Mücahit Özden Hun

1905 DEVRİMİ VE ERİVAN’DA BİR NAPOLYON

Paylaş

Tarihte her imparatorluğun içten içe çatladığı, eski düzenin kendi ağırlığı altında sarsıldığı önemli yıllar vardır.

1905 yılı, Rus Çarlığı için böyle bir dönemdi.

O yıl Rusya hem dışarıda yeniliyor hem de içeride derinden sarsılıyordu. Yüzyıllardır geniş toprakları ordu, bürokrasi, polis ve Çar’a bağlılık fikriyle yöneten imparatorluk, bir anda kendi gücünden şüphe etmeye başladı. Uzak Doğu’da Japonya karşısında alınan yenilgiler, yalnızca askerî başarısızlık değildi; Rus devletinin yenilmezlik efsanesini parçalayan büyük bir psikolojik yıkımdı.

Rusya, Japonya’yı küçümsemişti. Petersburg’daki devlet aklı, savaşın kısa süreceğini, Rus ordusunun ve donanmasının kolayca üstünlük sağlayacağını düşünüyordu. Fakat savaş beklendiği gibi gitmedi. Port Arthur düştü. Rus donanması tarihin en sarsıcı deniz yenilgilerinden birini yaşadı.

Bu bozgunların haberi imparatorluğun her tarafına ulaştığında, insanlar yalnızca cephede ne olduğunu sormadılar. Daha derin bir soru sormaya başladılar: Çarlık düzeni gerçekten güçlü müydü?

Bu soru tehlikeliydi. Çünkü bir imparatorluğun dışarıda zayıf görünmesi, içeride bastırılmış bütün huzursuzlukları cesaretlendirir. İşçiler çalışma şartlarını, köylüler toprak meselesini, aydınlar siyasal özgürlükleri, millî topluluklar ise kimliklerini ve geleceklerini daha yüksek sesle konuşmaya başlarlar.

22 Ocak 1905’te Petersburg’da yaşanan Kanlı Pazar, bu birikmiş öfkenin dönüm noktası oldu. Rahip Georgi Gapon’un öncülüğünde binlerce işçi, Çar’a dilekçe sunmak için Kışlık Saray’a doğru yürüdü. Onlar kendilerini Çar’ın düşmanı olarak değil, adalet isteyen sadık kulları olarak görüyorlardı. Fakat askerler, kalabalığın üzerine ateş açtı.

Kanlı Pazar, 22 Ocak 1905: Petersburg’da işçilere ateş açılması, Rus Çarlığı’nın ahlaki otoritesini derinden sarstı.

O gün yalnızca insanlar ölmedi; Çar’a duyulan geleneksel güven de ağır yara aldı.

Kanlı Pazar’dan sonra Rusya’nın birçok yerinde grevler, gösteriler, köylü hareketleri, öğrenci eylemleri ve askerî huzursuzluklar başladı. 1905 Devrimi böyle doğdu. Merkez sarsılınca, imparatorluğun uzak bölgelerinde de devlet otoritesi gevşedi. Güney Kafkasya bu gevşemenin en tehlikeli biçimde hissedildiği yerlerden biri oldu.

Çünkü Güney Kafkasya sıradan bir taşra değildi. Burası Rusya, İran ve Osmanlı mirasının iç içe geçtiği; Ermenilerin, Azerbaycan Türklerinin, Kürtlerin, Gürcülerin, Rusların, Yahudilerin, Lezgilerin ve başka toplulukların yan yana yaşadığı karmaşık bir bölgeydi. Devlet güçlü olduğu zaman bu karmaşık yapı sert bir idari dengeyle ayakta tutulabiliyordu. Fakat 1905’te denge bozulmaya başlamıştı.

Felaketin ilk büyük sahnesi Bakü oldu.

Bakü, yirminci yüzyılın başında yalnızca bir Kafkas şehri değildi; petrol çağının en önemli merkezlerinden biriydi. Petrol kuleleri, rafineriler, yabancı sermaye, yerli zenginler, işçi mahalleleri, grevler, sosyalist örgütlenmeler, milliyetçi çevreler ve etnik rekabet aynı şehirde birikmişti.

1900’lerin başında Bakü petrol sahaları: Petrol zenginliği, işçi hareketleri ve etnik gerilimler 1905 çatışmalarının arka planını oluşturdu.

Şehir büyüyor, zenginleşiyor, fakat aynı zamanda sertleşiyordu. Bir yanda petrol servetinden pay alan büyük aileler, şirketler ve aracı sınıflar vardı; öte yanda ağır şartlarda çalışan işçiler, yoksul mahalleler ve siyasallaşan gençlik bulunuyordu. Bakü’nün zenginliği göz kamaştırıcıydı; ama bu zenginliğin gölgesinde büyük bir eşitsizlik, öfke ve güvensizlik birikiyordu.

