![]()
YAŞAM DEPRESYONUYLA BOĞUŞAN AİLEM
Yurtiçi Kargo yetkilisi beni Iğdır’daki jandarmaya teslim edince, acaba beni Ağrı’daki Çocuk Esirgeme Kurumu’na geri gönderirler mi diye yüreğimi endişe ve korku doldurdu. Sağlık durumum iyi değildi. Uzun süre soğukta kalmış, vücudum morarmıştı. Beni hastaneye yatırdılar.
Babam hastanede olduğumu öğrenince apar topar geldi. Babam da inşaattan düşmüş ayağını kırmıştı. Ayağı sarılıydı. Bacağı yara bere içindeydi. Her zamanki gibi yüzünde derin bir mutsuzluk ve huzursuzluk duygusu vardı. Sessizce yanıma oturdu. Kendine kendine konuşuyor, hayatın önüne çıkardığı zorluklardan bıkkın olduğunu belli ediyor, sitem dolu bir ses tonunda söylenip duruyordu.
Birlikte eve döndük. Bu benim için aile gerçekliğimle bir yüzleşmeydi. Daha önceleri çocuk yaşta iki yılda bir izin alarak baba evini ziyarete gelmiştim. Ancak uzun yıllardır baba evine ilk kez geliyordum. Artık bir delikanlıydım ve ailemin durumunu daha iyi değerlendirebilecek bir durumdaydım.
İki düşünce arasında boğuşuyordum: Bir yandan çocukluğumun ilk göz ağrısı Ağrı Dağı, köyümün toprakları ve anne-baba sevgisi; diğer yandan engelli bir delikanlı olarak Iğdır’da beni nasıl bir geleceğin beklediği konusuydu.
Bazen duygularıma yenik düşüyor, ne pahasına olursa olsun anne-babamın yanında kalmak düşüncesi ağır basıyordu. Ancak babamın sinirli hali, bir anlamda yaşamdan küsmüş gibi sessizliğe bürünmesi beni hayal kırıklığına uğratıyordu. Evet, anlamıştım artık baba evinde bana bir yer yoktu. Hep zihnimde ve yüreğimde taşıdığım aile ve toprak özlemi anlamını yitirmişti. Ailem kendi varlığını zorlukla devam ettiriyor, yaşam mücadelesinde ayakta kalmaya çalışıyordu. Benimle ilgilenecek ne güçleri ne de zamanları vardı. Birkaç hafta böylece geçti.
Babamın bir bisikleti vardı. Birlikte Iğdır merkeze giderdik. Bisikletle yol alırken vücuduma ağrı saplanır, acı çekerdim ama babam üzülmesin diye tek laf etmezdim. Yol boyunca babamın kendi kendine konuşması, hayata ve kendisine lanetler okuması içimi karartıyor, bir an önce buralardan uzaklaşmam gerektiğini zihnime yerleştiriyordu. Evet, gerçeği kabullenmek zorundaydım. Çocukluk yıllarımdaki anne-baba sevgim mazide bir duygu olarak yüreğime saplanıp kalmıştı ama artık karşılığı yoktu. Arada bir, ilgilerini çekeceğini düşünerek heyecanlı bir ses tonunda başımdan geçenleri ve yaşadıklarımı anlatıyordum ancak anlattıklarım kimsenin ilgisini çekmiyordu.
Bir gün babam önüme 10 TL koydu: “Evlat, bu parayı al. İster git ister gitme. Gitmesen, gördüğün gibi Iğdır gibi bir yerde engelli bir çocuğun yapacağı bir şey yok. Aileye sığınıp kalacaksın. Bir zaman sonra bizim yaşam ve geçim sıkıntılarımız içinde boğulacaksın. Eğer gidersen, zorluklar seni beklese de mücadele ederek kendine bir yol çizebilirsin. Kararı kendin ver!”
Babam Ağrı’daki Çocuk Esirgeme Kurumu’ndan kaçıp geldiğimi bilmiyordu. Bir yazı kaleme aldı: “Ben oğluma bakacak güçte değilim. Yurtta kalıp yaşamına orada devam etmesini istiyorum.”
