Son Yazılarımız

HÊVÎYA DERVE: KÜRT TARİHİNDE FIRSAT VE HEZİMET

Loading

  1. Değerli Okuyucular,

Yüzyılı aşkın bir süredir Kürt halkı, coğrafyasını parçalayan güçler arasında kimliğini korumaya, geleceğini inşa etmeye çalışıyor. Ne var ki tarih boyunca karşılarına çıkan her büyük sarsıntı, Kürtler için aynı döngüyü yeniden başlattı: bir umut belirdi, bir fırsat doğdu, ama sonu yine hüsranla bitti. Hêvîya derve yani dışa bağlanan umut, Kürt siyasetinin kronik sendromu haline geldi. Koçgiri’den Mahabad’a, Ağrı Dağı’ndan Rojava’ya uzanan çizgide, kendi iç dinamikleriyle çözüm üretmek yerine dış güçlerin vaatlerine bel bağlamak, bu halkın kaderini bir kez daha erteledi. Bu yazı, Kürt tarihinde fırsat ile hezimet arasındaki bu dramatik salınımı sorgulamak için kaleme alındı.

KOÇGİRİ VE KAÇIRILAN TARİHÎ İTTİFAK

1919’un sonlarında Anadolu’nun dört bir yanı işgal altındaydı. İstanbul’da Padişah hâlâ tahtta, ancak hükmü fiilen sona ermişti. İzmir, Fransızlar aracılığıyla Yunanlara teslim edilmiş; Adana, Maraş, Urfa gibi şehirler İngiliz ve Fransız işgali altındaydı. Türk halkı tarihinin en ölümcül yok oluş tehdidiyle karşı karşıyaydı. Tam da böyle bir dönemde Anadolu’da yeni bir kurtuluş iradesi filizlenmeye başlamıştı: Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde, Erzurum ve Sivas Kongreleriyle halkın direniş ruhu örgütleniyordu.

Ne var ki aynı dönemde, Sivas vilayetine bağlı Koçgiri bölgesinde farklı bir yol tercih ediliyordu. Osmanlı’dan kopuşun bir fırsat olduğu inancıyla, Koçgiri’deki Alevi Kürt aşiretleri bağımsızlık hedefiyle harekete geçti. Bu isyan, tam da Türk ordusunun doğu ve batı cephelerinde ölüm kalım savaşı verdiği bir anda patlak verdi. İsyan, sadece Ankara’daki yeni hükûmetin dikkatini dağıtmakla kalmadı; aynı zamanda Kürtlerin ulusal birlik arayışının da ne denli dağınık ve kırılgan olduğunu gözler önüne serdi.

Koçgıri İsyanı savaşçıları

Oysa aynı yıllarda İstanbul’da kurulan Kürdistan Teali Cemiyeti, Kürt siyasi tarihinin en örgütlü ve bilinçli girişimlerinden biriydi. Bu cemiyet, modern anlamda Kürt kimliğini siyasi bir projeye dönüştürme iddiası taşıyordu. Eğer bu cemiyet, emperyal güçlerle Paris’te masa başında pazarlık yapmak yerine, Anadolu’daki Kurtuluş hareketine Kürt kimliğiyle katılma yolunu seçmiş olsaydı, Türklerle Kürtler arasında tarihî bir kardeşlik antlaşması inşa edilebilirdi. Üstelik Mustafa Kemal Paşa, Erzurum ve Sivas kongrelerine pek çok Kürt şeyh ve ağa ile aşiret temsilcisini davet ederek bu birlikteliğe kapı aralamıştı. Ancak cemiyetin önde gelenleri, Kürdistan’ın bir kolonyal proje eşliğinde kurulabileceğine inandılar; kaderlerini Paris Barış Konferansı’na havale ettiler.

