Son Yazılarımız

RANTIN GÖLGESİNDE SİYASET: GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERİN ÇIKMAZI

Loading

Değerli Okuyucular,

Türkiye gibi hem gelişmekte olan hem de geri kalmış ülke özelliklerini aynı anda barındıran toplumlarda siyaset, ideolojik bir mücadele alanı olmaktan çok rant paylaşımının merkezine oturmuş durumdadır. İnsanların temel kaygısı, “hangi partinin imkanları üzerinden rant dünyasına girebilirim” sorusudur. Bu nedenle ideolojiler, programlar ve değerler ikincil planda kalmakta; asıl belirleyici unsur, siyasal partilerin sağladığı çıkar ağlarına tutunabilmektir. Hatta birçok partinin kendi içinde “iç mafya” denilebilecek yapılanmalar kurduğu, bu yapıların üyeler arasında hiyerarşik bir çıkar zinciri oluşturduğu görülmektedir. Dolayısıyla Türkiye’de siyaset, gelişmiş ülkelerdeki gibi fikir ve politika rekabetinden çok, geri kalmış ülkelerin tipik özelliği olan rant ekonomisinin bir uzantısı olarak işlev görmektedir.

SİYASETİN ÜÇ YÜZÜ:

1.GERİ KALMIŞ ÜLKELERDE SİYASET

Geri kalmış ülkelerde siyaset neredeyse tamamen rant dağıtımı üzerine kuruludur. Devlet mekanizmaları zayıf, hukuk bağımsız değildir. Siyasal iktidarı elinde tutanlar, kamu kaynaklarını kendi çevrelerine aktararak bir tür “ganimet düzeni” kurar. Bu ülkelerde siyasete girmenin en temel amacı, devlet imkanlarını kişisel ya da grup çıkarı için kullanabilmektir. İdeoloji yalnızca bir kılıftır; esas olan iktidara yakın olmak ve ranttan pay almaktır.

2.GELİŞMİŞ ÜLKELERDE SİYASET

Gelişmiş ülkelerde siyaset, daha kurumsallaşmış bir yapıya sahiptir. Kaynaklar şeffaf bir şekilde dağıtılır, devlet ihaleleri ve kadroları bağımsız denetime tabidir. Bu nedenle siyasetin temel rekabet alanı rant değil, program ve fikirlerdir. Elbette çıkar ilişkileri tamamen yok değildir, fakat güçlü kurumlar sayesinde siyaset, rantı sınırlayan ve kamu yararını önceleyen bir çerçevede işler. Burada insanlar partilere rant elde etmek için değil, ideolojik ve politik değerlerini temsil etmek için katılır.

3.GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERDE SİYASET

Gelişmekte olan ülkeler ise bu iki uç arasında sıkışmış bir yapı sergiler. Bir yanda modernleşme, demokratikleşme ve kurumsallaşma çabaları; diğer yanda rant ağları ve patronaj sistemleri vardır. Bu nedenle siyaset ikili bir doğaya sahiptir: Hem kalkınma ve değişim vaatleri üzerinden yürür, hem de iktidarı elde edenler devlet imkanlarını kendi çevresine aktararak rant sistemini sürdürür. Bu ülkelerde parti içi rekabet dahi çoğu zaman ideolojik farklılıklardan değil, rantın paylaşımındaki kavgadan doğar.

GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERDE SİYASETİN ÇIKMAZLARI
Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde siyaset, iki farklı yönelimin çatışmasına sahne olur: bir yanda modernleşme, demokratikleşme ve kalkınma vaatleri; diğer yanda rant paylaşımı, patronaj ve çıkar ağları. Bu çelişkili yapı, siyaseti sürekli bir kriz alanına dönüştürür. Özellikle siyasi partilerin en büyük çabası, toplumun gözünde meşruiyet kazanmak için ardı ardına “vaatler” sıralamaktır. Çoğu zaman bu vaatler sahte, abartılı ya da gerçekleşmesi neredeyse imkânsızdır. Seçim meydanlarında dile getirilen büyük projeler, yüksek refah vaatleri veya köklü reform söylemleri, gerçekte perde arkasında işleyen rant paylaşımı düzenini örtmek için kullanılan birer perde işlevi görür. Böylelikle halk, umut dolu vaatlerle oy vermeye yönlendirilirken, iktidarı elinde tutanlar asıl enerjilerini devlet kaynaklarını kendi çevrelerine aktarmaya harcar. Sonuçta siyaset, toplum için bir değişim ve ilerleme aracı olmaktan çıkıp, rantın gizlendiği sahte vaatler sahnesine dönüşür.

