Son Yazılarımız

TÜRKİYE’DE SİYASETİN AHLAKİ KRİZİ

Loading

Değerli Okuyucular,

Bazı ülkelerde siyaset, toplumun ortak aklını büyütmek için yapılır. Bazı ülkelerde ise siyaset, insanın içindeki en zayıf tarafları büyüten bir sahneye dönüşür. Türkiye uzun zamandır bu ikinci sahnenin ağır gölgesi altında yaşıyor.

Siyasetin asıl amacı nedir?

Toplumsal refahı artırmak, huzuru sağlamak, güvenliği teminat altına almak, adaleti güçlendirmek, insan onurunu korumak ve geleceğe dair ortak bir umut inşa etmektir. Siyaset, insanın ekmeğiyle, işiyle, çocuğunun eğitimiyle, sokağının güvenliğiyle, yaşlısının huzuruyla, gencinin yarınıyla ilgilenmek zorundadır.

Fakat bugünün Türkiye’sinde siyaset çoğu zaman bu yüksek amacından koparılmıştır. Büyük ideallerin yerini seçim anketleri, yüzde hesapları, üye sayıları, sosyal medya görünürlüğü ve koltuk mühendisliği almıştır. Siyaset, toplumun yaralarını sarma sanatı olmaktan çıkmış, rakamların, kliklerin, sadakat pazarlıklarının ve kişisel hesapların dar koridoruna hapsedilmiştir.

Artık birçok yerde mesele şudur:
Kim kaç kişiyi üye yaptı?
Kim hangi delegeyi kontrol ediyor?
Kim hangi başkana yakın?
Kim hangi grubun adamı?
Kim hangi listede yer bulacak?

Böyle olunca siyaset, milletin derdini dinleyen bir kapı olmaktan çıkar. Menfaat arayanların, görünürlük isteyenlerin, küçük güç alanları kurmak isteyenlerin uğrak yerine dönüşür.

Bugün birçok insan siyasi parti merkezlerine idealist düşüncelerle gitmiyor. “Bu memlekete nasıl hizmet ederim?” sorusuyla değil, “Buradan bana bir şey çıkar mı?” hesabıyla gidiyor. Bir iş, bir mevki, bir ihale, bir referans, bir tanışıklık, bir koruma alanı, bir sosyal itibar, bir kapı aralığı arıyor. Trajik olan şu ki, yapı da çoğu zaman bu arayışı besleyecek şekilde işliyor.

Böylece parti binaları fikirlerin yarıştığı yerler olmaktan çıkıyor. İnsan karakterinin imtihan edildiği yerler haline geliyor.

Siyasetin en acı taraflarından biri de yalakalık düzenidir. Güç hangi tarafa kayarsa, yalakalar da oraya kayar. Onların ideolojisi yoktur. Onların ahlakı yoktur. Onların davası yoktur. Onların yönü, gücün yönüdür.

Dün birinin sofrasında otururlar, bugün onun karşısında saf tutarlar. Dün alkışladıklarını bugün suçlarlar. Dün eleştirdiklerini bugün yere göğe sığdıramazlar. Çünkü onlar hakikatin değil, menfaatin çocuklarıdır. Onlar için önemli olan kimin haklı olduğu değildir, kimin güçlü olduğudur.

Ve ne yazık ki çoğu zaman onlar kazanır.

Çünkü yalaka insan yorulmaz. Utanmaz. Hafıza taşımaz. Dününü inkâr etmekten rahatsız olmaz. Bugün söylediğinin yarın tersini söylemekte hiçbir ahlaki sıkıntı görmez. Onun için siyaset, fikir mücadelesi değil, hayatta kalma tekniğidir. Hangi lider yükseliyorsa ona yaklaşır. Hangi ekip güçleniyorsa onun kapısında görünür. Hangi koltuk sallanıyorsa ilk önce o terk eder.

Bu yüzden Türkiye’de dürüst insanlar çoğu zaman siyasetten soğur. Ahlaklı insanlar geri çekilir. Fikir insanları susar. İlkeli olanlar yalnızlaşır. Meydan ise en çok bağıranlara, en hızlı saf değiştirenlere, en çok yarananlara kalır.

Asıl kriz de burada başlar.

Çünkü bir toplumda siyaseti yalakalar belirlemeye başladığında, o toplumun ahlaki omurgası zayıflar. Liyakat geri çekilir. Cesaret cezalandırılır. Dürüstlük saflık sayılır. İlke sahibi olmak “uyumsuzluk” gibi görülür. Eleştiri düşmanlık kabul edilir. Sadakat, düşüncenin önüne geçer.

