Son Yazılarımız

KÜRT’TÜ, ŞİÎ’YDİ, AZERİ’YDİ: ABBASKULU BEY VE IĞDIRLI OLMAK

Loading

Değerli Okuyucular,

Öncelikle “Bu Yazı Neden Kaleme Alındı?” sorusunu kısaca cevaplamak isterim:

Iğdır, Aras’ın kıyısına kurulmuş sadece sıradan bir şehir değildir; o, halkların, dillerin, inançların ve hatıraların birlikteliğinden doğan kutsal bir ruhun adıdır. Bu topraklarda Kürt ile Azeri yüzyıllardır yan yana yaşamış, aynı düğünde oynamış, aynı acıda susmuş, aynı göğe dua etmiştir. Ancak ne yazık ki, bu kardeşliğin sarsıldığı anlar da olmuştur ve genellikle bu sarsıntıların faili, bu halkların kendisi değil, onların üzerine gönderilen idareciler olmuştur.

Tarih boyunca Iğdır’a dışarıdan atanan birçok kaymakam veya vali, devleti tarafsızlıkla temsil etmek yerine bir etnik grubun arkasına saklanarak yönetmeyi tercih etmiş; böylece sadece kamu düzenine değil, halkın ruhuna da zarar vermiştir. Son yıllarda bu durum daha da belirginleşmiş, Iğdır’ımızda Kürt-Azeri dengesi üzerinde derin yaralar açmıştır. Daha göreve gelir gelmez Kürt düşmanlığını en üst düzeye taşıyan, utanmadan, çekinmeden, “Ben bir kesimin valisiyim” diyen bir valinin varlığını düşünmek bile bana ürkütücü ve iğreti geliyor. Bu yaklaşım, Iğdır’daki kardeşliği örselemekte; Kürt ile Azeri’yi sessiz birer düşman haline getirmektedir.

İşte bu yazı, bu gidişatı durdurmak için kaleme alınmıştır.

Bu yazı, halkı halktan ayırmak isteyenlere karşı, halkı birbirine yaklaştırma çağrısıdır. Bu yazı, devletin adaletle temsil edilmediği yerde, halkın vicdanla hareket etmesi gerektiğini hatırlatır. Ve bu yazı, Iğdır’da yaşayan herkese şu çağrıyı yapmak için yazılmıştır:

Hiçbir valinin, hiçbir memurun, hiçbir gizli hesabın bizi birbirimize düşman etmeye hakkı yoktur.

Sünnî Kürt, Şiî Kürt, Şiî Azeri, Sünnî Terekeme, Sünnî Ahıska Türkü, Sünnî Bulgar göçmeni… Hepimiz Iğdırlıyız. Ve Iğdırlı olmak, yalnızca bir yerin adı değil; bir adalet duygusunun, bir yoldaşlığın, bir ortak kaderin adıdır.

GİRİŞ

Aras Nehri’nin usul usul aktığı bu bereketli ovanın sabahları, sadece güneşin doğuşuyla değil, farklı dillerde edilen dualarla da aydınlanır. Aynı semada yükselen ezanla birlikte, bir evde Kürtçe bir türkü yankılanır, öbür evde Azerice bir ninni söylenir. Tandırın başında Şiî bir annenin yoğurduğu hamurla, Sünnî komşusunun getirdiği çörek bir sofrada buluşur. Bu topraklarda uzun zamandır böyle yaşanır: yan yana, iç içe, ayrı ayrı ama birlikte.

Iğdır yalnızca bir coğrafyanın adı değil, yüzyıllardır iç içe geçmiş hayatların adıdır. Karapapak çobanı ile Kürt çiftçinin, Şiî ile Sünnî’nin, Azerice ile Kurmanççanın bir arada aktığı bir ortak kadere verilen isimdir. Ve işte tam da bu ortaklığın içinden, geçmişin tozlu yollarında bir isim yükselir: Abbaskulu Bey Şadlinski. Farklı kimliklerimizin çatışma değil zenginlik olduğu bu ovada, Abbaskulu Bey gibi çok katmanlı şahsiyetler bize ortak bir ruh öneriyor.

