Mücahit Özden Hun

Sınırlardan Ortaklığa: Güney Kafkasya'nın Üçüncü TRANSKAFKASYA Arayışı ve Bölgesel Bütünleşme

Değerli Okuyucular,

Güney Kafkasya, dünya haritasında küçük bir coğrafyadır. Fakat haritaya biraz daha geniş açıdan bakıldığında, bu küçük bölgenin dünyanın en önemli geçiş alanlarından birinde bulunduğu hemen görülür. Doğusunda Hazar Denizi ve Orta Asya, batısında Anadolu ve Karadeniz, kuzeyinde Rusya, güneyinde İran vardır. Asya ile Avrupa arasında uzanan kara ve demiryolları, enerji hatları ve tarih boyunca kullanılan ticaret yolları bu bölgede birbirine yaklaşır.

Bugün Güney Kafkasya'nın üç bağımsız devleti vardır: Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan. Ancak bu üç ülkenin yakın tarihine baktığımızda ilginç bir gerçekle karşılaşırız. Son yüzyıl içinde Güney Kafkasya iki kez tek bir siyasi yapı altında birleştirildi. Bunlardan ilki, 1918'de yalnızca birkaç hafta yaşayabilen Transkafkasya Demokratik Federatif Cumhuriyeti; ikincisi ise 1922'de kurulan ve 1936'ya kadar varlığını sürdüren Transkafkasya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti idi.

Bu iki deneyim birbirinden çok farklı koşullarda ortaya çıktı. 1918'deki yapı, Rus İmparatorluğu'nun çöküşünün ardından bölgede ortaya çıkan Gürcü, Ermeni ve Azerbaycanlı siyasi güçlerin aynı çatı altında kalma girişimiydi. 1922'deki yapı ise Sovyet sisteminin ve Moskova'nın belirleyici olduğu bambaşka bir siyasi düzenin parçasıydı. Bununla birlikte iki deneyimin ortak bir yönü vardı: Coğrafya, ekonomi ve ulaşım bakımından birbirinden bütünüyle koparılamayan üç toplumun aynı bölgesel yapı içerisinde düşünülmesi.

Buradan günümüze uzanan önemli bir soru doğuyor. Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan'ın egemenliklerini ortadan kaldırmadan, ortak ekonomik çıkarlar ve karşılıklı bağımlılık temelinde üçüncü bir bölgesel bütünleşme modeli kurulabilir mi? Burada sözünü ettiğimiz “Üçüncü Transkafkasya”, üç ülkenin birleşerek tek bir devlet oluşturması değildir. Aksine, bağımsız devletlerin sınırlarını ve egemenliklerini korurken ulaşım, enerji, ticaret ve ekonomik iş birliğini ortak kurumlarla geliştirmeleri üzerine kurulabilecek yeni bir ilişki biçimidir.

ÜÇ İMPARATORLUĞUN KESİŞTİĞİ COĞRAFYA

Güney Kafkasya yüzyıllar boyunca Osmanlı Devleti, İran ve Rusya arasındaki büyük güç mücadelelerinin yaşandığı bölgelerden biri oldu. Özellikle 19. yüzyılın başında Rusya'nın güneye doğru genişlemesi, bölgenin siyasi haritasını köklü biçimde değiştirdi. Rusya 1801'de Doğu Gürcistan'ı ilhak etti; İran ile yaptığı savaşların ardından 1813 Gülistan Antlaşması ve 1828 Türkmençay Antlaşması'yla Güney Kafkasya'daki hâkimiyetini daha da genişletti. Türkmençay Antlaşması sonucunda Erivan ve Nahçıvan hanlıkları da Rusya'ya geçti.

Yaklaşık bir yüzyıl süren Çarlık hâkimiyeti yalnız devlet sınırlarını değiştirmedi. Yeni yollar ve demiryolları yapıldı, şehirler büyüdü, ticari ilişkiler gelişti ve bölgenin farklı toplulukları giderek daha fazla aynı ekonomik alanın parçaları haline geldiler. Tiflis önemli bir idari ve kültürel merkez olurken Bakü, petrol sanayisinin gelişmesiyle Kafkasya'nın en önemli ekonomik merkezlerinden birine dönüştü.

Bu süreçte Ermeniler, Gürcüler, Azerbaycan Türkleri, Ruslar, Kürtler, Yahudiler ve başka topluluklar birçok yerde yan yana veya iç içe yaşamaktaydı. İşte bu iç içelik, daha sonra ulus-devlet sınırlarının çizilmesi sırasında büyük bir sorun haline gelecekti. Çünkü nüfuslar harita üzerinde birbirinden kolayca ayrılabilecek düzgün alanlar halinde yaşamıyordu. Bir topluluğun çoğunlukta olduğu bölgelerin arasında başka topluluklara ait köyler, kasabalar ve şehirler bulunabiliyordu.