YÜKSEK REKABET VE PARTİ İÇİ ÇEKİŞMELER
Gelişmekte olan ülkelerde siyaset, gelişmiş ülkelere kıyasla çok daha yüksek rekabete sahiptir. Çünkü siyasi iktidara sahip olmak, aynı zamanda ekonomik kaynaklara doğrudan erişim anlamına gelir. Bu nedenle sadece partiler arasında değil, partilerin kendi içinde de sert kavgalar yaşanır. Eğer bir siyasi parti, rant paylaşımı konusunda güçlü ve işleyen bir sistem oluşturmuşsa ve bunu kendi tabanına güvence olarak sunabilmişse, büyük ihtimalle iktidara gelme şansını artırır. Ancak parti içinde etnik veya mezhepsel grupların belirginleştiği, bu grupların rantın kimler tarafından kontrol edileceği konusunda birbirleriyle çatışmaya girdiği bir yapı oluşursa, söz konusu parti için iktidar yolu tıkanır. Çünkü iktidara gelindiğinde rantın kimlerin elinde toplanacağına dair yaşanan endişe ve güvensizlik, parti içi birlikteliği zayıflatır ve topluma güven vermez. Bu da o partinin muhalefette kalmasına yol açar. Türkiye siyaseti de bu gerçeğin en somut örneklerinden biridir.

POPÜLİZM VE KISA VADELİ POLİTİKALAR
Halk desteğini elde tutmak için uzun vadeli kalkınma ve reformlar yerine kısa vadeli çıkar dağıtımı öne çıkar. Sosyal yardımlar, devlet kadroları, ihale ve teşvikler popülist bir araç haline gelir. Bu da toplumda bağımlılık kültürü yaratır ve demokratik bilinç gelişemez. Büyük vaatlerle iktidara gelen partiler, bu vaatleri gerçekleştirecek kurumsal güçten ve ekonomik imkândan çoğu zaman yoksundur. Dolayısıyla vaatlerini yerine getirmeleri mümkün olmadığından, iktidarlarını sürdürebilmek için popülizm ve kısa vadeli politikalara sarılmak zorunda kalırlar. Bu strateji, bir anlamda “zaman kazanma” çabasıdır: topluma sürekli yeni yardımlar, aflar veya teşvikler sunularak geçici memnuniyet sağlanır. Ancak uzun vadeli planlama ve reformlar ihmal edildiği için sorunlar çözülmez, sadece ertelenir. Sonuçta siyaset, kalkınma ve demokratikleşme aracı olmaktan çıkar; günü kurtarmaya odaklanan popülist uygulamaların sarmalına hapsolur.

DEVLET İMKANLARINA BAĞIMLILIK
Güçlü bir özel sektör ve kurumsallaşmış ekonomi olmadığından, devletin sağladığı imkânlar siyasetin cazibesini artırır. Türkiye’de iktidara gelen partiler, bu durumu kendi çıkarları için kullanarak devlet memurluklarını ve kamu kaynaklarını büyük ölçüde yandaşlarına dağıtır. Açık ya da örtülü bir şekilde şu mesaj topluma verilir: “Benim partime yakın durursan sen de bu nimetlerden yararlanırsın.” Bu anlayış, halkın oy tercihlerinde ideolojik ya da politik değerlerden çok, çocuklarının geleceğini garanti altına alma arayışını ön plana çıkarır. Dolayısıyla seçmen, devlet imkânlarını elinde tutan partiye yönelir ve her seçimde bu eğilimini devam ettirir. Böyle bir düzende, iktidara gelen bir parti rant paylaşımını doğru yönetirse ve “bana yakın dur, sen de kazançlı çıkarsın” algısını toplumda başarıyla yerleştirebilirse, iktidarının devamlılığını büyük ölçüde garanti altına almış olur. Bu da siyaseti, demokratik bir yarış olmaktan çıkarıp, devlet kaynaklarının dağıtıldığı bir sadakat ve bağımlılık mekanizmasına dönüştürür.

MAFYA BENZERİ YAPILANMALAR
Partiler içinde rant ağlarını kontrol eden klikler ve mafyatik yapılanmalar ortaya çıkar. Bu yapılar, parti içinde yükselmenin önünü açar ya da kapatır. Böylece siyaset, demokratik bir katılım alanı olmaktan çıkar, hiyerarşik çıkar zincirlerinin yönetildiği bir alan haline gelir. Mensup olunan siyasi parti iktidara gelmiş olsun ya da söz konusu parti mega şehir belediyelerini ele geçirmiş olsun, her iki durumda da benzer mafyatik yapılar hızla kök salar. Devlet ve belediye ihaleleri bu yapılar üzerinden dağıtılır, alınan komisyonlar klikler arasında paylaşılır.

