İsa Mert'in “YA SEVDAM YA KAVGAM” romanı üzerine
Bir Kuşağın İdealleri, Kırılan Hayalleri ve Yarım Kalan Sevdası
21 Ekim 2026 Çarşamba günü, Iğdırlı yazar İsa Mert'in daveti üzerine eşimle birlikte Ankara'nın Turan Güneş Caddesi'ndeki bir pastanede kendisiyle bir araya geldik. İsa Mert'in ismini daha önce basından ve edebî çalışmalarından biliyordum ancak kendisiyle ilk kez karşılaşıyordum. Iğdır'ın Yaycı köyünden yetişmiş, 1970'li yılların siyasi çalkantılarını yaşamış ve bu dönemin hatıralarını iki ciltlik Ya Sevdam Ya Kavgam adlı romanına taşımış bir yazarla tanışmak, benim için ayrıca anlamlıydı.


Sohbetimiz, yalnızca yeni yayımlanmış iki kitabın etrafında gelişen bir edebiyat buluşması değildi. Aynı zamanda geride bıraktığımız yılları, Iğdır'ın geçmişini ve bir kuşağın yaşadığı toplumsal dönüşümleri yeniden düşünme fırsatıydı. Çünkü İsa Mert'in romanında anlatılan hayat, yalnızca bir insanın kişisel serüveninden ibaret değildir. Türkiye'nin en çalkantılı dönemlerinden birinde yetişmiş, siyasi düşüncelerle erken yaşta tanışmış, aşkı, aileyi, dostluğu ve mücadeleyi aynı hayatın içinde yaşamaya çalışmış bir kuşağın hikâyesidir.
İsa Mert, otobiyografik unsurları kurmacayla birleştirdiği eserinde kendisini Mert adıyla temsil eder. Romanın kahramanı, Iğdır'ın Yaycı köyünde dünyaya gelir. Babasının Almanya'ya çalışmaya gitmesiyle başlayan aile içi ayrılık, annesinin fedakârlığı, ülkücü hareketle tanışması, Hilal'e duyduğu aşk, 12 Eylül askerî darbesinin yarattığı acılar ve sonraki yılların siyasi hayal kırıklıkları, bu uzun hayat hikâyesinin temel duraklarını oluşturur.
Ancak romanı asıl ilgi çekici kılan, bu olayların kendisinden çok, olayların bir insanın kişiliğini nasıl şekillendirdiği ve ruhunda hangi izleri bıraktığıdır.
Bir Ülkenin İkiye Bölünen Dünyası
1970'li yılların Türkiye'si, siyasi kutuplaşmanın toplumun hemen her alanına yayıldığı, farklı düşüncelerin giderek sert bir mücadeleye dönüştüğü çalkantılı bir dönemdi. Sağ ve sol arasındaki ayrışma, üniversite koridorlarından lise sınıflarına, fabrikalardan işçi mahallelerine, şehir meydanlarından köy kahvehanelerine kadar uzanmıştı. İnsanlar yalnızca savundukları düşüncelerle değil, hangi gazeteyi okuduklarına, hangi derneğe gittiklerine ve kimlerle arkadaşlık ettiklerine göre tanımlanmaya başlamıştı.
Siyasi kamplaşma, zamanla gündelik hayatın doğal ilişkilerini bile etkiler hâle geldi. Aynı mahallede oturan, aynı okulda okuyan, aynı tarlada çalışan insanlar birbirlerinden uzaklaşıyordu. Komşuluk, akrabalık ve hemşehrilik bağları, ideolojik ayrılıklar karşısında eski birleştirici gücünü kaybedebiliyordu. Birbirlerini çocukluklarından beri tanıyan insanlar, siyasi tercihleri yüzünden birbirlerine kuşkuyla bakmaya başlamıştı.
Bu kutuplaşmanın en düşündürücü yönlerinden biri, Anadolu'nun küçük köylerine kadar yayılmış olmasıydı. Şehirlerde yaşanan siyasi mücadele, köylerin sınırlı ve birbirine bağlı toplumsal hayatını da etkiliyordu. Büyük şehirlerdeki siyasi tartışmalar, kimi zaman küçük bir köyün kahvehanesinde, okulunda veya aile sofrasında yeniden yaşanıyordu.
Böyle bir ortamda yetişen gençler, henüz hayatı yeterince tanımadan kendilerini büyük ideolojik mücadelelerin içinde buluyordu. Bir siyasi düşünceye bağlanmak, yalnızca belirli ilkeleri benimsemek değildi. Aynı zamanda bir topluluğa katılmak, arkadaş edinmek, kabul görmek, korunmak ve kendisine hayatta bir yer açmaktı. Siyasi kimlik, giderek kişisel kimliğin ayrılmaz bir parçasına dönüşüyordu.
İsa Mert'in romanı, işte bu Türkiye'nin küçük bir köyünde başlar. Yaycı köyünün gündelik hayatına giren siyasi düşünceler, henüz çocuk yaştaki Mert'in geleceğini belirleyecek kadar güçlü bir etki yaratır. Böylece ülkenin büyük siyasi kavgası, bir çocuğun kişisel dünyasında karşılık bulur.
Almanya'ya Giden Baba, Geride Kalan Aile
1960'lı yıllarda Türkiye'den Almanya'ya başlayan büyük işçi göçü, yüz binlerce aile için daha iyi bir geleceğin umuduydu. Ekonomik güçlüklerden kurtulmak, çocuklarına daha iyi imkânlar sağlamak ve ailelerinin geçimini güvence altına almak isteyen erkekler, tanımadıkları ülkelerde çalışmaya gidiyordu. Ancak bu göçün yalnızca gidenleri değil, geride kalanları da etkileyen ağır bir insani bedeli vardı.
Almanya'ya giden işçiler fabrikalarda, madenlerde ve çeşitli iş kollarında zor şartlar altında çalışırken geride kalan eşleri, çocukları ve aile büyükleri Anadolu'nun köylerinde yaşamaya devam ediyordu. Evin geçimi, çocukların eğitimi ve günlük hayatın sorunları çoğu zaman kadınların omuzlarına yükleniyordu. Eşlerinin gönderdiği paralar her güçlüğü ortadan kaldırmıyor, aileler kimi zaman kendi sınırlı imkânlarıyla ayakta kalmaya çalışıyordu.