Dolayısıyla 20. yüzyılın başında ortaya çıkan sınır sorunlarını yalnız dış güçlerin politikalarıyla açıklamak eksik kalır. Rusya, Osmanlı Devleti ve İran arasındaki rekabet bölgenin siyasi ve demografik yapısını kuşkusuz derinden etkiledi. Ancak daha sonra gelişen yerel milliyetçilikler, birbirleriyle çakışan toprak talepleri, ekonomik çıkarlar ve güvenlik kaygıları da çatışmaların önemli nedenleri arasındaydı.

MİLLETLER ÇAĞI KAFKASYA'YA ULAŞIYOR

1789 Fransız Devrimi'nin ortaya çıkardığı halk egemenliği, vatandaşlık ve millet düşünceleri 19. yüzyıl boyunca Avrupa'ya ve giderek Avrupa'nın çevresindeki imparatorluklara yayıldı. Güney Kafkasya'daki modern milliyetçiliklerin doğrudan yalnızca Fransız Devrimi'nin sonucu olduğunu söylemek elbette doğru olmaz. Rusya'daki modernleşme, eğitim kurumlarının yaygınlaşması, gazeteler, matbaa, Avrupa ile ilişkiler ve yeni aydın sınıflarının ortaya çıkması da bu sürecin önemli parçalarıydı.

Yüzyılın sonlarına doğru Gürcü, Ermeni ve Azerbaycanlı aydınlar kendi toplumlarının dili, tarihi ve siyasi geleceği üzerine daha yoğun biçimde düşünmeye başladılar. Modern siyasi örgütler doğdu, gazeteler yayımlandı ve farklı ulusal programlar şekillenmeye başladı. Böylece Çarlık Rusyası'nın tebaası olarak yaşayan halklar içinde giderek daha belirgin ulusal kimlikler ve siyasi hedefler ortaya çıktı.

Bu gelişmeler yalnız kültürel bir uyanış yaratmadı. Aynı zamanda aynı toprakların farklı toplumların ulusal tahayyüllerinde yer alması, ileride ciddi çatışmalara yol açacak bir sorunu da beraberinde getirdi. Nitekim 1905–1906 yıllarında Kafkasya'nın çeşitli bölgelerinde Ermenilerle dönemin Rus belgelerinde çoğunlukla “Tatar” olarak adlandırılan Azerbaycan Türkleri ve Müslüman topluluklar arasında ağır çatışmalar yaşandı. Böylece 1917 geldiğinde toplumlar arasında daha önce hiç sorun yaşanmamış sakin bir coğrafyadan söz etmek zaten mümkün değildi.

1917: İMPARATORLUK ÇÖKERKEN

1917 Rus Devrimi bütün dengeleri altüst etti. Çarlık rejimi çöktü, ardından Bolşevikler Petrograd'da iktidarı ele geçirdi. Fakat Güney Kafkasya'daki başlıca siyasi güçler Bolşevik yönetimini kabul etmediler ve Tiflis'te önce Transkafkasya Komiserliği, ardından 1918 başlarında Transkafkasya Seymi oluşturuldu. Başlangıçta bölgenin önemli siyasi aktörlerinin tamamı Rusya'dan derhal koparak üç ayrı devlet kurma düşüncesinde değildi; demokratik bir Rusya içerisinde geniş özerklik veya ortak bir bölgesel yapı düşüncesi hâlâ güçlüydü.

Fakat olayların hızı siyasetçilerin planlarını aştı. Rus ordusu Kafkas cephesinden çözülerek çekiliyor, Birinci Dünya Savaşı devam ediyor ve Osmanlı ordusu doğuya doğru ilerliyordu. Sovyet Rusya'nın 3 Mart 1918'de Brest-Litovsk Antlaşması'nı imzalamasıyla Kars, Ardahan ve Batum'un durumu yeniden gündeme geldi. Güney Kafkasya yönetimi Brest-Litovsk şartlarını kabul etmeyince Osmanlı Devleti ile ilişkiler daha da gerildi.

Artık bölge kendi güvenliğini, dış politikasını ve siyasi geleceğini kendisi belirlemek zorundaydı. Azerbaycanlı, Ermeni ve Gürcü siyasi temsilcilerinin önünde iki temel seçenek bulunuyordu: ayrı devletler kurmak veya bütün farklılıklara rağmen ortak bir siyasi yapı içinde kalmak. İlk aşamada ikinci yol tercih edildi.

BİRİNCİ TRANSKAFKASYA: BEŞ HAFTALIK CUMHURİYET

22 Nisan 1918'de Transkafkasya Demokratik Federatif Cumhuriyeti ilan edildi. Merkezi Tiflis olan yeni devletin yönetiminde Gürcü Menşevikler, Ermeni Taşnaklar ve Azerbaycanlı siyasi temsilciler bulunuyordu. Bu bakımdan 1918 deneyimi, Güney Kafkasya'nın üç büyük siyasi toplumunun ortak bir federasyon içerisinde yaşama girişimiydi.

Bu girişimin mantığı ilk bakışta oldukça güçlüydü. Bölgenin demiryolları, ticaret yolları ve ekonomileri birbirine bağlıydı; nüfuslar iç içe geçmişti ve güvenlik sorunları çoğu zaman sınır tanımıyordu. Üç ayrı devlet kurulduğunda ortaya çıkacak sınırların nereden geçeceği bile kesin değildi. Böyle bir ortamda federasyon, en azından teorik olarak, toprak anlaşmazlıklarının devletlerarası savaşlara dönüşmesini önleyebilecek bir çözüm olarak görülebilirdi.

