki en güçlü kurucularından biridir. Bugün “Kürt klasik edebiyatı” denildiğinde ilk akla gelen isimlerden biri olması, sadece şiir tekniğiyle ilgili değildir. Aynı zamanda bir dilin kendi kendini ciddiye alma eşiğini aşmasıyla ilgilidir.
Onun şiirlerinde doğrudan “Ben Kürdüm” şeklinde bir siyasi beyan bulmayız. Fakat dile, coğrafyaya ve geleneğe dair tavrı, açık bir aidiyet duygusunu ele verir. Cizre ve Botan hattına yaptığı göndermeler, bölgesel kimliği yücelten üslubu, Kürtçeyi yüksek edebiyat dili olarak kurma kararlılığı, onu modern milliyetçiliğin değil, kültürel kimlik inşasının öncüsü haline getirir. Ehmedê Xanî’nin Mem û Zîn ile ideolojik düzleme taşıdığı şeyin estetik ve metafizik altyapısını Cizîrî’de bulmak mümkündür.
Cizîrî’nin kendisinden sonra gelen Kürt şairleri üzerindeki etkisi çok katmanlıdır. Feqiyê Teyran’ın mistik uçuşlarında, Melayê Bateyî’nin manzumelerinde, özellikle de Ehmedê Xanî’nin aşk, kader, adalet ve halkın makus talihi etrafında kurduğu düşünsel yapı içinde Cizîrî’nin izleri görünür. Xanî, dil ve kimlik meselesini daha açık, daha politik bir dile taşırken, üzerinde yükseldiği estetik ve tasavvufi zemin büyük ölçüde Cizîrî’nin inşa ettiği zemindir. 19. yüzyılda dengbêj geleneğinde ortaya çıkan bazı sembolik kalıplar, aşk ve gurbet temaları, kaderle hesaplaşan söyleyiş biçimleri de Cizîrî’nin gölgesini taşır.
Onun dünyasına biraz daha yakından bakmak için birkaç beyit yeterlidir. Aşkın yakıcılığını anlattığı meşhur beyitlerinden birinde mum ile pervane arasındaki ilişkiyi şöyle kurar:
“Şem‘ê te got me: ji kîjan berfê min te ribe?
Pervaneyî me tu yî, te neçûye be şerabe.”
“Mum dedi ki: Hangi kar beni senin ateşinden koruyabilir?
Ben pervaneyim, senin ateşini içmeden zaten duramazdım.”
Başka bir beyitte varlık ve yokluk ilişkisini tek cümlede özetler, adeta felsefe kitabı yerine geçen iki satır:
“Cihê nebînî hebû be, xeyalê te bû nebe.
Her çi hebû, tu yî bu; her çi tune bû, tu nebe.”
“Varlıkta ne görünüyorsa senin hayalindir.
Varlık ne ise sensin, yokluk ne ise yine sensin.”
Başka bir beytinde insanoğlunun kozmik ilişkisine yönelir:
“Tu yî çavê kudretê, tu yî deng û nefesê,
Tu yî hemû eynî, tu yî hemû ma‘nen sebebê.”
“Sen kudretin gözü, ses ve nefesin kendisisin.
Sen hem görünen her şeysin hem de bütün manaların sebebisin.”
Bu birkaç örnek bile, Cizîrî’nin hem dil işçisi hem metafizikçi hem de Kurmanççayı en yüksek düşünce seviyesine çıkaran bir kültür mimarı olduğunu göstermeye yeter. Bugün Cizre’de onun adına düzenlenen sempozyumlar, modern akademik çalışmalar ve yeniden basılan divan nüshaları, bu büyük şairin yüzyıllar sonra bile zihnimizi meşgul etmesinin boşuna olmadığını gösteriyor. Melayê Cizîrî’yi okumak, yalnızca bir şairi okumak değildir. Bir dilin kendine güven kazanma sürecini, bir coğrafyanın ruhunu ve tasavvufla yoğrulmuş bir düşünce geleneğinin Kurmançça üzerinden nasıl konuştuğunu birlikte okumaktır.
Kısacası, Melayê Cizîrî modern anlamda bir “Kürt milliyetçisi” değildir. Fakat Kürt dilinin, Kürt kültürünün ve Cizre merkezli bir medeniyet damarının en güçlü kurucu seslerinden biridir. Onun şiiri hem geçmişe ışık tutar hem bugünün kimlik tartışmalarını geriden ve derinden besler. Bu yönüyle o, bir şairden çok daha fazlasıdır. Bir medeniyet hafızasının Kurmançça ile konuşan yüzüdür.
Bugün Cizre’de düzenlenen bu sempozyum, sadece Melayê Cizîrî’nin değil, tarih boyunca gölgede kalmış bütün Kürt düşünürlerinin, alimlerinin, şairlerinin ve kültür önderlerinin yeniden hatırlanması açısından büyük bir anlam taşıyor. Kürtler, kendi kültürel hafızalarını diri tutmak ve unutturulmuş şahsiyetlerini gün yüzüne çıkarmak istiyorlarsa, böylesi akademik buluşmaları daha sık ve daha kapsamlı biçimde gerçekleştirmelidir. Her sempozyum, hem geçmişin büyük mirasını görünür kılar hem de yeni kuşaklara güçlü bir özgüven ve kültürel süreklilik duygusu aşılar. Melayê Cizîrî gibi şahsiyetleri hatırlamak, sadece bir edebi borç değil, aynı zamanda kültürel bir diriliş hamlesidir.
Mücahit Özden Hun | Hunacademy