![]()
Değerli Okuyucular:
Dımdım Kalesi, İran’ın batısında, Batı Azerbaycan eyaletinde yer alan Urmiye Gölü’ne yakın bir bölgede bulunmaktadır. Kürt tarihi açısından büyük öneme sahip olan bu kale, 17. yüzyılın başlarında Osmanlı ve Safeviler arasındaki çekişmenin bir parçası olarak Kürtlerin direniş sembollerinden biri haline gelmiştir. Tarihi bir gerçeğe dayanan ve Kürt sözlü kültüründe destanlaşarak dilden dile aktarılan Dımdım Kalesi direnişi, Safeviler ile Bradost Aşireti arasında cereyan eden, Bradostların ağır kayıplar vermeleriyle sonuçlanan ve etkileri uzun yıllar devam eden tarihi bir olaydır.
Bu yazıda bir yandan bu unutulmaz direnişin ve kahramanlığın tarihsel boyutlarını vermeye çalışırken diğer yandan bugüne kadar Kürtler arasında devam eden gelen bir gerçekliği tekrar gün ışığına çıkararak “tarihsel ders” anlamında geleceğe ışık tutmaya çalışacağım.
Dımdım Kalesi direnişini anlayabilmek ve doğru bir tarihsel perspektife oturtabilmek için Şii ve Sünni mezhepleri arasında 7. Yüzyıldan beri var olan çatışmayı ve rekabeti dikkate almak gerekecektir.
TARİHTE Şİİ VE SÜNNİ ÇATIŞMASI
Şii ve Sünni çatışmaları, tarih boyunca siyasi, dini ve sosyal nedenlerle ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda, Şii ve Sünni dünyası arasındaki çatışmanın kaynağı genellikle Kerbela Olayı’na dayandırılır.
Kerbela Olayı (680):
- Kerbela Savaşı, Şii ve Sünni ayrılığının en belirgin şekilde ortaya çıktığı olaylardan biridir.
- İmam Hüseyin (Hz. Muhammed’in torunu) ve ailesi, Emevi Halifesi Yezid’in ordusu tarafından Kerbela’da öldürüldü.
- Bu olay, Şii geleneğinde bir matem günü olarak anılmaya başlandı ve Şii-Sünni ayrışmasının derinleşmesine neden oldu.
SAFEVİ DEVLETİ (1501–1736)
Safevi Devleti bugünkü İran merkezli olarak kurulmuş ve Şii İslam’ı devletin resmi mezhebi haline getirmiş olan bir Türk-İran hanedanıdır. Safeviler, bölgede dini, siyasi ve kültürel anlamda derin izler bırakmış ve Şii İslam’ın yayılmasında önemli bir rol oynamıştır.
Safevi Devleti’nin Özellikleri
- Kurucusu: Devlet, 1501 yılında Şah İsmail tarafından kurulmuştur. Şah İsmail, Erdebil’deki Safeviyye tarikatının lideriydi ve tarikatın desteğiyle siyasi bir güç haline geldi.
- Başkent: İlk başkent, Tebriz’di. Daha sonra başkent İsfahan’a taşındı.
- Resmi Mezhep: Şii İslam, Safeviler tarafından devletin resmi mezhebi ilan edildi. Bu, Şii ve Sünni dünyası arasındaki ayrışmayı derinleştirdi.
Yükselişi
- Safeviler, Şah İsmail döneminde Azerbaycan, İran, Doğu Anadolu ve Irak bölgelerinde hâkimiyet kurdular.
- Osmanlı ve Safeviler arasındaki rekabet, özellikle Doğu Anadolu ve Irak üzerindeki mücadelede yoğunlaştı.
SÜNNİ VE Şİİ HESAPLAŞMASI: ÇALDIRAN SAVAŞI (23 Ağustos 1514)
Yavuz Sultan Selim tahta geldiğinde Anadolu’nun büyük kısmı Alevi ve Şii mezhebine bağlıydı. Bu durum Yavuz Sultan Selim’de rahatsızlık yaratıyordu.