Bugün Abbaskulu Bey’in adı, Bakü sokaklarında bir kahraman gibi yaşatılırken, Iğdır’da onun hatırası hâlâ sessizdir. Oysa o hatıra, bu topraklarda bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şeye yani birlik ruhuna sessizce seslenmektedir. Çünkü Abbaskulu Bey’in kimliği; bir halkın değil, bir coğrafyanın, bir kaderin kimliğidir. Ve bu kader, Iğdır’dır.

ABBASKULU BEY ŞADLİNSKİ KİMDİR?

Abbaskulu Bey, Çarlık Rusya’sından Sovyet devrimine geçişte, Güney Kafkasya’da, buhranlı, açlığın ve savaşın kol gezdiği yıllarda, doğal bir halk önderi olarak ortaya çıkar. Ailesi, Azerbaycan’da “Şeddadiler” devletini kuran en eski Kürt kabilelerinden biri olan Şadlı Kürt aşireti mensubudur. Abbaskulu Bey, etnik köken olarak Kürt, kültürel-siyasal kimlik olarak Azeri bir şahsiyet olarak tarihteki yerini almıştır.

Abbaskulu Bey, 24 Şubat 1886 tarihinde, Erivan Guberniyası’na bağlı Boyuk Vedi (Büyük Vadi) köyünde dünyaya gelir. Küçük yaşta babasını kaybeder. 1894 yılında, köyünde bulunan iki yıllık Rus-Tatar mektebine başlar ancak bitiremeden ayrılır. Babasından büyük araziler miras olarak kalmıştır. 1902 yılında bu toprakları işlemeye başlar. Rusya ve İran’daki devrimci hareketlerden etkilenir, özellikle 1917 Şubat Devrimi’nden sonra, hayatını komünist düşünceye ve mücadeleye adar.

Birinci Dünya Savaşı sonlarında Güney Kafkasya’da otorite boşluğu yaşanırken, Ermeni Taşnak çetelerinin Müslüman halka saldırılarına karşı Vedibasar’da gönüllü bir öz savunma birliği kurar. Abbaskulu Bey Şadlinski önderliğindeki bu gönüllü milis birlik, daha sonra “Kızıl Tabur” (Qırmızı tabor) adıyla anılacaktır.

1918 yılının başlarında Nahçıvan, Erivan, Dereleyez, Zengezur ve civar bölgelerde, Ermei Taşnak güçleri Müslüman ahaliye ve Azerbaycanlılara karşı saldırılarını artırır.  1918-1919 yılları boyunca, Taşnak çetelere karşı savaşır. 1920 yılının baharında, Abbas Kulu Bey önderliğindeki Kızıl Tabur, Rus İç Savaşı’nda, Nahçıvan bölgesindeki çatışmalarda, ön saflarda yer alarak kendinden söz ettirir. Bu hareket aynı zamanda Nahçıvan’daki komünist örgütlenmenin de başlangıcıdır. 200 kişiden oluşan Kızıl Tabur, başka uluslardan da gelen katılımla büyür. Azerbaycan’da kahraman olarak addedilen, “Qemlo” lakaplı Kamberali İsmailoğlu Abbasov da Şadlinski’nin kumandası altında savaşmaktaydı. Başlangıçta Taşnaklara karşı büyük bir direniş gösteren Kızıl Tabur, nizami Taşnak birliklerinin üstün kuvvetleri karşısında, tutunamayarak bölge halkıyla birlikte İran topraklarına geçer, Hoy ve Merend şehri etrafında konuşlanır.

28 Temmuz 1920’de, Nahçıvan’da Sovyet yönetimi ilan edildikten sonra, Devrim Komitesi ve Neriman Nerimanov’un davetini kabul ederek, Kızıl Tabur’a mensup 200 silah arkadaşıyla birlikte Nahçıvan’a gelir. Abbaskulu Bey ilk zamanlar Nahçıvan sınırlarının korunmasında görev alır. Sonra Zengezur civarında, Taşnaklarla yapılan mücadelelere önderlik eder. Nahçıvan’da Sovyet hakimiyetini tesis eder, Taşnak işgaline son vermiştir. Bu hizmetleri karşılığında Neriman Nerimanov tarafından Kızıl Bayrak Nişanı ile ödüllendirilir.