AĞRI ÇOCUK ESİRGEME KURUMU’NA DÖNÜŞ
Kâğıdı katlayıp cebime koydu. Birlikte Ağrı’ya gittik. Daha yurttan içeri girer girmez görevliler beni aralarına alıp başıma okşamaya başladılar. Bunun ne anlama geldiğini biliyordum. Beni bir ceza bekliyordu. Korkuyla babama sokuldum: “Baba, bunlar beni dövecek!” Babam inanmadı: “Hayır oğlum. Bak seni seviyorlar. Hain misin? Devletimiz sana sahip çıkıyor.”
Derdimi babama anlatmak mümkün değildi. Babam vedalaşıp ayrıldı. İşte o zaman içimde ilk kez yeni bir duygu bana yön verdi: “Yusuf, aileni unut, geleceğini kendin kur!”
Bu bir anlamda ailemle olan duygusal bağın kopması, yaşamın gerçekliğini kabullenmem anlamındaydı. Hayatımda bir dönüm noktasıydı.
Babam ayrıldıktan sonra hocalar ve görevliler yurttaki öğrencileri bir araya topladılar. Benim yaptıklarımı anlatıp bu türden davranışların cezasız kalmayacağını söylediler. Ceza almam artık an meselesiydi. Kaçıp gidebileceğim bir yer olmadığından bu cezayla yüzleşmeyi kabullendim ama her şeye rağmen mücadele ruhumu yüksek tutmaya karar verdim.
Etüt odasındaydık. Yönetim, yurdun pencere ve kapıları yenilenecek diye devletin bize dağıttığı harçlara el koymuştu ama her şey olduğu gibi kırık dökük bir haldeydi. Nasıl olsa acımasız bir ceza beni bekliyordu. Hiç olmazsa yaptıkları hataları yüzlerine vurmak istiyordum. Pencereye oturdum. Ayaklarımı aşağı sarkıttım. Yaklaşan görevliye, “Hani pencereleri yeniletecektiniz. Paramızı ne yaptınız?” diyerek alaycı bir şekilde sordum.
İŞKENCE
Daha önce söylediğim gibi prensip olarak 18 yaşını doldurmuş olanların yurtla ilişkisi kesilirdi. Ancak benim gibi engelli olanlar daha uzun süre kalma hakkına sahiptiler.
Ağrı Çocuk Esirgeme Kurumu’nda yaşları 18’i geçtiği halde halen yurtta kalan, “Abi” dediğimiz öğrenciler vardı. Görevliler bunların yurtta kalmasına göz yumuyor, onlarla iş birliği yaparak bir yandan onları birtakım kirli işlere alet ediyor bir yandan da çocuklar üzerinde disiplin oluşturmaya çalışıyorlardı.
Geceye doğru bir zamandı. Abiler etrafımı aldı. Ceza saatinin geldiğini anlamıştım. Birisi vücuduma sarılıp beni sımsıkı tuttu. Bir diğeri de bağırmamam için ağzıma bez parçası tıkadı. Bu halde beni kalorifer dairesine indirdiler. Bitişikte hamam odası vardı. Oraya kapattılar. Zincir getirdiler. Beni bir peteğe bağladılar.
Abiler etrafımı aldılar. Havlunun içine sabun koyup gelişigüzel darbeler indirmeye başladılar. Ağzım tıkalı olduğu için bağıramıyordum. Yüzüme sert darbeler indirdiler. Ağzım paramparça oldu. Beni yarı baygın bir halde bırakıp gittiler. Görevliler geldi. Sanki olup bitenden haberleri yokmuş gibi zinciri çözüp beni revire götürdüler. Tedavimi yapamayacaklarını anlayınca beni apar topar hastaneye kaldırdılar.
Hastanede bir hafta kaldım. Kendimi toparlayınca Ordu Evi’ne sığındım. Beni komutanın huzuruna çıkardılar. Olup biteni, gördüğüm acımasız işkenceyi anlattım. Komutan duyarlı birisiydi. Telefona sarıldı. Bir anda ortalık karıştı. Üst düzey bürokratlar da devreye girince yurttaki idarecilerin bir bölümünün işine son verildi. Yurt, birdenbire Ağrı’nın gündemine oturdu.
