![]()
Değerli Okuyucular,
Birkaç gün önce, Türkiye’nin modern tarihine derin bir yara gibi kazınmış 12 Eylül 1980 askeri darbesinin yıldönümünü geride bıraktık. O sabah, milyonlarca insan tank sesleriyle uyandı ve bir gecede ülkenin bütün dengesi değişti. Halk iradesi askıya alındı, partiler kapatıldı, sendikalar susturuldu, on binlerce kişi gözaltına alındı. Kimi için düzen sağlanmıştı, kimi içinse hayat bir daha asla eskisi gibi olmayacaktı.
12 Eylül’ün yıldönümünde, binlerce kilometre ötede, Himalayaların gölgesindeki Nepal’de çok farklı bir tablo yaşanıyor. Z kuşağı gençleri, sosyal medyanın verdiği hız ve cesaretle sokaklara döküldü. Kast sisteminin adaletsizliğine, yolsuzluğa, işsizliğe ve geleceksizlik duygusuna isyan ediyorlar. Ellerinde telefonları, dillerinde sloganlarıyla meydanları dolduruyor, “artık değişim zamanı” diyorlar.
Bir yanda yukarıdan aşağıya tepeden inme bir darbe; diğer yanda aşağıdan yukarıya tabandan yükselen gençlik isyanı… Görünüşte birbirine zıt gibi duran bu iki toplumsal hareket, aslında aynı soruyu sorduruyor: Toplumlar nasıl değişir? Ve bu değişim hangi yolla gerçekleşirse yıkıcı olmaktan çıkıp yapıcı hale gelir?
12 EYLÜL 1980: YUKARIDAN AŞAĞIYA DARBENİN BEDELİ
12 Eylül sabahı Türkiye’de radyolardan şu anons duyuldu: “Türk Silahlı Kuvvetleri, yönetime el koymuştur.” O andan itibaren toplumda hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Generaller “ülkeyi kurtarma” iddiasıyla iktidara el koydu, ama aslında toplumu kendi tasarımlarına göre yeniden şekillendirmek istediler.
Siyaset susturuldu: Tüm partiler kapatıldı, liderler ya gözaltına alındı ya da yasaklı hale geldi. Halkın iradesi temsil edilemez oldu.
Örgütlenme dağıtıldı: Sendikalar kapatıldı, derneklerin faaliyetleri durduruldu. İşçiler, öğrenciler, memurlar; herkes sessiz kalmaya zorlandı.
Baskı arttı: 650 bin kişi gözaltına alındı, işkencehaneler doldu taştı, onlarca genç idam edildi. İnsanlar evlerinden alınırken bir daha dönüp dönmeyeceklerini bilemez oldu.

12 Eylül 1980 darbesi
Bir öğretmenin sabah okuluna giderken öğrencilerinin yüzüne korkuyla bakması, bir işçinin fabrikada hakkını aramaya cesaret edememesi, bir annenin oğlunun gece yarısı gözaltına alınmasını beklemesi… İşte 12 Eylül, sıradan hayatları böyle paramparça etti.
Kısa vadede sokaklardaki şiddet sona ermiş gibi göründü. Ama aslında toplumun enerjisi baskı altına alındı, siyasete güven zedelendi, korku toplumu yaratıldı. Bu, yukarıdan aşağıya zorla dayatılan değişimin bedeliydi: toplum susturuldu ama iyileşmedi.
ARAP BAHARI: AŞAĞIDAN YUKARIYA PATLAYAN ÖFKE
2010 yılında Tunus’ta seyyar satıcı Muhammed Buazizi’nin kendini yakmasıyla başlayan olaylar, sadece bir ülkeyi değil, bütün bir bölgeyi sarstı. Halk yılların baskıcı rejimlerine karşı ayağa kalktı, meydanlar özgürlük, ekmek ve adalet sloganlarıyla doldu. Bu hareket tarihe Arap Baharı olarak geçti.