Abbaskulu Bey’in doğup büyüdüğü Büyük Vedi kasabası

Vedi’ye döndükten sonra, Ermenistan’da bazı endüstriyel işletmelerde çalışır. Son olarak bir çimento tesisine yönetici olarak tayin edilir. 1920’li yıllardan beri kendisine karşı düşmanlık besleyen Taşnak güçler tarafından öldürülür. Geriye halkın dilinden düşmeyen şu dizeler kalır:

Vedi’nin dağları batıbdı yasa,

Daşnaklar isteyir Vedini basa,

Bir kağız yazaram ağam Abbasa,

Millet sene kurban, bey Abbaskulu,

Var olsun, gül olsun, bey Abbaskulu.

 TARİHİN İÇİNDEN GELEN BİRLİK

Iğdır, tarih boyunca yalnızca sınırların çizildiği bir yer değil, aynı zamanda kimliklerin iç içe geçtiği, farklı halkların birbirine karıştığı bir geçiş kapısı olmuştur. Safevîlerle Osmanlıların yüzyıllarca süren hâkimiyet mücadelesi bu ovayı yalnızca askerî seferlerle değil, halklar ve mezhepler arasında kurulan ilişkilerle de yoğurmuştur. Bugün hâlâ Iğdır’ın köylerinde hem Sünnî Kürt ailelerine hem de Şiî Kürt topluluklarına rastlanması bu tarihsel mirasın yaşayan kanıtıdır. Karapapaklar (Terekemeler), Azeriler ve Kürtler aynı kıraathanelerde çay içmiş, aynı harman yerlerinde ter dökmüş, aynı semaya farklı sözcüklerle dua etmişlerdir.

Bu farklılık, çatışmak için değil, tamamlamak için var olmuştur. Tıpkı Abbaskulu Bey gibi… O, Şadlı aşiretine mensup bir Kürt olarak dünyaya geldi ama yalnızca Kürtlerin değil, bütün bölge halkının dertleriyle ilgilendi. Mezhep farklılığına takılmadan Şiî inancıyla büyüdü, ama Sünnî halkın da evladıdır. Dili Azericeydi, ama gönül dili her halka aynı mesafedeydi.

1918–1920 yılları arasında Güney Kafkasya’yı kasıp kavuran kaos, etnik kimlikleri birbirine düşürmek isteyenlerin ekmeğine yağ sürüyordu. Ermeni Taşnak çeteleri, köyleri yakıyor, halkı göçe zorluyor, can alıyordu. İşte böyle bir zamanda Abbaskulu Bey’in önderliğinde kurulan “Kızıl Tabur”, yalnızca silahlı bir direniş değil, aynı zamanda bir halklar dayanışmasıydı. Bu taburun içinde Kürtler de vardı, Azeriler de Terekemeler de. Onları bir araya getiren ne dil ne mezhep ne de köken; yalnızca ortak bir kader, ortak bir toprak, ortak bir tehditti. Abbaskulu Bey’in “Kızıl Taburu”nda büyük kahramanlıklar gösteren Qemlo bir Sünnî Celali aşireti Kürdü; Kelbelayı İsmail Bey bir Şiî Azeriydi.

Abbaskulu Bey, ailesiyle

Bu direniş, bize şunu hatırlatıyor: Zaman zaman bizi bölmeye çalışan sınırlar, en çok birlikte durduğumuzda anlamsızlaşır. Azerbaycan halk kahramanı Abbaskulu Bey, Ermeni Taşnak zulmüne karşı Müslüman ahaliyi savunurken kimseye “sen kimsin?” diye sormadı. Sorusu şuydu: “Senin derdin benimkiyle aynı mı?”