Fakat ortak bir devlet kurmak, ortak bir dış politika yaratmaya yetmedi. Osmanlı ilerleyişi karşısında Gürcü, Ermeni ve Azerbaycanlı siyasi çevrelerin tehdit algıları ve dış ilişkiler konusundaki tercihleri birbirinden farklıydı. Gürcü liderliği Almanya'nın desteğine yönelirken, Ermeni siyasi çevreleri Osmanlı ilerleyişini doğrudan bir güvenlik tehdidi olarak değerlendiriyor, Azerbaycanlı siyasi aktörlerin Osmanlı Devleti ile ilişkileri ise farklı bir zeminde gelişiyordu. Batum görüşmeleri sırasında bu ayrılıklar açık biçimde ortaya çıktı.

Sonunda Gürcistan 26 Mayıs 1918'de federasyondan ayrılarak bağımsızlığını ilan etti ve Transkafkasya Demokratik Federatif Cumhuriyeti dağıldı. İki gün sonra, 28 Mayıs'ta Azerbaycan ve Ermenistan da bağımsız devletler olarak ortaya çıktı. Böylece 22 Nisan'da başlayan ilk Transkafkasya deneyimi yaklaşık beş hafta içerisinde sona ermiş oldu.

FEDERASYON DAĞILDI, SORUNLAR KALDI

Üç bağımsız devletin kurulması, Güney Kafkasya'daki sorunları ortadan kaldırmadı. Tam tersine, daha önce ortak bir idari yapı içerisinde bulunan bazı ihtilaflar artık devletlerarası sınır sorunlarına dönüştü. Çünkü eski imparatorluk idari sınırları ile yeni ulusal hareketlerin kendi tarihsel ve etnik sınır anlayışları birbiriyle örtüşmüyordu.

1918 sonrasında Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan arasında çeşitli sınır anlaşmazlıkları yaşandı. Nüfusların iç içe geçmiş olması, yalnız harita üzerinde bir çizgi çizerek çözülebilecek bir sorun değildi. Bir bölgenin hangi devlete ait olacağı tartışıldığında, o bölgede yaşayan farklı toplulukların güvenliği, mülkiyeti ve siyasi geleceği de tartışmanın bir parçası haline geliyordu.

Bu dönem, Güney Kafkasya tarihinin önemli bir gerçeğini gösterdi. Büyük imparatorlukların bölgedeki güçlerini kaybetmeleri kendiliğinden barış getirmedi. Dış müdahaleler ve büyük güç rekabeti önemliydi; fakat yerel aktörlerin kendi aralarında çözemedikleri sınır, güvenlik ve egemenlik sorunları da vardı. Başka bir ifadeyle, 1918 Transkafkasya Cumhuriyeti'nin başarısızlığını yalnız dış güçlere yüklemek, bölgenin kendi iç dinamiklerini gözden kaçırmak olur.

Belki de ilk Transkafkasya deneyiminin en önemli dersi burada yatmaktadır. Aynı coğrafyada yaşamak ve ortak bir geçmişe sahip olmak, uzun ömürlü bir siyasi birlik kurmak için tek başına yeterli değildir. Birliğin devam edebilmesi için tarafların birlikte yaşadıklarında ayrı yaşamalarına göre daha fazla ekonomik ve siyasi çıkar elde ettiklerine inanmaları gerekir.

BAĞIMSIZ CUMHURİYETLERİN KISA ÖMRÜ

1918'de ortaya çıkan üç bağımsız cumhuriyetin ömrü uzun olmadı. Bolşevikler Rus İç Savaşı'nda üstünlük sağladıkça Moskova'nın Güney Kafkasya üzerindeki etkisi yeniden arttı. Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti Nisan 1920'de Kızıl Ordu'nun müdahalesiyle sona erdi; aynı yıl Ermenistan Sovyetleşti, 1921'de ise Gürcistan Sovyet hâkimiyeti altına girdi.

Kızıl Ordu'nun Tiflis'e girişi, Şubat 1921

Burada tarihleri doğru ayırmak önemlidir. Üç cumhuriyet aynı anda ve 1920'de ortadan kalkmadı; Sovyetleşme süreci 1920–1921 yıllarına yayıldı. Bunun sonucunda Rus İmparatorluğu'nun dağılmasıyla birkaç yıl önce ortaya çıkan bağımsız siyasi düzen, yerini Sovyet sistemine bıraktı.

İKİNCİ TRANSKAFKASYA

Sovyet yönetimi Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan'ı doğrudan ayrı ayrı Sovyetler Birliği'nin kurucu cumhuriyetleri haline getirmek yerine önce ortak bir Transkafkasya yapısında birleştirdi. 12 Mart 1922'de üç Sovyet cumhuriyeti arasında federatif birlik oluşturuldu; 13 Aralık 1922'de ise Transkafkasya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti kuruldu. Aynı ay Sovyetler Birliği oluşturulurken bu federasyon SSCB'nin kurucu birimlerinden biri haline geldi.

