Mücahit Özden Hun

Bir Zamanlar Baharlı Mahallesi (İKİNCİ BÖLÜM)

NECDET KARATEPE VE BAHARLI MAHALLESİNİN YAZILMAMIŞ 12 EYLÜL’Ü

Değerli Okuyuclar,  

Bugün 16 Eylül 2026.

Dört gün önce, 12 Eylül 1980 askerî darbesinin kırk altıncı yıldönümüydü. Bir kez daha takvimde o günü geride bıraktık. Fakat takvimde geride kalan her şey, insanın içinde de geride kalmıyor. Aradan geçen yıllar, bazı acıları dindirmeye yetmiyor. İnsan yaş alıyor, hayatını sürdürüyor; ama gençliğinde başına gelenleri yanında taşımaya devam ediyor.

Baharlı Mahallesi’nin o yıllardaki gençlerini düşünürken, yıldönümlerinde duyulan sessizliği de düşünüyorum. Bir anma yapılmayabilir. Bir toplantı düzenlenmeyebilir. Kimse çıkıp yaşadıklarını anlatmayabilir. Fakat dışarıdaki sessizlik, insanların içindeki acının da sustuğu anlamına gelmez.

Bazen insan, unuttuğu için değil, hatırladığında hâlâ canı yandığı için susar.

Ben de Baharlı Mahallesi’nin çocuğuyum.

Necdet Karatepe’nin telefonda anlattıklarını bu yüzden yalnızca bir insanın geçmişi olarak dinleyemedim. O, başından geçenleri anlatıyordu; ben, doğduğum mahallenin yıllardır yazılmamış acılarını öğreniyordum. Necdet, gördüğü işkenceleri bana ilk kez aktarıyordu. Aradan kırk yılı aşkın zaman geçmişti. Ama anlattıkları, kapanmış bir dönemin unutulmuş hatıraları değildi. Kendi gençliğinden, ailesinin huzurundan, mahallemizin hayatından alınmış yıllardı.

O yıllarda Iğdır’da değildim. Bu olayların tanığı olmadım. Bana yaşadıklarını anlatan kişi Necdet’tir. Bu yazıda o günlere onun hatıraları içinden bakıyorum.

Onu dinlerken kendime şunu sordum: Baharlı’nın geçmişini yazarken, gençlerinin başına gelenleri nasıl anlatmadan geçebilirim?

Ailelerin nereden geldiğini, kimlerin hangi evlerde yaşadığını, sokakların eski adlarını, komşulukları yazabiliriz. Fakat o evlerden alınan çocukları, onların yolunu bekleyen anneleri, evladını koruyamamanın çaresizliğini yaşayan babaları anlatmazsak, mahallenin tarihi eksik kalır.

Üstelik eksik kalan, en çok acı çekmiş, fakat sesi en az duyulmuş insanların hikâyesi olur.

 12 Eylül’ün ardından ülkenin birçok yerinde insanlar gözaltına alındı, cezaevlerine konuldu. İşkenceye uğrayanlar, gözaltında hayatını kaybedenler oldu. O dönemin ağır insan hakları ihlalleri, farklı şehirlerdeki gözaltı merkezleri ve cezaevleri hakkında hazırlanan belgelerde de yer aldı. Bu yaşananlar, içeride tutulan insanlarla sınırlı kalmadı. Dışarıda onların yolunu bekleyen ailelerin hayatını da korku ve belirsizlik doldurdu.

 Baharlı’da yaşananları anlatmak, başka yerlerde çekilen acıları küçültmez. Bir insanın işkence görmüş olması, hikâyesinin duyulması için zaten yeterlidir. Acısının başka acılardan daha büyük olduğunu kanıtlaması gerekmez.

Fakat Necdet’in tanıklığında özellikle üzerinde durulması gereken bir nokta var: Baharlı’da anlatılan, yalnızca birkaç gencin gözaltına alınması değildir. Gençleri üzerinden bütün bir mahallenin hedef alınması, aileleriyle birlikte korku içinde bırakılmasıdır.

 O yıllarda Iğdır, Kars’a bağlı bir ilçeydi. Necdet’in anlattığı Baharlı ise Terekeme gençlerinin sol düşünceye yakınlığıyla bilinen bir mahalleydi. Ona göre bu durum, gözaltında kendilerine uygulanan baskıyı daha da ağırlaştırıyordu. Mahallelerinin solcu olarak bilinmesi yüzünden üzerlerine daha fazla gelindiğini, işkencenin artırıldığını söylüyor.

Bu gençleri yalnızca “solcu” diye anmakla yetinemem. Neye inandıklarını, hangi haksızlıklara karşı çıktıklarını, nasıl bir hayat istediklerini de anlatmalıyım.

Necdet, kendi gençliğini anlatırken solculuğa verdiği anlamı açıkça ortaya koyuyor: Emekten yana olmak, yoksulun hakkını savunmak, ezilenin yanında durmak ve halkların kardeşliğine inanmak. Katıldığı protestoları saklamıyor. İnandığı düşünceleri savunduğunu söylüyor. Fakat yasa dışı bir eyleme katılmadığını, üzerine yüklenmek istenen suçları işlemediğini de özellikle belirtiyor.

 Bu sözleri dinlerken, siyasi kimliklerin arkasındaki genç insanları da görmek gerekiyor. Henüz okulunu bitirmemiş, bir meslek edinmemiş, kendi hayatını kuramamış insanları… Yoksul evlerde büyüyen, bütün güçlüklere rağmen okuyup kendilerine bir gelecek hazırlamaya çalışan çocukları…

Necdet’in anlattığı gençler için halkların kardeşliği, yalnızca toplantılarda söylenen bir söz değildi. Kimsenin kimliğini inkâr etmek zorunda kalmadan bir arada yaşayabileceği bir geleceğe duyulan inançtı. Necdet’in yıllar sonra bu düşünceden söz ederken duyduğu kırgınlık bile, gençliğinde ona ne kadar bağlandığını gösteriyor.

 Ne var ki onun anlattıklarına göre, bu gençlerin suçlu sayılması için bir suça karışmaları gerekmiyordu; solcu olmaları yeterliydi. Ne yaptıklarından önce, hangi mahalleden geldiklerine ve ne düşündüklerine bakılıyordu. Baharlı’dan olmak, aynı çevrede arkadaşlık etmek, gözaltına alınmış birinin kardeşi olmak, baskının gerekçesine dönüşüyordu.

 Necdet, kendisinden sonra Baharlı’daki Terekeme ailelerinden birer ikişer gencin alındığını anlatıyor. Bildiği kadarıyla en az elli mahalle genci işkenceden geçirilmişti. Kardeşi Cevdet de daha sonra gözaltına alınmıştı. Necdet’in anlatımında, kendisine bir suç kabul ettirmek için yapılan baskı, kardeşine ve mahallenin başka gençlerine uzanıyordu.

Elli genç…

Bu sayıyı okuyup geçmeyelim.