Şah İsmail ve Yavuz Sultan Selim
Yavuz Sultan Selim, İdris-i Bitlisi’nin yardımıyla Sünni Kürtlerin desteğini alarak Safevi Devletine savaş ilan etti ve Şah İsmail’i 1514 yılında Çaldıran savaşında yenilgiye uğratarak Safevilerin (bir anlamda Şii mezhebinin) genişleme sürecini durdurdu. (Not: Çaldıran Savaşı, bugünkü Batı İran’da Makü şehri yakınındaki Çaldıran ovasında gerçekleşmiştir. Van iline bağlı Çaldıran’la ilgisi yoktur.)

Makü şehri yakınındaki Çaldıran Savaş meydanı
MUKRİ BEYLİĞİ
Mukri Beyliği, 14. yüzyılın sonlarına doğru İran’ın Batı Azerbaycan bölgesinde kurulmuştur. Beyliğin kökeni, Mukri aşiretine dayanır. Mukri Beyliği, Safeviler İran’da iktidara gelmeden önce, bölgedeki önemli yerel güçlerden biriydi. Sünni mezhebine bağlıydı. Halkı Soranca konuşuyordu.
(Not: Mukri Aşireti, 1946’da Mehabad Kürt Cumhuriyeti’ni kuran en önemli güçlerden biriydi. Cumhurbaşkanı Qazi Muhammed’in ailesi bu aşiretin içinde saygın bir konuma sahipti. İlginç bir şekilde 17.Yüzyıldaki Mukri Beyliğinin sınırları ile 20. Yüzyıldaki Mehabad Kürt Cumhuriyetinin sınırları örtüşmektedir.)
Safeviler güç kazanınca ve Şii mezhebi resmi din olarak kabul görünce Mukri Beyliği üzerindeki baskılar arttı. Mukri Beyliği bir anlamda Şii Safevi ve Sünni Osmanlı Devlet arasında tampon bir bölge oluşturuyordu.
Mukri Beyliği, Sünni bir Kürt beyliği olarak, Sünni Osmanlı İmparatorluğu’nun yanında savaştı. Safevilerin bölgedeki Şii propagandası ve yönetim anlayışına karşı olan Sünni Kürt beylikleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun desteğiyle Safevilere karşı mücadele etmeyi tercih etti.
Çaldıran yenilgisinden sonra Anadolu’da Şah İsmail’in tahrikiyle Kızılbaş isyanları baş gösterdi. İlk isyanı 1519 yılında Yozgat’ın Bozok ilçesinde yaşayan Şeyh Celal başlatır. Bu nedenle 16. yüzyıl boyunca Anadolu’da ortaya çıkan Kızılbaş İsyanları “Celali İsyanı” adıyla anılırlar. Osmanlı Devleti bu isyanları kanla bastırır. Kızılbaşlar, Safevi Devleti’ne sığınırlar. Anadolu’dan Safevi Devleti’ne sığınanlar “celali” adıyla anılırlar.
Yavuz Sultan Selim, İdris-i Bitlisi’nin yardımıyla Sünni Kürt aşiretlerini Osmanlı-Safevi sınırına yerleştirmeye çalışır. Bu süreçte Süleymaniye şehri yakınlarındaki Bradost Aşireti, Urmiye Gölü civarına yerleşir. Aynı şekilde, Ağrı Dağı çevresine de Sünni Kürtler yerleştirilir. (Bunlar daha sonra “Celali Aşireti” olarak tarihe geçeceklerdir).
BRADOST AŞİRETİ
Bradost Aşireti, Süleymaniye ve çevresinde yerleşik olan Ako (veya Akoyî) aşiretinden koparak Urmiye bölgesine gelip yerleşir. Ako Aşireti, Goranca konuşuyordu.
