Son Yazılarımız

İRADENİN ZAFERİ: YUSUF AKGÜN (ÜÇÜNCÜ BÖLÜM)

Loading

ENGELLİ YURDUNDA VAROLUŞ MÜCADELEM

Babamdan, Iğdır’dan ve ailemden kopuş yüreğime bir isyan duygusu yerleştirdi. Kollarımı kaybetmeme değil babamı kaybetmeme üzülüyordum. Altı yaşındaki çocuk ne anlar ki ayrılıktan demeyiniz sakın! Aileme olan hasretim yetmezmiş gibi zorlukla konuştuğum ve anladığım Türkçe, başka bir engel olarak karşımda duruyordu. Kısacası; rahatım, huzurum ve güvenim elimden alınmıştı.

(Soldan sağa) Mücahit Özden Hun, Şeval Hun ve Yusuf Akgün

Görevlilere direniyor, “Bavo! Bavo!” diye ağlayarak çığlık atıyordum. Beni kontrol etmekte zorlanacaklarını anlayınca yakalayıp bir odaya kapattılar. Hırçınlığım dinmiyor, aralıksız bir şekilde duvarı, kapıyı tekmeliyor, kendime zarar vermeye çalışıyordum. Daha yeni yeni iyileşen yaralarımı duvara sürerek soyuyor, kanatıyordum.

Yemek yemeyi reddediyordum. Mecbur kaldılar, zorla yemek yedirmeye çalıştılar. Ağzıma konan her lokma boğazımda düğümleniyor, yutamıyordum. Ağlamaktan ve kederden yorgun düşmüştüm.

Ruhumun dinginleştiği, yenilgimi kabullendiğim bir gün beni rehabilitasyon bölümüne aldılar. O yıllar engelliler, engel durumuna göre sınıflandırılmaz, herkes aynı odaya konurdu.

Rehabilitasyon odasına girince şaşkınlığım arttı. Burada her yaş grubundan, çeşit çeşit engelli çocuklar vardı. Bazıları zihinsel özürlüydü. Durumları ağırdı. Saldırganlıklarını sınırlamak için bellerinden zincirle bağlanmışlardı. Duvardan uzak tutuyorlardı. Yoksa ilk fırsatta kafalarını duvara vuruyor, kendilerine zarar veriyorlardı.  Görevliler, bu çocukları zincirle bağlayarak kendilerince bir çözüm ürettiklerini düşünüyorlardı. Haksız da değillerdi. Zihinsel engellilerin konulacağı özel bölmeler yoktu. Bu türden engelli akranlarımı görünce kendi derdimi unutup korkuya kapılmadım değil.

Odada yoğun bir koku vardı. Arada bir, durumu uygun olan çocukları dışarı çıkarıp havalandırıyorlardı. Hiç unutmuyorum. Daha ilk bahçeye çıkardıklarında kaçma teşebbüsünde bulundum. Yurdun kapısına doğru koştum ama daha oraya varmadan beni yakaladılar. Aklımca, babam kapının öte yanında beni bekliyordu veya en kötüsünden bir yolunu bulup Iğdır’a gidecektim. Mecbur kaldılar, başıma bir görevliyi nöbetçi olarak diktiler.

Aradan zaman geçtim. Bir yandan fırsat bulup kaçmayı planlarken bir yanda da Türkçemi geliştiriyorum.

İKİ İYİ İNSAN: AYŞEGÜL HOCA VE OSMAN HOCA

Bir gün Ayşegül isimli bir fizyoterapist hoca geldi. Benimle yakında ilgilendi. Fizyoterapi bölümünde fizik tedaviye gitmemi istedi. Kabul ettim. Amacım orada bir fırsatını bulup kaçmaktı.

Fizyoterapi bölümünü görünce ruhum açıldı. Rahat ve geniş bir ortamdı. Duvarlar, masalar rengârenkti. Bunca sıkıntıdan sonra ruhum huzura kavuşmuş gibiydi ancak hâlâ kaçıp aileme kavuşmak duygusu ile doluydum. Görevlilerin güvenini kazanıp oradan kaçmak düşüncesi hâlâ zihnimin bir köşesindeydi.

Fizyoterapi bölümü rengarenkti

Fizyoterapi bölümünde rahat etmeye başladım. Görevliler çay yaptıklarında beni de aralarına alıyor, hırçın ruhumu teskin etmeye çalışıyorlardı. Osman Hoca, elindeki basketbol topunu bana doğru atıyor, ben de vücudumu, yarım kolumu kullanarak topu yerde yuvarlıyor, mutlu oluyordum. Bazen Osman Hoca engelli çocuklarla basketbol takımı kurar beni de onların arasına dahil ederdi. Osman Hoca, topu bana atar, kollarım olmadığı halde topu bir şekilde vücudumla iterek oyunun bir parçası olurdum.

