![]()
BİR YURTTAN DİĞERİNE SÜRGÜN
Pursaklar Saray Çocuk Yurdunda günler kendi halinde geçip gidiyordu. Yaşamın monoton rengini parçalamak için arkadaşlarla bazen macera ve heyecan peşinde olurduk.
Bir gün bir elma bahçesine daldık. Sahibi bizi görünce tüfekle üzerimize ateş açtı. Silah sesini duyan jandarma çok geçmeden olay yerine geldi. Havaya ateş açarak ortalığı sakinleştirdi. Jandarma, bizleri toplayıp yurda götürdü.
Suç üzerimde kaldı. Yurt yöneticileri beni uzaklaştırmaya karar verdiler. Eşyalarımı apar topar toplayıp beni Keçiören Çocuk Esirgeme Yurduna naklettiler. Dokuz yaşındaydım.

(Soldan sağa) Mücahit Özden Hun, Yusuf Akgün, İzzet Akçin ve Yusuf Akgün’ün yetiştirme yurdundan arkadaşı Bahtı Budak
KEÇİÖREN ÇOCUK ESİRGEME YURDU
Pursaklar, kırsal kesimde kaldığı için buradaki çocuklar haklarını bilmez, itiraz etmez, emirleri olduğu gibi yerine getirirlerdi. Ancak Keçiören, Ankara’nın şehir kültürüyle bütünleşmişti. Bu yurtta kalan çocuklar sistemi daha iyi biliyor, bu da onları şımarık ve söz dinlemez yapıyordu.
Değerli hocalarımız vardı ama onların sevgi dolu yaklaşımı şiddet eğilimindeki bazı bakıcıların gölgesinde kalıyorlardı. Örneğin bir bakıcı kadın vardı. Baskı, tehdit ve şiddeti kendisine bir yöntem olarak benimsemişti. Nefes aldırmıyordu.
Beni “E Blok” olarak bilinen bölüme verdiler. İlk 6-7 ay çok sıkıntı çektiğimi itiraf etmeliyim. Çok dayak yedim. Dayağı atan hocalar değil akranlarımdı.
Bakıcı kadın, ilginç bir yöntem bulmuştu: Kendisine itaat etmeyen bir çocuğu kendisi şiddet uygulamaz, yurtta kalan çocuklar arasında örgütlediği hani deyim yerindeyse “mafya” türünden bir grubu devreye sokardı. Yaşça benden büyük olan akranlarım etrafımı alır, tehdit eder, bununla yetinmez işkence seansını başlatırlardı.
İşkencenin en rağbet gören şekli şöyleydi:
Bir çarşaf getirilir, içine konurdum. Akranlarım çarşafın dört yanından tutarak önce beni çarşaf içinde hafifçe zıplatırlar, sonra tempoyu gittikçe artırır, yukarı doğru savururlardı. Ne zaman bedenim tavan değse o anda çarşafı hızla altımdan çekerler, ben de yere çivi gibi çakılırdım. Vücudumdaki ağrılar günlerce geçmezdi.
Oldum olası lahana ve kapuska sevmem. Hani deyim yerindeyse açlıktan ölmeyi tercih eder ama kapuskaya kaşık sallamak istemezdim. Böyle günlerde de bakıcı kadının örgütlediği akranlarım etrafımı alır, bir kısmı ağzımı zorla açarken diğerleri kapuskayı kaşıkla zorla yedirmeye çalışırlardı.
Dirençli ve kararlı bir yapıya sahiptim. Yapılan işkencelere rağmen ezildiğimi belli etmez, her seferinde bağımsız kişiliğimi onlara kabul ettirmek için fırsat kollardım.
Bakıcı kadından intikam almak zamanı geldiğine inandım. Benim gibi sürekli haksızlığa uğrayan bir arkadaşla kafa kafaya verip bir tuzak planladık. Bir kova bulduk. Kanalizasyona inip fare aramaya koyulduk. Kovaya 5-10 tane fare yerleştirdik; ağzını alüminyum folyoyla kapattık.