Tunus’ta isyanı ve bölgede Arap Baharı’nı O’nun ölümü başlattı. Ruhsatsız sebze sattığı için polisle tartışıp kendini yakan 26 yaşındaki Tunuslu Muhammed Buazizi defnedilirken…
Tunus’ta diktatör Zeynel Abidin Bin Ali devrildi. Kısa bir süre için demokrasi umudu yeşerdi.
Mısır’da milyonlar Tahrir Meydanı’nı doldurdu, Hüsnü Mübarek istifa etmek zorunda kaldı. Ama kısa süre sonra yeniden askeri vesayet ve baskıcı bir düzen geri geldi.
Libya ve Suriye’de halkın özgürlük talebi iç savaşa dönüştü. Şehirler yıkıldı, milyonlarca insan göç yollarına düştü.
Başlangıçta bir devrim coşkusu hakimdi. Gençler, kadınlar, işsizler “artık değişim geldi” diye umutlandılar. Ama bu değişim, kurumsal bir çerçeveye oturmadığı için kaosa dönüştü.
Arap Baharı bize şunu hatırlattı: aşağıdan yukarıya öfke, haklı da olsa, eğer plan ve kurumlarla desteklenmezse kalıcı bir iyileşmeye değil, yıkıma yol açar.
NEPAL: Z KUŞAĞININ UMUDU VE TEHLİKESİ
Bugünlerde Nepal’de Z kuşağı sokaklarda. Üniversite öğrencileri, işsiz gençler, sosyal medyada örgütlenen gruplar… Hepsi “bu düzen değişmeli” diyor. Kast sisteminin adaletsizliğine, siyasetçilerin yolsuzluğuna, geleceklerinin çalınmasına karşı çıkıyorlar.
Bir genç kız kameraların önünde şöyle diyor:
“Biz anne babalarımız gibi susmayacağız. Onlar kast sistemine boyun eğdi, biz eğmeyeceğiz.”
Bir başka genç, TikTok videosunda şu sözleri paylaşıyor:
“Bize iş yok, eğitim yok, umut yok. Eğer biz ayağa kalkmazsak kimse bizim için kalkmayacak.”
Bugünlerde Nepal sokaklarında sadece sloganlar değil, şiddet görüntüleri de var. Bir bakanın çırılçıplak soyularak duvardan aşağıya atılması, kadın bürokratların yerlerde sürüklenmesi sosyal medyaya yansıdı. Z kuşağı gençleri, yılların yolsuzluğunun, kast sisteminin ve siyasal yozlaşmanın öfkesini böyle dışa vuruyor.

Nepal’de Z-kuşağının isyanı
Bu sahneler, ilk bakışta “hesap soruyorlar” duygusunu uyandırıyor. Gençler öyle inanıyorlar ki, bu intikam sahneleri sayesinde daha adil, daha eşit, daha özgür bir toplum kuracaklar. “Babalarımız sustu, biz susmayacağız” diyerek köklere isyan ediyorlar.
Ama burada asıl tehlike başlıyor. Çünkü intikam duygusuyla şekillenen değişim, sağlıklı bir toplumsal düzen kurmuyor; tam tersine yeni yaralar açıyor. İnsanlar korku ve aşağılanma üzerinden yeni bir düzen inşa etmeye kalktığında, bu düzenin temeli sağlam olmuyor.
Aynı yanılgıyı daha önce Arap Baharı’nda gördük. Diktatörler devrildi, meydanlarda bayram edildi. Ama çok geçmeden bu sevinç kaosa döndü. Mısır’da yeniden baskıcı bir düzen kuruldu, Libya ve Suriye iç savaşlara sürüklendi. İnsanların hayalini kurduğu özgürlük ve adalet, yerini korkuya, yıkıma ve göçe bıraktı.
Bugün Nepal’de Z kuşağının yaşadığı yanılgı, Arap Baharı’nın aynasıdır. İntikam ve öfke, kalıcı bir demokrasi getirmez. Sadece yeni bir şiddet sarmalını doğurur.
Nepal’deki tablo, Arap Baharı’nın başındaki coşkuya çok benziyor. Gençler umut dolu, sokaklar heyecanlı. Ama tehlike de aynı: Eğer bu hareket kurumsal çerçeveye oturmazsa, istikrarı bozabilir, kaosu tetikleyebilir.
Nepal bize şunu gösteriyor: aşağıdan gelen değişim enerjik ve umut verici olsa da, eğer yapılandırılmazsa yıkıcı olabilir.
EN DOĞRU YOL: KATILIMCI VE BARIŞÇIL DEĞİŞİM
12 Eylül, yukarıdan aşağıya değişimin travmalarını gösterdi. Arap Baharı ve Nepal, aşağıdan patlayan değişimin risklerini hatırlattı. Her iki yol da tek başına yıkıcı sonuçlar üretebiliyor.
O halde asıl ihtiyaç şudur:
Katılımcı bir değişim: Halkın farklı kesimleri sürece dahil edilmeli, ne sadece generallerin kararı ne sadece sokak öfkesi belirleyici olmalı.
Barışçıl bir değişim: Şiddet yerine diyalog, baskı yerine uzlaşma öne çıkmalı.
Kurumsal bir değişim: Hukuk, adalet ve şeffaflık güvence altına alınmalı ki öfke de baskı da toplumu yıkmasın.
Gerçek toplumsal dönüşüm, tanklarla ya da öfkeli kalabalıklarla değil, ortak akılla, ortak umutla gerçekleştiğinde kalıcı olur.
Mücahit Özden Hun
13 Eylül 2025
Mücahit Özden Hun | Hunacademy