Bu düzen içinde yöneticilerin ihtirasları da büyür. Küçük bir yetki, bazı insanlarda büyük bir sarhoşluk yaratır. Bir makam, bir imza yetkisi, bir liste belirleme gücü, bir toplantıda söz verme hakkı bile insanın içindeki gizli kibri ortaya çıkarabilir.

Oysa makam, insanı büyütmez. Sadece insanın içinde ne varsa onu görünür kılar.

Ahlaklı insan makamla hizmet eder.
Zayıf karakterli insan makamla intikam alır.
Kibirli insan makamla insan ezer.
Korkak insan makamla çevresini susturur.
Küçük insan makamla büyüdüğünü zanneder.

Türkiye’de siyasetin en derin sorunlarından biri de budur: Gücü ele geçiren birçok kişi, onu toplumsal fayda için değil, kendi eksikliklerini telafi etmek için kullanır. Kimisi geçmişte yaşadığı ezilmişliğin intikamını alır. Kimisi görünmezlik korkusunu makamla kapatmaya çalışır. Kimisi önemsenme ihtiyacını kalabalıklarla doyurur. Kimisi de “Ben gidersem her şey biter” yanılgısıyla kendisini davanın yerine koyar.

Oysa hiçbir insan bir davadan büyük değildir. Hiçbir koltuk toplumdan önemli değildir. Hiçbir yönetici halkın üstünde değildir.

Ama bizim siyasi kültürümüzde sıkça görülen hastalık şudur: İnsanlar bir süre sonra partiyi değil, kendilerini savunmaya başlar. Davayı değil, koltuklarını korurlar. Halkı değil, çevrelerini düşünürler. Demokrasi diye bağırırlar ama kendi küçük iktidar alanlarında en küçük eleştiriye bile tahammül edemezler.

Bu da siyasetin ahlaki çelişkisidir.

Meydanlarda demokrasi isteyenler, kendi çevrelerinde otoriterleşir. Halk iradesinden söz edenler, parti içinde farklı sese tahammül etmez. Adalet isteyenler, fırsat bulduklarında adaleti kendi adamları için esnetir. Liyakat diyenler, görev dağıtırken akrabalığa, hemşehriliğe, mezhebe, etnik yakınlığa, kişisel sadakate bakar.

Böylece siyaset, toplumu birleştirmesi gerekirken daha fazla böler. İnsanları ortak gelecek etrafında toplaması gerekirken küçük aidiyet kamplarına ayırır. Etnik bağlar, mezhepsel yakınlıklar, aile ilişkileri, hemşehri ağları ve klik dayanışmaları siyasetin görünmeyen haritası haline gelir.

Bu haritada fikir çoğu zaman yalnız kalır.

Türkiye’de siyasetin ahlaki krizi, sadece iktidar sorunu değildir. Sadece muhalefet sorunu da değildir. Bu daha derin bir meseledir. Bu, gücü ele geçiren insanın neye dönüştüğü meselesidir. Bu, dün eleştirdiği şeyi bugün kendisi yapmaya başlayanların meselesidir. Bu, adalet isterken adil olamayanların, demokrasi isterken demokrat davranamayanların, halk derken halkı araçsallaştıranların meselesidir.

Bugün Türkiye’de siyaset, büyük ölçüde bir yüzde yarışına indirgenmiş durumdadır. Anketlerde kim önde? Hangi parti kaç puan aldı? Hangi lider yükseliyor? Hangi ittifak avantajlı? Hangi ilde kaç üye yapıldı?

Elbette seçim önemlidir. Elbette oy oranı önemlidir. Elbette örgütlenme önemlidir. Fakat siyaset yalnızca yüzde hesabına dönüşürse, insan kaybolur. Yoksulun sofrası, gencin umudu, emeklinin çaresizliği, çiftçinin borcu, işsizin sessizliği, kadının güvenliği, çocuğun geleceği arka planda kalır.

Siyaset rakamla başlar ama ahlakla anlam kazanır.

Bugün ihtiyacımız olan şey sadece daha çok üye yapmak değildir. Daha çok ahlaklı insanı siyasete kazandırmaktır. Sadece daha yüksek oy almak değildir. Daha yüksek bir siyasi seviye kurmaktır. Sadece iktidar olmak değildir. İktidarı taşıyabilecek karaktere sahip olmaktır.

Çünkü karakter olmadan iktidar, tehlikeli bir araçtır.
Ahlak olmadan güç, zulme dönüşür.
Liyakat olmadan sadakat, çürümeyi büyütür.
İlke olmadan siyaset, menfaat pazarına dönüşür.