Koçgiri isyanı da bu hatalı stratejinin bir uzantısıydı. İsyanı destekleyen Kürt aydın ve liderler, ulusal bir direnişin en kırılgan döneminde arkadan gelen bir hamleyle süreci sabote ettiler. Bu isyan, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadrolarında Kürtlere dair derin bir güvensizlik oluşturdu. Ne yazık ki bu güvensizlik, ilerleyen yıllarda Cumhuriyet rejiminin Kürtleri bir etnik topluluk olarak tanımayı reddetmesine, inkâr ve asimilasyon politikalarının temellendirilmesine zemin hazırladı.

Oysa doğru zamanlama ve stratejiyle hem Kürt halkı bir ulus olarak tanınabilir, hem de bu coğrafyada Türkler ve Kürtler eşit kurucu halklar olarak yeni bir devleti birlikte inşa edebilirdi. Bu fırsat kaçtı. Yerine “hêvîya derve”, yani dışarıya bağlanan umut; Paris’teki masalara, Londra’daki toplantılara ve Wilson Prensiplerine yüklenen beklentiler geçti. O umut ise Kürt halkını tarihin her döneminde yalnız bıraktı.

ŞEYH MAHMUD BERZENCİ VE KISA ÖMÜRLÜ KÜRDİSTAN KRALLIĞI: BİR YANILSAMANIN ANATOMİSİ

1.Dünya Savaşı’nın ardından Ortadoğu haritası yeniden çizilirken, Kürt halkı için de tarihin kapıları aralanmış görünüyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülmesiyle birlikte Kürtler, ilk kez modern bir ulus-devlet kurma hayaline bu kadar yaklaşmışlardı. Bu dönemde İngilizler, Musul Vilayeti’ni işgal etmiş, bölgedeki Kürt aşiretlerini denetim altında tutabilmek için yerel önderlerle pragmatik ilişkiler geliştirmeye başlamıştı.

Bu bağlamda İngilizler, Süleymaniye merkezli bölgede güçlü bir nüfuza sahip olan Şeyh Mahmud Berzenci’yi önce vali olarak atadılar. Amaç, bölgedeki Kürtleri kendi denetimlerinde, dolaylı bir yönetim modeliyle kontrol altında tutmaktı. Ancak Şeyh Mahmud, İngilizlerin bölgeyi kalıcı olarak işgal etmeye niyetli olduklarını ve Kürt halkının kaderini tayin etme hakkını tanımayacaklarını fark etti. Üstelik, Osmanlı sonrası ortaya çıkan siyasal boşluğun, Kürtler için tarihî bir fırsat olduğuna inanıyordu. Bu nedenle 1922 yılında Kürdistan Krallığı’nı ilan etti.

Şeyh Mahmud Berzenci

Ancak bu hamle, İngilizlerin emperyal çıkarlarıyla açıkça çelişiyordu. Onlar için Şeyh Mahmud artık bir ortak değil, bir tehdit hâline gelmişti. Krallık ilanının hemen ardından İngilizler sert bir müdahaleyle bu özerk yapıyı dağıttı, Şeyh Mahmud’u sürgüne gönderdi. Her ne kadar 1930’ların başına dek yeniden ayaklanmalar örgütlese de bu çabalar kalıcı bir başarıya ulaşamadı.

Şeyh Mahmud Berzenci, Süleymaniye’deki İngiliz Askeri Merkezini ziyaret ediyor (1919)

Şeyh Mahmud’un yaşadığı tecrübe, “hêvîya derve”nin bir başka versiyonuydu. İngilizlerin önce destek verip sonra da kendi çıkarları için bu desteği çekmesi, Kürtlerin emperyal güçler nezdindeki konumunu bir kez daha ortaya koydu. Şeyh Mahmud’un krallığı, Kürt tarihinde sembolik bir anlam taşısa da, dış desteğe dayalı, iç meşruiyetten ve kurumsal temelden yoksun bir yapı olarak varlığını sürdüremedi.