Her birinin arkasında bir ev, o evde bekleyen insanlar vardı. Birinin annesi oğlundan haber bekliyordu. Bir başkasının babası, çocuğunu nasıl çıkarabileceğini düşünüyordu. Bir kardeşin dönmesi beklenirken öteki kardeş de alınıyordu. Aynı mahallede, aynı korku başka evlerde yeniden yaşanıyordu.

Bir gencin götürülmesi yalnızca onun yokluğu demek değildir. Ailesinin bundan sonraki her günü, ondan gelecek habere bağlanır. Nerede tutuluyor? Kendisine ne yapılıyor? Onu görebilecekler mi? Eve dönebilecek mi?

Bir de bunlara başka bir soru eklenir: Sırada kim var?

İşte o zaman korku, bir evin kapısında durmaz. Götürülen çocuklardan haber bekleyenlerle, kendi çocuğunun da alınmasından korkanlar aynı endişenin içinde yaşamaya başlar.

Gençler birer birer götürülür; fakat geride kalan mahalle, bu gidişleri topluca yaşar.

Necdet’in anlattıkları, Baharlı’ya bu gözle bakmamızı gerektiriyor. Burada birbirinden kopuk birkaç gözaltından söz etmiyoruz. Aynı mahallede büyüyen gençlerin, aynı siyasi kimlik nedeniyle birbiri ardından baskı altına alınmasından söz ediyoruz. Onun tanıklığında, yalnızca işkence gören gençlerin değil, onları koruyamayan ailelerinin de hayatı değişiyor.

Bir mahallenin evleri yerinde durabilir. Sokaklarının adı değişmeyebilir. Fakat gençlerinin elinden güven duygusu ve gelecek umudu alındığında, o mahalle eskisi gibi kalamaz.

 Necdet’in bana anlattığına göre, Baharlı’dan ilk gözaltına alınan gençler arasında kendisiyle İsmail Ağbaş vardı. Necdet henüz on yedi yaşındaydı. Mahallede “Gardaş İsmail” diye tanınan İsmail ise ondan biraz büyüktü. İkisini aynı odada tutmuş, gözlerini bağlamışlardı. İsmail’le ilgili bu bilgileri de Necdet’in anlatımından öğreniyorum.

 Necdet’in o günlere gelmeden önceki hayatına baktığımızda, karşımıza okumaya çalışan bir çocuk çıkıyor.

12 Kasım İlkokulunu bitirmişti. Eğitimine verdiği bir yıllık aradan sonra ortaokula devam etmiş, 1980’de Iğdır Lisesine yazılmıştı. Okuldaki olayların ardından önce Tuzluca’ya gönderilmişti. Orada yer bulunamayınca bu kez Göle Lisesine sürülmüştü. Fakat Göle’de kalacak, ev kiralayacak, geçimini sağlayacak parası yoktu. Bir iki hafta okula gidebilmiş, sonra Iğdır’a dönmek zorunda kalmıştı.

Bazen bir çocuğun yoksulluğu, tek bir cümlede bütün ağırlığıyla karşımıza çıkar: Başka bir şehirde okuyacak parası yoktu.

Okumak istemediği için dönmemişti. Gönderildiği yerde yaşayamadığı için dönmüştü. Kâğıt üzerinde okulunun değiştirilmiş olması, onun eğitimine devam edebildiği anlamına gelmiyordu. Ailesinin imkânları yetmeyince, okul da elinden uzaklaşıyordu.

İşte arananlar arasında adı bulunan genç, bu çocuktu.

Necdet, arandığını öğrenince bir süre saklandığını anlatıyor. Bir yerden başka bir yere giderek yakalanmamaya çalışmıştı. Sonunda ailesi onu teslim olmaya ikna edecekti.

Bir anneyle babanın bu kararı hangi korkular içinde verdiğini düşünmek gerekir. Çocuklarının saklanması da kaygı vericidir, teslim olması da. Saklandığında başına ne geleceğini bilemezler. Teslim olduğunda ise onu yeniden görüp göremeyeceklerini düşünürler.

Görünüşte iki seçenek vardır. Fakat ikisi de korkuya çıkar.

Üstelik o kış, Erdal Eren’in idamının hemen ardından gelen kıştı. Erdal Eren, 13 Aralık 1980’de idam edilmişti. Necdet, onun idamını protesto ettiklerini ve onu kendisiyle aynı yaşta gördüğünü anlatıyor. Erdal Eren’in adı, bu yüzden onun hatırasında uzak bir haber olarak durmuyor. Kendi gençliğinin, kendi korkularının yanı başında duruyor.

On yedi yaşında bir çocuk, okulunu nasıl bitireceğini, ileride ne iş yapacağını düşünmeliydi. Necdet ise nerede saklanacağını, yakalanırsa başına ne geleceğini düşünmek zorundaydı.

1981 yılının şubat ayında ailesi, Necdet’i karakola gidip teslim olmaya ikna etti.

Belki de tutundukları son umut buydu: Oğulları kendi isteğiyle gider, suç işlemediğini anlatırsa onu dinlerlerdi. Saklanmasıyla büyüyen şüpheler ortadan kalkar, yanlışlık anlaşılır, çocukları kısa sürede eve dönerdi.

Bir anneyle babanın böyle bir umuda sarılmasını anlamak zor değil. Evlatları kaçmasın, saklanmasın, geceleri nerede olduğunu düşünerek korkmasınlar… Gitsin, kendisini anlatsın ve sağ salim geri gelsin.

İnsanın çocuğunu teslim olmaya ikna ederken inanmak istediği şey, onun sözünün dinleneceğidir.

Necdet, bana yaşadıklarını anlatırken siyasi düşüncesini de protestolara katıldığını da saklamıyordu. Haksızlıklara karşı sesini yükseltmişti. Ancak işkenceyle üstlenmeye zorlandığı suçları işlemediğini söylüyordu. Onun anlatımında, sorguda beklenen şey kendisini açıklaması değil, kendisine söylenenleri kabul etmesiydi.

Bir insana işkence yapılmaması için önce suçsuzluğunu kanıtlaması gerekmez. Fakat burada, kendisini anlatabileceği umuduyla teslim olan on yedi yaşındaki bir gencin başına gelenlerle karşı karşıyayız.

Necdet’in teslim olduğu tarih 1981’in şubat ayıydı. Serbest bırakıldığı tarih ise 1982’nin aralık ayı. Arada yaklaşık yirmi iki ay vardı. Iğdır’dan Kars’a, Kars’tan Erzurum’a uzanan gözaltı, işkence, işkence, işkence ve cezaevi günleri… Kendisinin ardından getirilen kardeşi… Tekrarlanan sorgular… Dışarıda bekleyen aile…

Yirmi iki ay, bir insanın hayatında yalnızca takvimle ölçülemez. Hele o insan henüz on yedi yaşındaysa… O aylar, okuyabileceği derslerden, ailesiyle geçirebileceği günlerden, gençliğini yaşayabileceği zamandan alınmıştır.

Serbest kaldığında cezaevinin kapısı açılır. Fakat içeride geçen yıllar geri verilmez.

