Ulus-devlet yapısındaki ikilem ve basiret
Değerli Okuyucular,
Bir insan, başka bir ülkede alınan kararı yanlış bulabilir. Haksızlığa uğradığını düşündüğü insanları savunabilir, tepkisini açıkça dile getirebilir. Bu, onun düşünce ve ifade özgürlüğünün bir parçasıdır. Fakat aynı söz bir devlet yöneticisinin ağzından çıktığında artık yalnızca kişisel bir görüş olarak duyulmaz. Sözü söyleyen kişinin makamı da konuşur.
Burada savunduğum, devlet yöneticilerinin başka ülkelerdeki haksızlıklar karşısında susması değildir. Bir devletin bağımsızlığına saygı göstermek, onun bütün uygulamalarını doğru bulmak anlamına gelmez. Ancak haklı bir eleştirinin hangi makamdan, hangi dille ve ne amaçla dile getirildiği de önemlidir. Çünkü devlet adına söylenen bir söz, yalnızca söyleyeni değil, iki ülke arasındaki ilişkileri de etkileyebilir.
Azerbaycan’da başörtülü öğrencilerle ilgili yaşanan tartışmalar bana bu farkı yeniden düşündürdü. Başörtüsü ve eğitim hakkı elbette başlı başına önemli konulardır. Fakat bu tartışmanın bir başka yönü daha var. Kendi ülkesinin yönetiminden sorumlu olan kişiler, başka bir devletin kararları hakkında konuşurken nasıl davranmalıdır? Bu sorunun cevabını ararken, içinde yaşadığımız ulus-devletler dünyasına biraz yakından bakmak gerekiyor.
Kralların dünyasından milletlerin dünyasına
Bugün dünya haritasında sınırları, bayrakları ve başkentleri bulunan devletler görüyoruz. Bu görünüm bize çok doğal geliyor. Oysa geçmişte dünyanın geniş bölgelerinde yönetme hakkı krallara, imparatorlara ve hanedanlara ait sayılıyordu. İnsanlar bir ülkenin eşit vatandaşları olmaktan önce bir hükümdarın tebaasıydı. Devletin kime ait olduğu sorusuna verilen cevap da bugünkünden farklıydı.
1789 Fransız Devrimi bu anlayışı derinden sarstı. Aynı yıl yayımlanan İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi, egemenliğin kaynağının millet olduğunu ilan etti. Elbette bu değişim bir günde başlamadı ve bir günde tamamlanmadı. Ancak bir ülkeyi yönetme hakkının yalnızca bir aileye ait olamayacağı düşüncesi giderek güçlendi.
On dokuzuncu yüzyılda İtalya ve Almanya’nın siyasi birliklerini kurması, farklı halkların kendi devletlerini istemesi ve büyük imparatorlukların milliyetçi hareketlerle karşılaşması bu değişimin önemli adımlarıydı. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı ve Avusturya-Macaristan gibi imparatorluklar tarihe karıştı. Devletin dayandığı temel düşünce, giderek bir hanedanın yönetme hakkından bir milletin kendi kendisini yönetme hakkına doğru değişiyordu.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bağımsızlık dalgası Asya ve Afrika’ya yayıldı. Sömürge yönetimleri birbiri ardına sona ererken yeni devletler doğdu. Daha sonra Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla dünya haritasına başka devletler eklendi. Eritre ve Güney Sudan’ın bağımsızlığı, Filistin’in 2012’de Birleşmiş Milletlerde gözlemci devlet statüsü kazanması da bu uzun tarihsel sürecin farklı örnekleri oldu.
Ben Fransız Devrimi’yle büyük bir ivme kazanan bu uzun dönemi ulus-devletler dönemi olarak görüyorum. İnternet, küresel ticaret ve uluslararası kuruluşlar dünyayı birbirine yaklaştırdı. Fakat sınırlar, vatandaşlık, bayraklar ve devletlerin kendi kararlarını verme isteği ortadan kalkmadı. Dünya değişiyor ama bağımsızlık ve egemenlik meselesi önemini koruyor.
Aynı ülkede yaşamak, birbirinin aynı olmak değildir
Ulus-devletler kurulurken yöneticilerin başlıca amaçlarından biri ortak bir kimlik yaratmaktı. İnsanların aynı dili konuşması, aynı tarihi öğrenmesi ve kendisini aynı milletin parçası olarak görmesi istendi. Okullar, askerlik, devlet kurumları ve yasalar bu düşüncenin yerleşmesinde önemli rol oynadı. Bazı ülkelerde çoğunluğun dini ve kültürü de ortak kimliğin merkezine konuldu.