Bu örnek, Kürt siyasetinin temel açmazını yeniden gün yüzüne çıkardı: Dış desteğe bel bağlayan, ancak içerde yeterli kurumsal gücü ve ulusal birlik zemini oluşturamayan hareketlerin kaderi hep aynıydı: yenilgi. Dahası, bu tür başarısızlıklar Kürt halkı içinde de umutsuzluk ve parçalanmışlık hissini derinleştiriyordu. Şeyh Mahmud’un krallığı bir “fırsat”tı, evet – ama aynı zamanda dış dinamiklerin ne kadar kırılgan bir zemin sunduğunu gösteren çarpıcı bir “hezimet” örneğiydi.

ŞEYH SAİD İSYANI VE MUSUL GÖLGESİNDE KAYBOLAN UMUT

Cumhuriyet’in ilanı, yalnızca bir rejim değişikliği değil, aynı zamanda Anadolu’daki çok uluslu, çok kimlikli yapının “ulus-devlet” kalıbına dökülmesi anlamına geliyordu. Koçgiri İsyanı’nın ve Kürdistan Teali Cemiyeti’nin dış güçlerle sürdürdüğü başarısız diplomatik oyunların ardından, Ankara’daki kurucu kadrolar Kürtlerle ilgili başka bir stratejiye yöneldi: inkâr ve asimilasyon.

Mustafa Kemal’in 1919–1921 arası dönemde Erzurum ve Sivas Kongrelerinde Kürt aşiret liderlerine yaptığı “kardeşlik” vurgulu çağrılar, o dönemdeki Kürt milliyetçiliğinin dış destekli ve parçalı yapısı nedeniyle karşılıksız kalmıştı. Kürdistan Teali Cemiyeti, halkın desteğine dayanan kitlesel bir hareket geliştirmek yerine, umudunu Paris Konferansı’na ve İngiliz-Fransız masalarına bağlamıştı. Bu yanlış strateji, Mustafa Kemal’in gözünde Kürtlerin güvenilmez ve parçalı bir güç olduğunu kanıtlamıştı. Dolayısıyla, Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte verilmiş muğlak sözlerin hiçbir bağlayıcılığı kalmadı. Çünkü ortada bu sözleri hatırlatacak, güçlü ve kurumsal bir Kürt muhatap da yoktu.

Şeyh Sait

Cumhuriyet’in ilk yıllarında Kürtler, kendilerine verilen sözlerin tutulmadığını, yeni yönetimin inkâr siyasetine yöneldiğini görmeye başladılar. Bu durum, özellikle savaş döneminde Ankara’yı desteklemiş ağa, bey ve şeyh çevrelerinde derin bir kırgınlık yarattı. Ne var ki bu hoşnutsuzluk, örgütlü bir itiraza dönüşemedi; çünkü Kürt hareketi hâlâ ideolojik ve siyasi bir birlikten yoksundu.

Bu sırada, Türkiye için çok daha büyük bir mesele kapıdaydı: Musul Sorunu. Osmanlı’nın son döneminde vilayet sayılan Musul, Misak-ı Millî sınırları içinde kabul ediliyordu. Cumhuriyet’in kurucu lideri Mustafa Kemal, Musul’u yeni Türkiye’ye katmakta kararlıydı. Ancak bu topraklar artık İngiltere’nin himayesindeydi ve İngilizler oradan çekilmeye niyetli değildi.

İngilizler, olası bir Türk askeri müdahalesine karşı Musul çevresindeki Kürt aşiretlerini silahlandırıyor, onları Türkiye’ye karşı bir tampon güç olarak konumlandırıyordu. Bu durum, Türkiye içindeki bazı Kürt çevrelerinde –özellikle Cibranlı Halit Bey’in öncülüğünü yaptığı Azadî örgütünde– büyük bir umut yarattı. “Eğer Türkler Musul’a saldırırsa, İngilizler buna karşılık olarak Kürtlere destek verir” düşüncesi hızla yaygınlaştı. Gizli haberleşmeler, istihbarat trafiği ve toplantılar yoğunlaştı. Azadî, bu ihtimali bir “tarihî fırsat” olarak değerlendiriyor; kapsamlı bir Kürt isyanı için hazırlık yapıyordu.