Necdet’in anlatacaklarını bu nedenle yalnızca işkence yapılan yerlerin, tarihlerinin ve yöntemlerinin anlatımı olarak okumayalım. Bir gencin hayatında nelerin yarım kaldığını da düşünelim. Onu bekleyen ailesini, kendisinden sonra alınan kardeşini, mahallenin başka çocuklarını da görelim.

Bana konuşan yalnızca Necdet’tir. Başka insanların yaşadıklarını onların yerine anlatamam. Fakat Necdet’in kendi hayatından aktardıkları, Baharlı’nın o yıllarına bakmamız için bir başlangıçtır. Bir insanın yıllardır içinde taşıdıklarını anlatması, aynı acıları yaşamış başkalarına da konuşma cesareti verebilir.

Baharlı’nın Terekeme gençliğinin 12 Eylül’de yaşadıkları, Necdet’in de dile getirdiği gibi, yıllarca yazıya dökülmeden ve gündeme getirilmeden kaldı. Doğduğum mahallenin geçmişini yazarken bu sessizliği sürdürmek istemiyorum.

O gençlerin adları yalnızca sorgu kâğıtlarında, tutuklu listelerinde ve dava dosyalarında kalmamalı. Okumak isteyen çocuklar oldukları da bilinmeli. Onları bekleyen anneler, babalar olduğu da. Dışarı çıktıktan sonra çalışarak, aile kurarak, çocuk büyüterek hayata yeniden tutunmaya uğraştıkları da anlatılmalı.

Bir mahallenin tarihini yazmak, yalnızca geçmişte kimlerin yaşadığını kaydetmek değildir. O insanların neler yaşadığını da unutturmamaktır.

Şimdi 1981 yılının şubatına, Iğdır’daki karakolun kapısına dönelim.

Necdet henüz on yedi yaşında. Yanında, mahallede “Gardaş İsmail” diye tanınan İsmail Ağbaş var. Necdet’in anlatımına göre, teslim olmalarının ardından gözleri bağlanıyor. Sorgular başlıyor. Ardından işkenceler…

O kapıdan iki genç giriyor. Fakat ardından yaşananların acısı iki insanla sınırlı kalmıyor.

İçeride gençler tutuluyor. Dışarıda anneleri, babaları, kardeşleri bekliyor. Başka gençler de alındıkça, aynı korku Baharlı’nın başka evlerine giriyor.

Şimdi sözü Necdet’e bırakıyorum. O kendi başından geçenleri anlatacak. Biz onun hikâyesinde, yıllarca sesi duyulmamış bir mahallenin acısını da dinleyeceğiz.

NECDET KARATEPE ANLATIYOR: “ON YEDİ YAŞINDAYDIM”

Annemin sesini karanlığın içinden duydum.

“Oğlum, nasılsın?”

Annem, nezarethanenin küçük penceresinin öbür tarafındaydı. Ben içerideydim, annem dışarıda. Nezarethane karanlıktı. Annem beni göremiyordu. Ancak birbirimize sesimizi duyuracak kadar yakındık. Annemin yanıma gelebilmesi, elini uzatıp bana dokunabilmesine izin yoktu. Orada neyin mümkün olduğuna başkaları karar veriyordu.

Annemle konuşturmadan önce polisler beni sıkı sıkıya tembihlemişlerdi:

“Annen nasılsın diye sorduğunda iyiyim diyeceksin.”

Annem bir cevap bekliyordu. Bütün o karanlığın, korkunun, karakolun önüne kadar taşıdığı acının içinden oğlunun sesini duymaya çalışıyordu. Ona kendimi anlatacağım yerde, bana söylememi emrettikleri iki kelimeyi söyledim:

“Anne, iyiyim.”

O gün iyi değildim. On yedi yaşındaydım. Doğup büyüdüğüm şehirde, evimin çok uzağında olmayan bir karakolda işkence görüyordum. Anneme seslenirken bile serbest değildim.

O küçücük pencereye nasıl geldiğimi anlatabilmek için biraz geriye, Baharlı’ya dönmem gerekiyor. Henüz bir lise öğrencisi olduğum, önümde okuyacak yıllar bulunduğunu sandığım günlere…

Baharlı Mahallesinin Bir Çocuğuydum

Iğdır’ın Baharlı Mahallesi’nde doğup büyüdüm. Yoksul bir ailenin çocuğuydum. Babam belediyede, tapu-kadastro işlerinde memurdu. Annem ev kadınıydı. Altı kardeştik. Benim hayatımda da okul vardı, mahalle vardı, ailem vardı. Sonradan dosyalara, iddianamelere gierecek adım, o zamanlar evimizde, sokakta, okulda söylenen masum bir çocuk adıydı: Necdet.

12 Kasım İlkokulunu bitirdikten sonra eğitimime bir yıl ara verdim. 1976–1977 öğretim yılında ortaokula başladım. 1980’de Iğdır Lisesine yazıldım. Okumak istiyordum. Okula, bir gün yoksulluktan kurtulup kendime daha iyi bir hayat kurabileceğim umuduyla gidiyordum. Ailemin imkânları sınırlıydı; ama okuyabildiğim sürece bu güçlükleri aşabileceğime inanıyordum. Benim için bir sınıfı geçmek, yalnızca bir üst sınıfa çıkmak değil, kendi ayaklarım üzerinde duracağım günlere biraz daha yaklaşmak demekti.

Lisede sağ-sol olayları yaşanıyordu. Olayların ardından beni Tuzluca’ya sürdüler. Orada yer olmayınca bu kez Göle Lisesine gönderdiler. Beni Göle Lisesine göndermişlerdi. Ama orada okuyabilmem için önce kalacak bir yer bulmam, kiramı ödemem, geçimimi sağlamam gerekiyordu. Ailemin beni başka bir şehirde okutacak gücü yoktu. Okuma isteğimden hiçbir şey eksilmemişti; fakat şimdi derslerimden önce nerede kalacağımı, hangi parayla geçineceğimi düşünmek zorundaydım.

Bir iki hafta okula gittim. Sonra imkânsızlık ağır bastı. Iğdır’a dönmek zorunda kaldım. Dersler benden bağımsız sürüp gidecekti; benim ise o sınıfta kalabilmek için param yoktu. Okuldan uzaklaştırılmanın, insanın önündeki hayatı da uzaklaştırabileceğini o yaşta öğreniyordum.

Solcuydum. Bunu saklamadım. Emekten, yoksuldan, ezilenden yana düşüncelerim vardı. Yasal gençlik örgütü olan Yurtsever Devrimci Gençlik Derneği çalışmalarına katılmıştım. Haksızlıklara karşı protestolara gidiyorduk. Erdal Eren’in idamını da protesto etmiştik. Daha adil bir hayat istiyorduk. Fakat yasa dışı bir eyleme katılmamış, sonradan üzerime yüklemeye çalıştıkları suçları işlememiştim.

12 Eylül darbesinden sonra siyasi gözaltılar başladı. Alınacaklar arasında benim de adım vardı. Bir süre yakalanmamak için saklandım. Sonunda ailemin ısrarı ve iknaıyla Iğdır Emniyet Müdürlüğüne teslim oldum.