Devlet el uzattı. Bisiklet ve bilgisayar bağışı yapıldı. Bir kütüphane kuruldu. Koltuğunu korumak derdinde olan idareciler beni karşılarına alıp, “Eğer uslu durursan protez yaptırmak için seni Ankara’ya götüreceğiz,” dediler. Ben de iki ay boyunca sorun çıkarmadan isteklerini yerine getirdim. Amacım Ankara’ya götürdüklerinde ilk fırsatta kaçmaktı.
ANKARA’YA DÖNÜŞ
Ankara Etimesgut’taki Fatma Uçer Erkek Öğrenci Yurduna yerleştirildim. Daha önce de bu yurtta kaldığım için aşina yüzler fazlaydı. Protezi falan aldırdığım yoktu. Yurdun bahçesinde çardaklar vardı. Arkadaşlarım orada oturmuş sohbet ediyorlardı. İlk fırsatta görevliden istekte bulundum: “Hocam, arkadaşlarımı özledim. Onları görmeye gidiyorum.” Hoca, temkinli bir şekilde cevapladı: “Tamam ama fazla uzaklaşma!”
Kaçmayı zihnime yerleştirmiştim. Yurdu çevreleyen demir çiti dönüp sokak aralarında kayboldum.
Günlerim daha çok Tunalı Hilmi Caddesi, Sıhhiye Otoparkı’na yakın bölgelerde geçiyordu. Ne iş buldumsa kabul ettim. Böyle bir günde Devlet Bakanı Hasan Gemici’nin yurda ziyaret yapacağı haberini aldım. Bakan, ruhsal rahatsızlıktan dolayı yurtta kalan bir abimiz ve ablamızın Karayolları misafirhanesinde yapılacak evlilik merasimine katılacaktı. Düğüne gitmeye ve Bakan’a olup biten haksızlıkları aktarmaya karar verdim.
Arkadaşlarım tertemiz giyinip düğün salonuna gittiler. Benim üstüm başım pislik içindeydi. İstesem de beni içeri almayacaklardı. Bir yolunu bulup düğün salonundan içeri girmeliydim.
Sebze ve gıda paketlerinin giriş yapıldığı arka kapı vardı. Gizlice oradan içeri girdim. Kalabalığı yarıp Bakan Bey’in yanına geldim. Açık ve kaba bir şekilde, “Siz pis bir adamsınız!” dedim. Bakan Bey, Keçiören yurdunda kaldığım günlerde yurdu ziyarete gelmiş, ben de kaykay ile hızla yol alırken Bakan Bey’in makam arabasının altında kalmış, yüzüm yara bere içinde kalmıştı. Bakan Bey, beni o günlerden tanıyordu.
Bakan Bey, “Ne oldu?” diye sorunca, “Beni o yurttan sürgün ettiler,” dedim. Bakan Bey, müdürü çağırdı. Açıklama istedi. Tabi müdür, “Yusuf köpek ve kedilere kravat bağladığı için yurttan uzaklaştırdık,” diyemedi. Bakan Bey’e farklı bir gerekçe gösterdi. İleri atıldım ve gerçeği söyledim: “Kedi ve köpeklere kravat bağladığım için beni sürdüler.”
Müdür zor durumda kalmıştı. Bakan Bey’in önünde el pençe oldu, “Sayın Bakanım, bizde sürgün diye bir şey yoktur!” Müdür, eğilip bükülüyor, kendince uydurduğu açıklamaları artarda ekliyordu: “Sayın Bakanım, ailesi istediği için başka bir yurda transferini yaptık. Çocuk ne dediğini bilmiyor. İftira atıyor.”
Cebimde babamın kâğıdı vardı. Bakan Bey’e döndüm ve kararlı bir ses tonunda isteğimi ifade ettim:
“Cebimde bir kâğıt var.”