Ancak Cibranlı Halit Bey, 20 Aralık 1924’te Erzurum’da yakalanıp Bitlis’e sevk edilince, Azadî örgütü ağır bir darbe aldı. 14 Nisan 1925’te Bitlis’te kurşuna dizilerek idam edilen Halit Bey’in ardından örgüt büyük ölçüde dağıldı. Cibranlı Halit Bey yakalanınca, eniştesi olan Şeyh Said ön plana çıktı. Kürtlerin yeni lideri artık o olmuştu.

Cibranlı Halit Bey

Şeyh Said İsyanı, 1925 Şubat ayında Bingöl–Genç bölgesinden başlayarak kısa sürede yayılmaya başladı. Ancak hem askeri hazırlığın zayıf olması hem de halk desteğinin sınırlı kalması nedeniyle hareket bir ay içinde bastırıldı. İsyanın sürmekte olduğu günlerde İngilizler Musul üzerindeki egemenliğini daha da pekiştirmişti. Türkiye ise bir yandan içeride isyanla, diğer yandan dışarıda İngiltere gibi bir güçle karşı karşıya kalmıştı. İsyanla uğraşırken Musul elden gitti.

Türkiye Cumhuriyeti, artık Musul’u fiilen alma gücüne sahip değildi. Diplomatik baskı altında, 1926 Ankara Antlaşması ile Musul resmen Irak’a (İngilizlere) bırakıldı. Bu, yalnızca bir toprak kaybı değil, aynı zamanda Kürtler açısından yeni bir tarihî hayal kırıklığı demekti. Çünkü İngilizler, isyan öncesinde verdikleri ima ve vaatlerin hiçbirini tutmamış, Şeyh Said’e en küçük bir lojistik destek bile sunmamıştı. Kürtler bir kez daha emperyal hesapların kullanışlı piyonları haline gelmişti.

Bu trajedi, Kürt siyasi tarihinin en temel açmazlarından birini gözler önüne serdi: örgütsüzlük, dışa bağımlı beklentiler ve stratejik körlük. Her iç savaş ya da jeopolitik kriz, Kürtler için bir “fırsat” gibi algılandı; ama bu fırsatlar, hep yanlış aktörlerle, yanlış zamanlarda ve yanlış araçlarla değerlendirildi.

AĞRI DAĞI İSYANI: BİR EMPERYAL SATRANÇTA KÜRTLER

1920’li yılların sonlarına gelindiğinde Kürtlerin ulusal talepleri hâlâ yanıtsızdı. Şeyh Said İsyanı’nın bastırılması, sürgünler ve infazlar, Kürtlerin bir kez daha tarihin dışına itilmesine neden olmuştu. Ancak bu sessizlik uzun sürmedi. Bu kez sahne Ağrı Dağıydı. Ancak perde arkasındaki güçler, artık sadece Ankara’daki Cumhuriyet rejimi ya da bölgesel Kürt aşiretleri değildi. Büyük oyun daha karmaşıktı. Petrol kokuyordu.

Bakü petrolleri, yirminci yüzyılın başında dünyanın kaderini belirleyen bir güçtü. I. Dünya Savaşı sırasında Almanya, petrol ihtiyacını karşılamak üzere Osmanlı’yı Doğu Seferi’ne ikna etmiş, ancak sonuç hüsran olmuştu: Sarıkamış’ta 60 bin Osmanlı askeri donarak ölmüştü. Bu trajedi, petrole ulaşmak için yapılan ilk büyük stratejik hataydı. İngiltere ise bu hatayı yinelemek istemiyordu. Bu kez daha incelikli, daha örtülü bir müdahale gerekiyordu.