Bakü çok etniliydi; fakat bu çok etnilik her zaman gerçek bir ortak yaşama dönüşmüyordu. Ermeniler, Azerbaycan Türkleri, Ruslar, Yahudiler ve başka topluluklar aynı şehirde yaşıyorlardı. Ancak çoğu zaman ayrı mahallelerde, ayrı sosyal çevrelerde ve farklı ekonomik imkânlar içinde bulunuyorlardı.

Ermeni tüccarlar, sanayiciler, bankerler ve eğitimli orta sınıflar Bakü ekonomisinde etkiliydi. Azerbaycan Türkleri ise şehirde ve çevrede önemli bir nüfus gücüne sahip olmakla birlikte, modern eğitimde, belediye yönetiminde ve idari kadrolarda kendilerini geri plana itilmiş hissediyorlardı. Petrol şehri büyüdükçe, yalnız servet değil, kıskançlık, korku ve siyasal rekabet de büyüyordu.

(NOT: O dönemin Rus resmî dilinde Azerbaycan Türkleri çoğu zaman “Tatar” veya “Kafkas Tatarı” diye adlandırılıyordu. Bu nedenle 1905 olaylarını anlatan eski kaynaklarda geçen “Ermeni-Tatar çatışmaları” ifadesindeki “Tatar”, bugünkü anlamıyla Kırım veya Kazan Tatarlarını değil; Güney Kafkasya’daki Azerbaycan Türklerini, yani Azeri Türklerini ifade eder.)

Şubat 1905’te Bakü’de başlayan Ermeni-Azerbaycan Türkü çatışmaları kısa sürede şehri kana buladı. Bir cinayet, bir cenaze, karşılıklı söylentiler ve devletin kararsız tavrı, zaten gergin olan toplumsal zemini parçaladı. Mahalleler birbirinden korkmaya başladı. Bir sokakta duyulan haber, başka bir mahallede intikam korkusuna dönüştü. İnsanlar artık yalnız karşı tarafın silahından değil, söylentilerden de korkuyordu.

Bu çatışmaları yalnızca “iki halk birbirine saldırdı” diye anlatmak eksik olur. Bakü’de aynı anda birçok kriz iç içe geçmişti: petrol ekonomisinin yarattığı sınıfsal uçurum, işçi hareketleri, devrimci örgütlenmeler, Ermeni siyasal hareketlerinin varlığı, Müslüman/Azerbaycan Türkü toplumun geri bırakılmışlık duygusu, Rus yönetimine duyulan güvensizlik ve 1905 Devrimi’nin yarattığı otorite boşluğu.

Devlet hem sahadaydı hem de etkisizdi. Polis vardı, asker vardı, memur vardı; fakat adaleti ve güveni sağlayacak otorite zayıflamıştı. Bu yüzden Bakü’de başlayan çatışma, yerel bir olay olarak kalmadı. Petrol şehrindeki yangın, kısa sürede bütün Güney Kafkasya’ya yayılan bir korku dalgasına dönüştü.

Nahçıvan, Şuşa, Gence, Erivan ve çevre bölgeler bu dalganın etkisine girdi. Haberler çoğu zaman abartılarak yayılıyor, bir şehirdeki saldırı başka bir kasabada intikam çağrısına dönüşüyordu. Ermeniler ve Azerbaycan Türkleri birçok yerde yan yana, hatta iç içe yaşıyorlardı. Aynı pazarları, aynı yolları, aynı su kaynaklarını, aynı idari merkezleri kullanıyorlardı. Fakat 1905’te bu iç içelik, ortak hayatın değil, karşılıklı korkunun zemini hâline geldi. Devlet zayıfladığında, herkes kendi güvenliğini kendi yöntemleriyle sağlamaya yöneldi.

Erivan Guberniyası da bu yangının merkezlerinden biri oldu.

1900’lerin başında Erivan: Çarlık idaresinin Kafkasya’daki hassas merkezlerinden biri.

Çarlık dönemindeki Erivan Guberniyası, bugünkü Erivan’dan ibaret değildi. Ararat ovası, Nahçıvan, Şerur, Sürmeli ve bugünkü Iğdır çevresi bu geniş idari dünyanın tarihî hafızasında yer alıyordu. Erivan şehri ve çevresi, Ermeniler ile Azerbaycan Türklerinin önemli nüfuslara sahip olduğu karma bir alandı. Pazarlarda, mahallelerde, hanlarda, köy yollarında ve idari merkezlerde karşılaşan bu topluluklar, 1905’te birbirlerine artık eski gözle bakmıyordu.