Bakan meraklanıp sordu: “Ne kâğıdı?”
“Babamın kendi el yazısıyla kaleme aldığı bir yazı. Okursanız ailemin isteğiyle gitmediğimi anlayacaksınız.”
Babamın Iğdır’da iken yazdığı kâğıdı kadife pantolonumun cebinde 4-5 aydır taşıyordum.
Bakan Bey’in koruması cebimdeki kâğıdı çıkardı, Bakan Bey’e uzattı. Bakan Bey, zorlukla da olsa babamın yazısını okudu, müdürü yanına çağırdı, sert bir üslupta konuştu: “Bu çocuk yurda alınmazsa kendine başka bir yer ara!”
Bütün bu konuşmalar gazete haberlerine yansıdı. Beni yeniden Keçiören Çocuk Esirgeme Yurduna gönderme hazırlıkları başladı. Ancak yurt görevlileri bana karşı intikamcı bir duyguyla doluydular. Eğer gidersem beni öldürüp bir köşeye atacakları korkusuna kapıldım. Bunu rahatlıkla yapabilecek durumdaydılar. Bunun üzerine 50. Yıl Çocuk Yetiştirme Yurduna yerleştirildim.
Yurda giriş yapmış, ağır ağır merdivenleri çıkıyordum. Karşıma bir görevli çıktı. Kafasını sallayarak şımarık bir ses tonunda konuştu: “Senin gibi ne kahramanlar gördüm. Merak etme, üç gün sonra seni kapı dışarı edeceğim.”
“Üç gün” uzadı altı ay oldu. 50. Yıl yurdunda kalmaya devam ettim. Yurttaki arkadaşlar her nedense yaşama pozitif yaklaşıyor, geleceğe umutla bakıyorlardı. Aynı durum benim için geçerli değildi. Son iki yılda yaşadıklarım beni derinden etkilemiş, yaşama pesimist bir gözle bakıyordum. Benim için her yön karanlıktı. Kurtuluş yolu veya umudu yoktu.
Karar verdim, kendimi değiştirecek, yaşam mücadelesine atılacaktım. Sanat, spor ve diğer etkinliklere katıldım. Yüzme sporuna özel bir ilgim vardı. Bana çocukluk yıllarımı hatırlatıyordu. Kız kardeşimle Karakuyu Köyü kırsalındaki baraja gidiyor, kız kardeşim ipi tutuyor ben de ipe tutunarak kanalın suyuna girip kendimce yüzüyordum.
Her gün kararlı bir şekilde havuza gidiyor, saatlerce yüzüyordum. Kendime göre bir teknik geliştirmiştim. Kollarım olmadığı için daha çok ayaklarımı iyi kullanıyor, bedenimi hızla ileri atıyordum. Hocam başarımdan oldukça memnundu. Aynı zamanda atletizme de ilgi duyuyor bu alanda da başarılı sonuçlar elde ediyordum.
Finlandiya’daki Dünya Engelliler Yüzme şampiyonasına katıldım. Üçüncü oldum. Bu hayatımdaki en büyük başarıydı. Kick Boks dersleri de alıyordum. Ülkemizi temsilen Casablanca şehrindeki yarışmalara katıldım. Fas Kralı’nın sporcusunu nakavt edince Kral beni yemeğe davet etti. Bu benim için büyük bir onurdu.

Yusuf Akgün, Finlandiya’daki Yüzme Şampiyonasında Yarışırken
Yurtta başka bir sorun beni bekliyordu. 18 yaşımı doldurduğum için yurt yönetimi beni yurttan çıkarmak istiyordu. Ancak engellilerin yurttan çıkarılması mevzuata aykırıydı. Beni ikna edip kendi rızamla yurttan ayrılmamı istiyorlardı. Yurttan çıkmaya istekli olabilirdim ama yapabileceğim bir iş yoktu. Hocalarıma, “Bana bir iş bulun, yurttan çıkayım,” diyorum onlar da beni İl Müdürüne gönderiyor, o da beni başından savmak için olmadık bahaneler uyduruyordu. Dünya üçüncüsü olmuştum ama gereken ilgiyi göremiyordum.
