ULUSLARIN ZENGİNLİĞİ: İNSAN

Değerli Okuyucular:

Ekonominin temel kavramları olan enflasyon, döviz, büyüme oranı, işsizlik, faiz vb ifadeler günlük hayatımızın bir parçası olmuştur. Aramızda günlük döviz fiyatlarını dört gözle takip etmeyenimiz yok gibidir. Sık sık duyarız, “Benzinin litresi şu kadar, altının gramı şu kadar, dolar şu kadar…”

Böyle günlerde umudumuzu falanca partiye, falanca siyasetçiye, falanca kuruma bağlama gibi bir eğilim doğar. Sanki farklı partiler farklı liderler iş başına gelirse her şey düzelecektir. Muhalefet partileri de bunu fırsat bilir, “Bize bir şans verin, sizi kurtaralım,” diyerek göz kırparlar. Merak etmeyiniz, bütün partileri deneseniz de sonuç aşağı yukarı aynı olacaktır. Çünkü, bugün ülkemizde hiçbir siyasi anlayış ekonomik zenginliğin gerçek vazgeçilmezi olan İNSAN faktörünü gündeme getirmiyor. Halbuki günümüzde ulusların zenginliğinin temeli ne petrol ne döviz ne altın rezervi ne de ‘verimlilik’ olarak isimlendirilen modası geçmiş anlayıştır. Ulusların zenginliğinin tek kaynağı artık sadece İNSAN’dır.

Uluslar, en büyük yatırımı EĞİTİME yapmalıdır. Sorumluluk Duygusu yüksek bireyler yetiştirmek sadece ulusların değil tüm insanlığın birincil derecede önceliği olmalıdır. Verilen görevi hakkıyla yapan, sorumluluk duygusu yüksek bireylerden oluşan toplumlar, her zaman ayakta kalırlar.

Ekonomik değişkenler tarih boyunca farklı şekillerde hep var olmuşlardır ve var olmaya devam edeceklerdir. Yani, ekonomik anlamda MÜKEMMEL bir toplum hep bir ütopya (hayal) olarak kalacaktır. Ekonomik alt-üst oluşlara engel olmamız mümkün değildir. Ancak böyle zamanlarda toplumu ayakta tutacak en önemli güç, çalışanların SORUMLULUK DUYGUSU yüksek bireylerden oluşmasıdır.

6 Şubat Büyük Depremi ve Genel Seçimlerden sonra ülkemizde enflasyon hız kazanmış durumda. Fiyatlar durmadan yükseliyor, piyasadaki dağınıklık toplumsal dengeleri sarsıyor. İşte böyle zamanlarda görmek istediğimiz tek şey bu durumu fırsata çevirmeyen, verilen görevi hakkıyla ve zaman kaybetmeden yerine getiren, sorumluluk duygusu yüksek çalışanların varlığıdır. Çalışanların; ırk, din, dil, yaş, cinsiyet vb. ayrımı yapmaksızın kendisine emanet edilen görevi hakkıyla yerine getirmesi elzemdir. Yine böyle zamanlarda hem kamu hem de özel sektördeki yöneticilerin doğru yetkilendirme yaparak işi ehil sahibi kimselere vermeleri ayrıca önem taşımaktadır.

Bir örnek vermek istiyorum: Güney Kore’nin yüzölçümü Türkiye’nin yedide biridir. Yarımadada, 1950-53 yılları arasında şiddetli bir iç savaş yaşandı. Milyonlarca insan öldü. Ülke ekonomisi yerle bir oldu. Güney Kore, 1980’de Eğitim Seferberliği başlattı. Eğitimi ve insanı, en önemli yatırım olarak önemsedi.  Maden ve petrol bakımından %95 dışa bağımlı olan Güney Kore, inovasyon (buluş) ve geliştirdiği özgün teknolojiler sayesinde dünyanın 13’ncü büyük ekonomisi seviyesine yükseldi. İnsana ve eğitime yapılan yatırımın karşılığını kısa sürede aldı. Bugün Güney Kore; Hyundai, Samsung, Kia, LG, Posco (Demir Çelik) isimli dev firmalarıyla dünya pazarlarına hükmetmektedir.

