PETER LERCH: Kurmançça ve Zazacanın Latin Harfleriyle Kaydı
Değerli Okuyucular,
1787 yılında Roma’da bir kitap yayımlandı: Maurizio Garzoni’nin Kürt Dilinin Grameri ve Sözlüğü. Garzoni, Kurmançça kelimeleri Latin harfleriyle gösteriyor, dilin kurallarını açıklıyor ve onu öğrenmek isteyenlere bir kaynak sunuyordu. Bu eser, Kurmanççanın Latin harfleriyle sistemli biçimde kaydedilmesinin erken ve önemli örneklerinden biriydi.

Burada Kürtçenin yazılı tarihinin başlangıcından değil, Latin harfleriyle hazırlanmış öncü bir dil çalışmasından söz ediyoruz. Garzoni’den yaklaşık yetmiş yıl sonra Peter Lerch, bu alana başka bir yönden katkıda bulunacaktı. Kelimelerin anlamlarını öğrenmekle yetinmeyecek, insanların kendi dillerinde nasıl konuştuklarını, cümlelerini nasıl kurduklarını ve hikâyelerini nasıl anlattıklarını araştıracaktı.
Yakında yayımlayacağım “Kürtler ve İranî Kuzey Keldanileri Üzerine Araştırmalar” adlı eseri hazırlarken, Lerch’in çalışmasının iki yönü özellikle dikkatimi çekti: Kürtlerin anlattıklarını kayda geçirmesi ve bu anlatılardaki sesleri yazıda karşılayacak bir sistem üzerinde çalışması. Onun emeğini yalnızca bir derleme faaliyeti olarak görmek, bu ikinci yönü eksik bırakır.

Peter Lerch kimdi?
Peter Lerch, on dokuzuncu yüzyılda Rusya’da çalışan bir oryantalist, yani Doğu dillerini ve halklarını araştıran bir bilim insanıydı. St. Petersburg’daki İmparatorluk Bilimler Akademisinin desteğiyle Kürtlerin tarihini, aşiretlerini, yaşadıkları yerleri ve dillerini inceliyordu. Başlangıçta tarihî kaynaklardan, seyahatnamelerden ve daha önce yapılmış araştırmalardan yararlanıyordu.

Fakat kitapların cevaplayamadığı sorular vardı. Bir kelimenin ne anlama geldiğini okumak, onun nasıl söylendiğini duymakla aynı şey değildi. Önceki araştırmacıların kayıtları arasında farklılıklar ve çelişkiler bulunuyordu. Lerch, bunları değerlendirebilmek için dili konuşan insanlarla doğrudan çalışması gerektiğini düşünüyordu. Özellikle tek tek kelimelerin ötesine geçen, birbirine bağlı uzun anlatılara ihtiyaç duyuyordu.
Bu imkânı ona bir gazete haberi sağlayacaktı.
Aralık 1855’te Nordische Biene gazetesinde, Rusya’nın Smolensk bölgesindeki Kürt savaş esirlerini konu alan bir yazı yayımlandı. İmparatorluk Bilimler Akademisi, bu haber sayesinde Roslavl şehrinde Kürt esirlerin bulunduğunu öğrendi. Ardından, Kürtler üzerine çalışmakta olan Lerch’in oraya gönderilmesi kararlaştırıldı.

Lerch’in bu araştırma için gittiği yer Kürdistan değil, Rusya’nın iç kesimlerindeki Roslavl’dı. Kırım Savaşı sırasında esir düşmüş Osmanlı Kürtleri burada bulunuyordu. Lerch, 1856 baharında şehre ulaştı ve yerel yönetimin yardımıyla daha ilk gün onlarla görüşmeye başladı. Başlangıçta çeşitli aşiretlerden yaklaşık elli Kürtle karşılaştığını belirtir. Mardin, Cizre, Diyarbakır, Muş, Urfa, Harput ve başka bölgelerden gelen bu insanlarla yaklaşık on bir hafta çalıştı.
Birbirinden uzak yerlerden gelen insanların aynı şehirde bulunması, farklı konuşma biçimlerini dinleme fırsatı veriyordu. Ancak bu karşılaşmanın arkasındaki gerçeği de unutmamalıyız. O insanlar Rusya’ya dil öğretmeye gelmemişti. Savaş onları yurtlarından koparmıştı. Bugün değerli bir bilimsel kaynak olarak okuduğumuz eserin oluşumunda, bu esaret koşullarının da payı vardı.