1981 yılının şubat ayıydı.

İçeriye on yedi yaşında girdim. Oradan başlayacak yolun Iğdır’dan Kars’a, Kars’tan Erzurum’a uzanacağını; serbest kalacağım günün ancak 1982 yılının aralık ayında geleceğini bilmiyordum.

Gözlerimi Bağladıklarında

Mahallede “Gardaş İsmail” dediğimiz İsmail Ağbaş’la birlikteydim. Benden biraz büyüktü. İlk alınanlar arasındaydık. Bizi aynı odada tutuyor, başka yakaladıklarını başka odalara koyuyorlardı.

Gözlerimizi bağladılar.

Gözlerin bağlanınca etrafındaki dünyayı göremezsin, ama o dünya sana dokunmaya devam eder. Bir yere götürülürsün; neresi olduğunu bilmezsin. Bir ses sana soru sorar; yüzünü göremezsin. Bana ne yapacaklarına onlar karar veriyordu; ben ise gözlerim bağlı, kendimi koruyamadan, canımı yakacakları anı bekliyordum.

“Hangi örgüte mensupsun?”

“Silahları nerede saklıyorsunuz?”

“Kimlerle arkadaşlık yapıyorsun?”

Sorular dönüp dolaşıp aynı yere geliyordu. Bir isim istiyorlardı. Bir silahın yerini söylememi, bir olayı üstlenmemi istiyorlardı. Söyleyecek böyle bir şeyim yoktu. Fakat cevabım değişmedikçe sorgu bitmiyor, işkence ağırlaşıyordu.

Eski belediyenin yanındaki Iğdır İlçe Karakolunda tutuluyorduk. Nezarethanede üzerimizde yalnızca külot vardı. Şubat soğuğunda, üstüne örtecek bir giysin bile olmadan bekletilmek… Ardından yeniden bilmediğin yerlere götürülmek, aynı sorularla karşılaşmak, aynı cevabı verince yeniden işkence görmek… Günler böyle geçiyordu.

Mahallemizin solcu olarak bilinmesi de üzerimizdeki baskıyı artırıyordu.

Baharlı bizim evimizdi; ailemiz, arkadaşlarımız, çocukluğumuz oradaydı. Ama şimdi o mahallede büyümüş olmamız bile bize suçlu gözüyle bakmalarına yetiyordu. Benim ne yaptığımdan önce hangi mahalleden geldiğim, nasıl düşündüğüm önemseniyordu.

Bir suç işlememiş olmanın insanı koruyacağını düşünürsün. Orada ise işlemediğim bir suçu kabul etmem için canımı yakıyorlardı. Önce başıma geleni anlamaya çalıştım: Yapmadığım bir şey soruluyordu, yapmadığımı söylüyordum, bunun karşılığında daha fazla acı çekiyordum.

Iğdır’daki gözaltı günlerim yaklaşık elli gün sürdü. Bu günlerin otuzunu işkenceyle hatırlıyorum.

Babamın Dilinin Tutulduğu, Annemin Yalınayak Koştuğu Akşam

Karakolun önünde bir havuz vardı. Yazın etrafı serinletsin diye içine su doldururlardı. Beni o havuza sokuyorlardı. Kışın ortasında, çırılçıplak.

İki polis buz gibi suya batırıp çıkarıyordu beni. Acıyla bağırıyordum. Suyun içindeyken de dışına çıkarıldığımda da o soğuktan kurtulamıyordum. Bir insanın kendi bedenini korumak için yapabileceği en basit şeyler bile elinden alınmıştı. Orada, iki kişinin elinde, on yedi yaşında bir çocuktum.

Babamın beni o hâlde gördüğünü sonradan öğrendim.

Babam akşamüstü işinden çıkıp karakola gelmiş. Kışın hava erken kararır. O da karanlık basarken oğlunu görmek için oraya yönelmiş. Karakolun önüne geldiğinde, iki polisin beni havuza sokup çıkardığını görmüş. Ben bağırıyormuşum.

Babam olduğu yerde kalmış. Dili tutulmuş. Hareket edememiş.

O akşamı düşündüğümde, babamın yaşadığı çaresizlik de içimi acıtıyor. Ben buz gibi suyun içinde acıyla bağırıyordum; o ise gözlerinin önünde işkence gören oğlunu kurtaramıyordu. Evladının acısını gözleriyle görüyor, sesini duyuyor, fakat onu alıp evine götüremiyordu. Bir baba için karakola kadar yürüdüğü o kısa yolun nasıl bir çaresizliğe vardığını, şimdi daha iyi anlıyorum.

Oradan ayrılıp eve dönmüş. Gördüklerini anneme anlatmış.

Annem çoraplarını bile giymeden dışarı çıkmış. Karın içinde, çıplak ayakla karakola koşmuş.

Annemin kışın ortasında, ayaklarına bir şey geçirmeye bile vakit ayırmadan koştuğunu sonradan öğrendim. Onun için o anda evle karakol arasında yalnızca oğlu vardı. Bana yapılanı duymuştu; bir an önce bana ulaşmak istiyordu.

Kapıya geldiğinde bağırmış:

“Oğlumu göreceğim!”

“Oğlumu görmek istiyorum!”

Beni tuttukları yerden alıp yeniden nezarethaneye getirdiler. Annemle konuşmama izin vermeden önce de o talimatı verdiler. Nasıl olduğumu sorarsa iyi olduğumu söyleyecektim.

Annem küçük pencereden bana baktı. Ortalık karanlıktı. Yüzümü ne kadar görebildiğini bilmiyorum. Ama sesini duydum.

“Oğlum, nasılsın?”

“Anne, iyiyim.”

Annem sesimi duyunca biraz rahatladı. Yine de beni soğuk suya batırıp çıkardıklarını duyduğunu söyleyerek itiraz ediyordu. Sonra onu oradan uzaklaştırdılar.

Ne içerideki acımı ona anlatabilmiştim ne de dışarıdaki çaresizliğine bir şey yapabilmiştim. Oğlunu görmek için çıplak ayakla gelen anneme, kendi hâlimi bile söyleyememiştim.

Canımı yakmakla yetinmemiş, çektiğim acıyı annemden saklamaya da zorlamışlardı. Annem hemen oradaydı; ama ona ‘Canım yanıyor anne’ demek yerine, bana işkence edenlerin emriyle ‘İyiyim’ demek zorundaydım.

 Bana Boyun Eğdirmek İçin Ailemle Tehdit Ettiler

Bizi zaman zaman bilmediğimiz yerlere götürüyorlardı. Gözlerimiz bağlıydı. Köpeklerin ağızlarını bağlayıp üzerimize salıyorlardı. Hayvanlar üstümüze atlıyor, ön ayaklarını omuzlarımıza dayıyor, parçalayacakmış gibi havlıyorlardı.