Sayın Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı, Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Başbakan olduğu dönemdi (2004). 19 Mayıs Bayramı yaklaşıyordu. Şeref bayrağı Samsun’dan koşuyla Ankara’ya Anıtkabir’e getirilecekti. Bunun için bir takım hazırlandı. Ben de bu takımda yer aldım.
20 kadar koşucuyduk. Bunların çoğu torpilliydi. Amaçları resim çektirmek, medyatik olmaktı.
Dönüşümlü olarak bayrağı taşıyorduk. Sıra bana geldiğinde engelli olduğumu fark ettiler: “Bu gencin kolları yok, bayrağı nasıl taşıyacak?” dediler. Sonra bayrağı boynuma astılar. Ankara’ya yaklaştıkça koşucuların çoğu ya sakatlıktan ya da yorgunluktan pes etmişti. Geriye 3-4 yarışçı kalmıştık. Koşu parkurunun en zor yeri Gölbaşı yokuşuydu. Bayrağı dişlerimin arasında tutarak alkışlar arasında Anıtkabir’e geldim.

Şeref bayrağını dişleri arasında tutarak Anıtkabir’e koşan Yusuf Akgün
Otobüsteki koşucular da yanıma gelip bayrağın altına girip birlikte poz vermek istediler. Bu durumdan rahatsız oldum. Ayrıca görevliler bu torpilliler arasından iki kişiyi seçip Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’ün huzuruna göndermeye karar verdiler. İsyan ettim: “Biz 180 km koştuk, bayrağı gururla taşıdık, siz otobüste oturup keyif çatanları ön plana çıkarıyorsunuz. Bayrağı taşıyan arkadaşlardan birisinin Cumhurbaşkanı’nın huzuruna çıkması gerekirken torpilli olanların seçilmesi kabul edilebilir değil.”
Bizleri Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın huzuruna çıkardılar. 20 sporcuyuz. Aralarında kolları olmayan tek sporcu bendim. Başbakan, sırayla her sporcuyu tebrik ediyor, kol saati hediye ediyordu. Beni karşısında görünce ne yapacağını bilemedi. Kolları olmayan bir sporcuya kol saati vermek durumunda kalmaktan rahatsız olduğu belliydi. Hatta bu durum basına falan yansıdı. Kolları olmayan bir sporcuya kol saati hediye etmenin hakaret olduğu falan yazıldı.
Yurda döndüm. Yönetim beni telâşla bilgilendirdi. Özel bir araç gelecek, beni bilmediğim bir adrese götürecekti. Yurtta ciddi bir hava vardı. Hocaları telaş aldı. Temizlik falan yapıldı. Çok geçmeden beklenen araç geldi. Bir hocamız bana eşlik etti. Resmi araç, bizi Keçiören semtine götürdü.
Bir apartmandan içeri girdik. Dairenin kapısı açılınca karşımda yaşlı bir teyze vardı. Kim olduğunu bilmiyordum. Yaşlı teyze bana ilgi gösteriyor, hediye dağıtımı sırasında olup bitenden dolayı özür diliyordu. Ben de dinlemekle yetiniyordum. Bir anne şefkatiyle yaklaştı: “Sen benim evladımsın. Ne istiyorsun?”
O yıllar İspanyol paça pantolon revaçtaydı. Ben de masum bir şekilde, “İspanyol paça takım elbise istiyorum,” dedim. Bana eşlik eden hoca beni dürttü, kulağıma fısıldadı: “Ne yapıyorsun! Bu hanımefendi Başbakan’ın annesi Tenzile Hanım. Daha ciddi isteklerde bulunabilirsin.” Ancak ben isteğimi değiştirmek niyetinde değildim.

Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın annesi Merhume Tenzile Hanım
Aradan bir hafta geçti. Beni tekrar Keçiören’e götürdüler. Tenzile Hanım, İspanyol paça takım elbise ve altın cep saati hediye etti.