İhsan Nuri Paşa ve eşi Yaşar Hanım

İngilizler, Musul’u kendi denetimlerinde tutarken Kafkasya’ya uzanan bir geçit arıyorlardı. Tampon bir devlet hem Sovyetler’in güneye sarkmasını engeller, hem de İran üzerindeki etki alanlarını genişletebilirdi. Bu çerçevede, Ağrı Dağı çevresinde kurulacak bir Kürdistan devleti, İngilizlerin bölgesel çıkarlarıyla uyumlu görünüyordu. İşte bu stratejik düşüncenin sonucu olarak, 1927’de Xoybûn (Khoyboun) Cemiyeti kuruldu. Beyrut’ta, Kürt ve Ermeni aydınlarının bir araya getirilmesiyle oluşturulan bu örgüt, daha önce savaşta birbirine düşman olmuş iki halkı ortak bir hedef etrafında buluşturuyordu. Bu bile başlı başına “yeni bir mühendisliğin” göstergesiydi.

İsyan başlatıldı. 1927’den itibaren Ağrı Dağı’nın eteklerinde örgütlenen silahlı güçler, özellikle İhsan Nuri Paşa komutasında ciddi bir direniş sergiledi. Ermeniler, bu harekete hem maddi destek hem de diplomatik zemin sundular. Hedef açıktı: Bağımsız bir Kürdistan devleti kurulacak ve bu devlet, İngiltere’nin Kafkasya’daki çıkarlarına hizmet edecekti. Ancak bu hamle, emperyal satrancın sadece bir köşesini hesaba katmıştı.

Bakü petrolleri yalnızca İngiltere için değil, aynı zamanda Sovyetler Birliği için de yaşamsal önemdeydi. Sovyetler, Türkiye ile yakın ilişkiler geliştirerek bu tehdidi erkenden fark etti. Ankara hükümetiyle doğrudan bilgi ve destek paylaşımına gittiler. Aynı şekilde İran, kurulacak bir Kürt devletinin kendi sınırları içindeki milyonlarca Kürde ilham vereceğini görerek bu projeye karşı sert bir tavır aldı. Böylece 1930’a gelindiğinde, Türkiye-Sovyetler-İran üçlü mutabakatı, Ağrı İsyanı’nı kuşattı ve bastırdı.

Kürtler, bir kez daha kendi kaderini belirleyemeyecek bir pozisyona itilmişti. Dış destekle, dış bir aklın stratejisiyle başlatılan bu hareket; içeride toplumsal meşruiyetten, ekonomik temelden ve kurumsal yapıdan yoksundu. Savaşçı cesaretiyle bir süre dağları tutan bu isyan, uluslararası denklemde yalnız bırakıldığında hızla çözülmeye başladı. 1930 yazında Ağrı Dağı sustu.

Ama hafıza susmadı. Kürtler bir kez daha bir dış gücün vaadine inanmış, ama sonunda yenilginin acısını kendi kuşaklarına miras bırakmıştı. Ağrı Dağı İsyanı, tıpkı Şeyh Mahmud Berzenci’nin Krallığı gibi, tıpkı Şeyh Said gibi; hem umut hem hezimet olarak Kürt ulusal hafızasında yer etti. Ve bu tarihsel döngü, şu yalın soruyu yeniden gündeme taşıdı:

“Kendi gücüne dayanmayan bir özgürlük talebi, hangi dağın ardında yeşerebilir?”

MAHABAD KÜRT CUMHURİYETİ: TARİH BİR KEZ DAHA TEKERRÜR ETTİ

İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde, dünyanın yeniden kurulduğu bir tarihsel dönemece girilmişti. Almanya ve Japonya yenilmişti, İngiltere yorgundu, Fransa kırılmıştı. Sovyetler Birliği ise zaferin yükünü omuzlamış bir yeni süper güç olarak sahneye çıkmıştı. İşte bu konjonktürde, Ortadoğu’nun eski yaraları yeniden kanamaya başladı. İran’da büyük bir siyasi boşluk oluşmuştu. Müttefikler, özellikle Kuzey İran’ı işgal etmiş, Sovyetler bu işgal alanlarını hem askerî üs hem de etki alanı olarak değerlendirmişti. Ve yine sahneye Kürtler çıkıyordu.