Bir köpeğin üzerine atıldığını görmekle, onu göremeden ağırlığını omuzlarında duymak aynı şey değildir. Gözlerin bağlıyken korkunun sınırını seçemezsin. Nereden geldiğini, ne kadar yaklaşacağını göremediğin bir tehdidin ortasındasındır. Köpekler üzerimize atılıp havlarken, onlar bu korkuyla direncimizi kırmaya, işlemediğimiz suçları bize kabul ettirmeye çalışıyorlardı.

Bedenime elektrik verdiler. Ters askıya aldılar. İşkencenin biçimi değişiyordu; istenen değişmiyordu. Bana ait olmayan bir suçu benim ağzımdan duymak istiyorlardı.

On yedi yaşındaydım. Acı çekiyordum. Korkuyordum. Bunu anlatırken kendimi korku bilmeyen biri gibi göstermek istemiyorum. O yaşta, gözlerin bağlı, başına gelecekleri bilmeden tutulmak zaten yeterince ağırdı. Bir de her sorgunun sonunda yeniden işkenceye götürüleceğini düşünmek vardı.

Ama korkmakla bir suçu işlemiş olmak aynı şey değildi. Canımın yanması, onların söylediği şeyi yapmış olduğum anlamına gelmiyordu.

Bu kez annemi, kız kardeşlerimi öne sürdüler.

“Kız kardeşlerini, anneni getirip senin gözünün önünde işkence yapacağız.”

O sözlerle evimizin kapısını da açıyorlardı sanki. Ben içerideydim, onlar dışarıdaydı; fakat ailemi dışarıda bilmek artık içimi rahatlatmaya yetmiyordu. Bana işkence edenler, annemi ve kız kardeşlerimi de getirip gözümün önünde onların da canını yakmakla tehdit ediyorlardı.

Bir annenin adını işkence tehdidinin içinde duymak… Kendi canın yanarken bir de onun canının yanabileceğini düşünmek… Kendi acıma direniyordum; şimdi beni annemin ve kız kardeşlerimin de işkence göreceği korkusuyla boyun eğmeye zorluyorlardı. Bedenime yaptıkları yetmeyince, beni sevdiklerim üzerinden teslim almaya çalışıyorlardı.

Babam memurdu. İşini kaybetme korkusu vardı. Bir evin geçimi de bu baskının içindeydi. Yalnız benim ne söyleyeceğim değil, ailemin yarın nasıl yaşayacağı da tehdit altına sokuluyordu.

“Yapmadığım bir şeyi boynuma almam” diyordum.

Bu sözün arkasında yalan söylememekte direnen bir çocuk vardı. Fakat aynı çocuk annesini, kardeşlerini, babasını da düşünmek zorundaydı. Bir yandan gördüğüm işkenceye direniyor, bir yandan da annemi ve kız kardeşlerimi getirip onlara da aynı acıları yaşatacaklarından korkuyordum.

Dışarıda Bahar, İçeride Aynı Korku

Iğdır’dan Kars’a götürüldüğümüz günleri martın sonları diye hatırlıyorum. Etraf yeşillenmeye başlamıştı. Kış geride kalıyordu. Fakat gittiğimiz yerde bizi bekleyen şey değişmedi.

Kars’ta, Rus döneminden kalma, bir zamanlar askerî hayvanların yani katırların barındırıldığı büyük ahırlar ve tüneller vardı. Bunları tutukluların kapatıldığı yerlere dönüştürmüşlerdi. Bizi oralarda tuttular. Oradan alıp “Birinci Şube” dedikleri yere götürüyorlardı.

İşkence Kars’ta da sürdü. Bedenimize yapılanların yanında, sürekli ölümle korkutuluyorduk.

“Falanca konuşmadığı için öldürüldü.”

Başka insanların öldürüldüğünü anlatıyorlardı. Doğru mu söylüyorlardı, yalan mı, bilemiyorduk. Zaten bizden bekledikleri bunu bilmemiz değildi. Sıranın bize de gelebileceğini düşünmemizdi.

Bir insanın öldürülebileceğine inanması için ölümü görmesi gerekmiyormuş. Gözaltında, işkencenin ortasında, karşındaki adamın ağzından çıkan bir söz yeterli olabiliyormuş. Götürüldüğümüz her sorguda yalnızca acı değil, geri dönememe korkusu da vardı.

İşkenceden sonra bizi yeniden o ahırlardan dönüştürülmüş yere bırakıyorlardı. Bekleyiş tekrar başlıyordu.

Ben Kars’tayken kardeşim Cevdet’i de getirdiler. Mahallemizin başka gençleri de getiriliyordu. Ailemle tehdit edildikten sonra kardeşimin de içeri alınması, o tehditlerin bizim evimizde neye dönüştüğünü gösteriyordu. Annemle babam artık iki evladının çıkmasını bekleyecekti.

Benden sonra Baharlı’daki Terekeme ailelerinden birer ikişer genç alındı. Benim bildiğim, en az elli mahalle genci aynı işkencelerden geçirildi. Bizim evde yaşanan korkunun başka evlere de yayıldığını görüyordum. Mahallede birbirini tanıyan çocuklardık; şimdi aynı işkencenin içinde onur ve insanlık mücadelesi veriyorduk.

Baharlı’nın gençleri solcu olarak biliniyordu. Kimin ne yaptığı araştırılmadan, aynı suçlamalarla üzerimize geliniyordu. Gözaltına alınan birinin kardeşi olmamız, Baharlı’da büyümemiz ya da solcu olarak bilinmemiz bile bizi suçlu saymalarına yetiyordu. Bu yüzden birimizin ardından diğerini de alıp götürüyorlardı.

Bir mahalleyi yalnızca evlerinden boşaltmazlar. Gençlerini alıp götürdüklerinde de orada bir boşluk açılır. Biz içerideydik; ailelerimiz, bizim eve döneceğimiz günü bekleyerek yaşamaya devam ediyordu.

Erzurum’da Başkalarının Çığlıkları Da Canımızı Yakıyordu

Kars’tan sonra Erzurum’a, 9. Kolorduya gönderildik. Erzurum’da 3 No.lu Cezaevinde tutuldum. Baharlı’dan, Melekli’den, Iğdır merkezden getirilen gençlerin dosyalarını birleştirmişlerdi. “Iğdır davası” denilen davada yüz on beş kişi yargılanıyorduk.

İddianamenin hazırlanmasını aylarca bekledik. İçeride zaman, dışarıdaki gibi akmıyordu. Ne okulumuza dönebiliyor ne de çalışıp kendi hayatımızı kurabiliyorduk. Geleceğimiz hakkında artık söz sahibi değildik. Ne zaman serbest kalacağımızı bilmeden, hakkımızdaki iddianamenin hazırlanmasını bekliyorduk. Günler aylara dönüşüyor, gençliğimiz o duvarların arasında geçip gidiyordu. Hayata başlamamız gereken yaşta, ne zaman biteceğini bilmediğimiz bir bekleyişin içinde tutuluyorduk.

Cezaevine getirilmek işkencenin bittiği anlamına gelmedi.