5–6 Haziran 1905’te Erivan’da yaşanan çatışmalar, Çarlık yönetimine durumun sıradan tedbirlerle kontrol edilemeyeceğini gösterdi. Mevcut askerî ve sivil kadrolar güven vermiyordu. Bazı yerel komutanlar tarafgirlikle suçlanıyor, bazı görevliler yetersiz görülüyor, bazıları ise olayları önleyecek otoriteyi kuramıyordu.

Kafkasya’daki Çarlık genel valisi Kont İllarion Vorontsov-Daşkov için sorun artık yalnızca asayiş meselesi değildi. Güney Kafkasya’da imparatorluk otoritesi çözülüyordu. Yerel komutanlarla, polis tedbirleriyle ve olağan idari yöntemlerle bu yangının söndürülemeyeceği anlaşılıyordu.

Bu noktada Erivan’a olağanüstü yetkilerle dikkat çekici bir isim gönderildi:

Napoléon Louis Joseph Jérôme Bonaparte.

Bu isim ilk bakışta şaşırtıcıdır. Çünkü Napolyon denildiğinde akla Paris, Korsika, Austerlitz ve Waterloo gelir. Oysa 1905 yılında Bonaparte hanedanından bir prens, Rus Çarlığı hizmetinde Erivan’da görev alacaktı.

Napoléon Louis Joseph Jérôme Bonaparte: Bonaparte hanedanından gelen ve 1905’te Erivan’da düzeni sağlamakla görevlendirilen Rus ordusu generali.

Prens Louis Bonaparte, 16 Temmuz 1864’te Fransa’da, Meudon’da doğdu. Napolyon’un en küçük kardeşi Jérôme Bonaparte’ın torunuydu. Babası Napoléon-Jérôme Bonaparte, annesi ise İtalya Kralı II. Vittorio Emanuele’nin kızı Maria Clotilde idi. Yani Louis Bonaparte, hem Bonaparte hanedanına hem de Avrupa aristokrasisinin önemli aile bağlarına mensuptu.

Fakat Fransa’da Bonaparte soyadını taşımak kolay değildi. Bu isim yalnızca bir aile adı değil, aynı zamanda siyasi bir hatıraydı. Cumhuriyetçi Fransa için Bonaparte adı, geçmiş imparatorluğun ve muhtemel bir hanedan dönüşünün gölgesini taşıyordu. Louis Bonaparte bu nedenle Fransız ordusunda rahat bir kariyer yapamadı. Önce İtalyan ordusunda bulundu, ardından 1890 civarında Rus İmparatorluk ordusuna geçti.

Rus ordusunda yükseldi. 1895’te albay oldu. 1900’lerin başında Kafkasya’da süvari birliklerinde görev aldı. 1905’te Erivan’daki çatışmalar büyüyünce ona olağanüstü nitelikte bir görev verildi. Onu Erivan’ın uzun süreli ve sıradan bir sivil valisi gibi görmek doğru değildir. Daha isabetli ifade şudur: Prens Louis Bonaparte, 1905 krizi sırasında Erivan’da düzeni sağlamak üzere geçici, olağanüstü ve askerî-idari yetkilerle görevlendirildi.

Çağdaş anlatımlarda yer alan en çarpıcı ayrıntılardan biri, Erivan sokaklarında yayımlanan askerî bildirilerin altında yalnızca şu imzanın görülmesidir: Napoleon.

Bu imza, hikâyenin bütün ironisini taşır. Paris’te değil, Erivan’da; Fransız ordusunun değil, Rus Çarlığı’nın hizmetinde; zafer bildirisi değil, asayiş emri olarak görünen bir “Napoleon” imzası...

Prens Louis Bonaparte Erivan’da yalnızca masa başında emir veren bir görevli olarak kalmadı. Nahçıvan hattında sertliği ve tarafgirliğiyle eleştirilen General Alikhanov-Avarsky’yi geri çağırdığı, ardından bölgedeki durumu yerinde görmek için Nahçıvan’a gitti. Bu ayrıntı, onun yalnızca sembolik bir hanedan figürü olmadığını, sahaya inen bir askerî-idari yönetici gibi hareket ettiğini gösterir.

Ekim 1905’te Erivan yeniden karıştı. Silah sesleri yükseldi. Şehirde panik başladı. İtalyan diplomat ve yazar Luigi Villari’nin çağdaş anlatımına göre Prens Louis Bonaparte, kaldığı yerden ateşi gördü; iki yaverini yanına alarak sokağa indi. Daha önce birlikleri stratejik noktalara yerleştirmişti. Bu sayede askerler kısa sürede şehrin kritik alanlarını tuttu.