Ulusların zenginliği, yüzyıllar boyunca değişim göstermiştir. Bunu kısaca özetlemek isterim:

MERKANTALİST EKONOMİ

Merkantilizm, Fransızca “Tüccar Zihniyeti” anlamına gelen “mercantalisme” kelimesinden türemiştir. Ekonomide merkantilist yaklaşım 16’ncı yüzyıldan itibaren önem kazanmıştır. 18’nci yüzyıla kadar devam eden bu doktrine göre eğer devletler, ekonomik ve siyasal güçlerini artırmak istiyorlarsa ülkedeki altın ve gümüş miktarını çoğaltmayı temel ilke olarak belirlemelidirler. Yani bir ülke ne kadar çok altın-gümüş rezervine sahip olursa o kadar zengindir. Kısacası merkantilizm, güçlü bir ekonomi için ihracatı en üst düzeye çıkarmak, satılan mal karşılığında altın ve gümüş almak, böylece altın-gümüş rezervlerini durmadan artırmak üzerine tasarlanmış ekonomik bir politikadır.

DEĞİŞEN EKONOMİ VE ÖNEMLİ EKONOMİSTLER

Ekonomi bilimi, İskoçyalı Adam Smith ile başlar. Adam Smith’ten başlayarak günümüze kadar devam eden ekonomik sistemlerin önemli teorisyenlerini şöyle sıralayabiliriz:

⁕ Adam Smith (1723-1790) İskoçyalı

⁕ David Ricardo (1772-1823) Hollanda asıllı Yahudi

⁕ Karl Marx (1818-1883) Alman asıllı Yahudi

⁕ John Maynard Keynes (1883-1946) İngiliz

⁕ Milton Friedman (1912-2006) Amerikan asıllı Yahudi

Dikkat ettiğiniz gibi beş ünlü ekonomist bir anlamda zincirleme olarak birbiri ardı sıra dünyaya gelmiş ve yeni teorileriyle ekonomik zenginliğin kaynaklarını irdelemişlerdir.

ADAM SMİTH VE LİBERAL EKONOMİ

Adam Smith

Adam Smith’in iktisadi düşüncesinin temel ilkesi, sınırsız özgürlük ve görünmeyen el kavramlarıdır. Ona göre bireyler kendi çıkarlarını maksimize ederken yani insanlar kendi bireysel çıkarları için mücadele ederken bir anlamda “görünmez bir el” işleri düzene sokar, toplum olarak en iyi sonuç elde edilir. Bu yüzden Adam Smith, ekonomide devlet müdahalesinin olmaması gerektiğini savunmuştur. Bu anlayış, “Bırakınız Yapsınlar” anlamına gelen “Laisse Faire” ifadesiyle anlam kazanmıştır.

Adam Smith, ekonomide özgürlük anlayışıyla, kendisinden önceki, korumacılığı esas alan merkantilist düşünceye karşı çıkmış hem siyasi hem de iktisadi arenada liberalleşmeyi savunmuştur.

Adam Smith’in en önemli kitabı, “Ulusların Zenginliği” 

DAVİD RİCARDO

David Ricardo

David Ricardo, ekonomi bilimine “emek-değer” teorisini kazandırmıştır. Adam Smith, bir malın değerini, bu malın üretimi için kullanılan işgücü miktarı yani işçi sayısıyla açıklarken, Ricardo, bu anlayıştan ayrılır, bir malın değerini, o malın üretiminde kullanılan emek miktarı ile açıklar. Karl Marx da Ricardo’dan aldığı bu tanımı bir adım daha ileri götürür, “Artı-Değer” teorisini formüle eder. Ricardo, ayrıca devletlerin “Karşılaştırmalı Üstünlük / Comparative Advantage” avantajından yararlanabileceğini ileri sürmüştür. Her ülkenin belli bir ürün veya hizmeti diğer ülkelere göre daha ucuz yapabileceğini, bundan yararlanması gerektiğini vurgular.