Bu ailelerin çocukları ise farklı bir yoksunluk yaşıyordu. Babaları hayattaydı fakat yanlarında değildi. Baba sevgisi, birlikte geçirilen günlük hayatın doğal yakınlığından çok, uzaktan gelen haberler ve kısa izin dönemleriyle sınırlı kalabiliyordu. Yıllar sonra geri dönen babalar, kimi zaman büyümesine tanıklık edemedikleri çocuklarıyla aralarında derin bir uzaklık bulunduğunu fark ediyordu.
Mert'in hikâyesi bu toplumsal gerçekliğin içinden doğar. Babası, 1965 yılında çalışmak üzere Almanya'ya gittiğinde Mert henüz iki üç yaşındadır. Çocukluğu, babasının yokluğunda annesinin sevgisi ve fedakârlığıyla şekillenir. Köy hayatının ekonomik güçlükleri ve aile sorumlulukları arasında büyüyen Mert için anne, yalnızca sevgi kaynağı değil, hayatın güven veren temel dayanağıdır.
Romanın en önemli fakat sessiz kahramanlarından biri bu annedir. O, büyük siyasi ideallerin peşinden koşmaz, meydanlarda konuşmalar yapmaz, insanların dikkatini çeken mücadelelere katılmaz. Ancak geride kalan ailesini ayakta tutmak için verdiği gündelik mücadele, hayatın görünmeyen kahramanlıklarından biridir.
İsa Mert'in annesine duyduğu bağlılık, bu nedenle yalnızca bir evladın doğal sevgisi olarak değerlendirilemez. Bu sevginin içinde yıllarca paylaşılan yalnızlığın, geçim zorluklarının ve karşılıklı dayanışmanın izleri bulunmaktadır.
Babanın yokluğu ise Mert'in kişiliğini şekillendiren başka bir unsur olarak karşımıza çıkar. Çocukluk yıllarında hissedilen böyle bir eksiklik, insanın kendisine güven verecek başka ilişkiler ve aidiyetler aramasına yol açabilir. Mert'in biraz sonra karşılaşacağı siyasi çevreye duyduğu olağanüstü bağlılığı değerlendirirken bu psikolojik ihtimali de göz önünde bulundurmak gerekir.
Bir Çocuğun Gözünde Kutsal Mabede Dönüşen Ülkü Ocağı
Mert'in Yaycı köyünde açılan Ülkü Köy Derneğiyle tanışması, romanın en önemli dönüm noktalarından biridir. Henüz çocuk sayılabilecek yaşta karşılaştığı bu mekân, onun gözünde sıradan bir siyasi dernek olmaktan çok daha büyük bir anlam kazanır.
Mert, sabahları büyük bir istekle derneğe gider. Yerleri süpürür, toprak zemini sular, eşyaları düzenler ve arkadaşlarının gelmesini bekler. Bütün bunları bir zorunluluk nedeniyle değil, içten gelen büyük bir mutlulukla yapar. Derneğe hizmet etmek, onun için gündelik bir görev olmaktan çıkarak neredeyse kutsal bir sorumluluğa dönüşmüştür.
Ülkü Ocağı, Mert'in dünyasında âdeta bir mabettir. Oraya gitmek, kendisini güvende hissettiği bir dünyaya girmek demektir. Kendisine yol gösteren büyüklerle, aynı düşünceyi paylaşan arkadaşlarla ve ortak bir ülkü etrafında birleşmiş insanlarla karşılaşır. Turan düşüncesi, gençlik hayallerine güçlü bir anlam kazandırır.
Bu bağlılığı yalnızca siyasi düşünce üzerinden açıklamak, Mert'in iç dünyasını yeterince anlamamıza engel olur. Çünkü bir çocuğun böylesine güçlü bir aidiyet geliştirmesinde, kabul görme, korunma, değerli hissetme ve bir topluluğun parçası olma ihtiyaçları da etkili olabilir.
Babasının uzun süreli yokluğunda büyüyen Mert, dernekte kendisini anlayan ve kabul eden yeni bir çevre bulmuştur. Orada yalnızca siyasi düşünceler öğrenmez. Kişiliğini geliştirir, arkadaşlıklar kurar ve kendisini büyük bir amacın parçası olarak görmeye başlar.
Romanın psikolojik bakımdan en anlamlı sahnelerinden biri, işte o dernek binasının süpürülmesidir. Çünkü bu küçük davranış, uzun siyasi konuşmalardan daha güçlü bir anlam taşımaktadır.
Mert, süpürdüğü derneğin toprak zemininde yalnızca bir mekânı temizlememekte, aynı zamanda kendi kimliğini inşa etmektedir.
Çocukluk yıllarında sığınak olarak başlayan bu bağlılık, zamanla hayatının en belirleyici unsurlarından biri olacaktır. İlerleyen yıllarda aşkıyla, ailesiyle ve siyasi çevresiyle yaşadığı bütün çatışmalarda, bu ilk aidiyetin güçlü izleri görülecektir.
Aynı Ailede İki Ayrı Dünya: Baba ile Oğulun Yabancılaşması
Romanın en çarpıcı çelişkilerinden biri, Almanya'dan gelen babanın siyasi düşünceleriyle Türkiye'de ülkücü kimlik kazanmış oğlunun düşüncelerinin karşı karşıya gelmesidir.
Baba, Almanya'da bulunduğu yıllarda sosyal demokrat düşüncelere yakınlık duymuştur. Avrupa'nın siyasi ve toplumsal ortamından etkilenmiş, farklı bir dünya görüşü geliştirmiştir. Türkiye'ye döndüğünde ise karşısında Turan ülküsüne tutkuyla bağlanmış bir oğul bulur.
Babasının Mert'i Nazilere benzetmesi, bu yabancılaşmanın en sert ifadesidir. Almanya'da yaşayan ve sosyal demokrat düşüncelere yakınlık duyan baba, oğlunun milliyetçi bağlılığını kendi yaşadığı ülkenin tarihsel tecrübeleri üzerinden değerlendirmektedir. Ancak Mert'in kendisini nasıl gördüğünü, hangi duygularla bu düşünceye bağlandığını ve neden böylesine güçlü bir siyasi kimlik geliştirdiğini anlamakta zorlanmaktadır.
Mert açısından durum daha acıdır. Çocukluğu boyunca özlemini duyduğu babası, yıllar sonra karşısına çıktığında onu anlamak yerine siyasi kimliğini ağır bir benzetmeyle reddetmektedir. Oğul, babasında beklediği yakınlığı bulamadığı gibi kendisini en güçlü biçimde tanımlayan düşüncelerinin de değersizleştirildiğini hissetmektedir.