Bir toplantıda Başbakan’ımız beni kürsüye çıkardı, “Yusuf’tan özür diliyorum,” dedi. Bu haber de gazetelerde yer alınca bir anda beni tanımayan kalmamıştı.
Bütün bu olumlu gelişmelere rağmen yurt yöneticileri beni yurttan atmak için baskı yapıp duruyorlardı. Sağ olsun, Adil Aşırım Bey durumumla ilgileniyor, yardımcı olmaya çalışıyordu.
Bir gün sabahın erken bir saatinde Çocuk Esirge Kurumu’nun Anafartalar’daki Genel Müdürlüğü’ne gittim. Beklemeye koyuldum. Genel Müdür gelince beni içeri aldılar. Önüme bir sabah çorbası kondu. Ben şikayetimi dile getirdim ancak Genel Müdür ilginç bir yöntemle beni ikna etmeye çalıştı:
“Sen şu ünlü Yusuf Akgün müsün? Bak evlat, şu üzerinde oturduğum Genel Müdürlük koltuğunun, boynumdaki kravatın, bütün bunların bir değeri yok. Bu gibi şeylere heveslenme. Seni ailenin yanına gönderelim, artık onlar seninle ilgilensin.”
Bu sözler kabul edilebilir bir açıklama değildi. Hatta bunları bir hakaret olarak kabul ettim. Sert konuştum:
“Eğer ailem bana bakacak olsaydı ne diye yıllardır beni yurtlarda alıkoydunuz. 6 yaşımdan beri ailemden uzağım. Birbirimize yabancılaşmış durumdayız. 18-19 yaşındayım. İş istiyorum.”
“O zaman rehabilitasyon merkezine verelim. Devlet ömür boyu sana baksın.”
“Kabul etmiyorum. Ben çalışabilirim ve hayatımı kazanabilirim. Bir iş istiyorum.”
“Sana da bir şey beğendiremiyoruz.”
Yüreğimde isyan duygusuyla doluydum. Ayrıca fevri ve alıngan bir yapıya sahiptim:
“Sayın Müdürüm ben size bir dosya ile geldim. Ancak gördüğüm kadarıyla siz bu dosyayı ve söylediklerimi dikkate almıyorsunuz. Ben de Kızılay’daki en yüksek binaya çıkıp önce dosyayı sonra kendimi boşluğa fırlatacağım.”
Genel Müdür, çorbayı zorlukla yutkundu, kaşığı bir kenara bıraktı. Kızgın gözlerini üzerime çevirdi. Çekmeceden bir kartvizit çıkartıp uzattı.
“Bir psikolog arkadaşın kartviziti. Onun yanına gitmeni istiyorum. Tedaviye ihtiyacın var.”
Bu durum beni daha da sinirlendi. Sinirle ayağa kalktım, rest çektim:
“Hadi ulan oradan!”
Genel Müdürlükten ayrıldım.
Bu arada üniversite sınavlarına hazırlanıyordum. Puanım yüksek olmasına rağmen hep ret cevabı alıyordum. Nihayet Kırıkkale Üniversitesi’ni kazandım. 317 puanla Pazarlama Bölümüne kaydımı yaptırdım. Bu arada boş durmuyor başvuru dosyamı özel üniversitelere de gönderiyordum. Çok geçmeden Atılım Üniversitesi’nden, “Gel sınava gir,” yönünde bir teklif aldım. Atılım Üniversitesi’ne gittim. Özel Kalem’de Ayşe Hanım isimli sert mizaçlı bir hanımefendi vardı. Görüşünü açıkça söyledi: “Engelli olduğun için öncelik falan tanımayacağız. Kazanırsan burada kalırsın yoksa da güle güle…”
Üç farklı sınava girdim. 100 üzerinden 100 alarak tam burslu öğrenci olmayı hak ettim. Bu arada yurtta kalmaya devam ediyordum. Yurt yönetimi de beni atmak için bir bahane yaratmaya çalışıyordu. Ben de yurtta boş durmuyor, yönetimin yanlış uygulamalarına karşı çıkıyor, çocukların haklarını korumak için çaba gösteriyordum. Yönetim benden kurtulmak için fırsat kolluyordu.