Görüşmeler zamanla karşılıklı bir tanışmaya dönüştü. Lerch, Kürtlerin hayatını öğrenmeye çalışırken onlar da onun dünyasını merak ediyordu. Rişvan aşiretinden Mehmed, Avrupa’daki aile hayatını, dinî ve toplumsal ilişkileri soruyordu. Lerch, günlük görüşmeler sayesinde sekiz hafta sonra Kurmançça konuşmaya başladığını, onlarla ana dillerinde konuşabildiğinde aralarındaki yakınlığın arttığını anlatır.
Artık karşısında yalnızca hakkında bilgi toplayacağı insanlar yoktu. Dilini öğrenmeye çalıştığı, soru sorduğu ve kendisine soru soran insanlar vardı.
Başlangıçta ortak iletişim dili Türkçeydi. Lerch, Türkçenin yardımıyla Kurmançça ve Zazaca kelimeler öğreniyor, duyduğu sesleri birbirinden ayırmaya çalışıyordu. Ardından cümlelere geçti. Belirli ifadeleri farklı kişilerle tekrar tekrar çalışıyor, karşılıklarını karşılaştırıyor ve dilin işleyişini anlamaya uğraşıyordu. Daha uzun anlatıları kaydetmeye bu hazırlıktan sonra başladı.
Çalışmasına katkıda bulunan kişiler arasında Mehmed, Hüseyin ve Hasan öne çıkıyordu. Hüseyin’den masallar dinledi. Palu yakınlarında doğmuş, hem Zazaca hem Kurmançça bilen Hasan’dan ise iki dilde de metinler kaydetti. Hasan, özellikle Zazaca araştırmalarının başlıca kaynak kişisiydi. Yaşadığı çevrenin olaylarını, katıldığı çatışmaları ve bildiği hikâyeleri anlatıyordu. Derlemede bunların yanında, Hüseyin’le birlikte Kurmanççaya çevirdikleri Nasreddin Hoca hikâyeleri ve fabllar da bulunuyordu.
Dolayısıyla metinlerin hepsi aynı yoldan elde edilmemişti. Bir kısmı anlatıcının hafızasında taşıdığı hikâyelerden, bir kısmı yaşadığı olaylardan, bir kısmı da birlikte yapılan çevirilerden oluşuyordu. Her biri dil hakkında bilgi veriyordu, fakat her birinin nasıl ortaya çıktığını bilmek de önemliydi.
Bir sözlük, kelimenin karşılığını verir. Bir anlatı ise o kelimenin hayat içindeki yerini gösterir. İnsan geçmişte yaşanmış bir olayı nasıl sıralar? Bir soruyu nasıl kurar? Karşısındakine nasıl seslenir? Dilin birçok özelliği, ancak böyle cümleler içinde görünür olur.
Lerch, metinleri kaydederken konuşmanın doğal akışını yansıtmaya çalıştığını özellikle belirtir. Çevirilerini mümkün olduğunca kelimesi kelimesine hazırlamasının nedeni de yalnızca anlatılanları aktarmak değil, özgün cümlelerin nasıl kurulduğunu incelemeye elverişli hâle getirmektir.
Lerch’in önünde bir başka soru daha vardı: Duyduğu sesleri hangi harflerle gösterecekti?
İlk çalışmalarında, Sjögren’in Osetçe için hazırladığı Rus, yani Kiril esaslı alfabeden yararlandı. Metinlerini yayıma hazırlarken ise Latin harflerine dayanan bir sisteme yöneldi. Amacı, kayıtlarının yalnız Rusya’da değil, başka ülkelerdeki araştırmacılar tarafından da kullanılabilmesiydi. Bu nedenle Richard Lepsius’un geliştirdiği Standart Alfabeyi benimsedi.
Burada önemli bir ayrım var. Lerch, bütünüyle yeni harfler icat etmedi. Fakat bundan, onun alfabe üzerine çalışmadığı sonucu çıkmaz. Bir dil için alfabe çalışması yapmak, mutlaka daha önce görülmemiş harf şekilleri çizmek değildir. Dildeki sesleri belirlemek, birbirinden ayırmak ve hangi sesin hangi işaretle gösterileceğine karar vermek de bu çalışmanın temelidir.