Yeni gelen tutukluları falakaya yatırıyorlardı. Feryatları koğuşlara kadar ulaşıyordu. O sırada sana vurulmuyor olsa da başka birinin acısını duymak zorundaydın. Sesin geldiği yere gidemez, o insanı kurtaramazdın. Elinden yalnızca dinlemek gelirdi; onu da istemezdin.

Böyle zamanlarda koğuşun duvarları insanı hiçbir şeyden korumuyordu. Başkasının çığlığı gelip senin içinde de yer buluyordu. O feryatların ne demek olduğunu bilmek, dayanmayı daha da zorlaştırıyordu. Kendi bedeninde tanıdığın bir acıyı, bu kez başka birinin sesinde duyuyordun.

Ağır bunalıma girenler oldu. İntihara teşebbüs edenler oldu. İnsanları yalnızca döverek değil, bu seslerin içinde bekleterek de tüketiyorlardı.

Gardiyanlık yapan erler vardı. Tutuklulara daha çok dayak atanların onbaşı, çavuş yapılarak ödüllendirildiğini görüyorduk. Bize vurmak, cezalandırılacak bir davranış değil, karşılığında rütbe alınacak bir iş hâline gelmişti.

Sigara içmek bile izne bağlıydı. Bir sigara için defalarca yalvarıyorduk. Sonunda “Sigara serbest” dediklerinde seviniyor, “Sağ ol komutanım” diyorduk.

Bugün bunu anlatırken o sevincin kendisi de canımı acıtıyor. Dışarıda kimseye sormadan yapabileceğin küçücük bir şey için içeride yalvarıyorsun. Sana izin verdiklerinde teşekkür ediyorsun. Kendini bir sigaranın serbest bırakılmasına sevinen bir hâlde buluyorsun.

Faşizmin ne olduğunu on yedi yaşımda, bir sigara içebilmek için bile bana işkence edenlere yalvarmak, izin verdiklerinde de ‘Sağ ol komutanım’ demek zorunda kaldığım günlerde öğrendim.

Bahar Nenem Erzurum’un Karlı Yollarında

Bütün bu günlerin içinde Bahar nenemin gelişi vardır. Annemin annesiydi. Çocukluğumdan beri bana “Kara” derdi.

Ben Erzurum’dayken Almanya’da işçi olarak çalışan Hulusi dayım Iğdır’a gelmiş. Nenem, ona kesin konuşmuş:

“Eğer sen beni Kara’nın yanına götürmezsen ben sana annelik hakkımı helal etmem.”

Nenem kararını vermişti: Ne olursa olsun beni görecekti. Çocukluğumdan beri ‘Kara’ diye çağırdığı torunu şimdi cezaevindeydi. Yüzümü görmek, sesimi duymak, nasıl olduğumu kendi gözleriyle anlamak istiyordu. Bana ulaşabilmek için kışın soğuğuna da yolun güçlüğüne de katlanacaktı.

Erzurum’da kıştı. Yolla cezaevi arasında üç yüz metreden fazla mesafe vardı. Kar dizlerin üzerine çıkıyormuş. Dayım, nenemi sırtına almış. Onu cezaevinin kapısına doğru taşımaya başlamış.

Ben o yolu görmedim. Nenemin nasıl geldiğini sonradan öğrendim. O günleri anlatırken yalnızca kendi çektiklerimden söz edemem. Nenem, torununun yüzünü görebilmek için dizleri aşan karı oğlunun sırtında geçmişti. Beni görmek gibi küçücük bir isteğin, onun için böylesine zor bir yolculuğa dönüşmesi bugün bile içimi acıtıyor. Ben içeride eve döneceğim günü beklerken, ailem dışarıda bana ulaşmanın yolunu arıyordu. Cezaevi bizi birbirimizden ayırmıştı; ama acıyı hep birlikte çekiyorduk.

Yukarıdan bakan görevliler, bir adamın sırtında bir kadınla cezaevine doğru geldiğini görmüşler. Yanlarına asker göndermişler. Dayıma ne olduğunu sormuşlar. Sırtındaki kadının annesi olduğunu, içeride yatan torununu görmek için geldiğini anlatmış.

Kapıya kadar ulaştıkları için görüşmemize izin verdiler. Kardeşim Cevdet’le beni çay ocağına getirdiler. Bahar nenem, annem ve Hulusi dayım oradaydı. Yanımızda gardiyanlar duruyordu.

Bir aileydik, ama evimizde değildik. Görüşebilmemiz için önce kar aşılmış, sonra izin alınmıştı. Şimdi aynı yerdeydik; yine de baş başa bırakılmıyorduk.

Annem yanımızdaki askerlere bizi anlatmaya başladı:

“Çocuklarım sizin hakkınızı savunmak istediler. Bu yüzden buradalar.”

Bir suça karışmadığımızı, haksız yere işkence gördüğümüzü söylüyordu. Hulusi dayımı gösteriyor, yurt dışından geldiğini anlatıyordu. Bunlar başımıza gelmese, dayım bizi de yanına götürecekti.

Annem, karşısındaki askerlere oğullarının suçsuz olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Biz onun için adları bir dosyada geçen iki tutuklu değil, emek verip büyüttüğü, eve dönmelerini beklediği çocuklarıydık. Nasıl yetiştiğimizi, neye inandığımızı biliyordu. Şimdi kendi evlatları hakkında bildiği bu gerçeklere başkalarını da inandırmaya uğraşıyordu. Bizi elimizden tutup oradan çıkaramıyordu; ama oğullarına yapılan haksızlığın karşısında susmuyor, çaresizliğine rağmen bizi savunmaktan vazgeçmiyordu.

Bahar nenem de karları aşıp gelmişti. Dışarıdaki hayattan koparıldığım o yerde, çocukluğumun adı hâlâ duruyordu: Kara.

Annemin Verdiği Cevabın Cezasını Bize Kestiler

Bir başka ziyarette annemle iki tel örgünün ardından konuştuk. Teller birbirine paralel çekilmişti. Bir tarafta biz duruyorduk, öteki tarafta ailelerimiz. Ortadaki boşlukta gardiyanlar dolaşıyordu. Sesimizi birbirimize ulaştırmak için uzaktan konuşmak zorundaydık.

Annem benimle evde konuştuğu gibi konuşuyordu. Terekeme ağzıyla. Çocukluğumdan beri bildiğim, bana yabancı olmayan bir sesti bu. O tellerin arkasında da annem yine annemdi.

Bir gardiyan sertçe bağırdı:

“Kürtçe konuşma!”

Annemin konuşmasını Kürtçe sanmıştı. Annem de ona karşılık verdi:

“Evin yıxılsın! Men Kürd değilem ki…”

Gardiyan bunu da anlamadı. Bana döndü:

“Bu kadın ne diyor?”

“Diyor ki evin yıkılsın, ben Kürt değilim.”

Cevaba bozuldu. Ziyaret bittikten sonra Cevdet’le benim dizlerimizin arkasına, baldırlarımıza postallarla vurdular. Durmadan vurdular. O darbelerin ağrısını en az iki ay çektik.