Bu düzen, siyasete sıfır sermaye ile giren pek çok kişinin kısa sürede devasa mal ve mülk sahibi olmasına yol açar. İhalelerden elde edilen paylar, siyasetin temel finansman kaynağına dönüşür. İlginç olan, toplumun bu zenginliklerin kaynağını sorgulamamasıdır. Çünkü zenginliğe, gösterişli yaşama ve mala mülke ulaşma arzusu kamuoyunda en güçlü yönlendirme aracıdır. İnsanlar, “bu paralar nereden geliyor” diye sormak yerine, “ben nasıl böyle bir fırsat yakalarım” sorusuna odaklanır. Hangi mafyatik gruba yaklaşarak bu ganimet ekonomisinden pay kapabileceğini hesaplayan bir anlayış yaygınlaşır. Böylece siyaset, şeffaflığın ve hesap verebilirliğin ortadan kalktığı, mafyatik ağların rantı yönettiği bir ganimet düzenine dönüşür.

ASKERİ DARBELER VE RANT DÜZENİ

Askeri darbeler, yalnızca siyasetin yönünü değiştiren müdahaleler değil; aynı zamanda rant düzenini yeniden şekillendiren kırılma anlarıdır. Darbe sonrası süreçlerde subayların maaşları artırılır, geniş lojman ve tatil olanakları sağlanır. Devlet ihalelerinde asker kökenli isimlerin önü açılır, önemli ekonomik alanlarda pay kapma yarışı yaşanır. Emekli generaller ve yüksek rütbeli subaylar, kamu kurumlarının yönetim kurullarında ya da büyük özel şirketlerde stratejik konumlara getirilir. Böylece, siyasetteki rant paylaşımı düzeni bu kez askeri bürokrasinin çıkarları doğrultusunda yeniden inşa edilir.

Bu durum, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde siyasetin yalnızca sivil aktörler tarafından değil, askeri elitler tarafından da bir “rant kapısı” olarak görüldüğünü göstermektedir. Askeri darbeler, ideolojik gerekçelerle değil; çoğu kez bu rant düzenini ele geçirmek ve korumak amacıyla yapılmıştır. Sonuçta darbe, toplumun demokratik taleplerini bastırırken aynı zamanda darbecilerin ekonomik ve sosyal imtiyazlarını kalıcı hale getiren bir mekanizmaya dönüşür.

GÜNÜMÜZÜN TABLOSU

Bugün Türkiye’de siyaset, güçlü ideolojik mücadelelerden çok, devlet imkanlarının paylaşımı üzerine kurulmuş bir rekabet alanına dönüşmüştür. İktidarda bulunan parti ya da koalisyon, yalnızca ülkenin politikalarını belirlemekle kalmaz; aynı zamanda ihalelerden bürokratik kadrolara kadar geniş bir çıkar ağını yönetir. Bu yapı, muhalefet partilerinde de farklı ölçülerde kendisini göstermektedir.

SONUÇ

Gelişmiş, gelişmekte olan ve geri kalmış ülkeler arasındaki siyaset farklılıkları, aslında kurumların gücünü ve toplumsal değerlerin yerleşmişliğini göstermektedir. Gelişmiş ülkelerde siyaset daha çok fikirler, programlar ve uzun vadeli politikalar üzerinden yürürken, geri kalmış ülkelerde siyaset neredeyse tamamen rant dağıtımı ve çıkar paylaşımı üzerine kuruludur. Türkiye gibi gelişmekte olan ve aynı zamanda geri kalmış ülke özelliklerini de taşıyan ülkelerde ise siyaset bu iki uç arasında sıkışmış durumdadır.

Türkiye’de siyaset, halkın gözünde büyük ölçüde bir rant kapısı olarak algılanmakta; ideolojiler, programlar ve değerler çoğu zaman ikinci plana düşmektedir. Siyasi partiler, demokratik temsil mekanizmaları olmaktan ziyade, devlet kaynaklarının dağıtıldığı kanallar haline gelmiştir. Bu nedenle parti içi klikler ve mafyatik yapılanmalar siyasetin merkezine yerleşmiş, siyaset toplumsal sorunları çözmekten çok, kaynak paylaşımının bir aracı haline gelmiştir.

Bu çıkmazın aşılabilmesi için Türkiye’nin öncelikle kurumsal şeffaflığı güçlendirmesi, hukukun üstünlüğünü tesis etmesi ve ideolojik-politik mücadelenin yeniden değer kazanmasını sağlaması gerekmektedir. Ancak bu şekilde siyaset, rantın gölgesinden çıkarak toplumun gerçek sorunlarını çözebilecek bir araç haline gelebilir.