BUGÜNE SESLENEN SESSİZ BİR MİRAS

Bugün Iğdır’da bazen hangi dili konuştuğumuz, hangi mezhepten olduğumuz ya da hangi soyadını taşıdığımız, ne yazık ki bizi birbirimizden uzaklaştıran birer kimlik levhasına dönüşebiliyor. Oysa Abbaskulu Bey’in hayatı bize gösteriyor ki, aidiyet, ayrıştırıcı değil birleştirici olduğunda anlam kazanır. Onun öyküsü, etnik ve mezhebi farkların çatışma değil, dayanışma için kullanılabileceğini gösteren nadir örneklerden biridir.

Bir Kürt aşiretinden gelmesine rağmen Azerbaycan’ın ulusal kahramanı olan Abbaskulu Bey, tarihin bize bıraktığı çok özel bir cevaptır: Köklerin farklı olabilir, ama toprağın aynıysa, kaderin de ortaktır. Bu cevap, Iğdır’ın bugünkü gençlerine de bir pusula olabilir. Çünkü kimliklerini tek bir eksende tanımlamaya zorlanan bir kuşağın içinde, Abbaskulu Bey gibi bir figür, çoklu kimliklerin çatışmadan birlikte yaşayabileceğinin yaşayan kanıtıdır.

Mezhep farklılığı, dil ayrılığı ya da kültürel aidiyet; hiçbirinin düşmanlığa evrilmesine gerek yok. Abbaskulu Bey, Şiî inancıyla büyüdü ama Sünnî halkla omuz omuza savaştı. Kürt kökenliydi ama Azerbaycan’ın mücadelesine yüreğini koydu. O, kimin ne olduğu sorusunun değil, kimin ne yaptığı gerçeğinin peşinden gitti.

Abbaskulu Bey’in aile şeceresi

Bugün Iğdır’da tıpkı onun zamanındaki gibi ortak tehditler var: işsizlik, ayrımcılık, gençlerin umutsuzluğu, toplumsal güvensizlik. Bu sorunlar ne Kürt ne Azeri ne de Terekeme kimliği tanır. Tıpkı 1920’deki Taşnak zulmü gibi, bu tehditler de hepimizi birlikte vurur. O halde neden çözümü de birlikte aramayalım?

Abbaskulu Bey’in çok katmanlı kimliği, Iğdır’da kurulacak yeni bir toplumsal bilinç için pusula olabilir. O, bize bir halkı sevmek için diğerini dışlamanın gerekmediğini gösterdi. Mezhebiyle barışıktı, ama mezhepçilik yapmadı. Etnik kökeniyle onurluydu, ama etnik üstünlük iddiasında bulunmadı. Bu tavır, bugün bize bir yol açabilir: Vicdana dayalı bir kimlik, geçmişin gölgesinden değil, ortak geleceğin aydınlığından beslenir.

IĞDIRLI OLMAK, VİCDANLA HATIRLAMAKTIR

Abbaskulu Bey’in hayatı, yalnızca savaşın ve mücadelenin değil, aynı zamanda birlikte yaşamanın mümkün olduğuna dair bir hafızanın hikâyesidir. O hafıza, bugün bize çok şey söylüyor: Kimliğin yalnızca doğuştan değil, duruşla, cesaretle, adaletle inşa edildiğini… Ve asıl aidiyetin, toprağa değil kalbe yazıldığını…

Iğdır’da hangi dili konuşursak konuşalım, hangi mezhebe inanalım, hangi aşiretten ya da mahalleden olalım, hepimiz aynı göğe bakıyoruz. O göğün altında, Aras’ın suyuyla beslenen bir ortak kaderimiz var. Bu kaderin içinde, tıpkı Abbaskulu Bey gibi, kökeni ne olursa olsun halkı için ayağa kalkmış insanların izleri var. O izler, bugün bize bir yol haritası sunuyor: Kardeşliği büyüt, ayrılığı değil. Kucakla, yargılama. Sahiplen, dışlama.