Burada yalnızca iki siyasi görüş değil, iki farklı hayat tecrübesi karşı karşıyadır. Baba yıllarını Avrupa'nın işçi dünyasında geçirmiştir. Oğul ise Anadolu'nun küçük bir köyünde, siyasi kamplaşmanın ortasında yetişmiştir. Aynı aileden gelen iki insan, artık aynı kelimelere farklı anlamlar yüklemektedir.
Bu çatışmanın asıl trajedisi, aralarında sevgi bulunmaması değildir. Birbirlerini sevebilecek iki insanın, ortak bir hayat tecrübesinden yoksun kaldıkları için birbirlerini anlamakta zorlanmalarıdır.
İsa Mert, bu baba-oğul ilişkisi üzerinden Türkiye'nin Avrupa'ya işçi göçünün ailelerde yarattığı görünmez kırılmalardan birini de anlatmaktadır. Gurbet, yalnızca ekonomik bir mesele değildir. İnsanların düşüncelerini, kişiliklerini ve aile ilişkilerini değiştiren uzun bir süreçtir.
Satılmış: Başkasını Küçülterek Kendini Büyütmeye Çalışan Adam
Romanın psikolojik bakımdan en dikkat çekici karakterlerinden biri de Mert'in eniştesi Satılmış'tır. Satılmış sol görüşlüdür, Mert ise ülkücü düşünceye bağlıdır. Ancak aralarındaki husumeti yalnızca sağ-sol çatışmasıyla açıklamak, bu karakterin asıl kişilik sorununu gözden kaçırmak olur.
Satılmış'ın Mert'e karşı davranışları, siyasi görüş ayrılığından çok aile ilişkileri içinde gelişen kişisel bir hesaplaşma niteliğindedir. Mert'in kız kardeşiyle evli olması, onu aile dışından bir siyasi rakip olmaktan çıkarır. Ailenin içindedir, Mert'in hayatını yakından tanımaktadır ve bu yakınlığın sağladığı imkânları onun aleyhine kullanmaktadır.
Satılmış, Mert'i sürekli olarak küçük düşürmeye, hakkında dedikodular yaymaya ve onu zor durumda bırakmaya çalışır. Mert'in tutuklanmasına yol açan ihbarın arkasında da romanda Satılmış'ın bulunduğu anlatılır. Üstelik onun müdahaleleri siyasi hayatla sınırlı kalmaz. Mert'in Hilal'le kurmak istediği evliliğin önüne de engeller çıkarmaya uğraşır.
Burada karşımıza çıkan kişilik, kendi değerini başkasının değersizleşmesinde arayan insandır.
Satılmış'ın temel zaafı, kendisini olumlu başarılarıyla ortaya koyamamasıdır. Mert'in çevresinde saygı görmesi, arkadaşlıklar kurması, siyasi bir ideale bağlanması ve kendisine bir kişilik kazandırması, sanki Satılmış'ın kendi yetersizliklerini daha belirgin hâle getirmektedir. Bu nedenle Mert'i küçültmeyi, kendi varlığını kanıtlamanın yolu olarak görür.
Satılmış, kendisini gerçekleştiremeyen insanın, başkasının gerçekleşmesini engelleyerek tatmin aramasının temsilcisidir.
Onun için Mert'in başarısızlığı kişisel bir başarıya, mutsuzluğu ise gizli bir tatmine dönüşmektedir. Başkasının hayatını zorlaştırdığı ölçüde kendisini güçlü hissetmeye çalışır. Ancak bu davranış gerçekte gücünü değil, iç dünyasındaki yoksulluğu ortaya koymaktadır.
Satılmış'ın trajedisi de buradadır. Kendi hayatını kurmak yerine Mert'in hayatıyla uğraştıkça, nefret ettiği insanı kendi varlığının merkezine yerleştirmektedir. Mert'i küçülttükçe büyüyeceğini sanmakta, oysa her girişiminde kendi kişiliğini biraz daha küçültmektedir.
Bu karakterin edebî değeri, siyasi bir karşıtlığı temsil etmesinden çok, insanın kendi yetersizlikleriyle yüzleşememesinin yaratabileceği yıkıcı sonuçları göstermesinde yatmaktadır.
Satılmış'ın iç dünyası, kıskançlığının kaynakları ve kendisini neden sürekli Mert'le kıyasladığı daha derinlikli biçimde işlenseydi, çok daha karmaşık ve güçlü bir roman kişiliği ortaya çıkabilirdi. Çünkü edebiyatın görevi yalnızca kötülüğü göstermek değil, insanın nasıl ve neden kötülüğün taşıyıcısına dönüşebildiğini de düşündürmektir.
Satılmış'ın varlığı, romanın temel çatışmalarına başka bir boyut kazandırmaktadır. Türkiye'nin sokaklarında sağ-sol kavgası yaşanırken Mert, kendi aile çevresinde siyasi düşüncelerle doğrudan açıklanamayacak bir kişisel husumetle mücadele etmek zorunda kalmaktadır.
Bazen insanın karşısındaki en büyük tehlike, siyasi rakibi değil, kendisini yakından tanıyan ve hayatına müdahale edebilen bir yakını olabilir.
Siyasetin Okullara, Öğretmenlere ve Polise Kadar Uzanan Gölgesi
1970'li yılların siyasi kutuplaşması, eğitim kurumlarını ve kamu hizmetlerini de etkileyen bir ortam yaratmıştı. Öğrenciler arasında siyasi ayrışmalar yaşanırken öğretmenlerin ve okul yöneticilerinin tutumları da kimi zaman siyasi kimlikleri üzerinden değerlendiriliyordu. Polis teşkilatı da dönemin siyasi kamplaşmalarının etkilerinden bütünüyle uzak kalamamıştı.
Böyle bir ortamda insanlar, kendilerine adil davranılıp davranılmayacağı konusunda bile siyasi görüşleri nedeniyle endişeler taşıyabiliyordu. Siyasetin kurumlara duyulan güveni zayıflatması, toplumsal ayrışmanın en tehlikeli sonuçlarından biriydi.
Mert'in okul müdürüyle yaşadığı gerginlik, romanın bu ortamı yansıtan sahnelerindendir. Sol görüşlü olduğu belirtilen müdürün ülkücü öğrencilere baskı uyguladığı anlatılır. Mert ve arkadaşı ise bir gece müdürün evinin yakınında üç el silah sıkarak onu korkutmaya çalışır.