Ancak toplumların gerçekliği her zaman bu beklentiye uymadı. Aynı sınırlar içinde yaşayan insanlar farklı diller konuşuyor, farklı inançlar taşıyor ve farklı geçmişlerden geliyordu. Kimi devletler bu çeşitliliği ortak vatandaşlık anlayışıyla birleştirmeye çalıştı. Kimileri ise farklılıkları tehlike sayarak baskı altına aldı. Böylece birlik sağlamak için kullanılan yöntemler, bazen yeni ayrılıkların ve huzursuzlukların sebebi oldu.
Oysa bir ülkenin güçlü olması için herkesin birbirine benzemesi gerekmez. İsviçre gibi farklı dillerin bir arada yaşadığı ülkeler bunu gösteriyor. Asıl mesele, insanların aynı hukuk düzeni içinde kendilerini eşit ve güvende hissedebilmesidir. Birbirinin aynısı olmayan insanlar da aynı ülkeye gönülden bağlanabilir.
Bana göre iyi devlet yönetimi burada başlar. Devletin görevi herkesi aynı kalıba sokmak değil, farklı insanların birlikte ve eşit haklarla yaşayabilmesini sağlamaktır. Kendi vatandaşını dışlanmış hissettiren bir yönetim, dışarıda ne kadar güçlü görünürse görünsün içeride sağlam bir huzur kurmuş sayılmaz.
Çıkarını korumak başka, başkasına hükmetmek başka
Her devletin önce kendi ülkesine karşı sorumlulukları vardır. Güvenliği sağlamak, ekonomiyi yönetmek, adaleti korumak ve vatandaşların haklarını gözetmek zorundadır. İnsanların geleceğe güvenle bakabilmesi, devlet yönetiminin temel ölçülerinden biridir. İçeride güven ve huzur olmadan dışarıda kalıcı başarı elde etmek kolay değildir.
Bunun yanında devletler dış dünyada da çıkarlarını korumak ve geliştirmek ister. Daha fazla ticaret yapmak, yeni pazarlara ulaşmak, enerji ihtiyacını karşılamak ve uluslararası kararlarda söz sahibi olmak için çaba gösterirler. Bu istek yalnızca büyük devletlere özgü değildir. Küçük devletler de imkânları ölçüsünde daha etkili ve daha güçlü olmak ister.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Bir ülkenin ticaretini artırması, komşularıyla iş birliği kurması veya dünyadaki saygınlığını güçlendirmesi emperyalizm değildir. Sorun, bu isteğin başka ülkelerin kaynaklarını denetleme, kararlarını baskıyla değiştirme ve bağımsız hareket etme imkânlarını daraltma arzusuna dönüşmesidir. İş birliği ile boyun eğdirme isteği aynı şey değildir.
Eskiden başka bir ülkeye hâkim olmak denildiğinde çoğu zaman askerî işgal akla gelirdi. Bugün ise aynı amaç farklı yollarla da izlenebilir. Bir ülkeyi ekonomik bakımdan bağımlı hâle getirmek, önemli kaynaklarını kontrol etmek veya iç siyasetini dışarıdan yönlendirmek de üstünlük kurmanın araçları olabilir. Elbette her yatırım, her anlaşma ve her diplomatik girişim böyle değerlendirilemez. Bakılması gereken, ilişkinin karşılıklı yarara mı, yoksa bir tarafın ötekine boyun eğmesine mi dayandığıdır.
Asıl ikilem nerede başlıyor?
Bir devletin hem kendi ülkesini yönetmesi hem de dışarıdaki çıkarlarını geliştirmesi başlı başına bir çelişki değildir. Bunlar devlet olmanın doğal sorumluluklarıdır. Çelişki, kendisi için bağımsızlık isteyen bir devletin başka bir ülkenin bağımsız kararlarını baskıyla yönlendirmeye kalkışmasıyla başlar. Kendisi için hak gördüğünü başkasına çok görmesidir asıl mesele.
Bir devlet düşünelim. Eğitim düzenini, ekonomik tercihlerini ve toplumsal hayatını ilgilendiren kararları kendisinin almak istediğini söylüyor. Dışarıdan baskı gördüğünde egemenliğini hatırlatıyor. Fakat başka bir ülke söz konusu olduğunda aynı hassasiyeti göstermiyor ve kendi istediği kararların alınmasını dayatıyor. İşte burada açık bir tutarsızlık ortaya çıkıyor.
Bu tutumu yalnızca büyük ve güçlü devletlerde aramak da doğru değildir. Daha küçük devletler de şartlar elverdiğinde komşuları üzerinde baskı kurmaya çalışabilir. Bunun yöntemi ve derecesi değişir. Her devletin emperyalist olduğu söylenemez. Ancak kendi bağımsızlığını korurken başkasının bağımsızlığını sınırlama eğilimi, farklı ülkelerde karşımıza çıkabilir.