Görevlilerin olmadığı zamanlar, ağırlık çalışır, yarım kalan sağ kolumu güçlendirirdim. Bazen çalışma temposunu öylesine abartırdım ki koltuk altım kanar ama bunu görevlilerden saklardım.

Bir gün kendi kendime söylendim: “Eğer bu ağırlıklarla çalışma gücüm varsa kendi üstümü de giyinebilirim.”

O günden sonra bin bir zorlukla da olsa kendi üstümü tek başıma giyinmeye başladım. Geçenle zamanla artık bağımsız hareket etmeyi öğrenmeye başlamıştım.

4-5 yaşlarımda iken Iğdır’da Karakuyu köyü merasında kanallar açılıyordu. Aras Nehri’nin suyunu taşıyacak bu kanallarla çorak toprakların ıslah edilerek tarıma açılması umut ediliyordu. Köyün çocukları bir araya gelir, devasa iş makinelerini izlemeye koyulurduk. En çok ilgimi çeken kaldıraç makinesiydi. Destek alarak kocaman kepçeleri hareket ettirebiliyordu.

Karakuyu merasında toprak kanal açan makineler

Birden bunu hatırladım. Kaşığı, kepçeye benzettim. Kaşığın orta kısmını tabağın kenarına denk getiriyor, yarım kolumu kullanarak kaşığı doldurup ağzıma götürebilmeyi öğrendim. Kendi yemeğimi yiyebilmek özgüvenimi daha da artırdı.

***

Aradan bir yıl geçti. Bir gün babam ziyaretime geldi. Acı bir gerçekliğin farkına vardım: Bizi birbirimize bağlayan sevginin yıprandığını ve ruhlarımızın koptuğunu hissettim. Değişen babam değil bendim. Dünyaya ve olaylara artık farklı bir gözle bakıyordum. Yedi yaşımdaydım ama sanki yüz yıl yaşamış gibi içsel bir olgunluğu yüreğimde taşıyordum. Babam ne diyeceğini bilemez bir halde öyle durdu, hüzünlü yüz ifadesi ve çaresizlik duygusuyla ayrıldı. Sıkı sıkı tembihledi:

“Kurê min, me ji bîr bike! Neyê Îdirê! ” (Oğlum, bizi unut! Iğdır’a gelme!”

***

Yuvada çocuklar arasında sürekli bir mücadele ve çekişme vardı. Orman kanunu hüküm sürüyordu. Güçlü olanlar güçsüz olanları eziyor, baskı altına alıyordu. Ben, yaşıma bakmaksızın kimseye boyun eğmiyor, direniyordum. Bu asiliğim ve cesaretim rakiplerimde rahatsızlık yaratıyordu.

Haksızlıklara direndikçe, bedenimi korudukça başka konularda da söz sahibi olmaya başladım. Örneğin istemediğim bir yemeği reddediyor, durumu görevlilere şikâyet ediyordum.

Bir gün benim için talihsiz bir olay gelişti:

Kasım Hoca isimi bir görevli vardı. Biz engelli çocuklar yerde “L” harfi şeklinde oturmuşuz. Kasım Hoca da aramızda dolaşıyor. Çocuklara karşı sert bir yaklaşımı vardı. Yanımıza yaklaşır okşar bahanesiyle elini yanağımıza atar sertçe sıkardı ya da kulağımızı çekerdi.

İntikam almaya karar verdim. Ayak parmaklarımı ustaca kullanmayı öğrenmiştim. Yanımda oturan engelli akranımın ayaklarını çarşafla sıkıca bağladım. Çocuk kalkmak isterken yere düştü. Sinirlendi. Kasım Hoca, çocuğa yaklaşınca, var gücüyle Kasım Hoca’ya vurdu.

ENGELSİZ ÇOCUKLAR ARASINDA BİR “ENGELLİ” ÇOCUK

Yönetim bütün bu olup bitenlerden beni sorumlu tuttu. Beni engelliler bölümünden alıp normal çocukların olduğu bölmeye verdiler. Bu çocuklar; anne ve babaları olmayan veya ailelerinin imkanı olmayan yetim, sahipsiz çocuklardı. Fiziksel bir engelleri yoktu. Benim için zor günler başlamıştı.

Bu çocuklar hırçın ve acımasızdı. Fiziksel ve zihinsel bir engelleri olmadığı için istedikleri gibi hareket edebiliyorlardı.