Bu olay, siyasi kutuplaşmanın gençlerin davranışları üzerinde nasıl tehlikeli sonuçlar doğurabildiğini göstermektedir. Bir öğrencinin haksızlığa uğraması, silahla korkutma yöntemine başvurmasını haklı çıkarmaz. Ancak dönemin siyasi atmosferinde insanların, kendi uğradıkları haksızlıkları gidermeye çalışırken başkalarına yönelttikleri haksızlıkları yeterince görememeleri, toplumsal çözülmenin önemli göstergelerinden biridir.
Romanın bu tür sahnelerini yalnızca kahramanın haklılığını ortaya koyan olaylar olarak değil, bir kuşağın içine sürüklendiği siyasi ve ahlaki çıkmazların örnekleri olarak okumak gerekir.
Çünkü güçlü edebiyat, kahramanının yalnızca erdemlerini değil, yanlışlarını ve çelişkilerini de görünür kılabilmelidir.
12 Eylül: Silahların Susturulduğu, Hukukun Örselendiği Günler
12 Eylül 1980 askerî darbesi, Türkiye'nin siyasi ve toplumsal hayatında derin izler bıraktı. Yıllardır süren siyasi şiddete son verme iddiasıyla yönetime el koyan askerî yönetim, geniş çaplı gözaltılar ve tutuklamalar gerçekleştirdi. Ancak bu dönemde hukuk güvenceleri ağır biçimde zedelendi. İşkence, kötü muamele, siyasi baskılar ve uzun tutukluluklar, farklı görüşlerden çok sayıda insanın hayatında onarılması güç yaralar açtı.
İsa Mert'in romanında Mert de bu dönemin mağdurları arasındadır. Jandarmalar tarafından köydeki evinden alınır, cezaevine gönderilir ve işkence görür. Gençlik yıllarında kendisine güven veren siyasi çevre, artık onu devletin baskı mekanizmalarından koruyabilecek durumda değildir.
Üstelik Mert'in tutuklanmasında, romanda eniştesi Satılmış'ın ihbarının etkili olduğu anlatılır. Böylece aile içinde başlayan kişisel husumet, hukuk güvencelerinin zayıfladığı bir ortamda ağır sonuçlar doğuran bir boyut kazanır. Bir zamanlar dedikodular ve küçük düşürme girişimleriyle sürdürülen çekişme, artık bir insanın özgürlüğünü ve beden bütünlüğünü tehdit eden sürecin parçasına dönüşmüştür.
12 Eylül'ün yarattığı büyük çelişkilerden biri de burada ortaya çıkar. Yıllarca siyasi görüşleri yüzünden birbirleriyle mücadele eden gençler, bu kez aynı askerî yönetimin baskılarına maruz kalırlar. Sağcı ve solcu gençlerin düşünceleri farklıdır, ancak cezaevlerinde yaşanan acının, korkunun ve insan onuruna yönelik saldırıların siyasi bir kimliği yoktur.
Romanın insani bakımdan değer kazandığı noktalardan biri, anlatıcının kendi siyasi çevresi dışındaki insanların acılarına da duyarlılık göstermesidir. Özellikle sol görüşlü bir gencin idam edilmesinden duyduğu üzüntüyü dile getirmesi, siyasi ayrışmanın ötesine geçebilen bir vicdanın varlığını ortaya koymaktadır.
Bu karanlık dönemde Mert'in karşısına çıkan Avukat İbrahim ise romanın en anlamlı insan figürlerinden biridir.
İbrahim, Mert'in en zor günlerinde yanında bulunur, ona koşulsuz destek verir ve haklarını savunur. Hukukun örselendiği, insanların korku ve belirsizlik içinde yaşadığı bir dönemde böyle bir dayanışma, sıradan bir mesleki görevin ötesinde anlam kazanmaktadır.
Romanın kahramanlık anlayışı bakımından Avukat İbrahim'in özel bir yeri vardır. Çünkü kahramanlık her zaman siyasi mücadelede ön safta bulunmak veya büyük idealler uğruna fedakârlık göstermek değildir. Bazen en büyük cesaret, korkunun hâkim olduğu bir ortamda bir insanın haklarını savunabilmektir.
Avukat İbrahim'in fedakârlığı, böylece yalnızca Mert'in kişisel hayatında değil, romanın ahlaki dünyasında da önemli bir yere yerleşmektedir.
Bütün Bu Kavgaların Ortasında Yaşamaya Çalışan Bir Aşk
Mert'in hayatında siyasi mücadele kadar güçlü bir başka duygu daha vardır: Hilal'e duyduğu aşk.
Aynı köyden iki gencin öğrencilik yıllarında başlayan sevgisi, zamanla siyasi çatışmaların, aile ilişkilerinin ve ekonomik beklentilerin yarattığı engeller arasında varlığını korumaya çalışır. Hilal'in Ağrı Kız Sağlık Meslek Lisesine gitmesiyle aralarına mesafeler girer. Mektuplar ve fotoğraflar bu uzaklığı gidermeye çalışırken iki genç, gelecekte birlikte yaşayacakları günlerin hayalini kurar.
Ancak hayat, onların aşkını yalnızca ayrılıklarla sınamaz. Zaman ilerledikçe birbirinden farklı beklentileri de belirginleşir.
Hilal, Mert'in düzenli bir işe sahip olmasını, siyasi mücadeleden uzaklaşmasını ve birlikte güvenli bir gelecek kurmalarını istemektedir. Mert ise siyasi düşüncelerinden vazgeçmeyi kendi kimliğinden ve geçmişinden vazgeçmekle eşdeğer görmektedir.
Romanın adını oluşturan sevda ve kavga, böylece iki ayrı hayat anlayışı olarak karşı karşıya gelir.
Bu çatışmanın en güçlü simgesi, üzerinde bozkurt işareti bulunan kalemdir. Almanya'da öldürülen ülkücü bir gencin ağabeyi tarafından kardeşi için satın alınmış olan bu kalem, daha sonra Mert'e verilir. Artık sıradan bir eşya değildir. Kaybedilen bir arkadaşın hatırasını, siyasi bağlılığı ve geçmişte yaşanan acıları temsil eden manevi bir değere dönüşmüştür.
Hilal'in kalemi eline alarak üzerindeki bozkurt işaretini kazıması ve Mert'i sevda ile kavga arasında tercihe çağırması, romanın en etkileyici sahnelerinden biridir.