 KARL MARX

                           Karl Marx

Karl Marx, toplumların genel yapısını açıklarken sınıf çatışmasını esas alır. Marx’a göre, üretimi kontrol eden yönetici sınıf (işveren) ile mülksüz emekçi sınıf (işçiler) arasında uzlaşılması mümkün olmayan sürekli bir çatışma vardır. Ancak proletarya (işçi sınıfı) iktidarı zorla alırsa bu çatışma son bulacaktır. Marx, bireyi ve insanı, toplumsal koşulların ürünü olarak ifade eder. İnsanı değiştirmek istiyorsak toplumsal koşulları değiştirmeliyiz. Bu nedenle Karl Marx, insanlığın kurtuluşunun emek sömürüsüne (işverenin artı-değer hırsızlığına) son verecek sosyalizmle mümkün olduğuna inanır. Bu da proletarya diktatörlüğü yani tam devlet kontrolü ile sağlanacaktır.

JOHN MAYNARD KEYNES

    John Maynard Keynes

Keynes, bir anlamda Adam Smith ve Karl Marx’ın sentezidir. Hem devlet hem de özel sektörün birlikte var olduğu karma ekonomiyi savunur. Keynes, özel sektörün tek başına yeterli olmayacağını ileri sürer, devleti yardıma çağırır. Tam istihdam ve fiyat istikrarı için devlet müdahalesinin kaçınılmaz olduğunu düşünür. Ayrıca, Keynes’e göre, hükûmet, harcamasını azaltılmalı, düşük vergiler uygulamalıdır.

 MİLTON FRİEDMAN

Friedman’a göre, ekonomideki istikrarsızlıkların çoğu parasal kökenlidir. Bu nedenle para politikasının diğer iktisadi araçlarından daha etkili olduğunu savunur. Friedman, “Enflasyon her zaman ve her yerde parasal bir olgudur,” diyerek görüşünü ifade eder. Friedman, enflasyonun temel nedenini, para arzının hükümetlerce gereksiz yere ve aşırı ölçüde artırılmasında görmektedir.

SONUÇ:

Tarih bize kanıtlıyor ki ekonomik değişkenler her zaman var olacaktır. Ekonomik modeller birbirini takip edecektir. İniş çıkışlar kaçınılmazdır. İşte böyle zamanlarda ülkenin direncini artıracak tek güç İNSAN faktörüdür.

Günümüzde artık biliyoruz ki, verilen görevi hakkıyla yerine getirmeyen kamu veya özel sektör çalışanı, sendikal haklar ve kadro güvencesi nedeniyle ARTI-DEĞER hırsızlığı yapmaktadır. 19’ncu yüzyılda Karl Marx, işverenlerin “ARTI-DEĞER” hırsızlığına vurgu yapmıştı. Ancak günümüzde çalışanlar, nasıl olsa beni işten atamazlar anlayışıyla, zaman öldürerek “ARTI-DEĞER” hırsızlığını gerçekleştirmektedirler. Ülke ekonomisi, en büyük kaybı bu anlamda yaşamaktadır. Buna engel olmanın tek yolu eğitime yatırım yapmak ve sorumluluk duygusu yüksek İNSAN yetiştirmektir.

 

FIKRA….   FIKRA….  FIKRA…   FIKRA….  FIKRA…  FIKRA….

FÖTR ŞAPKA

1950’li yıllarda Iğdır’da fötr şapka moda olur. İlçenin ileri gelenleri, zenginleri, bürokratları fötr şapka giyme konusunda yarış halindedirler. Bunda Aziz Güney ve Ali Orkun’un birlikte işlettikleri Aras Sineması’nda (1948) izlenen yabancı filmlerin etkisi elbette inkâr edilemez.

Hamit Hun da pahalı bir fötr şapkayı kafasına geçirir. En büyük sıkıntısı, şehir kulübüne, kahvehaneye falan gittiğinde birilerinin uyanık davranıp Hamit Hun’un fötr şapkasını değiş-tokuş yaparak aşırmalarıdır. Her seferinde pahalı bir fötr şapka almaktan Hamit Hun’a artık bıkkınlık gelmiştir.