Urmiye Gölü civarına yerleşen Bradost Aşireti, Goranca; komşu oldukları Mukri Beyliği ise Soranca konuşmaktadır. Bradost Aşireti, etki gücünü genişletip bir beylik kurmak arzusundadır.
17.yüzyılın başlarında Osmanlı-Safevi çekişmesi yeniden hızlanır. Osmanlı Sultanı Birinci Ahmet, fanatik bir Sünni’dir. Azerbaycan’ı işgal edince Safevi Devleti buna cevap olarak bölgedeki Sünni Kürtlere saldırır. Bunların başında Bradost ve Mukri Aşiretleri vardır. Mukri Beyliği, Safevi yönetimiyle pragmatik bir ilişki içerisindedir. Böyle olunca Bradost Aşireti, Safevi devleti için yok edilmesi gereken birinci hedef durumuna gelir.
Yavuz Sultan Selim’in özendirmesiyle Urmiye Gölü civarına gelen Bradost Aşireti, 13. yüzyıl civarlarında inşa edilen ama uzun yıllardır boş duran Dımdım kalesinin tahkimatını güçlendirir ve buraya yerleşir (1609). Kale, büyük taşlardan inşa edilmiştir. Savunma için güçlü surlar, burçlar ve hendeklerle çevrilidir. Dımdım Kalesi, stratejik bir konuma sahip olduğundan, özellikle Güney Kafkasya’ya açılan yolları kontrol etme açısından önemli bir noktada bulunduğundan ilk hedef durumundadır.
DIMDIM KALESİ (KELAHA DIMDIMÊ) DİRENİŞİ
Safeviler Devleti’nin başında Şah Abbas (tam adıyla Şah Abbas I) bulunmaktadır. 1571-1629 yılları arasında hüküm süren Şah Abbas, Safevilere altın çağını yaşatır ve İran’ı büyük bir güç haline getirir.
Bradost Aşiretinin başında Emir Han vardı. Bir savaşta eli bileğinden kesilmiştir. Emir Han’ın Şah Abbas ile arası iyidir. Hatta Osmanlılar; Azerbaycan, Nahçıvan ve Erivan’a sefer düzenleyince Emir Han, Şah Abbas’ın huzuruna çıkar, itaat ve bağlılığını bildirir. Bu durumdan memnun kalan Şah Abbas emir verir. Sarraflar kızıl altından yapılmış ve mücevherle süslenmiş bir eli Emir Han’ın bileğine takarlar. O günden sonra Emir Han’ın ismi halk arasında Emir Han Lepzerin olur. (Lepzerin, “Altın el/pençe” anlamına gelmektedir.)
Emir Han’ın gücü ve kuvveti günden güne artar, Mukri Beyliğine üstünlük sağlar hatta Osmanlılara destek veren Kürt mirlerinden birkaçının mülk ve vilayetini ele geçirir. Birçok Kürt aşiretinin ona bağlı olmasından Emir Han gurur ve kibre kapılır. Şah Abbas, Güney Kafkasya’da Osmanlıya karşı savaşa çıkmadan önce Emir Han’ın ordusuna katılması için çağrı yapar ama bu kez Emir Han, Sünni mezhebine bağlılığını öne sürer, bu isteği yerine getirmez.
Tebriz Emiri, Şah Abbas nezdinde Emir Han aleyhine girişimlerde bulunur. Emir Han’ın isyan düşüncesinde olduğunu, bunun için de yüksek irtifalı bir kale inşa ettirdiğini söyler.
Dımdım Kalesi, Urmiye Gölü yakınlarında ve Urmiye şehrinin 18 km güneybatısında yer alır. Baranduz Irmağı ile Kasımlo Vadisi arasında, Balanc köyü yakınlarında bulunur.
(Dımdım Kalesi’nin kalıntıları günümüze kadar ulaşmıştır. Ancak kale, zamanla yıkılmış ve sadece bazı izleri kalmıştır. Günümüzde kale, çevredeki tarihi alanlar ve kültürel miras bağlamında önemli bir turistik ve tarihi yer olarak bilinir.)