Bu sahnede büyük bir siyasi ve duygusal çatışma, küçük bir nesne üzerinde somutlaşmaktadır. Hilal için işaretin silinmesi, sevdiği erkeğin tehlikeli siyasi çevreden uzaklaşmasının başlangıcı olabilir. Mert için ise aynı hareket, geçmişine, arkadaşlarının hatırasına ve bütün varlığıyla bağlandığı değerlere yönelmiş ağır bir müdahaledir.
Burada taraflardan birinin bütünüyle haklı, diğerinin bütünüyle haksız olduğunu söylemek kolay değildir. Hilal'in huzurlu ve güvenli bir aile hayatı istemesi kadar Mert'in kendi siyasi kimliğini koruma arzusu da kişisel dünyalarının gerçekleridir.
Romanın trajik yönü, iki insanın birbirlerini artık sevmemesinde değil, birbirlerini severken aynı hayatı kuramamalarında yatmaktadır.
Üstelik bu aşkın üzerinde bir önceki kuşaktan kalan eski bir kırgınlık da vardır. Mert'in babası, gençliğinde Hilal'in annesi Meral'i istemiş ancak yoksul olduğu için bu evlilik gerçekleşmemiştir. Yıllar sonra oğlunun Hilal'le evlenme isteğine karşı çıktığında geçmişte yaşadığı hayal kırıklığı yeniden ortaya çıkar.
Böylece iki kuşağın yarım kalan sevdaları birbirine bağlanır. Babanın geçmişte yaşadığı kırgınlık, oğlunun geleceğinin önüne çıkan başka bir engele dönüşür.
Bütün bunların yanında Satılmış'ın dedikoduları ve müdahaleleri de iki gencin ilişkisini zorlaştırmaktadır. Dolayısıyla Mert ile Hilal'in aşkı, yalnızca siyasi idealler ve ekonomik güçlükler karşısında değil, aile hafızasının ve kişisel husumetlerin yarattığı baskılar altında da ayakta kalmaya çalışmaktadır.
İsa Mert'in romanındaki aşk hikâyesini etkileyici kılan, işte bu çok yönlü çatışmadır.
Mert'ten Mete'ye: Değişen Hayat, Değişmeyen İdealler
Mert'in İstanbul'a gitmesi, yeni insanlarla tanışması, çalışmaya başlaması ve daha sonra Ankara'ya yerleşmesi, romanın ikinci büyük dönüşümünü oluşturur. Artık karşımızda Yaycı köyünde yetişen genç değil, hayatın güçlükleriyle karşılaşmış, siyasi mücadelelerin bedelini ödemiş ve farklı çevrelerde yaşamaya başlamış bir yetişkin vardır.
Mert'in adını Mete olarak değiştirmesi, bu dönüşümün dikkat çekici simgesidir. Ancak isim değişikliğine rağmen siyasi bağlılığında belirgin bir kopuş yaşanmaz. Gençliğinde benimsediği milliyetçi düşünceler, hayatının sonraki dönemlerinde de önemli bir yer tutmaya devam eder.
Ne var ki zaman ilerledikçe Mete'nin karşılaştığı en büyük hayal kırıklıklarından biri, siyasi rakiplerinden değil, bir zamanlar aynı idealleri paylaştığı insanlardan kaynaklanır.
Ankara'daki Azerbaycan Derneğine yaptığı ziyarette karşılaştığı bazı eski dava arkadaşlarının, değişen siyasi koşullarda kendilerine makam ve mevki aradıklarını düşünmesi onu derinden sarsar. Bir zamanlar siyasi mücadelenin kahramanları olarak gördüğü insanların, geçmişte savundukları değerlerden uzaklaşıp kişisel çıkarların peşinde koştuklarına inanır.
Bu karşılaşma, romanın üzerinde en fazla düşünülmesi gereken bölümlerinden biridir.
Yaycı köyünde çocuk yaşta derneğin toprak zeminini hiçbir karşılık beklemeden süpüren Mert ile yıllar sonra siyasi ideallerin kişisel çıkar arayışına dönüştüğünü düşünen Mete arasında çarpıcı bir karşıtlık vardır.
Bir zamanlar derneğe hizmet etmek kutsal bir görevdi. Şimdi ise bazı eski ülküdaşlarının aynı siyasi geçmişi kişisel yükselişin basamağı olarak kullandığını görmektedir.
Elbette insanların zaman içinde düşüncelerini değiştirmesi veya başka siyasi tercihler benimsemesi tek başına ahlaki bir sorun değildir. İnsan, yaşadığı tecrübelerle eski kanaatlerini sorgulayabilir ve yeni düşünceler geliştirebilir. Mete'nin asıl hayal kırıklığının kaynağı ise samimi düşünce değişikliğinden çok, geçmişte kutsal sayılan ideallerin kişisel çıkarlar için kullanıldığını düşünmesidir.
Çocukluk yıllarında siyasi çevresini neredeyse kusursuz kabul eden Mert, yetişkinliğinde aynı dünyanın insani zaaflarla, çıkar hesaplarıyla ve kişisel beklentilerle de şekillenebildiğini görmektedir.
Ancak bu hayal kırıklığı onu siyasi düşüncelerinden vazgeçirmemektedir. Mete, insanların zaaflarını savunduğu ideallerden ayrı tutmaya çalışır.
Böylece romanın başlangıcındaki genç Mert ile sonundaki yetişkin Mete arasında güçlü bir süreklilik oluşur. Mert, siyasi dünyasını henüz yeterince sorgulamadan seven bir gençtir. Mete ise o dünyanın kusurlarını görmüş, hayal kırıklıkları yaşamış fakat bağlılığını sürdürmeyi tercih etmiş bir yetişkindir.
Sovyetler Birliği'nin çözülme döneminde Kafkasya'da yaşanan gelişmelerin anlatıya katılması da bu sürekliliğin başka bir göstergesidir. Mete'nin Abbas'la birlikte Nahçıvan'a giderek Azerbaycanlı gençlere askerî eğitim verdiğinin anlatılması, onun Turan düşüncesinin hayatındaki yerini koruduğunu ortaya koymaktadır.
Böylece Yaycı köyünün küçük dernek binasında başlayan siyasi kimlik arayışı, yıllar sonra Kafkasya'daki gelişmelerle buluşmaktadır.
İsa Mert'in Edebî Üslubu ve Anlatım Tekniği
Ya Sevdam Ya Kavgam romanını edebî açıdan değerlendirirken öncelikle yazarın hatırayla kurmaca arasında kurduğu ilişki üzerinde durmak gerekir. Çünkü eser, olayları dışarıdan gözlemleyen tarafsız bir anlatıcının değil, yaşadıklarının merkezinde bulunan bir insanın bakış açısından gelişmektedir.