1950’li yılların başında, Hamit Hun, bir gün fötr şapkasıyla Doğubayazıt’taki akrabalarını ziyarete gider. İlçede nerdeyse tek fötr şapkalı, Hami Hun’dur. Gerisi şapkalıdır. İlçe halkı dönüp dönüp Hamit Hun’a bakar, kendi aralarında söylenirler:

“Ez texmîn dikim ew fileh e” (Sanıyorum gayrimüslüm olmalı)

Dini akidelerine bağlı Hamit Hun, bu yakıştırmalardan rahatsız olur.

Akşama doğru bir akrabasını ziyarete gider. İçerisi kalabalıktır. İçlerinden birisi fötr şapkayı garipser, sert bir çıkış yapar:

“Hamit Bey, Hıristiyanların giydiği bu fötr şapkadan vazgeç. Dinimize uygun değil!”

Hamit Hun, dayanamaz:

“Yahu, sizleri anlayamıyorum. Atatürk, Şapka Kanununu (1925) çıkarttığında, ‘Gavur işidir,’ deyip giyinmediniz hatta isyan ettiniz. Şimdi hepiniz şapka giyiyorsunuz. Merak etmeyin yakında hepiniz benim gibi fötr şapka giyineceksiniz. Yalnız sizden bir ricam, Iğdır’a geldiğinizde fötr şapkalarınızı benim fötr şapkamla değiş-tokuş yapmayın!”

Rivayete göre o günden sonra Doğubayazıt eşrafı ve ileri gelenleri arasında fötr şapka moda olur.

OYUM KİME?

Hamit Hun, oyunu kullanmıştır. Eve dönerken, Kürt dostları merakla sorar:

“Hamit Bey oyunuzu kime verdiniz?”

“Kürd’e!”

“Destê we xweş be!” (Elinize sağlık!)

Azeri dostları da sorar:

“Hamit Bey, oyunuzu kime verdiniz?”

“Azeri’ye”

“Elinize sağlık kirve!”

Akşam olunca Hamit Hun’un Azeri ve Kürt komşuları eve gelirler. Kafaları karışıktır. Azeri komşu, öne atılır: “Hamit Bey, bana Azeri’ye oy verdim dediniz, ama komşum Kürd’e oy verdiğinizi söylüyor. Hangisi doğru?”

“Oyumu kullanırken, Azeri kazansın diye dua ediyorum ama oyumu Kürd’e veriyorum. Bazen de Kürt kazansın diye dua ediyorum ama oyumu Azeri’ye veriyorum. Şimdi siz söyleyin oyumu kime veriyorum?”

NURLU YÜZ

1960’lı yıllarda Iğdır Belediye Başkanı Adalet Partisi’nden Hüseyin Akbulut’tur. Hamit Hun, koyu CHP’lidir. Iğdır’ın ileri gelen eşrafından fabrikatör Hacı Ömer Şark da koyu Adalet Partilidir.

Yaz aylarında Iğdır kavrulmaktadır. Sıcaklık o derece bıktırıcı olur ki dükkanlar 3-4 saatliğine kepenklerini indirir, ahali eve kapanır. Akşama doğru, belediyeye ait sulama tankeri ana ve ara sokakları dolaşır, yolları sular, ilçeyi hafif bir serinlik doldurur. Ahali de evlerinden çıkıp tekrar çarşıya iner. Ne var ki ara yollar toprak ve şose olduğundan tankerin tazyikli suyu nedeniyle sulama sırasında ortalık toza boğulur. Bu nedenle sulama tankerini görenler tozdan kaçınmak için uzağa kaçarlar.

Akşama doğrudur. Hamit Hun, evden çarşıya doğru yürümektedir. Hacı Ömer Şark’a ait fabrikanın önünden geçerken, fabrikanın önünde iskemlede keyifle oturan Hacı Ömer Şark, Hamit Hun’u çay içmeye davet eder.