Üstelik dünyadaki güç dengeleri yerinde durmaz. Bugün zayıf görülen bir ülke, yarın enerji kaynakları, ticaret yolları veya yeni dostluklar sayesinde daha etkili olabilir. Bugün güçlü olan bir devlet de ekonomik sıkıntıya veya siyasi yalnızlığa düşebilir. Bu yüzden iyi yönetici, yalnızca bugünkü gücüne bakarak davranmaz. Bugün başkasına uyguladığı ölçünün yarın kendi ülkesine de uygulanabileceğini düşünür.
Azerbaycan tartışmasına bu gözle bakmak
Bu geniş çerçeveyi, ülkeler arasındaki her tartışmayı emperyalizm saymak için kurmuyorum. Her sert açıklama da başka bir devlete hükmetme girişimi değildir. Azerbaycan örneği, daha çok devlet adına konuşmanın sorumluluğunu ve dost ülkeler arasında bile egemenlik hassasiyetinin önemini göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
Azerbaycan bağımsız ve laik bir devlettir. Kendi eğitim düzenini ve okul kıyafetleriyle ilgili kurallarını belirlemek, onun devlet kurumlarının görevidir. Ancak bu yetki, insan haklarına ve taraf olduğu uluslararası sözleşmelere uyma sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Bağımsızlık, bir devletin her kararının tartışılmaz olduğu anlamına gelmez.
Okul kıyafetleriyle ilgili düzenlemede başörtüsünün adı açıkça geçmemesine rağmen, uygulamada başörtülü bazı öğrencilerin ve öğretmenlerin okullara alınmadığı bildirildi. Bu nedenle eğitim hakkının engellendiği yönünde tepkiler ortaya çıktı. Bir çocuğun kıyafeti yüzünden eğitimden uzak kalmasını elbette sorgulayabiliriz. Böyle bir uygulamayı eleştirmek için Azerbaycan’ın bağımsızlığını veya laik devlet yapısını reddetmemiz gerekmez.
Türkiye’de Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral’ın konuya ilişkin sert açıklaması ise meselenin başka bir yönünü gündeme getirdi. Bir danışmanın her sözü Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî dış politika kararı değildir. Fakat devletin en üst makamlarına yakın görevlerde bulunan kişilerin açıklamaları, sıradan bir vatandaşın sözleri gibi de duyulmaz. Karşı ülke, o sözlerde kişisel bir görüşten daha fazlasını görebilir.
Benim dikkat çekmek istediğim nokta budur. Bir devlet görevlisinin eleştiri hakkı vardır ama taşıdığı makam, sözünün sorumluluğunu da büyütür. Haklı olduğunu düşünmesi, kullanacağı her dili uygun hâle getirmez. Eleştirinin amacı bir sorunun çözülmesine katkıda bulunmaksa, seçilen sözlerin bu amaca hizmet edip etmediği de düşünülmelidir.
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki tarihsel ve kültürel yakınlık bu sorumluluğu azaltmaz. İki ülke birbirine ne kadar yakın olursa olsun ayrı devletlerdir. Dostluk, birinin ötekinin yerine karar vermesi değildir. Tam tersine, birbirinin hassasiyetlerini bilerek konuşabilmeyi ve anlaşmazlıkları ilişkilere zarar vermeden çözebilmeyi gerektirir.
Bugün başka bir ülkeye yönelttiğimiz sözlerin benzeri yarın Türkiye’ye yöneltildiğinde nasıl karşılık vereceğimizi de düşünmeliyiz. Ancak mesele yalnızca “Başkaları da bizi eleştirir” endişesi değildir. Asıl mesele tutarlılıktır. Kendimiz için istediğimiz egemenlik saygısını başkalarına da göstermeli, insan hakları konusunda savunduğumuz ölçüyü yalnızca bazı ülkeler için değil, herkes için geçerli saymalıyız.
Devlet yönetmek, sözün sonrasını da düşünmektir
Başka bir devletin uygulamasını eleştirmek, tek başına onun iç işlerine hukuka aykırı müdahale etmek değildir. İnsan hakları da yalnızca bir ülkenin sınırları içinde önem taşıyan bir mesele sayılamaz. Eleştiriyle zorlayıcı müdahale arasındaki ayrımı korumak gerekir. Sorun, eleştirinin tehdide ve karşı devlete zorla karar aldırma girişimine dönüşmesidir.
Fakat devlet yönetiminde yalnızca neyin yasak olmadığına bakmak yetmez. Bir sözün söylenebilir olması, o sözün her durumda yararlı olduğu anlamına gelmez. Bazen kamuoyu önünde açıkça konuşmak gerekir. Bazen iki ülkenin yetkililerinin doğrudan görüşmesi daha iyi sonuç verir. Bazen de mesele uluslararası kurumlarda ele alınır.