Bu kez hareketin merkezi Mahabad oldu. Sünni Kurmanç ve Soran Kürtlerin yoğunlukta olduğu bu şehir, 1946 yılının başında Mahabad Kürt Cumhuriyetinin başkentine dönüştü. Qazi Muhammed önderliğinde kurulan bu cumhuriyet, Kürt tarihinde ilk kez bir anayasa, bir bayrak, bir meclis ve düzenli orduya sahipti. Mahabad, Kürtlerin modern siyasal tecrübesinin en örgütlü örneğiydi.

Ancak bu rüyayı mümkün kılan güç, yine bir dış destekti: Sovyetler Birliği. Stalin’in bölgesel hesapları, İran’ın kuzeyinde kurulacak dost rejimlerle Tahran’a baskı kurmak, İran’dan petrol imtiyazı koparmak ve İngiltere’yi güneyde sınırlamak üzerine kuruluydu. Mahabad Cumhuriyeti, bu stratejinin geçici bir aracıydı.

Nitekim tarih, bildik seyrini izledi. Sovyetler, İran ile yaptığı müzakerelerde istediği petrol tavizlerini alınca Mahabad’daki desteğini çekti. Tahran rejimi, bu boşluğu fırsat bildi. Kısa süre içinde ordu gönderildi, cumhuriyet yıkıldı. Qazi Muhammed ve arkadaşları idam edildi. Mahabad Meydanı’nda darağaçları kuruldu. Bayrak indirildi, meclis dağıldı.

Ve tarih yeniden yazıldı: Kürtler bir kez daha büyük güçlerin satranç tahtasında birer piyon olarak kullanılmış, sonra da terk edilmişti. Aynı senaryo, bu kez farklı bir coğrafyada, farklı bir aktörle tekrar sahnelenmişti. Ne dağın yüceliği, ne anayasanın varlığı ne halkın heyecanı yeterli olmuştu. Çünkü kader yine başkasının elinde çizilmişti.

Mahabad Cumhuriyeti, Kürt tarihinde bir idealin adı olarak kaldı. Ancak aynı zamanda, tarihin acı gerçekliğinin de simgesi oldu: Dış destekle kurulan devletler, dış kararla yıkılır.

Qazi Muhammed

Cumhuriyetin başına geçen Qazî Muhammed, yalnızca bir politik lider değil, aynı zamanda derin bir inançla Kürt halkının özgürlüğüne adanmış bir dava adamıydı. O, Kürdistan’ın ayakta kalmasıyla kendi varlığını özdeşleştirmişti. Bu yüzden devlet yıkıldığında, o da yıkıldığını hissetti. Kaçabilirdi, kaçmadı. Teslim oldu. Duruşunu bozmadan, inandığı değerlerin bedelini ödemeyi göze aldı. İran merkezi hükümeti onu yakaladı ve 31 Mart 1947’de Mahabad’da idam etti.

Qazî Muhammed’in hikâyesi, Kürt tarihinde idealizmin dış güçlere umut bağlandığında nasıl trajik bir hâl alabileceğinin en çarpıcı örneğidir. O, hiçbir zaman halkını terk etmedi, ama halkını savunduğu uluslararası aktörler onu kolayca terk etti. Sovyetler, İran’dan talep ettikleri petrol imtiyazlarını aldıktan sonra bölgeden çekildiler. Mahabad Kürt Cumhuriyeti kendi kaderine bırakıldı. Bu dramatik yalnızlık, Kürt siyasi hareketlerinin dış güçlere fazlaca bel bağlamasının ne denli riskli olduğunu tarihsel olarak ortaya koydu.