Birlikte çay içip sohbet ederlerken uzakta sulama tankeri görünür. Ortalığı toza dumana katarak yaklaşmaktadır. Hamit Hun uzaklaşmak ister. Hacı Ömer Şark imalı bir şekilde söze girer:

“Hamit Bey, Adalet Partili Belediyenin çıkarttığı tozda da bir bereket vardır.”

Hamit Hun, mecbur kalır, yerinden kıpırdamaz. Sulama tankeri yanlarından geçer, her ikisi de toza boğulurlar. Yüzleri tozdan bembeyaz olmuştur. Ortalık sakinleşince Hamit Hun, nihayet toparlanır, mendiliyle yüzünü temizler, elbisesini silkeler. O anda, gözü Hacı Ömer Şark’a ilişir. Yüzü bembeyazdır. Hamit Hun, hayalet görmüş gibi korkuyla dolar. Hamit Hun’un endişelendiğini gören Hacı Ömer Şark, sorar:

“Hamit Bey ne oldu, niçin bana öyle bakıyorsunuz?”

“Hacı, haklıymışsınız! Adalet Partili Belediyenin tozunda bereket varmış. Yüzünüz, nurdan bembeyaz olmuş.”

DİL BİLMEZLER

Bir zamanların Iğdır’ında sıra sıra bahçeli evler vardı. Bazen komşu kadınlar arasında bir nedenden dolayı ağız dalaşı olur, duvarın arkasından bağırarak birbirlerine beddua yağdırırlardı.

Hamit Hun, çarşıya giderken iki komşu kadın arasındaki karşılıklı ağız dalaşı da tamda başlamıştır:

“Tike tike olasan!”                               (tike: parça)

“Adın batsın!”

“Seni görüm cavan ölesen!”        (cavan: genç)

“Balaların yetim qalsın!”

“Dul qalasan!”

“Yaxcı gün görmeyesen!”

“Görbagor olasan!”                              (görbagor: gebermek)

“Allah seni dil bilmezlere rast getirsin!”

Hamit Hun, beddualar arasından yürüyüp gider. Aklında en son işittiği, “Allah seni dil bilmezlere rast getirsin!” bedduası kalır. Bu sözü zihninde birkaç kez tekrarlar.

Hamit Hun, şehir merkezine ulaştığında önüne üç kişilik Fransız turist kafilesi çıkar. Hamit Hun, duruşu ve giyim-kuşamıyla Avrupa’da yaşamış gibi bir izlenim bırakmaktadır. Fransızlar, Hamit Hun’un etrafını alır, Fransızca soru yağmuruna tutarlar. Hamit Hun, sıkıntıdan terler, kendisini onlardan zorlukla kurtarır.

Derken karşısına bir İngiliz turist kafilesi çıkar. Onlar da Hamit Hun’un etrafını alır, İngilizce soru yağmuruna tutarlar. Hamit Hun sıkıntıdan terler, zorlukla uzaklaşır. Nihayet bir kahvehane bulur, çay içmeye koyulur. Dağ köylerinden gelen sağır-dilsiz bir akrabası Hamit Hun’u görünce sevinçle masasına oturur. El işaretleriyle Hamit Hun’la konuşmaya çalışır.

Hamit Hun, işin içinden çıkamaz, terler, ellerini havaya kaldırır, “Ey Allah’ım! Bugün, ‘Allah seni dil bilmezlere rast getirsin!’ bedduasının kurbanı oldum. İnşallah gelecek sefer, ‘Dul qalasan!’ bedduası gerçekleşir.”

ARKEOLOJİK KOYUNLAR

Iğdır’da, Taşlıca Köyüne yakın bir yerde Anadolu Selçukluları döneminden kalma bir zamanlar halk arasında sadece “Kervansaray” adıyla bilinen, bugün ise “Ejder Kervansarayı” olarak anılan tarihi bir yapı vardır. 1960’lı yıllarda Kervansaray harabeydi. Tavanı çökmüş, duvarları ise ha çöktü ha çökecek bir haldeydi.