İnceleyebildiğim bölümlerde belirginleşen birinci tekil kişi anlatımı, esere güçlü bir yaşanmışlık duygusu kazandırmaktadır. Anlatıcı yalnızca gördüklerini ve yaşadıklarını aktarmakla yetinmez. Olayların kendisinde uyandırdığı duyguları, insanlara ilişkin hükümlerini ve siyasi düşüncelerini de doğrudan okurla paylaşır.
Bu anlatım tercihi, romanın en belirgin özelliklerinden biridir. Yazar, kendi geçmişine mesafeli bir tarihçi gibi yaklaşmaz. Acısını, sevincini, öfkesini, özlemini ve hayal kırıklıklarını saklama ihtiyacı duymaz. Okur, anlatıcının siyasi düşüncelerini paylaşmasa bile onun dünyasında hangi olayların neden önem kazandığını anlayabilir.
Ancak bu yakın anlatımın doğal bir sınırı da vardır. Olaylar büyük ölçüde Mert'in gördükleri, hissettikleri ve hatırladıkları üzerinden şekillendiği için diğer karakterlerin iç dünyaları aynı açıklıkla görünmeyebilir. Baba, Hilal ve Satılmış gibi kişiler, çoğu zaman Mert'le kurdukları ilişkiler içinde anlam kazanır.
Burada otobiyografik anlatıyla roman sanatı arasındaki ince sınır ortaya çıkar. Hatıra yazarı, geçmişte yaşadığı olayları kendi belleğinin süzgecinden geçirerek anlatır. Romancı ise aynı olaylardan hareketle kişilere bağımsız birer varlık kazandırmak, onların yalnızca kahramanla ilişkilerini değil, kendi iç çelişkilerini de görünür kılmak durumundadır.
İsa Mert'in anlatısı, zaman zaman bu iki türün özelliklerini bir arada taşımaktadır. Bir yanda yaşanmışlık duygusu güçlü bir hatıra anlatısı, diğer yanda olayları kurmaca bir bütün içinde birleştirmeye çalışan romancı bulunmaktadır.
Bu durum eserin samimiyetini güçlendirirken bazı karakterlerin psikolojik derinliğini sınırlayabilmektedir.
Yalın Anlatımdan Coşkulu Söyleme
İsa Mert'in dilinde dikkat çeken özelliklerden biri, gündelik hayatın yalın anlatımıyla siyasi bağlılığın coşkulu söylemi arasında kurulan geçişlerdir.
Yazar, annesinden, çocukluğundan, köy hayatından ve kişisel ilişkilerinden söz ederken daha doğrudan ve içten bir anlatım kullanır. Buna karşılık Turan ülküsü, milliyetçilik, siyasi mücadele ve fedakârlık gibi konulara geçtiğinde anlatımın duygusal yoğunluğu artar.
Özellikle siyasi törenlerin, konuşmaların ve ideolojik değerlendirmelerin yer aldığı bölümlerde hitabete yaklaşan bir dil belirginleşir. Anlatıcı, siyasi düşüncelerini yalnızca açıklamakla kalmaz, onları coşkulu bir bağlılığın ifadesi olarak sunar.
Bu anlatım, dönemin siyasi atmosferini ve kahramanın düşünce dünyasını anlamamıza yardımcı olmaktadır. Ancak kimi zaman düşüncenin doğrudan açıklanması, olayların kendi dramatik etkisini oluşturmasını güçleştirebilir.
Çünkü romanın görevi yalnızca bir düşüncenin neden önemli olduğunu anlatmak değildir. O düşüncenin insan hayatında hangi sonuçları doğurduğunu, insanları nasıl değiştirdiğini ve hangi çelişkilerle karşı karşıya bıraktığını da göstermektir.
İsa Mert'in anlatımı, siyasi düşüncelerin doğrudan açıklandığı bölümlerden gündelik hayatın somut olaylarına geçtiğinde daha güçlü bir edebî etki yaratmaktadır.
Olayları Anlatmak ile Yaşatmak Arasındaki Fark
Yazarın anlatım tekniğinde iki farklı eğilim görülmektedir. Bunlardan ilki, olayların kronolojik biçimde art arda aktarılmasıdır. Kişilerin nerede bulunduğu, hangi toplantıların yapıldığı, kimlerin ne söylediği ve hangi gelişmelerin yaşandığı, çoğu zaman hatıra anlatısının doğallığı içinde sıralanır.
Bu yöntem, okurun olayları kolayca takip etmesini sağlamaktadır. Özellikle dönemin siyasi ve toplumsal ortamına ilişkin kişi adları, yerler ve tarihler, anlatıya belgesel bir nitelik kazandırmaktadır.
Ancak olayların sürekli olarak anlatıcı tarafından özetlenmesi, bazı sahnelerin kendi dramatik etkisini oluşturmasını sınırlandırabilir.
İkinci eğilim ise olayların konuşmalar, hareketler ve duygusal tepkiler aracılığıyla doğrudan canlandırılmasıdır. Anlatıcı belirli bir karşılaşmaya yoğunlaştığında kişilerin davranışları, konuşmaları ve tepkileri olayın gerilimini taşımaya başlar. Okur artık yalnızca ne yaşandığını öğrenmez, yaşanan anın korkusunu, belirsizliğini ve duygusal ağırlığını da hissedebilir.
Edebiyat açısından bu iki yöntem arasındaki fark önemlidir.
Bir insanın korktuğunu söylemekle onun korkusunu davranışları üzerinden göstermek aynı etkiyi yaratmaz. İlkinde okur bir bilgi edinir. İkincisinde ise anlatılan durumun içine girer.
İsa Mert'in romanındaki en güçlü sahneler, olayların yalnızca aktarıldığı değil, insan ilişkileri içinde görünür hâle getirildiği anlardır.
Nesnelerin ve Mekânların Simgesel Gücü
Romanın edebî bakımdan en verimli özelliklerinden biri, bazı nesnelerin ve mekânların sıradan anlamlarının ötesine geçerek simgesel değer kazanmasıdır.
Yaycı köyündeki Ülkü Köy Derneği, Mert'in güven ve aidiyet arayışını temsil eder. Burası yalnızca bir siyasi örgütlenme mekânı değil, onun kişiliğinin oluştuğu manevi bir alandır.