Annemin yüzünü görmek, sesini duymak, içeride geçen günlere dayanmam için bir teselliydi. O gittikten sonra söylediklerini hatırlamak, bir sonraki görüşmeye kadar o birkaç söze tutunmak istiyordum. Fakat annemizle konuşmanın sevincini bile bize yaşatmadılar. Görüşmenin ardından kardeşimle beni dövdüler; o darbelerin ağrısını en az iki ay çektik. Annemin ziyaretini düşündüğümde, onun yüzüyle, sesiyle birlikte o dayak da geliyor aklıma. Bize biraz olsun güç verecek bir buluşmayı da acıya çevirmişlerdi. Annem gitmişti; özlemi içimizde, o gün yediğimiz dayağın ağrısı bedenimizde kalmıştı.

Annemin verdiği cevabın cezasını kardeşimle beni döverek kesmişlerdi. Iğdır’da, canım yanarken anneme ‘İyiyim’ demeye zorlanmıştım. Erzurum’da ise annemi benimle her zamanki gibi konuştuğu için azarlamış, karşılık verince de acısını bizden çıkarmışlardı. Annem oğlunun hâlini öğrenmek, ben de ona derdimi anlatmak istiyordum. Fakat birbirimize ne söyleyeceğimize bile başkaları karışıyordu. Bizi ayrı düşürmekle yetinmemişlerdi; görüştüğümüzde birbirimize birkaç sözle olsun teselli vermemizi de engelliyorlardı.

Beraat Ettim, Ama Suçlu Muamelesi Görmeye Devam Ettim  

Mahkemeler başladı. Günlerce götürülüp getirildik. Sonunda, 1982 yılının aralık ayında, kardeşim Cevdet’le birlikte serbest bırakılan elli kişinin arasında yer aldım.

1981’in şubatından 1982’nin aralığına kadar yaklaşık yirmi iki ay geçmişti. Iğdır, Kars, Erzurum… O üç şehirde yalnızca özgürlüğümü değil, okuluma gidip geleceğimi kurabileceğim, ailemin yanında yaşayabileceğim gençlik günlerimi de elimden aldılar.

Yargılamamız dışarıdayken devam etti. Sonraki aylarda beraat ettik.

Beraat ettim; ama o karar hayatımdan alınanları geri vermedi. Yarım kalan eğitimim, kardeşimin cezaevinde geçirdiği aylar, birlikte yaşayamadığımız gençlik günleri geride kalmıştı. Babam, gözlerinin önünde işkence gören oğlunu kurtaramamanın çaresizliğini yaşamıştı. Annem, bana yetişebilmek için kışın ortasında çıplak ayakla karakola koşmuştu. Beraat etmiş olmam, onların o akşam yaşadıklarını unutturabilir miydi? Benim için dava bitmişti; ama ailece çektiğimiz acılar bitmemişti. Hayatımıza devam edecektik; fakat hiçbirimiz bütün bunlar yaşanmadan önceki hâlimize dönemeyecektik.

Elbette dışarıdaydım. Ama çıktığım yerde bıraktığım her şey, aynı hâliyle beni beklemiyordu. On yedi yaşım geçmişti. Hayatımı, başıma bunlar gelmemiş gibi kaldığı yerden sürdüremezdim.

Sonra askere götürüldüm. Yirmi ay askerlik yaptım. Manisa Batı Kışla’da başladım. Bornova’ya, oradan Arifiye’ye sürgüne gönderildim. Siyasi geçmişim yüzünden ayrımcılığa uğradım. Çavuş yapılmadım.

Askerlikten sonra çalışmak istedim. Kamu görevine giremedim. Yurt dışına çıkıp iş bulabilmek için Kars’a pasaport başvurusuna gittim. Orada beni yine gözaltına aldılar.

“Aranıyorsun, anarşist!”

“Beraat ettim” dedim.

İnandıramadım. Niçin pasaport istediğimi sordular. Yurt dışına çıkacağımı söyledim.

“Yurt dışına çıkıp ülkeyi mi kötüleyeceksiniz?”

Burada iş bulamadığımı, yurt dışına yalnızca çalışıp ekmeğimi kazanmak için gitmek istediğimi anlatıyordum. Bütün isteğim bir iş bulmak, kendi ayaklarım üzerinde durmak ve hayatımı yeniden kurmaktı. Fakat karşımdakiler, ülkeyi kötülemek için mi gideceğimi soruyorlardı. Ben geçim derdimi anlatırken onlar bana hâlâ suçlu gözüyle bakıyordu. Beraat etmiş olmam bile bunu değiştirmemişti. Ekmeğimi kazanmak için bir yol ararken de kendimi savunmak zorundaydım.

 

1985’te ehliyet almak için başvurdum. Onu da alamadım. Erzurum’daki dosyalar Erzincan’a nakledilmişti. Erzincan Sıkıyönetim Komutanlığına gidip beraat kâğıdımı çıkardım. O belgeyle Ağrı’ya başvurdum. Ehliyetimi ancak böyle alabildim.

Suçsuz olduğumu mahkemede anlatmış, beraat etmiştim. Şimdi hayatımı sürdürebilmek için aynı şeyi başka kapılarda yeniden anlatmak zorundaydım. İçeride boynuma asmak istedikleri suçtan kurtulmuştum; dışarıda üzerime yapıştırdıkları damgadan kurtulamıyordum.

Direksiyon Başında Hayatımı Yeniden Kurdum

Taksiciliğe başladım. Yaklaşık yirmi yıl direksiyon başında çalışarak ekmeğimi kazandım. Evlendim, bir yuva kurdum, çocuklarımı büyüttüm. Çalışmak benim için yalnızca geçim sağlamak değildi; yarım bırakılan hayatımı kendi emeğimle yeniden kurmaktı. Yaşadığım acılar silinmedi, kaybettiğim yıllar geri gelmedi. Ama hayatım o cezaevinin duvarları arasında da kalmadı. Aileme baktığım, çocuklarımın büyüdüğünü gördüğüm yıllar vardı artık. Ben yalnızca işkence görmüş, okulundan koparılmış bir genç değildim; çalışan, evine ekmek götüren, çocuklarını yetiştiren bir babaydım. Geçmişimi değiştiremezdim, ama bütün o acıların ardından bir hayat kurabilmiştim.

2004 yılında, doğup büyüdüğüm Baharlı Mahallesi’nde muhtarlığa aday oldum. Dokuz adayın yarıştığı ilk seçimde oyların yüzde 65’ini aldım. İkinci seçimde yüzde 100, üçüncü seçimde ise yüzde 80 oyla üst üste üç kez muhtar seçildim. Yıllar sonra aynı mahallenin insanları bana kendilerine hizmet etme sorumluluğunu veriyordu. Benim için muhtar olmak, yalnızca bir görev üstlenmek değildi. Çocukluğumun geçtiği, ailemi kurduğum, ekmeğimi kazandığım yerde artık komşularım için de çalışacaktım. Yaşadığım acıları silemez, kaybettiğim gençlik yıllarını geri getiremezdim. Ama önümde hâlâ yapabileceğim işler, hizmet edebileceğim insanlar vardı. Beni tanıyanların verdiği bu görevle, hayatımda geçmişin acılarından başka şeylere de yer açılıyordu. Baharlı’nın bir çocuğu olarak büyümüş, şimdi onun muhtarı olmuştum.