Türkiye’nin asıl ihtiyacı, bağıran siyasetçiler değil, düşünen siyasetçilerdir. Tehdit eden yöneticiler değil, dinleyen yöneticilerdir. Adam toplayan kadrolar değil, toplum kuran kadrolardır. Kendi egosunu büyüten insanlar değil, halkın derdini büyüten vicdanlardır.

Bugün siyasetin önünde büyük bir ahlaki soru duruyor:

Siyaset insanı mı büyütecek, yoksa insanın zaaflarını mı büyütecek?

Bu soruya dürüst cevap vermeden Türkiye’de sağlıklı bir siyasi hayat kurulamaz. Çünkü mesele yalnızca partilerin değişmesi değildir. Mesele, siyasetin ahlakının değişmesidir.

Eğer siyasi partiler halkın sorunlarını çözmek yerine insanların ihtiraslarını besleyen yapılara dönüşürse, orada demokrasi de zayıflar, umut da zayıflar, toplumsal güven de zayıflar. Eğer parti merkezleri idealist insanların değil, menfaat arayanların bekleme salonuna dönüşürse, orada siyaset değil, çıkar mühendisliği yapılır.

Ve bir ülkede çıkar mühendisliği siyasetin yerini aldığında, halk giderek yalnızlaşır.

Bugün Türkiye’nin en büyük meselelerinden biri budur: İnsanlar devlete, kurumlara, partilere, yöneticilere ve birbirlerine olan güvenini kaybediyor. Çünkü herkesin bir hesabı olduğuna inanıyor. Her sözün arkasında bir pazarlık, her yakınlığın arkasında bir beklenti, her sloganın arkasında bir kişisel çıkar arıyor.

Bu güven yıkımı, ekonomik kriz kadar ağırdır. Hatta ondan daha derindir. Çünkü ekonomi zamanla düzelebilir. Fakat ahlaki güven yıkıldığında, toplumun ruhu yaralanır.

Siyaset, bu ruhu onarmak için vardır. Fakat siyasetçiler bu ruhu daha fazla yaralıyorsa, orada artık sadece siyasi kriz değil, ahlaki kriz vardır.

Türkiye’de siyasetin ahlaki krizi tam da budur.

Dava diyenlerin kendi davasına ihanet etmesi.
Halk diyenlerin halktan kopması.
Demokrasi diyenlerin kendi çevresinde tahakküm kurması.
Adalet diyenlerin kendi adamını koruması.
Liyakat diyenlerin sadakat dağıtması.
Değişim diyenlerin kendi koltuğunu kutsaması.

Bu tablo karanlık görünebilir. Fakat yine de çıkış mümkündür.

Çıkış, siyaseti yeniden insan onuru etrafında kurmaktır. Çıkış, gücü sınırlamak, denetlemek ve ahlakla bağlamaktır. Çıkış, parti içi demokrasiyi gerçekten işletmektir. Çıkış, yalakalığı değil dürüstlüğü ödüllendirmektir. Çıkış, sadık olanı değil ehil olanı göreve getirmektir. Çıkış, eleştireni düşman değil, aynaya tutulan hakikat olarak görmektir.

En önemlisi de şudur:

Siyaset, insanın kendisini önemli hissetme aracı olmaktan çıkarılmalıdır. Siyaset, toplumun kendisini güvende hissetme aracı haline getirilmelidir.

Bir siyasetçi için en büyük erdem, makamdayken mütevazı kalabilmektir. Güçlüyken adil davranabilmektir. Alkışlanırken hakikati unutmamaktır. Eleştirildiğinde öfkeye kapılmamaktır. Koltuktan indiğinde de insan kalabilmektir.

Çünkü gerçek siyaset, insanın karakter sınavıdır.

Türkiye bu sınavdan geçmeden, sadece seçim kazanarak kurtulamaz. Sadece parti değiştirerek de kurtulamaz. Sadece lider değiştirerek de kurtulamaz.

Türkiye’nin ihtiyacı, siyasetin ruhunu değiştirmektir.

Bugün bize gereken şey, daha çok bağırmak değil, daha çok düşünmektir. Daha çok saf tutmak değil, daha çok vicdan sahibi olmaktır. Daha çok üye yapmak değil, daha çok ahlaklı insan yetiştirmektir.

Çünkü bir ülkede siyaset ahlakını kaybederse, halk yalnızca kötü yönetilmez. Aynı zamanda umudunu da kaybeder.

Ve umudunu kaybeden bir toplumda en büyük enkaz, binalarda değil, insanların iç dünyasında oluşur.

Saygılarımla. Mücahit Özden Hun