Bugün belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, “Abbaskulu Bey Bilinci”dir. Bu bilinç, Kürt olanın Azeri’yi, Şiî olanın Sünnî’yi, dağ köyündeki gencin ovadakini kendinden saydığı bir anlayıştır. Bu bilinç, bizi yalnızca geçmişe değil, birlikte kurabileceğimiz bir geleceğe bağlar. Çünkü Iğdır, tek bir halkın değil; geçmişi çok, sesi çok, hikâyesi çok olanların memleketidir.

Gelin, bu hikâyeyi birlikte yazalım. 24 Şubat yani Abbaskulu Bey’in doğum günü “Iğdır Kardeşlik Günü” olsun. O gün, sokaklarımızda hem Kürtçe hem Azerice türküler çalınsın. Aynı sofrada bozbaş, kebap, tandır ekmeği ve ayran birleşsin. Gençler, “Abbaskulu Bey Ruhu” adını verdikleri bir turnuvada birlikte koşsun. Ve Iğdır’a üç dilde tek cümlelik bir anıt bırakalım:

“Var olsun, gül olsun, Abbaskulu Bey”

Çünkü Iğdır’ı Iğdır yapan, yalnızca haritadaki yeri değil; yüreklerdeki yeri, halkların birbirine açtığı o kalptir. Ve bugün, geçmişten geleceğe uzanan bu kalbin ritmini yeniden duyma vakti geldi.

Unutmayalım ne Kürt’süz ne de Azeri’siz bir Iğdır var olabilir. Birlikte barış ve huzur içinde yaşamak bizim için bir tercih değil tarihsel bir mecburiyettir.

NOT: Abbaskulu Bey Şadlinski’nina hayatı Ferman Kerimzade’nin “Qarlı Aşırım” (1970) romanına ve Kamil Rüstembeyov’un yönetmenliğini yaptığı 1971 yapımı “Axırıncı Aşırım” filmine konu olmuştur; bu eserlerde onun mücadelesi destansı bir dille anlatılır.

Ancak önemli bir hatırlatma yapmak isterim: Filmde; Kelbelayı İsmail ve Qemlo, Abbaskulu Bey’in öldürülmesinden sorumlu tutulur. Bu gerçeği yansıtmaz. Abbaskulu Bey, bazı ihbarcıların desteğiyle, 1920’li yıllardan beri O’na karşı intikam besleyen Taşnak Ermeniler tarafından 1930 yılında Karabağ’da pusuya düşürülerek öldürülmüştür. Film 1971 yılında çekildiğinde, Sovyetler Birliği’ndeki iki halkı karşı karşıya getirebileceği düşünülerek bu gerçek ört-bas edilmiş, Abbaskulu Bey’in öldürülmesinden Qemlo ve Kelbelayı İsmail sorumlu tutulmuştur.

Qemlo, filmde gösterildiği gibi gaddar ve ırz düşmanı değildir. Yiğit ve korkusuzdur. Abbaskulu Bey’in vefatından sonra bir gün Qemlo bir toplantıya davet edilir, hain bir pusuda katledilir.

Kelbelayı İsmail (Çimen), Türkiye’ye iltica eder. Taşburun’a yerleşir. Orada 1948 yılında 78 yaşında vefat eder. Anıt mezarı bugün Taşburun mezarlığındadır. Allah rahmet eylesin.

Kelbelayı İsmail’in (Çimen) Taşburun köyündeki anıt mezarı

2006 yılında İmişli Şeker Zavodu (Fabrikası) Genel Müdürlüğü yaptığım yıllarda Abbaskulu Bey’in bir torunuyla tanışma şansım olmuştu. Filmin piyasaya çıkmasından sonra Abbaskulu Bey’in ailesi, filmde Abbaskulu Bey’in Kelbelayı İsmail ve Qemlo’nun kurduğu tuzak sonucu öldürüldüğünü, bunun gerçeği yansıtmadığını, Abbaskulu Bey’in geçmişteki intikam duygularını devam ettiren Taşnak Ermeniler tarafından öldürüldüğünü bu nedenle  roman yazarı ve senarist Ferman Kerimzade ile defalarca görüşme yaptıklarını fakat sonuç alamadıklarını söylediler.