Bu ikinci Transkafkasya'yı 1918'deki deneyimle eşitlemek doğru olmaz. 1918 federasyonu farklı ulusal siyasi hareketlerin anlaşmasıyla kurulmuş, kısa ömürlü ve oldukça kırılgan bir girişimdi. 1922 federasyonu ise Sovyet Komünist Partisi'nin ve Moskova'nın belirleyici olduğu merkezi siyasi yapının bir parçasıydı. Gürcü siyasi kadroları içinde bu federasyona karşı çıkan ve Gürcistan'ın doğrudan SSCB'ye katılmasını isteyenlerin bulunması da yapının bütünüyle tartışmasız olmadığını gösterir.

Transkafkasya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti 1936 yılına kadar varlığını sürdürdü. 1936 Sovyet Anayasası'yla federasyon kaldırıldı; Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan bundan sonra doğrudan SSCB'nin birlik cumhuriyetleri olarak varlıklarını sürdürdüler. Böylece yaklaşık on dört yıl süren ikinci Transkafkasya deneyimi de sona ermiş oldu.

1991: BAĞIMSIZLIK GERİ DÖNERKEN

Sovyetler Birliği'nin 1991'de dağılmasıyla Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan yeniden bağımsız devletler haline geldiler. Fakat siyasi bağımsızlığın yeniden kazanılması, Sovyet döneminden kalan ekonomik ve ulaştırma sistemlerinin aynı biçimde devam edeceği anlamına gelmiyordu. Yeni sınırlar, savaşlar ve güvenlik sorunları nedeniyle daha önce çalışan bazı demiryolları ve karayolları kapandı veya önemini kaybetti.

Özellikle Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki Karabağ çatışması bölgenin siyasi ve ekonomik coğrafyasını uzun yıllar belirledi. Savaşlar ağır insan kayıplarına, yerinden edilmelere ve iki toplumun birbirine karşı derin bir güvensizlik geliştirmesine yol açtı. Böylece Güney Kafkasya'daki yolların güzergâhını yalnız coğrafya ve ekonomi değil, giderek daha fazla güvenlik ve siyaset belirlemeye başladı.

Bu durumun en çarpıcı örneklerinden biri enerji hatlarında görülebilir.

BAKÜ–CEYHAN HATTI: SİYASETİN DEĞİŞTİRDİĞİ COĞRAFYA

Hazar petrolünü Akdeniz'e ulaştıran Bakü–Tiflis–Ceyhan petrol boru hattı Azerbaycan'dan başlayarak Gürcistan üzerinden Türkiye'ye ulaşır ve Ceyhan'da Akdeniz'e açılır. Bugün bu güzergâh bize son derece doğal görünebilir. Oysa projenin hazırlık döneminde tek seçenek Gürcistan değildi.

Bakü–Tiflis–Ceyhan projesinin çevresel değerlendirme belgelerinde İran ve Ermenistan güzergâhlarının da alternatifler arasında incelendiği açık biçimde belirtilmektedir. Aynı belgelerde dönemin siyasi koşullarının Ermenistan ve İran üzerinden boru hattı yapılmasını mümkün kılmadığı, bu nedenle Gürcistan ve Türkiye güzergâhının tercih edildiği ifade edilmektedir.

Büyük enerji projelerinde yalnız mesafe değil; arazi koşulları, maliyet, finansman, güvenlik, uluslararası siyaset ve transit ülkelerin tutumu gibi birçok unsur birlikte değerlendirilir. Fakat başka bir sonuç rahatlıkla çıkarılabilir. Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki siyasi çatışma olmasaydı Ermenistan üzerinden Türkiye'ye ulaşan bir enerji güzergâhı gerçek ve ciddi seçeneklerden biri olabilirdi. Bu durum, Güney Kafkasya'da siyasi düşmanlığın yalnız diplomatik ilişkileri değil, milyarlarca dolarlık altyapı kararlarını ve gelecek kuşakların kullanacağı ekonomik coğrafyayı da etkilediğini göstermektedir.

ZENGEZUR: SINIR SORUNUNDAN ORTAK ULAŞIMA

Benzer bir mesele bugün Azerbaycan'ın ana toprakları ile Nahçıvan arasındaki bağlantıda görülmektedir. Azerbaycan'da yaygın biçimde “Zengezur Koridoru” olarak adlandırılan ulaşım bağlantısı, Azerbaycan açısından Nahçıvan'a ve oradan Türkiye'ye doğrudan ulaşım sağlayabilecek stratejik bir güzergâhtır. Ermenistan açısından ise temel mesele, kendi topraklarından geçecek her ulaşım sisteminin ülkenin egemenliği ve hukuk düzeni içerisinde işlemesidir.

Bu nedenle “koridor” sözcüğünün kendisi bile iki tarafta aynı siyasi anlamı taşımamaktadır. Ancak son dönemde ortaya çıkan belgeler, ulaşım meselesinin yalnız bir egemenlik tartışması olmaktan çıkarak ortak ekonomik çıkar çerçevesinde ele alınabileceğini gösteren yeni bir yaklaşım ortaya koymaktadır.