Önemli olan, savunulan değerden vazgeçmeden doğru yolu bulabilmektir. Daha yüksek sesle konuşmak, her zaman daha etkili olmak değildir. Sert bir açıklama söyleyeni rahatlatabilir ama çözmek istediği sorunu daha da zorlaştırabilir. Devlet yöneticisi, kendi sözünün karşı tarafta nasıl duyulacağını da hesaba katmalıdır.
Ben devlet yönetiminde basiret derken bunu kastediyorum. Basiret, yalnızca bugünü görmek değil, bugünkü davranışın yarın doğuracağı sonucu da düşünmektir. Susmakla konuşmak arasında rastgele bir tercih yapmak değildir. Ne zaman, hangi dille ve hangi yoldan hareket edilirse daha doğru sonuç alınacağını tartabilmektir.
Yurtta sulh, cihanda sulh
Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözünü yalnızca güzel bir barış dileği olarak görmüyorum. Bana göre bu söz, aynı zamanda bir ulus-devlet kurmuş olan bir devlet adamının, bu yapıların nasıl yönetilmesi ve birbirleriyle nasıl ilişki kurması gerektiğine dair temel bir değerlendirmesidir. Bu yönüyle yalnızca Türkiye’ye değil, kendi bağımsızlığını koruyarak başka devletlerle bir arada yaşamak isteyen bütün ülkelere yol gösterebilecek bir ilkedir.
Çünkü bir devlet kurmak, yalnızca sınır çizmek, bayrak yükseltmek ve yönetim oluşturmak değildir. O sınırların içinde yaşayan insanların ortak bir geleceğe inanmasını sağlamak da gerekir. Aynı şekilde, dışarıdaki devletlerle sürekli çatışarak değil, karşılıklı saygıya dayanan ilişkiler geliştirerek ülkenin geleceğini güvence altına almak önemlidir. Ben bu özdeyişi, devlet kurmanın ardından gelen bu iki büyük sorumluluğun özlü bir anlatımı olarak okuyorum.
“Yurtta sulh”, kendi toplumumuzun sorunlarını hukuk, adalet ve karşılıklı anlayışla çözme sorumluluğunu hatırlatır. Buradaki huzuru, herkesin sustuğu değil, herkesin kendisini eşit ve güvende hissettiği bir düzen olarak anlamak gerekir. “Cihanda sulh” ise kendimiz için istediğimiz bağımsızlık ve egemenlik hakkını başka devletler için de tanımayı gerektirir. İçeride farklı insanlarla birlikte yaşamayı öğrenirken dışarıda da farklı devletlerle eşitlik ve saygı temelinde ilişki kurabilmeliyiz.
Yazı boyunca üzerinde durduğum ulus-devlet ikilemiyle bu sözün buluştuğu yer tam da burasıdır. Kendi bağımsızlığına saygı isteyen bir devlet, başkalarının bağımsızlığını hiçe sayamaz. Kendi halkının huzurunu korumak isteyen bir yönetim, başka toplumların huzurunu bozmayı olağan bir siyaset yöntemi hâline getirmemelidir. Bu açıdan bakıldığında “Yurtta sulh, cihanda sulh”, ulus-devletin kendi gücüne ve çıkar arayışına ölçü koyması gerektiğini hatırlatan bir yönetim ilkesi olarak değerlendirilmelidir.
Elbette barış istemek, tehlikeleri görmezden gelmek veya ülkenin çıkarlarını savunmaktan vazgeçmek değildir. Başka devletlerin bağımsızlığına saygı göstermek de haksızlıklar karşısında susmayı gerektirmez. Gerektiğinde kararlı olmakla gereksiz gerilimlerden kaçınmak birbirine aykırı davranışlar değildir. Asıl basiret, hakkını savunurken başkasının hakkını yok saymamak, bir yanlışa karşı çıkarken daha büyük bir sorunun kapısını açmamaktır.
Devletler çıkarlarını korumaya ve dünyada daha etkili olmaya devam edecektir. Ancak bu isteğin başkalarına baskı kurma arzusuna dönüşmesini önlemek, iyi yönetimin temel sorumluluklarından biridir. Devletin büyüklüğü yalnızca sahip olduğu güçte değil, o gücü ne zaman ve nasıl kullanacağını bilmesinde de görülür.
Bir birey vicdanıyla konuşabilir. Devlet yöneticisi ise vicdanının yanına ülkesinin yarınını da koymak zorundadır. Bu, vicdanını susturması değil, sözünün taşıdığı kamusal sorumluluğu unutmaması demektir. Çünkü devlet yöneticisinin düşünmeden attığı bir adımın bedelini bazen bütün bir millet öder.
Mücahit Özden Hun