Dımdım Kalesi (Keleha Dimdimê)
Kale, yüksek bir dağın üzerinde, tek parça ve genişliği az olan uzun bir kayanın üzerine kuruludur. Kayanın bir ucu dar olup gittikçe genişleyen bir özelliğe sahiptir. İki tarafında (kuzey-güney yönlü) geniş bir vadi bulunan kaleye aşağıdan yukarıya doğru merdiven olmaksızın çıkılması mümkün değildir. Çok yüksek olduğu için hisar yapmaya gerek kalmaz.
Kalenin ana gövdesi doğu-batı yönlü olarak yapılmış olup doğu tarafı yüksektir ve sıradağlara bağlıdır. Doğu tarafına yüksekçe bir burç ve kapı yapılır. Zemine en yakın kısım olan batı kısmı sağlam bir hisarla korunmaktadır. Hisarın güney tarafına bir kapı yapılmış olup, kapıdan yere kadar taşların arasından geçen ve sadece bir süvarinin sığabildiği oldukça dar bir yol vardır.
Kaleye merdiven dayamak, doğu ve batı kısımları dışında mümkün değildir. Doğu tarafında hisarın dibinden yükselen çıplak bir kaya vardır. Onu delmek ve kazı yapmak imkansızdır. Kayanın üzerine, uçurumun kenarına, kazı yapılma ihtimaline karşı oldukça yüksek bir burç yapılmıştır. Burç, gerçekte bir kale gibidir ve asıl kale ile bağlantılıdır. O burç ele geçirilemediği sürece merdivenin kaleye dayandırılması da ihtimal dışıdır. Kalenin suyu büyük bir havuzda toplanır, yağmur ve kar sularıyla dolar. Kalenin içinde, güney tarafında gizli bir su kaynağı vardır.
Evliya Çelebi’ye göre kalenin adının “DIM-DIM” olmasının nedenini şöyle açıklar: Kalenin üzerinde bulunan kayalıklar Urmiye Gölü kenarındadır. Gölün hırçın dalgaları kayalardaki mağaralara vurdukça ı “Dım-Dım” diye bir ses çıkarmaktadır.

Günümüzde Dımdım Kalesi’nden geriye kalan kalıntılar
Osmanlı Devleti’yle sorun yaşayan Kızılbaşlar, Anadolu’dan kaçıp Safevilere sığınırlar. İran’da, Anadolu’dan gelen Kızılbaşlar “celaliler” adıyla bilinmektedir. 1608-1609 yıllarında Safevilere sığınan “celali” isimli Kızılbaşları, Sünni Kürtlere karşı kullanmak isteyen Şah Abbas, bunları Urmiye ve Salmas taraflarına yerleştirmek ister. Bunu fark eden Emir Han, Şah Abbas ile ilişkisini keser.
Osmanlı sadrazamı Kuyucu Murat Paşa’dan (1606-1611) kaçan, yaklaşık yirmi bin celali (Kızılbaş) İran’a sığınır. Şah Abbas bunlardan 8.000 kadarını Bradost Kürtleri arasına yerleştirmek ister. Safevi topraklarında başıbozuk dolaşan bu celali taifesinin yarattığı güvensizlik ve Şah Abbas’ın onları Kürtlere karşı adeta bir tehdit unsuru olarak kullanmak istemesi, itaatsizlik eden Kürt emirlerin topraklarının celalilere verileceğini söylemesi Emir Han’da korku yaratır, Dımdım Kalesi’ne sığınmasına ve Safevilere karşı baş kaldırmasına yol açar.