Lerch tam olarak bu mesele üzerinde duruyordu. İlk çalışmalarını anlatırken, her yalın ses için tek bir yazı işareti kullanılması ilkesinden hareket ettiğini söylüyordu. Daha sonra Kurmançça ve Zazacanın seslerini kendi değerlendirmesine göre sınıflandırarak Lepsius’un sistemiyle bir tabloda gösterdi. Bu, gelişigüzel not tutmak değil, konuşmayla yazı arasında düzenli bir bağ kurma çabasıydı.
Üstelik kullandığı işaretleri değişmez kabul etmiyordu. İlk yazımında “w” sesini ayrı göstermeyip “u” değerindeki harfle karşılamış, sonraki incelemelerinde bunun yetersizliğini fark ederek yeni ses tablosunda bu ayrımı düzeltmişti. Yani yalnızca kayıt yapmıyor, kayıt yöntemini de gözden geçiriyordu.
Asıl dikkat çekici nokta budur: Lerch, Kurmançça ve Zazacayı Latin harflerine uydurmaya değil, Latin harflerini bu dillerin seslerini gösterecek biçimde kullanmaya çalışıyordu.
Bu yönüyle onun çalışmasını erken bir Latin esaslı alfabe uyarlaması, kendisini de Kurmançça ve Zazacanın Latin harfleriyle sistemli biçimde yazılmasına yönelik çalışmaların öncülerinden biri olarak değerlendirmek yerindedir. Lepsius’un genel sisteminden yararlanması, bu katkıyı ortadan kaldırmaz. Genel bir sistemi belirli bir dilin seslerine uygulamak da bilgi, dikkat ve tercih gerektirir.
Elbette araştırmacıların kullanacağı bir yazım yöntemiyle toplumun eğitimde, edebiyatta ve günlük hayatta kullanacağı ortak alfabe aynı şey değildir. Lerch’in açıkladığı amaç öncelikle bilimsel araştırmaydı. Bu yüzden bugünkü alfabelerin doğrudan onun sisteminden türediğini söylemek ayrı bir kanıt gerektirir. Fakat bu ayrım, çalışmasının alfabe tarihi içindeki değerini azaltmaz. Onun öncülüğü, sesleri tanıma ve onları tutarlı biçimde yazıya geçirme çabasındadır.
Lerch’in araştırmaları, 1857–1858’de St. Petersburg’da yayımlanan eserinde okura ulaştı. Birinci kısım Kürtçe metinleri ve Almanca çevirilerini, ikinci kısım ise sözlükleri ve ilgili incelemeleri içeriyordu. Böylece Roslavl’da başlayan görüşmeler, başka araştırmacıların da yararlanabileceği basılı bir kaynağa dönüştü.
Lerch’in kullandığı yazımı ve anlatıları nasıl kaydettiğini, eserinden alınan şu örnekte daha somut biçimde görmek mümkün:
Lerch, bir Kürt esirden duyduğu bir Nasrettin Hoca anekdotunu daha sonra Latinceye çevirecek ve şöyle aktaracaktı:
“Kurmándi” yani “Kurmançça”
Temír leng digería, memlekéti xodá Nasirdín hat. Merú’i xodá be xodára gō ke: Temír leng hat, hér’e, tu imami gúnde méyi; bélki padišáh šuyúl ki ž te bipersí, duáb wi bidé. Xodá gō: pur rind debé. Qaúyi mezín tēkír, púri gíre, séri neká belíńd ke, ser tar ustúna tar merū bi zōr ki belínd diké, au xo be xóe bindáje, féni táderi deré di ki Temír leng. Temír ž durve dī, gō ke: ev te alamét ki té, dipersé. Merú’i Temír nezáni bu, duáb wi didé: bélki xodé’i gúnde, pur dušurmíš bu. Temír lwi hirs hāt, gō ke: ek váya hāt ézi bikužím. Merú’i padišé gō ke: adéle méke, mezé ke tutor merúye, páše bikužé. Temír gō: va laqardí rínde. Xodá hat hat, hat pēša Temír. Temír him hirs búye, him dekén’e, him ž ber xodá rā bu, him ikrámi diké: qáhve šerbét áni. Páše Temír debé: ai eféndim tutor qaúye. Xodá gō ke: sultaním, ev qaúye ševí’e, qaúye min íróe be arabán tē. Temír kénia, gō ke: tu kíe. Xodá gō ke: sultaním, ez xodé’i árdim. Temír hirs hat: ézi vía bikužím, ézi levyá íš ki bepersím, ézi páši bikužím. Asle Temír tetér bu; lepéšye tetéri rind bu, merú’i rind, táve wān puţúk būn. Temír gō: lehém ber min rind te dī. Xodá gō: me dī, ek táve wána puţúk nábé, dáha šuyúl naxoáze. Temír leng gō táve wána mezín biké. Xodá hém’a gō ke: padišāhím ez xodé’i árdim, že píšta wi beržér ek heíye ez mezín dekím, ek le píšta wi beržór heíye Xodé qarįšmíš debé, ez qarįšmíš nábim. Temír že we persé pur haz kir, gō ke: xodá Nasirdín tutor merūye záne; sōndxoár: ez te ber nādím, be merá em pévra hér’in.