Üzerinde bozkurt işareti bulunan kalem, siyasi bağlılık ile aşk arasındaki çatışmanın simgesine dönüşür. Hilal'in kalemdeki işareti kazıması, iki sevgili arasındaki düşünsel ayrılığı uzun açıklamalara gerek bırakmadan somutlaştırır.
Mert'in adını Mete olarak değiştirmesi, kimlik ve süreklilik açısından yorumlanabilecek başka bir ayrıntıdır. Yeni isim, kahramanın hayatındaki değişimlere rağmen geçmişindeki düşünsel bağlılığı sürdürme isteğini ifade eder.
İstanbul ve Ankara da yalnızca olayların geçtiği şehirler değildir. Köyün dar ve tanıdık dünyasından uzaklaşan Mert'in yeni insanlarla karşılaştığı, değişen siyasi ilişkileri gözlemlediği ve yetişkinliğin karmaşık gerçekleriyle yüzleştiği mekânlardır.
Bütün bu ayrıntılar, siyasi düşünceleri ve psikolojik çatışmaları soyut ifadelerden çıkararak görünür hâle getirmektedir. Romanın edebî değerini güçlendiren unsurlardan biri de budur.
Karakterlerin Psikolojik Derinliği
Romanın merkezinde güçlü bir siyasi aidiyete sahip Mert bulunmaktadır. Onun düşünceleri, duyguları ve kişisel mücadeleleri anlatının temel eksenini oluştururken diğer karakterler çoğu zaman Mert'in hayatındaki işlevleri üzerinden belirginleşmektedir.
Anne, sevginin ve fedakârlığın temsilcisidir. Baba, uzaklığın ve düşünsel yabancılaşmanın kaynağıdır. Hilal, aşk ile ideal arasında yaşanan çatışmayı görünür kılar. Satılmış, kişisel husumetin ve yıkıcı kıskançlığın temsilcisi olarak öne çıkar. Avukat İbrahim ise vicdanı, dayanışmayı ve hukuka bağlılığı hatırlatır.
Bu karakterlerin her biri romanın temel meselelerinden birini taşımaktadır. Ancak bir roman kişisinin yalnızca belirli bir düşünceyi veya ahlaki özelliği temsil etmesi, onun edebî imkânlarını bütünüyle ortaya koymaya yetmez.
Örneğin Satılmış'ın kötülüğünün nedenlerini, Hilal'in kendi geleceğine ilişkin korkularını veya babanın oğluyla kuramadığı ilişkinin onda yarattığı duyguları daha yakından görebilmek, hikâyeyi farklı açılardan zenginleştirebilirdi.
Güçlü roman karakterleri yalnızca yaptıklarıyla değil, yapmak isteyip de yapamadıklarıyla, söyledikleri kadar sustuklarıyla ve başkalarının göremediği iç çelişkileriyle de varlık kazanırlar.
İsa Mert'in romanı, bu tür psikolojik derinleşmeler için oldukça zengin bir malzemeye sahiptir.
Hatıranın Samimiyeti ve Romanın Estetik Sorumluluğu
Otobiyografik eserlerde yazarın kendi geçmişine duyduğu yakınlık, anlatıya içtenlik kazandırırken eleştirel mesafeyi zorlaştırabilir. İsa Mert'in romanında da bu gerilim hissedilmektedir.
Mert, siyasi bağlılığını ve yaşadığı acıları yoğun bir duygusallıkla anlatmaktadır. Onun hayatındaki olayların çoğu, kendi değerler dünyası içinde anlam kazanmaktadır. Bu yaklaşım, okurun kahramanın iç dünyasına yakınlaşmasını kolaylaştırır. Ancak kimi zaman diğer kişilerin davranışlarının ve farklı siyasi düşüncelerin yeterince çok yönlü değerlendirilmesini sınırlandırabilir.
Edebiyatın başarısı, kahramanının her durumda haklı olduğunu göstermesinde aranmaz. Tam tersine, kahramanın kendi yanlışlarıyla, çelişkileriyle ve eksiklikleriyle yüzleşebilmesi, anlatıya daha güçlü bir insani derinlik kazandırır.
Bu nedenle Mert'in okul müdürünü korkutmak amacıyla silah sıkması gibi bir olayın yalnızca kahramanın yaşadığı haksızlıkların sonucu olarak değil, onun kendi ahlaki sınırlarını sorgulamamızı gerektiren bir davranış olarak değerlendirilmesi önemlidir.
Yazarın kendi siyasi çevresi dışındaki insanların acılarına duyarlılık göstermesi ise anlatının bu sınırı aşabildiği anlara işaret etmektedir. Özellikle sol görüşlü bir gencin idamından duyulan üzüntü, siyasi kimliğin ötesinde ortak bir insanlık duygusunun görünür hâle geldiği anlamlı bir ayrıntıdır.
İsa Mert'in anlatımındaki temel güç, yaşadıklarını samimiyetle aktarma isteğidir. Temel sınırlılık ise zaman zaman bu samimiyetin, olayları ve kişileri anlatıcının bakış açısından bağımsız biçimde geliştirmeye yeterince alan bırakmamasıdır.
Bununla birlikte eserin en önemli edebî imkânı açıktır. İsa Mert, siyasi bir hayat hikâyesini anlatırken bir insanın bir düşünceye neden bağlandığını, o bağlılık uğruna neler kaybettiğini ve yıllar sonra kendi geçmişiyle nasıl hesaplaştığını da anlatmaktadır.
Romanın edebî gücü, siyasi ideallerin açıklandığı anlardan çok, o ideallerin insan hayatındaki karşılıklarının görünür hâle geldiği sahnelerde belirginleşmektedir.
Sonuç: Bir Dönemin Ruhunu Anlamak İçin
İsa Mert'in Ya Sevdam Ya Kavgam romanı, yalnızca bir insanın hayat hikâyesi değildir. Türkiye'nin en çalkantılı dönemlerinden birinde yetişmiş bir kuşağın umutlarını, korkularını, sevdalarını, siyasi tutkularını ve hayal kırıklıklarını anlamamıza imkân veren değerli bir tanıklıktır.
Romanın merkezinde bir siyasi mücadele bulunsa da asıl hikâye, bu mücadelenin içinde kendisini var etmeye çalışan insanın hikâyesidir.