Bir gün suyun içine düştüm, üzerimdeki kazağın sağ kolu suya battı. Ben bu durumdayken diğer bir çocuk beni suyun içine iteklemek istedi. Ben de bu hamleye fırsat vermeden, vücudumu hızla çevirerek ıslak kazak kolunu çocuğun yüzüne savurdum. Çocuk, acıyla çığlık attı. Canının yandığı belliydi. O gün şunu öğrendim. Kollarım yoktu ama kazağımın kollarını ıslatarak, vücudumu kullanarak, onları bir kol gibi kullanabilirdim.

Engelli olmayan bu çocuklar arasında artık beni başka bir hayat bekliyordu. Çocuklar el parmaklarıyla misket oynarken ben de onların arasına karışır ayak parmaklarımı kullanarak oyunun bir parçası olurdum.

Kaldığımız odanın altından kanalizasyon geçiyordu. Bir gün 3-4 arkadaş bir araya gelip delik açıp kanalizasyona indik. 2-3 km. boyunca kanalizasyon içinde ilerledik. Kendimizi macera tutkusuna öylesine kaptırmıştık ki insan pisliğine, kokuya aldırış etmezdik. Dönüş yolumuzu kaybetmemek için de bir çözüm bulmuştuk. Her üç metreye bir gazoz şişesi koyuyor, bunları birbirine iple bağlıyorduk. Böylece dışarı çıkar, açık havada dolaşır, Hasköy’e kadar inerdik. Bu kısa süren özgürlüğümüz ruhumuzu okşar, bizi yaşama bağlardı.

***

Bir gün yuvada bir etkinlik yapılacaktı. İsmail isimli bir temizlik şefimiz vardı. Ortalığı düzene sokarken 3-4 çocuğun kayıp olduğunu anlar. Aramaya koyulurlar. Kanalizasyona açılan deliği keşfederler. Durumu jandarmaya bildirirler. Açık havada koşup eğlenirken jandarma bizi yakaladı. Yuvaya geri getirdi.

O günden sonra “elebaşı” muamelesi görmeye başladım, çünkü bütün bu cin fikirler benden çıkıyordu.

Kanalizasyona açılan delik kapatılınca bu kez başka bir macera peşinde koşmaya başladık. Kaldığımız yuvanın balkonuyla dağın yamacı arasında 2-3 metrelik bir mesafe vardı. Bir yolunu bulup yamaca çıkıyor, arabaların lastiklerini söküyor, üzerlerinde kayıyorduk. Bir keresinde kayarken hızımı alamayıp kafamı duvara tosladım. Hastaneye kaldırdılar. İyileştikten sonra tekrar yuvaya döndüm. Bu kez farklı bir macera peşindeydim. Dolabın kapağını söktük. Altını sabunlayıp kaygan hale getirdik, merdivenden aşağı keyifle kaymaya başladık. Yine kafamı duvara vurup kendimi hastanede buluyorum.

KALEM TUTMANIN ZAFERİ

Okullar açılınca bir grup olarak bizi Pursaklar’daki Ayyıldız İlkokulu’na gönderdiler. Akranlarım arasında fiziksel engeli olan tek çocuktum. Öğretmenler bana acıyor, “Ah zavallı! Hem engelli hem yurt çocuğu,”  diyorlardı. Gözyaşını tutamayanlar bile vardı. Sabahları öğretmen sınıftan içeri girince sıraları tek tek dolaşıp, “Günaydın çocuklar!” diyordu. Sıra bana gelince gözleri doluyordu. Ben de bu acıma duygusundan rahatsız oluyordum. İki kolum yoktu ama ben de en az diğerleri kadar yetenekli ve yaratıcıydım. Bunu ispatlamam gerekiyordu.

Öğretmeni dikkatlice dinliyor, derslerimi ciddiye alıyordum. Sınıf arkadaşlarıma bakıyor, kalemi nasıl tuttuklarını nasıl kullandıklarını pür dikkat izliyordum.

Öğretmen bir gün test usulü sınav yapacaktı. Sadece doğru olan şık işaretlenecekti. Öğretmen test kağıtlarını dağıtırken gayri ihtiyari benim önüme de bir sınav kağıdı koydu. Kalemi ağzımla tutup doğru cevapları işaretlemeye koyuldum. O an bütün sınıf büyük şaşkınlıkla dönüp bana baktı. Öğretmen de başucuma dikildi. Hiç unutmuyorum 25 sorunun tamamını doğru cevaplamıştım. Sınıfta bu başarıyı yakalayan tek öğrenciydim.

Artık kalem kullanabildiğim için önümde yeni bir hayatın başladığını anlamıştım. Öğretmenimin gözlerinde acıma duygusu yerinde şimdi hayranlık dolu bir bakış vardı. Zaferimden dolayı mutluydum.

Yusuf Akgün, kalemi ağzıyla tutarak portre çalışması yapıyor

ÜÇÜNCÜ BÖLÜMÜN SONU                    DEVAM EDECEK