8 Ağustos 2025'te Washington'da imzalanan ortak bildiride Azerbaycan'ın ana toprakları ile Nahçıvan arasında Ermenistan üzerinden kesintisiz ulaşım bağlantısı öngörüldü. Aynı metinde bu bağlantının devletlerin egemenliğine, toprak bütünlüğüne ve yargı yetkisine saygı temelinde işlemesi ve Ermenistan için de uluslararası ve ülke içi ulaşım bakımından karşılıklı yarar sağlaması gerektiği açıkça belirtildi.

Bu yaklaşım 2026'da TRIPP adı verilen ulaşım projesi çerçevesinde daha somut hale geldi. Mayıs 2026 tarihli çerçeve anlaşması, Ermenistan topraklarından geçecek multimodal ulaştırma sistemini Azerbaycan ile Nahçıvan'ı birbirine bağlamanın yanında Hazar havzasını Avrupa'ya uzanan daha geniş bir ticaret ağına bağlama düşüncesiyle ilişkilendiriyor. Belgede Ermenistan'ın söz konusu güzergâh üzerindeki egemenliğinin ve yargı yetkisinin devam edeceği de özellikle vurgulanıyor.

Böylece geçmişte yalnız bir çatışma alanı olarak görülen coğrafyanın aynı zamanda ortak kazanç üretebilecek bir ulaşım alanı olup olamayacağı sorusu ortaya çıkıyor. Bu yaklaşım başarılı olur veya olmaz; bunu bugünden kesin biçimde söylemek mümkün değildir. Fakat ulaşımın kendisinin artık barış ve bölgesel ekonomik bütünleşmenin araçlarından biri olarak tartışılması, Güney Kafkasya açısından dikkate değer bir değişimdir.

FRANSA VE ALMANYA'NIN VERDİĞİ DERS

Tam bu noktada Avrupa'nın yakın tarihine bakmak yararlı olabilir. Bugün Fransa ile Almanya arasındaki ilişkilere bakıldığında, iki devletin yalnız birkaç kuşak önce birbirlerini başlıca güvenlik tehditlerinden biri olarak gördüklerini hatırlamak kolay değildir. 1870–1871 Fransa–Prusya Savaşı'nın ardından Birinci Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı iki toplum arasında son derece ağır bir tarihsel miras bıraktı.

İkinci Dünya Savaşı 1945'te sona erdiğinde Fransa ile Almanya arasındaki tarihsel düşmanlığın birkaç yıl içerisinde ortadan kalkması elbette mümkün değildi. Buna rağmen Avrupa'nın kurucuları çok önemli bir yöntem geliştirdiler: Önce iki ülkenin temel ekonomik ve stratejik çıkarlarını birbirine bağlamak. Barışı yalnız iyi niyete değil, karşılıklı çıkara dayandırmayı denediler.

9 Mayıs 1950'de Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman, Fransız ve Batı Alman kömür ve çelik üretiminin ortak bir yüksek otorite altında toplanmasını önerdi. Bunun sonucunda Fransa ve Batı Almanya'nın yanı sıra İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg'un katıldığı Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu ortaya çıktı. Schuman'ın düşüncesinin merkezinde, ekonomik çıkarları öylesine birbirine bağlamak vardı ki Fransa ile Almanya arasında yeni bir savaş yalnız siyasi olarak değil, maddi açıdan da son derece güç hale gelsin.

Bu modelin Güney Kafkasya açısından ilginç yanı, Avrupa bütünleşmesinin işe ortak bir anayasa veya tek bir devlet kurarak başlamamış olmasıdır. Başlangıç son derece somuttu: kömür ve çelik. Önce ortak ekonomik çıkar oluşturuldu; siyasi ve hukuki bütünleşme daha sonra, uzun yıllar içinde gelişti.

GÜNEY KAFKASYA'NIN “KÖMÜR VE ÇELİĞİ” NE OLABİLİR?

Elbette 1950'lerin Batı Avrupa'sı ile bugünün Güney Kafkasyası aynı değildir. Güvenlik ortamları, devletlerin büyüklükleri, büyük güçlerle ilişkileri ve tarihsel tecrübeleri farklıdır. Dolayısıyla Avrupa Birliği modeli Güney Kafkasya'ya olduğu gibi aktarılabilecek hazır bir reçete değildir.

Fakat Avrupa deneyiminin bir yöntemi incelenebilir: Tarafların birbirlerini sevmelerini beklemek yerine, birbirlerine ihtiyaç duymalarını sağlayacak ortak çıkar alanları oluşturmak. Güney Kafkasya için böyle bir alanın kömür ve çelik olması gerekmiyor. Enerji hatları, demiryolları, karayolları, elektrik şebekeleri, sınır ticareti, limanlar ve Hazar'dan Anadolu ile Karadeniz'e uzanan transit güzergâhlar benzer bir işlev görebilir.