EMPERYAL STRATEJİNİN TAŞERONU: PKK’NİN KURULUŞ HİKÂYESİ

PKK örneği de Kürt tarihindeki dış güçlere dayanma eğiliminin modern bir yansımasıdır. 1970’li yıllarda şekillenmeye başlayan bu yapı, özellikle 1980 darbesi sonrasında, Suriye istihbaratı (El Muhaberat) eliyle büyütülmüş, örgütün lider kadrosu uzun yıllar boyunca Şam’ın korumasında faaliyet yürütmüştür. Abdullah Öcalan, Lübnan’daki Bekaa Vadisi’nde, Suriye’nin kontrolündeki kamplarda barınmış, askeri ve ideolojik yapılanma bu bölgede biçimlenmiştir. Ancak 1998 yılında Türkiye’nin kararlı baskısıyla Suriye bu desteği çekince, Öcalan da kısa sürede yalnız kalmış; sırasıyla Rusya, Yunanistan ve İtalya gibi ülkelere sığınma arayışında bulunmuş, sonunda Kenya’da yakalanarak Türkiye’ye teslim edilmiştir.

PKK lideri Abdullah Öcalan, Suriye İstihbaratı Başkanı Cemil Esat ile birlikte

Bu olay, örgütün dış desteğe bağımlılığını ve siyasal kırılganlığını açık biçimde ortaya koymuştur. Suriye dışında, İran da bazı dönemlerde PKK’ye taktiksel ve sınırlı destek sunmuş, örgütü Türkiye ile olan gerilimlerinde bir koz olarak kullanmıştır. Avrupa Birliği içindeki bazı çevreler ise, insan hakları ve ifade özgürlüğü gibi argümanlarla örgütü doğrudan değilse de dolaylı biçimde koruyan bir zemin oluşturmuştur. ABD ise özellikle Irak ve Suriye’deki operasyonel ihtiyaçlar çerçevesinde, PKK ile organik bağı olan yapılara silah ve lojistik destek sağlayarak aynı döngüye girmiştir. Bütün bu dış aktörlerin desteği konjonktüreldir; kalıcı bir siyasal çözüm veya halklara dayalı bir proje içermez. Bu nedenle, PKK’nin tarih sahnesindeki varlığı, bağımsız halk iradesinden çok, bölgesel ve küresel güçlerin çıkarları doğrultusunda konumlanmış bir emperyal araç görüntüsündedir. Bu durum, Kürt halkı için sürdürülemez, kırılgan ve trajik sonuçlar doğuran bir çizgi olmuştur.

SURİYE KÜRTLERİ: TEKRARLANAN YANILGININ YENİ PERDESİ

Yirminci yüzyıl boyunca defalarca benzer sahnelerde görülen o tarihsel döngü, bu kez Suriye topraklarında yeniden karşımıza çıktı. 2011 yılında patlak veren iç savaş, Esad rejiminin ülke genelindeki kontrolünü kaybetmesiyle birlikte Suriye’nin birçok bölgesinde siyasi bir boşluk yarattı. Bu boşluk, uzun yıllar ikinci sınıf vatandaş muamelesi gören ve sistematik olarak kimliksizleştirilen Suriye Kürtleri için tarihsel bir fırsat gibi görünüyordu.

Gerçekten de Rojava’da kısa sürede özyönetim bölgeleri kuruldu, askerî ve sivil yapılar inşa edildi. Kürtler, yalnızca kendi bölgelerinde değil, zamanla Arap ve Süryani nüfusun bulunduğu alanlarda da etkinlik kazandı. Bir ara, silahlı Kürt güçleri yüz binin üzerinde savaşçıyı bünyesinde barındırıyor, ABD ve Avrupa güçlerinin doğrudan desteğiyle IŞİD’e karşı sahada belirleyici bir rol oynuyordu. Suriye iç savaşının sonuna doğru, askerî güç, diplomatik destek ve yerel meşruiyet gibi birçok unsur Kürtlerin elindeydi. Tarihî bir an yakalanmıştı.