Safevi Devleti, Emir Han’a savaş açar. 10.000’i Anadolu celalilerinden (Kızılbaşlardan) oluşan 30.000 süvariyle Dımdım Kalesi kuşatmaya alınır. Karadeniz üzerinden gemiyle getirilen küçük bir top kalenin dışındaki burcun karşısına yerleştirilir. Hatta Şah Abbas, yeni topların dökümü için 7000 bakır para yardım gönderir. Kırk gün içine üç büyük top ve bir balyemez top yapılır. (Balyemez toplar, genellikle surlara zarar vermek, düşman savunmalarını yıkmak amacıyla tasarlanmış ağır ve büyük toplardır.)
Emir Han’a bağlı süvari ve piyade birlikleri birkaç defa tophaneye saldırırlar. Ancak Kızılbaşlar (celaliler) tarafından çok sayıda Kürt öldürülür.
Kuşatma uzar. Kaledekiler su yetmezliğinden azap içindedirler. Kuraklıktan ve yağış azlığından havuzların suyu oldukça azalmıştır. Kalan su da kokmuştur. Sadece hayvanlar içebilmektedir. Kale halkının su ihtiyacı kalenin gizli bir bölmesinde oluşturulan bir kaynaktan zar-zor karşılanmaktadır. Eğer bu kaynak ele geçirilirse kale halkının teslim olmaktan başka çaresi kalmayacaktır.

Kuşatma altında bulunan ve su sıkıntısı çeken kale ahalisinden bazıları kaleden çıkarak Safevilere sığınır, iyi bir şekilde kamufle edilmiş olan su kaynağının yerini Safevi askerlerine gösterirler. Bu durum Emir Han tarafından bir “ihanet” olarak değerlendirilir.
Safeviler, su kaynağını ele geçirmek için lağımcı ustaları getirirler. Tünel kazılmaya başlanır.
Bu arada Emir Han, arada bir askerleriyle kale dışına çıkar, Safevi birliklerine karşı kahramanca savaşır. Olaya tanıklık eden bir tarihçi şöyle yazar:
“Kürtler geceden sabaha kadar her mevziiye saldırdılar, azimli bir şekilde savaştılar. Mermileri mevzideki askerlerimizin başına yağmur gibi yağıyordu. İki üç defa gündüz vakti mevzilere hücum ettiler ve çok güçlü savaştılar.”
Kale surları bir ay boyunca toplarla dövüldüğü halde bir gedik açılması mümkün olmadı.
Kaledekiler, su kaynağına doğru kazı yapıldığını anlarlar. Gece vakti kazı alanına hücum ederler. Lağımcılar kazı yapma fırsatı bulamadan kaçarlar. Bu durum üç ay boyunca devam eder. Susuzluk ve açlıkla boğuşan Kürtler, iki üç defa, çocuk ve kadınlardan oluşan bini aşkın sivili kaleden çıkarmak zorunda kalırlar.
14 Mart 1610 günü öğlen vakti Safeviler, kaleye giden su kaynağını ele geçirir, kerpiç ve çamurla su yolunu kapatırlar. Çaresiz kalan Kürtler kahramanca savaşırlar ancak su kaynağını ele geçiremezler. Aradan iki hafta geçer. Emir Han ve kaledekiler havuzdaki kokuşmuş suyuyla idare etmek zorunda kalırlar.
İşte tam da böyle bir zamanda bardaktan boşanırcasına yağmur yağar. Üç ay boyunca aralıksız yağan yağmur sayesinde kaledekilerin suya ihtiyacı kalmaz.
Safeviler, lağımcıları devreye sokar. Burcun altı oyulur. Kalenin bir tarafı yıkılır. Çok geçmeden Safeviler kaleyi çevreleyen üç burcu ele geçirirler. Bunun üzerine Kürt savaşçılar, Emir Han’ın olduğu kaleye sığınırlar.
Kürtler aç-susuz direnirler, ancak son nefer kalıncaya kadar çatışmaya devam ederler. Emir Han, yakalanır, kafası kesilir (Temmuz 1610).