Sıra bakıcı kadını tuzağa çekmeye kalıyordu. Bir arkadaşımız kadını kızdırdı. O da eline sopa alıp peşine düştü. Bu, tam da planımıza uygun bir durumdu. Bakıcı kadının sinirli adımlarla koridordan geldiğini görünce kovayı kapının üzerine yerleştirdik. Kadın, kapıyı açar açmaz kova ve içindeki fareler kafasına indi. Bakıcı kadın, korkudan deliye döndü. Çığlık atarak uzaklaştı.
Gerekli inceleme ve soruşturmalar yapıldı. Bu fikrin benden çıktığı anlaşılınca iyi bir dayak yedim. Umursamıyordum. Nasıl olsa beni Iğdır’a göndermeyeceklerdi. Ben de onların zulmüne ve keyfi yönetimine dik duruş sergileyerek bir anlamda kendimi ispatlıyordum.
***
Siyah renkte hortumlar vardı. Onları uç uça bağlar, pencereden sarkıtarak bahçeye iner, yurttan kaçar, ortalıkta dolaşır, keyfim istediği zaman da geri dönerdim.
Iğdır’dan gelen giden yoktu. Kaderime terk edilmiştim. Gerçi Adil Aşırım Bey, Musa Tezel isimli bir dostunu gönderiyor, durumum hakkında bilgi ediniyordu.
Musa Tezel, eli açık ve cömert birisiydi. Eli boş gelmezdi. Yurttaki çocukların gönüllerini hoş edecek şekilde her türden yiyeceği paketlerle getirir, orta yere koyardı. İtiraf etmeliyim Musa Tezel Bey’in üzerimde emeği çoktur. Sonraki yıllar Iğdır’a gittiğimde Musa Tezel Bey’in ailesi de beni sahiplenir, “Torunumuzdur, görmek istiyoruz,” derdiler.
(Değerli hemşehrilerim Adil Aşırım Bey ve Musa Tezel Bey’e bu insani davranışlarından dolayı kendi adıma teşekkür ediyorum. Mücahit)

Iğdır Milletvekili Adil Aşırım ve Iğdır’ın sevilen şahsiyetlerinden Merhum Hasan Tezel’in oğlu Musa Tezel
Can sıkıntısı ve isyan duygusunu iç içe taşıyordum. Bir gün de kovaya fareleri doldurup, kovanın koluna misina ipi bağladık.
C Blokta kızlar vardı. Eğitim alıyorlardı. 18 yaşında yurttan çıktıklarında hayatlarını kazanabilmeleri için çeşitli meslekler öğretiliyordu. Kovayı C Bloka sarkıttık. Meraklı bir kız folyoyu kaldırıp kovadaki fareleri görünce çığlık atar, C Blok’da ana-baba günü yaşanır. Suçluyu yani beni hemen tespit edip iyi bir dayaktan geçirdiler. Doğrusu bu tür dayakları umursamıyordum. Benim için önemli olan varlığımı kanıtlamak, yaşam mücadelesinde sesimi duyurmaktı.
KÖPEK VE KEDİLERE KRAVAT
Engelli ve yurt çocuklarının içinde bulunduğu trajik yaşamı bir fırsata döndürüp reytinglerini artırmaya heveslenen sanatçılar vardı. Bir gün ünlü bir bayan sanatçı, TV kameralarını da arkasına alarak yurdu ziyarete geleceği haberini aldık.
Çocuklara banyo yaptırıldı, temiz kıyafetler verildi. Erkek çocukların kravat takması istendi. Hani modaya uygun bir kravat olsa belki itiraz etmeyeceğim ama eski moda kravatları boynumuza geçirmek istediler. İtiraz ettim. Ancak diğer arkadaşları ikna edemeyince takmak zorunda kaldım.