Ardından sert ve açık bir emir verdi. Silahını bırakmayan, ateş eden, çatışmayı sürdüren kim olursa olsun vurulacaktı. Ona atfedilen en çarpıcı emir şuydu:

“Eğer vuracaksanız öldürmek için vurun.”

Bu söz, 1905 Erivan’ında Çarlık düzen anlayışının sertliğini gösterir. Devlet, asayişi yeniden kuramıyor, korku yoluyla sessizlik sağlamaya çalışıyordu. Adalet duygusu zayıflamıştı; ama askerî emir hâlâ işliyordu.

Bonaparte’ın müdahalesiyle Erivan’daki çatışmalar kısa sürede bastırıldı. Topçu birliklerinin de hazır bekletildi. Gerekirse ateş açılan evlerin vurulabileceği ilan edildi. Fakat buna gerek kalmadan şehirde düzen sağlandı. Ertesi gün dükkânlar açılmaya başladı. Birkaç gün içinde Erivan dışarıdan bakıldığında sakinleşmiş görünüyordu.

Ancak bu gerçek bir barış değildi. Bu, askerî tedbirlerle sağlanan kırılgan bir sessizlikti. İnsanlar yeniden dükkân açabilir, sokaklar yeniden kalabalıklaşabilir, pazarlar yeniden kurulabilirdi; fakat komşular arasındaki güven aynı kolaylıkla geri gelmezdi.

1905-1906 olayları, Ermeni ve Azerbaycan Türkü toplumları arasında derin bir güvensizlik bıraktı. Bakü’de başlayan, Nahçıvan’a, Şuşa’ya, Gence’ye ve Erivan’a yayılan çatışmalar, sonraki yılların acı hafızasında önemli bir yer tuttu. 1918’de Güney Kafkasya yeniden büyük kırılmalar yaşadığında, 1905’in korkuları hâlâ canlıydı.

Prens Louis Bonaparte’ın Rus ordusundaki kariyeri 1905’ten sonra da sürdü. 1910’da korgeneral rütbesiyle emekli oldu ve İsviçre’deki Prangins aile mülküne çekildi. Birinci Dünya Savaşı yıllarında yeniden bazı askerî-diplomatik görevler üstlendi; 1932’de İsviçre’de öldü.

Erivan’daki günleri tarih kitaplarında geniş yer bulmadı. Anak tarih yalnızca çok bilinen savaşlardan, anlaşmalardan ve hükümdarlardan oluşmaz. Bazen küçük bir ayrıntı, bir çağın ruhunu anlamaya yeter.

1905 Erivan’ında böyle bir ayrıntı vardı: Çarlık ordusunda görev yapan bir Bonaparte prensi, çatışmalarla sarsılan bir şehirde düzeni yeniden kurmaya çalışıyordu. Arkasında Avrupa’nın en meşhur hanedan adlarından biri, önünde ise imparatorluğun kontrol etmekte zorlandığı kanlı bir Kafkasya gerçeği vardı.

Bu karşılaşma, tarihin tuhaf ironilerinden biridir: Napolyon adı, Waterloo’dan yıllar sonra bu kez zafer meydanlarında değil, Ararat’ın gölgesindeki Erivan sokaklarında asayiş bildirilerinin altında görünmüştü.

Saygılarımla. Mücahit Özden Hun

Devamını oku

TEKNOLOJİ VE İNSAN: KORKU, KİBİR VE ETİK SINIR

Kültür & Düşünce

TEKNOLOJİ VE İNSAN: KORKU, KİBİR VE ETİK SINIR

İnsanlık tarihi yalnızca savaşların, devletlerin, dinlerin ve medeniyetlerin tarihi değildir. Aynı zamanda insanın kendi yaptığı araçlar karşısında duyduğu hayranlığın, korkunun ve sonunda kurduğu yeni dengenin tarihidir. Taş baltadan matbaaya, buharlı makineden trene, telgraftan internete, yapay zekâdan robotlara kadar her büyük icat, insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi değiştirmiştir. Fakat her büyük değişimin

Mücahit Özden Hun

Video

GÊLOÎ AŞİRETİ: KARAHACILI–KOLİKENT BARIŞI

9 Nisan 2025 tarihinde Adetli Köyü merasında meydana gelen talihsiz olay sonrası ortaya çıkan husumet, 11 Şubat 2026 günü Karahacılı köyünde yapılan barış toplantısıyla sona erdirildi. Kolikent ve Karahacılı köyleri arasında oluşan kırgınlık ve gerginlik, tarafların sağduyusu ve aşiretin büyüklerinin gayretiyle barışla sonuçlandı. Yüzlerce kişinin katılımıyla gerçekleşen toplantı hem aşiret

Mücahit Özden Hun