Bu anekdotun günümüz Kurmanççasıyla yazılımı:
Temûr Leng digeriya û hat herêma Xoce Nasredîn. Merivekî Xoce ji Xoce re got: “Temûr Leng hat. Here, tu îmamê gundê me yî. Belkî padîşah tiştekî ji te bipirse, bersiva wî bide.” Xoce got: “Pir baş e.”
Xoce kulavekî pir mezin û stûr çêkir û danî serê xwe. Li ser çar stûnan rûnişt. Çar merivan ew bi zorê bilind dikir. Wî xwe li wan girêda û bi dîmenekî ku dişibiya konê mezin ber bi Temûr Leng ve çû. Temûr ew ji dûr ve dît û pirsî: “Ev çi nîşan e ku tê?” Merivekî Temûr, ku nizanibû, bersiv da: “Belkî Xoceyê gund e. Pir dîn bûye.” Li Temûr hêrs hat û got: “Gava were, ez ê wî bikujim.” Merivekî padîşah got: “Lez neke. Pêşî binihêre çawa mirovek e, paşê wî bikuje.” Temûr got: “Ev peyveke baş e.”
Xoce hêdî hêdî hat pêş Temûr. Temûr carna hêrs dibû, carna dikenî. Carna li pêş Xoce radibû, carna rêz lê digirt û qehwe û şerbet dida anîn. Paşê Temûr got: “Efendî, ev çi cure kulav e?” Xoce got: “Sultanê min, ev kulavê şevê ye. Kulavê min ê rojê îro bi ereban tê.” Temûr kenî û got: “Tu kî yî?” Xoce got: “Sultanê min, ez xwedayê erdê me.”
Li Temûr hêrs hat. Got: “Ez ê vî bikujim, lê pêşî ez ê tiştekî jê bipirsim, paşê bikujim.” Temûr bi esl Teter bû. Teterên li pêşiya wî xweşik bûn, lê çavên wan biçûk bûn. Temûr got: “Te dît ku hemû yên li ber min çiqas xweşik in?” Xoce got: “Min dît. Ger çavên wan biçûk nebûna, din tiştek nedima ku mirov bixwaze.” Temûr got: “Çavên wan mezin bike.”
Xoce got: “Padîşahê min, ez xwedayê erdê me. Ger li erdê çalek hebe, ez dikarim wê mezintir bikim. Lê ger bilindahiyek hebe, bila Xwedê pê ve mijûl bibe. Ez xwe lê naxim.” Temûr ji vê peyvê pir hez kir û got: “Xoce Nasredîn mirovan baş nas dike.” Paşê sond xwar: “Ez te bernadim. Em ê bi hev re herin.”
Bu anekdotun Türkçe çevirisi:
Timur, bir yolculuk sırasında Hoca Nasreddin’in memleketine geldi. Hoca’nın akrabalarından biri ona, “Timur geldi. Git, sen bizim köyün imamısın. Padişah belki sana bir şey sorar. Cevabını ver,” dedi.
Hoca, “Pekâlâ,” dedi. Kocaman ve kalın bir külah yaptı, başına geçirdi. Dört direğin üzerine oturdu. Dört adam onu güçlükle kaldırıyordu. Kendini direklere bağlatmış, büyük bir çadırı andıran bu görünüşüyle Timur’a doğru geliyordu.
Timur onu uzaktan görünce, “Gelen şu alamet nedir?” diye sordu. Yanındakilerden biri ne olduğunu bilmediği için, “Herhâlde köyün hocasıdır. İyice delirmiş,” diye cevap verdi. Timur öfkeyle, “Buraya gelince onu öldüreceğim,” dedi. Adamlarından biri, “Acele etmeyin. Önce nasıl bir insan olduğuna bakın, sonra öldürürsünüz,” dedi. Timur, “Bu söz yerindedir,” diye karşılık verdi.