Çok geçmeden bayan sanatçı sokaktaki çocukları da arkasına takarak yurda geldi. Kameralar önünde şov yapıyor, “engelli ve yurt” çocuklarının sorunlarına nasıl ilgi gösterdiğini kanıtlamaya çalışıyordu. Arkadaşları örgütledim. Yumurtalar elden ele dolaştı. Benim yumurtayı fırlatmamla diğer arkadaşlar da bayan sanatçıyı yumurta yağmuruna tuttular. Kameramanlar ve bayan sanatçı zor bela kaçabildiler.
Bu durum Bakanlığa şikâyet edilir. Çok geçmeden Devlet Bakanı Hasan Gemici’nin yurdu ziyarete geleceğini öğrendik. Tekrar bizi yıkadılar, üzerimize tertemiz elbiseler giyindirdiler, ancak yine modası geçmiş kravatları boynumuza geçirdiler.
Bu kez kravatları takmamaları için arkadaşları ikna edebildim. 5-10 kadar bir arkadaş grubu marangozhaneye gittik. Kravatları çıkardık. Yurdun etrafından ayrılmayan sokak kedileri ve köpekleri vardı. Kravatları onlara taktık. Sonra gizliden D Blokun üzerine çıkıp olup biteni seyre daldık.
Köpekler boyunlarına takılı kravattan kurtulmak için olmadık hareketler yapıyor, hatta kendilerini yerde yuvarlıyor, kravatın ucunu çekiştirip duruyorlardı. Komik bir durum vardı.

O anda önde valinin arkasında Bakanın çakarlı arabaları gözüktü. Yurt yöneticilerini bir telaş aldı. Sağa sola koşuşturmalar başladı. Vali ve Bakan arabadan indiler ama boyunlarına bağlanan kravattan kurtulamayan köpekler intikam alırcasına onlara karşı saldırıya geçtiler. Ortalık ana baba günü oldu. Kimse ne olduğunu anlayamamıştı. Zor bela Vali ve Bakanı köpeklerden kurtarıp yurda getirdiler.
Akşam olunca müdür yardımcısı çocukları topladı. Gözüne kestirdiklerini sorguya çekti. Onlar da “Bu Yusuf’un fikriydi,” diye hemfikir bir beyan verince bir ceza almam artık kaçınılmazdı.
Müdür Yardımcısı beni odasına çağırttı. Masasının önünde ayakta dikildim. Tatlı bir dille, “Otur! Otur!” dedi. Oturdum. Sehpanın üzerinde çay ve çeşit çeşit bisküviler vardı. “Hadi Yusuf! Bak bunlar senin için,” dedi. Şaşırmıştım. Bir şeyden şüphelenmeden bisküvileri zevkle atıştırmaya başladım. Arada bir iltifat ediyor, “Demek köpek ve kedilere kravat takılması fikri senindi, öyle mi? Vallahi pes doğrusu! Zekice bir fikirdi. Hayran kaldım,” türünden laflar ediyordu. Ben de gururlanıyor, bisküvileri daha da bir zevkle atıştırıyordum.
Bu nazik (!) davetin en güzel anında Müdür Yardımcısı, gülerek bir kâğıt uzattı:
“Hadi Yusuf, şu kâğıdı imzala! Senin için güzel şeyler olacak. Herkes seninle gurur duyacak.”
Ben de kalemi ağzımla tutarak kâğıdı okumadan altına imza attım.
Neye imza attığımı bilmiyordum. İmzamı attıktan sonra da bisküvileri iştahla yemeye devam ettim.
Meğerse Müdür Yardımcısı bana şöyle bir kâğıt imzalatmıştı:
“Kendi isteğimle başka bir yurda gönderilmek istiyorum. Yusuf Akgün”
Beni Etimesgut Fatma Uçer Erkek Yetiştirme yurduna gönderdiler. Arkamdan da bir yazı göndermişler: “Bu çocuk çok tehlikeli!”
ETİMESGUT FATMA UÇER ERKEK YETİŞTİRME YURDU
On yaşındaydım ama gittiğim yurttaki çocukların yaşı 12-18 yaş arasında değişiyordu. Yurtta kendilerine göre bir şey uydurmuşlar: “Hoş geldin dayağı.”