Ancak tarih yine bildik bir kurguyla ilerledi. Kürtler, bu güçlerini yerel halklarla müşterek bir demokratik rejim kurmak için değil, dış destek veren güçlerin talepleri doğrultusunda kullanmayı tercih etti. Şam kapıları açıktı. Araplar, Dürziler, Aleviler ve diğer halklarla birlikte yeni bir merkezi hükümetin kurulması, Suriye’nin geleceğinde söz sahibi olunması mümkündü. Ama bu yola girilmedi. ABD’nin ve Batılı müttefiklerinin stratejik çıkarları, Kürt hareketinin rotasını belirledi. Sessizlik, stratejiye dönüştürüldü. Bekleme politikası, fırsatın göz göre göre kaçırılmasıyla sonuçlandı.

Sonunda sahne yeniden değişti. Arap muhalefeti Şam’a yaklaştı, bazı bölgelerde denetimi ele geçirdi. Kürtler ise merkezî hükümete karşı ayakta kalmaya çalışan bir isyan gücü konumuna düşürüldü. Federasyon, özerklik, hatta bağımsızlık sözleriyle beslenen umutlar, Batılı devletlerin görevini tamamlayıp sahneden çekilmesiyle yerini siyasi yalnızlığa bıraktı.

Bu tablo, Kürt tarihindeki acı bir devamlılığı bir kez daha gözler önüne serdi: Dış destekle kurulan her yapının sonu, o desteğin çekildiği gün başlamaktadır.

Suriye Kürtleri, yüz yıl önce Ağrı Dağı’nda, Mahabad’da, Süleymaniye’de yaşananları tekrar etti. Yanlarında yaşayan halklarla ortak bir gelecek kurmak yerine, dış aktörlerin çıkarları üzerine kurulu, kırılgan bir hayalin peşinden gidildi. Ve bu hayal, bir kez daha büyük bir hayal kırıklığına dönüştü.

SON SÖZ: HAFIZANIN YÜKÜYLE GELECEĞE

Tarih, bazen bir halkın kendi acılarıyla yüzleşmesini, bazen de aynı hataların yeniden tekrar edilmesini önlemek için bir pusula sunar. Kürt halkının modern tarihte yaşadığı her “fırsat anı”, aynı zamanda büyük bir “hezimetin” başlangıcı olmuştur. Ne zaman bir umut belirseydi, bu umut çoğu zaman dış güçlerin stratejik hesaplarının bir parçasıydı. Ve ne zaman bir hareket başlasa, bu hareketin rotasını çizen eller, çoğunlukla Kürt halkının iradesi değil, kendi çıkarını önceleyen emperyal merkezlerdi.

Birinci Dünya Savaşı’ndan Ağrı Dağı İsyanı’na, Mahabad Cumhuriyeti’nden Suriye iç savaşına kadar uzanan bu kesintisiz döngü, şu hakikati her defasında gözler önüne serdi: Dış güçlerin desteğine yaslanarak kurulan her hayal ya terk edilerek ya da boğularak tarihin raflarına kaldırıldı.

Oysa ortak yaşamın koşullarını aramak, içinde yaşanılan coğrafyadaki tüm halklarla birlikte siyasal bir gelecek inşa etmeye çalışmak, yalnızca bir strateji değil aynı zamanda bir erdemdir. Halkların kardeşliği sadece bir slogan değil, sahici bir kurtuluş hattıdır. Kendi gücüne, kendi hafızasına, kendi aklına yaslanmayan hiçbir halk bağımsızlığa erişemez.

Bugün geçmişe bakarken sorulması gereken soru şudur: Kürt halkı neyi unutmalı, neyi hatırlamalıdır?

Unutulması gereken; yüzeysel vaatlerle şekillenmiş dış ajandalardır. Hatırlanması gereken; her seferinde başlanan yolda yalnız kalındığı, her hezimetin ardında siyasi körlüğün yattığıdır. Hatırlanması gereken; kendi kaderini tayin etmenin, ancak ortak akılla, gerçek müttefiklerle ve barışçıl toplumsal sözleşmelerle mümkün olacağıdır.

Artık düşünen, soran, sorgulayan ve geçmişten ders çıkaran bir Kürt nesli, “Hêvîya Derve”yi yalnızca bir beklenti değil, aynı zamanda bir uyanışın adı haline getirmelidir.