Azerbaycan'ın enerji kaynakları, Gürcistan'ın Karadeniz'e açılan coğrafi konumu ve Ermenistan'ın bölgesel kara ulaşımındaki yeri birbirleriyle rekabet eden unsurlar olmak zorunda değildir. Uygun siyasi koşullar oluştuğunda bunlar birbirini tamamlayan ekonomik avantajlara dönüşebilir. Aynı şekilde Türkiye, İran ve Hazar'ın doğusundaki Orta Asya ülkeleri de böyle bir ulaşım ağının doğal uzantıları haline gelebilir.

Burada temel mesele Azerbaycanlıların ve Ermenilerin geçmişte yaşananları unutması değildir. Toplumların tarihsel hafızalarının birkaç anlaşmayla ortadan kaldırılması beklenemez. Daha gerçekçi soru şudur: Birbirinin demiryolunu kullanan, birbirinin pazarından kazanç sağlayan ve aynı transit hatların güvenli çalışmasından yarar elde eden devletler için yeni bir çatışmanın maliyeti giderek yükselir mi?

Avrupa örneğinin Güney Kafkasya'ya sunduğu düşünsel katkı tam olarak budur. Ekonomik bütünleşme her siyasi sorunu çözmeyebilir; fakat ekonomik karşılıklı bağımlılık, barışın korunmasını daha değerli hale getirebilir.

ÜÇÜNCÜ TRANSKAFKASYA NASIL BİR YAPI OLABİLİR?

“Üçüncü Transkafkasya” denildiğinde akla yeni bir devlet, yeni bir başkent veya ortak bir bayrak gelmemelidir. 1918'in federasyonunu yeniden kurmak bugünün koşullarına uygun olmayabilir; 1922'deki Sovyet modeli ise zaten tamamen farklı bir siyasi sistemin ürünüdür. Günümüzün koşulları, bağımsız devletlerin kendi egemenliklerini koruyarak ortak kurumlar oluşturabilecekleri başka modelleri tartışmaya imkân vermektedir.

Böyle bir düzende Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan kendi devlet yapılarını, parlamentolarını, ordularını ve dış politikalarını koruyabilirler. Buna karşılık ortak ulaştırma planlaması, demiryollarının işletilmesi, gümrük işlemlerinin kolaylaştırılması, elektrik ve enerji bağlantıları, çevre sorunları, ticaret ve sınır geçişleri gibi alanlarda kurumsal iş birliği geliştirilebilir.

Bu yapının Avrupa Birliği kadar ileri gitmesi de gerekmez. Avrupa'nın bugünkü durumuna ulaşması onlarca yıl aldı ve başlangıçta bugünkü kadar geniş yetkilere sahip bir birlik tasarlanmamıştı. Önemli olan, bütünleşmenin çok büyük siyasi hedeflerle değil, tarafların günlük hayatında ve ekonomisinde somut yarar üreten alanlarla başlamasıdır.

Bu açıdan bakıldığında Güney Kafkasya için ilk soru “Üç ülke birleşebilir mi?” olmayabilir. Belki daha doğru ilk soru, “Üç ülkenin demiryolları yeniden birbirine bağlanabilir mi?” sorusudur. Çünkü trenlerin çalışmaya başlaması, ortak bir anayasa üzerinde anlaşmaktan çok daha küçük bir adım gibi görünse de toplumların birbirine bakışını uzun vadede değiştirebilecek ekonomik ilişkiler yaratabilir.

BARIŞIN ÖNÜNDEKİ TARİHSEL YÜK

Böyle bir modelin önündeki sorunları küçümsemek gerçekçi olmaz. Azerbaycanlılarla Ermeniler arasındaki güvensizlik birkaç yılda ortaya çıkmadığı gibi birkaç diplomatik görüşmeyle de ortadan kalkmayacaktır. Savaşlar, katliamlar, zorunlu göçler, yerinden edilmeler ve kaybedilen yakınlar iki toplumun hafızasında ağır izler bırakmıştır.

Üstelik tarafların geçmişi anlatma biçimleri de çoğu zaman birbirinden çok farklıdır. Bir toplumun ulusal hafızasında kahraman olarak görülen kişiler diğerinin tarih anlatısında bambaşka biçimde değerlendirilebilir. Aynı şehirlerin, bölgelerin ve tarihsel olayların adlandırılması bile zaman zaman siyasi tartışma konusu olmaktadır.

Bölgesel denkleme Gürcistan'ın kendi güvenlik sorunları, Rusya'nın tarihsel ve güncel etkisi, Türkiye'nin Azerbaycan ve Ermenistan'la ilişkileri, İran'ın sınır ve transit politikaları ile daha geniş uluslararası rekabet de eklendiğinde mesele daha da karmaşıklaşmaktadır. Bu nedenle yalnız ekonomik hatlar açılarak bütün sorunların kendiliğinden çözüleceğini düşünmek doğru olmaz.

Fakat bunun tam tersi de sorgulanmalıdır. Bütün tarihsel ve siyasi anlaşmazlıkların çözülmesini beklemek, ekonomik iş birliğini belirsiz bir geleceğe ertelemek anlamına gelebilir. Avrupa'nın tecrübesi, bazı durumlarda siyasi uzlaşmanın ekonomik iş birliğinin ön şartı değil, onun sonucu olarak da gelişebileceğini göstermiştir.