Beni aralarına aldılar, dövmeye başladılar. Abilerden birisi eline tırtıklı bir sabun aldı, yüzüme sert bir tokat indirdi. Yüzüm delik deşik oldu. O gün yedeğim dayağın acısını hâlâ iliklerimde hissederim.
Kural gereği engelli olmayan yurt çocuklarının 18 yaşından sonra yurtta kalmaları yasaktır. Hayatını yurtta geçiren, 18 yaşına geldiği için yurttan çıkarılan abilerimiz kalacak yerleri olmadığı için yurda yakın bir yerde sokak çocukları olarak yaşamlarını devam ettirirlerdi. Yurtta kalanlar ne yapıp eder ekmek, öteberi aşırır, ekmek arası yapıp abilerimize verirdik.
***
Etimesgut İlkokuluna devam etmeye başladım. Benim gibi yurtta kalan akranlarımla birlikte okula gidiyor, birlikte geri dönüyorduk.
Yeni dönem başladı. Hangi sınıfta olduğumu bilmiyordum. Okulun dördüncü katındaki Müdür Yardımcısının odasına gittim.
“Hocam, sınıfımı arıyorum.”
Üzerimde kollu kazak olduğu için engelli olduğumu anlamadı. Normal öğrencilerden birisi zannetti:
“Annen baban nerede?”
“Ben yetiştirme yurduna kalıyorum.”
Müdür Yardımcısı bunu duyunca hışımla yerinden kalktı. Dolabın yanındaki sopayı kapıp beni kovaladı. Bir yandan da bağırıyordu:
“Demek yetiştirme yurdunda kalıyorsun ha!”
Ne olduğunu anlamış değildim. Bahçede yakaladı. Kulağımdan tutup sertçe büktü. İtekledi. Tekmeledi.
Olayın gerçek nedenini sonradan anlayacaktım. Müdür Yardımcısının oğlu da bu okulda öğrencidir. Bir gün evdeki TASO olarak bilinen çocuk oyuncağını okula getirir. Bir öğrenci de yetiştirme yurdundan gelen akranlarımı kafayı alır, “Bu çocuktan bu TASO’yu getirin size para vereceğim,” der. Onlar da çocuğu hem döver hem de elindeki TASO’yu zorla alırlar. Bu yüzden Müdür Yardımcısı yurttan gelen öğrencilere karşı ön yargılı ve nefret duygusuyla hareket ediyordu.

Taso Oyuncağı
Benim dövülmem yetiştirme yurdundan gelen akranlarım arasında infial yarattı. Hep birlikte okuldan ayrılıp yurda döndük. Akranlarım, yurt müdürünün huzuruna çıkıp, “Müdür yardımcısı kardeşimizi dövdü,” diye şikâyet ettiler. Ancak yurt müdürü ilgili olmadı. Bunun üzerine akranlarımla birlikte Etimesgut İlkokulu’na baskın düzenledik. Bir grup Müdür Yardımcısını döverken bir grup da arabasına ciddi zarar verdik.
Yurda dönünce müdür, beni alaycı bir tarzda karşıladı:
“Ooo! Çete başımız yurda teşrif ettiler. Şu duvardaki haritaya bak. Nereyi beğeniyorsan oraya gideceksin!”
Zihnim 4-5 yaşlarıma gitti. Babam duvar örerken Lazca şarkı söyler, konuşur, kendi kendine gülerdi.
Ben de gösterilen haritada Trabzon’u seçtim. Ertesi gün pılım pırtım ne varsa hızla toplandı, bir öğretmen eşliğinde Trabzon Çocuk Esirgeme Yurduna gönderildim.

Yusuf Akgün, resim sergisinde
DÖRDÜNCÜ BÖLÜMÜN SONU DEVAM EDECEK
Mücahit Özden Hun | Hunacademy