Cuma günüydü. Yurttaki nöbetçi öğretmen beni odasına çağırttı. Ancak o gün yanına gidemedim. Pazartesi günü odasına gidebildim. Nöbetçi öğretmen, “Sizin hakkınızda taciz suçlaması var.”
Beni yurttan atmak için başvurulacak en aşağılık yöntemi seçmişlerdi. Yapılan bu haksız suçlama nedeniyle bir anda dengemi kaybettim. İsyan duygusuyla dolmuştum. Ayağımı masaya sürtüyor, yüreğimde açılan derin yarayı dengelemeye çalışıyordum.
“Bu suçlamayı kabul edemem. Bu bir haksızlık!”
Oradan ayrıldım. İçim buruk, zihnim allak bullaktı. Yaşamak istemiyordum. Aklıma gelen ilk şey intihar etmekti. Arkadaşlarla bir araya geldim. Onlar da benim intihar edebileceğim ihtimalini düşünerek beni yalnız bırakmamaya çalışıyorlardı. Sütün için fare zehri karıştırdım. Tam içecek iken bir arkadaş bunun bir intihar girişimi olduğunu fark edip elimdeki süt bardağını alıp fırlattı.
Uluslararası engelli yarışmalarında tanıştığım Polonyalı bir arkadaşım vardı. Haberleşiyorduk. Aynı zamanda Avrupa Gönüllü Hizmetler programının da birlikte aktif üyesiydik. Okulu falan bir kenara bırakıp Polonya’ya gittim. Yapılan haksız suçlamadan ruhumu arındırmak kendimi toparlamak istiyordum
Polonya dönüşü yurda gelip çantamı hazırladım. Yönetici yanıma geldi:
“Nereye gidiyorsun?”
“Sokağa!”
Mili sporcunun yurttan atılıp sokakta yaşamasının bir şekilde yurt yöneticilerinin başını belaya sokacağını biliyordu.
“Sana verdiğimiz emeğe haram olsun!”
Umursadığım yoktu. 50. Yıl Çocuk Esirgeme Yurdu ile Belediye arasında bir park var. Oraya yerleştim. Bir yandan da Yargıtay sınavlarına hazırlanıyordum. İsteklerimi zorluklarla başararak bugünlere geldim. Kendime özgüvenim güç kazandıkça önümde yeni fırsatlar açıldı. AK Parti’nin daveti üzerine Ankara 2. Bölgeden Milletvekili Aday Adayı oldum.

AK Parti Ankara 2. Bölge Milletvekili Aday Adayı Yusuf Akgün
SON SÖZ
Okuyucularımın şunu bilmesini istiyorum: Hiçbir şey bana hediye edilmedi. Mücadele ederek hayatıma yön verdim. Haksızlıklar hep karşıma çıktı. Onları kararlı bir şekilde aştım. Hiçbir zaman umutsuzluğa kapılmadım. Yaşam bir mücadeledir. Unutmayalım, bu mücadeleyi kabullenen herkesi yaşam bir şekilde ödüllendirir.
Benim okuyucularıma son sözüm şudur: Yüreğinizdeki ve zihninizdeki mutsuzluk ve umutsuzluk duygusunu parçalayıp atın. Mücadele edin. Her ne kadar önünüzü net görmezseniz de mücadeleye devam edin. İnsanlar vefasız ama yaşamın kendisi vefalıdır. Mutlaka sizi ödüllendirecektir. Ben iki kolu olmayan tek kelime Türkçe bilmeyen bir çocuk olarak kısa hayatımda olağanüstü bir mücadele vererek bugünkü başarılara ulaştım. Sizler benden daha avantajlı durumdasınız. Yapmanız gereken tek şey fazla düşünmeden, ölçüp biçmeden yaşam mücadelesine atılmak, yaşamın sizlere açtığı yolda yürümektir. Hepinize sevgi ve saygılarımı iletiyorum.
SON

Yusuf Akgün’ün kaleminden Yeşilçam’ın ünlüleri
Mücahit Özden Hun | Hunacademy