COĞRAFYA NE SÖYLÜYOR?

Siyasi sınırların renklerini bir anlığına haritadan kaldırdığımızda Güney Kafkasya'nın ekonomik mantığı daha açık görülür. Bakü Hazar'ın batı kıyısındadır; onun batısında Gürcistan ve Ermenistan, daha ileride Türkiye ve Avrupa bulunur. Gürcistan Karadeniz'e açılırken Ermenistan denize kıyısı olmayan bir ülke olarak komşularının ulaştırma ağlarına ihtiyaç duyar. Nahçıvan ise Azerbaycan'ın ana topraklarından ayrı olmasına rağmen Türkiye ile doğrudan sınır paylaşır.

Hazar'ın ötesinde Kazakistan ve Türkmenistan bulunur. Bu ülkelerden Avrupa'ya taşınacak mallar açısından Güney Kafkasya, Orta Asya ile Anadolu ve Avrupa arasında doğal bir geçiş bölgesidir. Kuzey–güney doğrultusunda düşünüldüğünde ise Rusya, İran ve daha güneydeki pazarlar arasında da aynı bölgenin stratejik önemi ortaya çıkar.

Böyle bir coğrafyanın ekonomik değeri yollarının açıklığıyla doğru orantılıdır. Kapalı sınırlar, kullanılmayan demiryolları ve siyasi nedenlerle uzatılan güzergâhlar yalnız bir ülkeye değil, bütün bölgeye maliyet yükler. Barış ve iş birliği ise aynı coğrafyanın ekonomik değerini büyütebilir.

Bu nedenle Güney Kafkasya'nın geleceğine yalnız “hangi toprak kime aittir?” sorusuyla bakmak yeterli olmayabilir. Egemenlik ve sınır meseleleri elbette devletler için temel önemdedir, fakat bunun yanında “bu coğrafyadan birlikte nasıl daha fazla refah üretilebilir?” sorusu da sorulabilir. Birbirine rağmen çalışan üç ekonomi ile birbirinin imkânlarından yararlanan üç ekonomi arasında önemli bir fark vardır.

TARİHİN İKİ DENEYİMİNDEN ÜÇÜNCÜ BİR MODELE

1918'de Gürcüler, Ermeniler ve Azerbaycanlılar aynı federasyon içerisinde kalmayı denediler, fakat bu deneyim yalnızca birkaç hafta sürdü. 1922'de Sovyet iktidarı aynı üç cumhuriyeti yeniden ortak bir Transkafkasya yapısı altında topladı ve bu ikinci yapı 1936'ya kadar devam etti. Birincisi bağımsız siyasi aktörlerin kırılgan uzlaşmasına, ikincisi ise Sovyet merkezi sistemine dayanıyordu.

Bugün üçüncü bir model düşünülürse, geçmişteki iki yapının da kopyalanması gerekmiyor. Günümüzde esas mesele siyasi sınırları ortadan kaldırmak değil, sınırların ekonomik işlevini değiştirmek olabilir. İnsanların ve malların daha kolay hareket ettiği, ulaştırma hatlarının birbirine bağlandığı ve ülkelerin komşularının istikrarından ekonomik yarar sağladığı bir sistem, önceki Transkafkasya deneyimlerinden bütünüyle farklı olabilir.

Bu nedenle “Üçüncü Transkafkasya” kavramı burada yeni bir devlet önerisi değil, bir düşünce denemesidir. Sorulan şey Azerbaycan'ın, Ermenistan'ın veya Gürcistan'ın bağımsızlığından vazgeçip vazgeçmeyeceği değildir. Asıl soru, üç bağımsız devletin birbirlerinin egemenliğine dokunmadan ortak çıkar alanları oluşturup oluşturamayacaklarıdır.

SONUÇ: BELKİ ÖNCE BİR ANAYASA DEĞİL, BİR DEMİRYOLU

Güney Kafkasya'nın son iki yüzyıllık tarihi bize iki farklı gerçeği aynı anda gösteriyor. Birincisi, bu bölgenin toplumları arasında ağır çatışmalar, savaşlar ve derin tarihsel güvensizlikler bulunmaktadır. İkincisi ise aynı toplumların coğrafya, ulaşım ve ekonomi bakımından birbirlerinden bütünüyle kopmalarının kolay olmadığıdır.

Bakü'den çıkan petrol yine batıya ulaşmak zorundadır. Orta Asya'dan gelen mallar Hazar'ı geçtikten sonra Avrupa'ya giden bir yol arayacaktır. Nahçıvan, Azerbaycan'ın ana topraklarıyla daha doğrudan ulaşım bağlantıları kurmak isteyecek; Ermenistan bölgesel ticaret yollarına daha geniş biçimde katılmanın ekonomik sonuçlarını değerlendirecek; Gürcistan ise Hazar ile Karadeniz arasındaki konumundan yararlanmaya devam edecektir.