Burada Almanya'ya giden bir baba, bütün zorluklara rağmen ailesini ayakta tutmaya çalışan bir anne, babasının yokluğunda kendisine yeni bir aidiyet dünyası arayan çocuk, siyasi kutuplaşmanın içinde büyüyen bir genç, aşkıyla idealleri arasında sıkışan bir insan ve yıllar sonra kendi arkadaşlarının değişimi karşısında hayal kırıklığı yaşayan bir yetişkin vardır.
Bütün bunların yanında Satılmış gibi, kendisini gerçekleştirmek yerine başkasının hayatını zorlaştırmayı seçen bir karakter de bulunmaktadır. Bu karakter bize insan hayatındaki çatışmaların yalnızca siyasi düşüncelerden kaynaklanmadığını hatırlatır. Kıskançlık, kişisel yetersizlik duygusu ve başkasının mutluluğuna tahammül edememe gibi zaaflar da kimi zaman siyasi anlaşmazlıklardan çok daha yıkıcı sonuçlar doğurabilir.
Mert'in siyasi düşüncelerini benimsemek zorunda değiliz. Onun bazı davranışlarını yanlış bulabilir, olaylara bakışını tek yönlü veya eksik değerlendirebiliriz. Ancak bu eleştirel yaklaşım, hayatındaki acıları, fedakârlıkları ve hayal kırıklıklarını anlamamıza engel olmamalıdır.
Bir romanı değerli kılan yalnızca okurun kendisine benzeyen insanları bulması değil, kendisinden farklı düşünen insanların dünyasını da tanıyabilmesidir.
Yaycı köyündeki derneği neredeyse kutsal bir mabet olarak gören çocukla, yıllar sonra Ankara'da eski ülküdaşlarının makam ve mevki arayışları karşısında sarsılan Mete arasında uzun ve çetin bir hayat yolu bulunmaktadır. Bu yolun üzerinde baba özlemi, anne sevgisi, siyasi çatışmalar, işkence, dostluk, kişisel husumet, aşk ve ayrılık vardır.
Ancak bütün bu sarsıntılara rağmen Mete, gençliğinde benimsediği ideallere bağlı kalmayı tercih eder. Romanın kahramanını tanımlayan en belirgin özelliklerden biri, işte bu sürekliliktir.
Bununla birlikte romanın okurda bıraktığı asıl soru, bir insanın ideallerinden vazgeçip geçmemesi değildir. Daha önemli soru, o idealler uğruna neler yaşadığı, neleri kazandığı, neleri kaybettiği ve sonunda nasıl bir insana dönüştüğüdür.
Çünkü bir düşünceye ömür boyu bağlı kalmak, kendi başına bütün davranışları haklı veya değerli kılmaz. Bir insanın gerçek büyüklüğü, inançlarına sadakati kadar başkalarının hayatına, acılarına ve haklarına gösterdiği saygıyla da ölçülür.
Ya Sevdam Ya Kavgam adlı iki ciltlik eserin değeri, yalnızca anlattığı olaylarda değil, bir dönemin insanlarının dünyaya hangi duygularla baktığını, nelere inandığını, neler uğruna mücadele ettiğini ve hangi bedelleri ödediğini göstermesinde yatmaktadır.
Tarih kitapları bize çoğu zaman olayların ne zaman ve nasıl gerçekleştiğini anlatır. Edebiyat ise o olayların insanların kalbinde ve hafızasında bıraktığı izleri hissettirir. İsa Mert'in romanı, edebî bakımdan geliştirilebilecek yönlerine rağmen, bu ikinci alanda dikkate değer bir katkı sunmaktadır.
Bu nedenle Ya Sevdam Ya Kavgam adlı iki ciltlik eserin, özellikle 1970'li ve 1980'li yılların Türkiye'sini, sağ-sol kutuplaşmasının Anadolu'nun küçük köylerine kadar uzanan etkilerini ve bu dönemin insan ruhunda yarattığı derin kırılmaları anlamak isteyenler için vazgeçilmez değerde bir okuma olduğunu düşünüyorum.
Roman, yalnızca o yılları yaşamış olanların geçmişe dönüp kendileriyle yüzleşmelerine değil, sonraki kuşakların da anne babalarının hangi toplumsal ve siyasi koşullarda yetiştiğini anlamalarına yardımcı olabilir.
İsa Mert'i, kişisel hatıralarını edebiyatın imkânlarıyla buluşturma cesareti ve bir dönemin unutulmaya yüz tutan insan hikâyelerini gelecek kuşaklara aktarma çabası nedeniyle kutluyorum. Bu iki ciltlik eseri, yakın tarihimize ilgi duyanlara, bir kuşağın ruh dünyasını tanımak isteyenlere ve farklı siyasi düşüncelerin insan hayatındaki karşılıklarını anlamaya çalışan bütün okurlara içtenlikle tavsiye ediyorum.
Çünkü geçmişi gerçekten anlamak, yalnızca kimin haklı olduğunu araştırmak değildir. İnsanların neden öyle düşündüklerini, neden öyle davrandıklarını ve yaşadıkları hayatın onlarda hangi izleri bıraktığını da kavrayabilmektir.
Romanın belki de hafızada en uzun süre kalacak görüntüsü, Hilal'in elindeki o küçük kalemdir. Üzerindeki bozkurt işareti kazınmıştır. Ancak o işaretin silinmesi, Mert'in geçmişine yüklediği anlamı ortadan kaldırmamıştır. Kalem, aşk ile siyasi bağlılığın, kişisel mutluluk ile ideal uğruna fedakârlığın karşı karşıya geldiği bir hayatın bütün çelişkilerini üzerinde taşımaktadır.
1970'li yılların Türkiye'sinde siyasi kavgalar yalnızca sokaklarda yaşanmadı. Babalarla oğulların arasına girdi, aile sofralarını böldü, okul sıralarına taşındı, sevgilileri birbirinden ayırdı ve bir kuşağın hayatında silinmesi güç izler bıraktı. Üstelik bazı yaraların kaynağında siyasi görüş ayrılıklarından çok, insanın kendi içinde taşıdığı kıskançlıklar, korkular ve kişisel hesaplaşmalar vardı.
İsa Mert'in Ya Sevdam Ya Kavgam romanı, büyük tarihsel çalkantıların ortasında kendi kimliğini, sevdasını ve inançlarını korumaya çalışan bir insanın hikâyesidir. Aynı zamanda bir kuşağın kavgasını, hayallerini ve kayıplarını anlamak isteyenler için geçmişe açılmış değerli bir penceredir.
Mücahit Özden Hun
Ankara, 22 Ekim 2026