Hoca ağır ağır yaklaşıp Timur’un huzuruna çıktı. Timur bir öfkeleniyor, bir gülüyor, bir ayağa kalkıyor, bir Hoca’ya ikramda bulunuyor, kahve ile şerbet getirtip duruyordu. Sonunda, “Efendim, bu nasıl bir külah?” diye sordu.
Hoca, “Sultanım, bu gece külahımdır. Gündüz külahım ise bugün arabalarla geliyor,” dedi. Timur güldü ve “Sen kimsin?” diye sordu. Hoca, “Sultanım, ben yeryüzünün tanrısıyım,” dedi.
Timur yine öfkelendi. “Önce buna bir şey soracağım, sonra öldüreceğim,” dedi. Timur soyca Tatardı. Çevresindeki Tatarlar yakışıklı adamlardı, fakat gözleri küçüktü. Timur Hoca’ya, “Çevremdekilerin ne kadar yakışıklı olduklarını gördün mü?” diye sordu.
Hoca, “Gördüm. Gözleri küçük olmasaydı, başka hiçbir eksikleri kalmazdı,” dedi. Timur, “Öyleyse gözlerini büyüt,” diye karşılık verdi.
Hoca, “Sultanım, ben yeryüzünün tanrısıyım. Yerde bir çukur varsa onu büyütebilirim. Fakat bir yükselti varsa onunla Tanrı uğraşsın, ben uğraşamam,” dedi. Timur bu sözü çok beğendi. “Hoca Nasreddin insanı iyi tanıyor,” dedi. Ardından yemin ederek, “Seni bırakmam. Benimle geleceksin,” diye ekledi.
KURMANÇÇA VE ZAZACA LATİN ALFABESİNİN DOĞUŞU
Böyle bir kaydın değeri yalnızca eski oluşundan gelmez. Kimden, nerede ve hangi şartlarda derlendiğini bilmemiz de önemlidir. Bu bilgiler, geçmişteki konuşma biçimlerini incelememize ve sonraki kayıtlarla karşılaştırmamıza yardımcı olur.
Elimizde bütün Kurmanççayı veya Zazacayı tek başına temsil eden kusursuz bir örnek yoktur. Belirli insanların konuşmalarından elde edilmiş tarihî belgeler vardır. Lerch de görüştüğü Kurmançça konuşanlar arasında söyleyiş farklılıkları bulunduğunu kaydetmiştir. Onun eserini değerli kılan, bu çeşitliliğe ait izleri de korumasıdır.
Kurmançça ve Zazacanın Latin harfleriyle kaydedilmesinin ve bu yöndeki erken alfabe çalışmalarının tarihini anlatırken, Avrupalı ve Rus oryantalistlerin öncü emeğini açıkça teslim etmeliyiz. Garzoni’nin gramer ve sözlüğü, Lerch’in konuşan insanlardan derlediği metinler ve sesleri yazıda karşılamak için gösterdiği çaba, bu tarihin önemli basamaklarıdır.
Onlar yalnızca kelime toplamadılar. Duyduklarını anlamaya, sesleri ayırt etmeye, yazım tercihlerini düzeltmeye ve çalışmalarını başkalarının da kullanabileceği biçimde yayımlamaya uğraştılar. Bugün yararlandığımız erken dil belgelerinin oluşmasında bu sabırlı emeğin büyük bir payı vardır.
Bu kitabı yayıma hazırlarken amacım, yalnızca tarihî bir eseri bugünün okuruyla buluşturmak değil, anlattıklarıyla bir halkın hafızasını yaşatan insanlara ve bu anlatıları kayda geçirerek geleceğe taşıyan araştırmacılara vefa borcumuzu da ödemektir.
Saygılarımla. Mücahit Özden Hun
(DİKKAT: © Mücahit Özden Hun – HUN Academy / hunacademy.com. Tüm hakları saklıdır. Bu yazının tamamının veya bir bölümünün izinsiz kopyalanması, ekran görüntüsü alınarak yayımlanması, başka site veya sosyal medya hesaplarında yeniden paylaşılması yasaktır. Kısa alıntılarda yazar adı ve hunacademy.com kaynak gösterilmelidir. İzinsiz kullanımlarda 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında hukukî yollara başvurulacaktır.)