Asıl mesele, bu yolların birbirlerine rağmen mi yoksa birbirleri sayesinde mi işleyeceğidir. Güney Kafkasya'nın üç devleti yalnız alternatif güzergâhlar yaratmak için birbirlerini dışlayan bir rekabet içerisinde kalabilir veya kendi topraklarının ekonomik değerini komşularının yollarıyla birleştiren başka bir model geliştirebilirler. Hangisinin gerçekleşeceği siyasi tercihlere, güvenlik koşullarına ve toplumların uzun vadede nasıl bir gelecek istediğine bağlı olacaktır.

Avrupa bütünleşmesi bize tek ve doğrudan uygulanabilecek bir reçete vermiyor. Fakat Fransa ile Almanya örneği önemli bir tarihsel düşünce sunuyor: Yüzyıllarca savaşmış devletler arasında barış, yalnız geçmiş üzerinde anlaşmakla değil, gelecekte savaşılması halinde kaybedilecek ortak çıkarlar yaratmakla da güçlendirilebilir. Schuman Planı'nın kömür ve çeliği ortaklaştırmasının ardındaki temel mantık buydu.

Güney Kafkasya'nın kömür ve çeliği belki petrol, doğal gaz, elektrik, demiryolları ve transit ticarettir. Belki geleceğin ilk büyük adımı yeni bir anayasa hazırlamak veya yeni bir federasyon ilan etmek olmayacaktır. Bir zamanlar kapatılmış bir demiryolunun yeniden açılması, karşılıklı yük trenlerinin hareket etmeye başlaması veya bir enerji hattının bütün taraflara ekonomik yarar sağlaması çok daha gerçekçi bir başlangıç olabilir.

Eğer günün birinde “Üçüncü Transkafkasya”dan söz edilecekse, onun ortak bir bayrağı veya başkenti bulunmak zorunda değildir. Belki onun gerçek simgesi, Bakü'den çıkan bir trenin Ermenistan üzerinden Nahçıvan'a ve Türkiye'ye; Erivan'dan çıkan bir yükün Azerbaycan üzerinden Hazar'a ve Orta Asya'ya; bütün bölgenin mallarının ise Gürcistan üzerinden Karadeniz'e ulaşabilmesi olacaktır.

Yüz yılı aşkın bir süredir sınırlar Güney Kafkasya halklarını birbirinden ayırdı. 21. yüzyılın asıl sorusu, bu sınırların ortadan kalkıp kalkmayacağı değil; sınırların birer duvar olmaktan çıkıp ekonomik ortaklığın geçiş noktalarına dönüşüp dönüşemeyeceğidir.

Belki de Güney Kafkasya'nın üçüncü Transkafkasya deneyimi bir devlet kurmakla değil, yolları yeniden birbirine bağlamakla başlayacaktır.

Saygılarımla. Mücahit Özden Hun

Baharlı Mahallesi Aile Şecereleri ve Resimler: (DÖRDÜNCÜ BÖLÜM)

Baharlı Mahallesi Aile Şecereleri ve Resimler: (DÖRDÜNCÜ BÖLÜM)

Değerli okuyucular, Bu bölümde sizlere yalnızca birtakım aile şecereleri ve eski fotoğraflar sunmayacağım. Aslında bu sayfalarda, Baharlı Mahallesi’nin insan hafızasını, aile bağlarını ve kuşaktan kuşağa taşınan ortak geçmişini bir araya getirmeye çalışacağım. Çünkü bir mahallenin tarihi yalnızca sokaklarından, evlerinden ve resmî kayıtlardan ibaret değildir. Asıl tarih, o sokaklarda büyüyen

Mücahit Özden Hun
Bir Zamanlar Baharlı Mahallesi (ÜÇÜNCÜ BÖLÜM)

Bir Zamanlar Baharlı Mahallesi (ÜÇÜNCÜ BÖLÜM)

IĞDIR BELEDİYE MECLİSİNE ÇAĞRIMDIR: BAHARLI MAHALLESİ, İSMİNİ VE ONURUNU GERİ İSTİYOR Ben Baharlı Mahallesi’nde doğdum. Bu yazıyı yalnızca eski bir mahalle adını hatırlatmak için yazmıyorum. Gençleri işkence görmüş, aileleri korku içinde yaşamış, ardından tarihî adı değiştirilmiş bir mahallenin geçmişini ve bugün dile getirdiğim itirazı anlatmak için yazıyorum. Bugün belediyenin

Mücahit Özden Hun
Bir Zamanlar Baharlı Mahallesi ve Terekemeler (Birinci Bölüm)

Bir Zamanlar Baharlı Mahallesi ve Terekemeler (Birinci Bölüm)

BİR MAHALLENİN HAFIZASI: MECİT TAŞAN’IN BAHARLI MAHALLESİ Bazı yerler yalnızca sokaklardan, evlerden ve bahçelerden oluşmaz. İnsanlarıyla yaşar; sesleriyle, düğünleriyle, acılarıyla, lakaplarıyla, komşuluklarıyla ve ardında bıraktığı hatıralarla bir kimlik kazanır. Baharlı Mahallesi de Iğdır’ın böyle yerlerinden biridir. Bugün eski evlerin birçoğu yok. O evlerin avlularında oynayan çocukların kimi başka

Mücahit Özden Hun