Dımdım Savaşı’ndan sonra Safeviler, Bradost Aşireti’nin büyük kısmını Horasan’a sürgün ederler. Geride kalanlar kültürel etkileşimden dolayı yavaş yavaş Goranca yerine Soranca veya Kurmançça konuşurlar.
Dımdım Kalesi direnişi, Kürt halkı için büyük bir trajedi olarak görülmüş ve Kürt edebiyatında ve halk hikâyelerinde ölümsüzleştirilmiştir.
***
Dımdım Kalesi’nin Safevilerin eline geçmesinin üzerinden altı yıl geçer. 1616 yılında Emir Han’ın akrabalarından Uluğ Bey, yanına aldığı kırk-elli kadar adamıyla kaleye açtığı bir gedikten içeri girer, burçların muhafazasından sorumlu Kızılbaş askerlerini öldürerek kaleyi ele geçirir. Safeviler, çok geçmeden toparlanır, kaleye saldırırlar. Dokuz gün Uluğ Bey’in elinde kalan Dımdım kalesi yeniden Safevilerin hakimiyetinde kalır.
SONUÇ
Dımdım Kalesi direnişi, Kürt tarihinde belirgin olan ve halen devam eden bir iç çatışmayı da gözler önüne serer. Soranca konuşan Mukri Beyliği, Goranca konuşan Bradost aşiretinin yardımına gitmez. Ayrıca o yıllarda Ağrı Dağı bölgesinde gittikçe güç kazanan ve Kurmançça konuşan Celali Aşireti de Bradost aşiretine yani Dımdım Kalesi savunmasına destek vermez. Bütün bunlar 17. yüzyılda olmaktadır.
DIMDIM Kalesi direnişinden çıkaracağımız en önemli sonuç, Kürtler arasındaki dil, mezhep (Şii/Alevi/Sünni) ve din (Êzidi, Müslüman, Musevi, Hristiyan) farklılığını dikkate almayan, küçümseyen her siyasi hareketin yalnızlık içinde yok olup gitmeye mahkûm olacağı gerçeğidir.
İlginç bir şekilde 1915 yılında Ermenilerin Musa Dağı Direnişi ile Bradost Kürtlerinin Dımdım Kalesi Direnişi arasında benzerlikler vardır.
(Benzer şekilde, M.S. 73-74 yıllarında Roma İmparatorluğu’nun işgal gücüne karşı savaşan Yahudiler Ölü Deniz kıyısındaki Masada Dağı’nda tarihi bir direniş gerçekleştirirler. )
Musa Dağı Direnişi (1915): Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermeni tehciri sırasında, Hatay’ın Samandağ ilçesi yakınındaki Musa Dağı’nda yaşayan Ermeniler, tehcir edilmek yerine dağa sığınarak direniş gösterirler. Direniş, yaklaşık 53 gün sürer ve sonunda müttefik kuvvetlerin gemileri tarafından kurtarılırlar.
Dımdım Kalesi Direnişi (1609-1610): İran’daki Kürt Bradost aşiretine mensup bir grup, Safevi yönetimine karşı başkaldırarak Dımdım Kalesi’nde direniş gösterir. Bu mücadele, Safevi ordusunun kaleyi ele geçirmesiyle sonuçlanır. Direnişçiler öldürülür.
Her ikisinde de direnişin temel amacı, hayatta kalmak ve onur mücadelesidir. Her iki direnişte de halklar, kendi yaşam alanlarını ve kimliklerini korumak için büyük bir fedakarlık göstermiştir. Ayrıca her iki olay da daha güçlü bir otoriteye karşı asimetrik bir mücadeleyi temsil eder. Musa Dağı olayı, Ermeni halkının direnme iradesinin sembolü haline geldi. Dımdım Kalesi direnişi de Kürt kültüründe büyük bir kahramanlık destanı olarak yaşamaya devam etti.
Sonuçları açısından her ikisi de trajik ama kahramanca bir direniş olarak hafızalarda yer edinmiştir.
Mücahit Özden Hun | Hunacademy