Dördüncü seçimde yirmi oy farkla kaybettim. O süreçte, ilerici ve devrimci olarak gördüğüm bazı insanların etnik kimliği öne çıkaran tutumları beni derinden kırdı. Halkların kardeşliği için mücadele etmiş biriydim. İnandığım düşüncenin, ona inandığını söyleyen bazı insanlarda karşılığını göremediğimi hissettim. Bu, yalnızca bir seçim yenilgisi değildi benim için.

Sonunda siyasetten uzaklaştım. Hayatıma bir vatandaş olarak devam etmeye karar verdim.

Çalışmak, evlenmek, çocuk büyütmek, mahalleme hizmet etmek… Bunlar yaşadığım işkenceleri silmedi, ama benim hayatımın bütünüyle onların elinde kalmadığını da gösterdi. Baharlı’dan alınan o çocuk, yıllar sonra yine Baharlı’da bir hayat kurdu.

Şimdi anlatıyorum

Aradan kırk yılı aşkın zaman geçtikten sonra, gördüğüm işkenceleri ilk kez Mücahit Özden Hun’a telefonda anlattım. O da benim gibi Baharlı Mahallesi’nin çocuğu. Aynı mahallenin iki insanı olarak konuşurken, bunca yıl yazılmamış bir dönemin içinden geçiyorduk.

Baharlı’nın Terekeme gençliğinin 12 Eylül’de yaşadıkları yazılmadı. Gündeme getirilmedi. O gençlerin topluca gözaltına alınması, solcu kimlikleri nedeniyle işkenceden geçirilmesi, ailelerinin korkutulması mahallenin içinde kaldı.

Ama yazılmamış olması, yaşanmadığı anlamına gelmiyor.

Ben anlatırken kardeşim Cevdet’i de Gardaş İsmail’i de arkamızdan alınan öteki gençleri de düşünüyorum. Hepimizin yerine konuşamam. Her birinin kendine ait bir hatırası, kendi ağzından anlatacağı bir acısı var. Benim anlattıklarım, o günlerde Baharlı’nın başına gelenlerin içinden bir insanın payına düşenlerdir.

Ben, yoksul bir mahallede büyümüş, okumaya çalışan on yedi yaşında bir gençtim. Düşüncelerim vardı. Daha adil bir dünya istiyordum. Beni aldılar, gözlerimi bağladılar, işkence ettiler. Annemi ve kız kardeşlerimi getirip gözümün önünde işkence etmekle tehdit ettiler. Sonra beraat ettim. Fakat o günlerin hesabı, hayatımdan yalnızca cezaevinde geçen aylar çıkarılarak yapılamaz.

O hesabın içinde babamın karakol önünde tutulup kalan dili var. Annemin çıplak ayakları var. Bahar nenemin, oğlunun sırtında geçtiği karlı yol var. Kardeşimin benimle aynı cezaevine kapatılması var. Okuyamadığım okul, giremediğim iş, beraat kâğıdı almak için dolaştığım kapılar var.

Ve annemin karanlığın içinden gelen sesi var:

“Oğlum, nasılsın?”

Yıllar sonra bu hikâyeyi anlatırken, o soruyu da cevapsız bırakmak istemiyorum. Bu kez önümde küçük bir nezarethane penceresi yok. Ne söyleyeceğimi tembihleyen biri de yok.

O gün iyi değildim anne. Çok üşüyordum. Canım yanıyordu. Seni de getireceklerini söylüyorlardı. On yedi yaşındaydım. Sana anlatmama izin vermediler. Şimdi anlatıyorum.

SON

(DİKKAT: © Mücahit Özden Hun – HUN Academy / hunacademy.com. Tüm hakları saklıdır.)

Bir Zamanlar Baharlı Mahallesi ve Terekemeler (Birinci Bölüm)

Bir Zamanlar Baharlı Mahallesi ve Terekemeler (Birinci Bölüm)

BİR MAHALLENİN HAFIZASI: MECİT TAŞAN’IN BAHARLI MAHALLESİ Bazı yerler yalnızca sokaklardan, evlerden ve bahçelerden oluşmaz. İnsanlarıyla yaşar; sesleriyle, düğünleriyle, acılarıyla, lakaplarıyla, komşuluklarıyla ve ardında bıraktığı hatıralarla bir kimlik kazanır. Baharlı Mahallesi de Iğdır’ın böyle yerlerinden biridir. Bugün eski evlerin birçoğu yok. O evlerin avlularında oynayan çocukların kimi başka

Mücahit Özden Hun
PETER LERCH: Kurmançça ve Zazacanın Latin Harfleriyle Kaydı

PETER LERCH: Kurmançça ve Zazacanın Latin Harfleriyle Kaydı

Değerli Okuyucular, 1787 yılında Roma’da bir kitap yayımlandı: Maurizio Garzoni’nin Kürt Dilinin Grameri ve Sözlüğü. Garzoni, Kurmançça kelimeleri Latin harfleriyle gösteriyor, dilin kurallarını açıklıyor ve onu öğrenmek isteyenlere bir kaynak sunuyordu. Bu eser, Kurmanççanın Latin harfleriyle sistemli biçimde kaydedilmesinin erken ve önemli örneklerinden biriydi. Burada Kürtçenin yazılı tarihinin

Mücahit Özden Hun
Terekemler ve Iğdır'ın Renkli Bir Siması: ALİ EŞREF BAŞARAN

Terekemler ve Iğdır'ın Renkli Bir Siması: ALİ EŞREF BAŞARAN

Değerli Okuyucular, Bir şehrin tarihi yalnızca resmî kayıtlarda, eski gazetelerde, seçim tutanaklarında ve sararmış fotoğraflarda yaşamaz. Şehirlerin asıl hafızası, sokaklarında iz bırakan insanların hikâyelerinde saklıdır. Bazı insanlar yaşadıkları dönemin yalnızca tanığı olur. Bazıları ise dönemin akışına karışır, çevresindeki insanları etkiler ve yaşadığı şehrin karakterinin oluşmasına katkıda bulunur. Ali Eşref Başaran,

Mücahit Özden Hun
Karxın’dan Ankara’ya Uzanan Bir Iğdır Başarı Hikâyesi: Prof. Dr. Hakan Alpay Karasu

Karxın’dan Ankara’ya Uzanan Bir Iğdır Başarı Hikâyesi: Prof. Dr. Hakan Alpay Karasu

Değerli Okuyucular, İnsan bazen uzun yıllar aynı şehirde yaşar, aynı çevrelerde bulunur; buna rağmen yanı başındaki değerli bir hemşehrisini tanımak için bir tesadüfü beklemek zorunda kalır. Prof. Dr. Hakan Alpay Karasu’yla tanışmam da böyle oldu. Onu ilk gördüğümde, karşımdaki kişinin başarılı bir diş hekimi, bilim insanı ve üniversite yöneticisi

Mücahit Özden Hun