1960’lı yıllarda Ejder Kervansarayı

Tarihe ve arkeolojiye meraklı Hamit Hun, ne zaman Taşlıca köyüne akrabalarını ziyarete gitse, Kervansaray’ın yanından geçer, harabe haline üzülür, Iğdır’a döner dönmez Kaymakamlığa yazı yazarak onarım talebinde bulunur. Ancak bir kaymakam gelir, biri gider. Sonuç alamaz. Doğrusu, kimsenin umursadığı da yoktur.

1960’lı yıllar. Bir gün ilçeye yeni bir kaymakam gelir. Hamit Hun, kaymakama eşlik eder, tarihi yerleri ve yaylaları gezmesine yardımcı olur. Kervansaray’a geldiklerinde Kaymakam, gördüklerine üzülür:

“Hamit Bey, Kervansaray’ı onarmalıyız!”

“Olmaz Kaymakam Bey! Şu az ilerideki Taşlıca köyü aşiretime aittir. Kervansaray, aşiretimin koyunlarının dinlenme yeridir. Çobanlar öğlen sıcağında, yağmurda, doluda koyunları kervansarayda korumaya alıyorlar.”

“Ama olmaz ki Hamit Bey! Bu çok önemli bir tarihi yapı! Ahır değil ki!”

“Peki, siz nasıl uygun görürseniz efendim!”

Hamit Hun, böyle söyleyerek belki Kervansaray’ın onarılacağını ümit eder. Zaman geçer. Onarım falan olmaz. Kaymakamın da tayini çıkar.

Kaymakam, Iğdır’dan ayrılmak üzereyken kendisini uğurlamaya gelen dostlarının elini sırayla sıkar. Sıra Hamit Hun’a gelince elini uzatır:

“Hamit Bey, sizi görünce Kervansaray’ı hatırladım. Maalesef onaramadık! Ahır olarak kaldı.”

“Kaymakam Bey, ben de sizi görünce Ahır’ı hatırladım. Allaha şükürler olsun, onarım falan olmadı. Aşiretim, kervansarayı ahır olarak kullanabilecek. Böylece ülkemiz ve vatanımız için, tarihi ve arkeolojik değeri yüksek koyunlar beslemeye devam edeceğiz.”

KESECİNİN DİVANI

Güneşli bir ilkbahar sabahıdır. Hamit Hun, evinden çıkıp çarşıya doğru yürümektedir. Böyle güzel bir günde Hamit Hun, elinde olmadan ünlü şair Fuzuli’nin gazelinden bir beyti mırıldanır:

Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı

Felekler yandı âhımdan murâdım şem’i yanmaz mı

(Günümüz Türkçesi ile anlamı: Sevgilim beni candan usandırdı, kendisi cefadan usanmaz mı? Ahımdan felekler yandı, muradımın mumu hâlâ yanmayacak mı? Arzuma kavuşmayacak mıyım?)

Hamit Hun’la birlikte çarşıya giden mahalleli, beytin küçük bir bölümünü duymuştur. Hamit Hun’un birilerine sinirlenip kendi kendine söylendiğini sanır. Merakla sorar:

“Hamit Bey, sizi canınızdan kim usandırdı?”

“Kim olacak! Fuzuli!”

“Kim bu Fuzuli?”

Hamit Hun, koskocaman Fuzuli’yi tanımayan mahalleliye içinden kızar:

“Hamamdaki keseci! Her seferinde ruhumu öyle sert bir şekilde keseliyor ki canımdan usanıyorum.”

“Vah! Vah! Bir daha o adama kese yaptırmayın.”

“Çaresizim. Adamın koskocaman bir divanı (şiirlerini topladığı antolojik eseri) var.”

Mahalleli, “divan” kelimesini “kanepe” olarak anlar.

“Hamit Bey, siz de o adamın kanepesine bir daha uzanmayın. Canınızdan olacaksınız vallahi!”

 125 Toplam Görüntülenme