ÜÇ IĞDIR HİKAYESİ

Toplu Yazılar

mucahithun@yahoo.com

BİRİNCİ HİKAYE:    IĞDIR ERMENİ KİLİSESİNDE CİNAYET

1930’lı yıllarda iki türlü göç hareketi Iğdır’daki nüfusu hızla artırıyordu. Bir yandan özellikle sonbaharda Aras nehrinin debisinin (su miktarının) azaldığı günlerde bugünkü Ermenistan sınırları içinde kalan Azeri köylerinden kaçıp gelen Azeri ahali, diğer yandan Markara (Alican) köprüsünün Sovyetler Birliğiyle karşılıklı ticarete açılması nedeniyle Doğu Anadolu’nun en zenginleri ya Iğdır’a yerleşiyor ya da bir ayakları Iğdır’da olacak şekilde bir hayat biçimini benimsiyorlardı.

Türk ve Kürt kökenli olan bu ünlü tacirlerden ilk akla gelenler arasında aslen Bitlisli Reşit Keki, Zeki Keki, İsmail Şefkatli, Vanlı Cevdet Ergin (Şarkıcı Erol Evgin’in babası; Erol Evgin Iğdır doğumludur), Ağrılı Halef Boran, Aziz Gökbakan gibi isimleri saymak mümkün. Reşit Keki ve İsmail Şefkatli ile akraba olan aslen Bitlisli ama Erzurum’da amcası Davut Ağa’yla birlikte iş yapan Mehmet Kakioğlu manifatura dükkanını satar, sınır ticaretinden pay kapmak için 1937 yılında ailesini yanına alarak Iğdır’a gelir. (Kızlarından Naciye, 1949 yılında Mecit Hun’la; Safiye Alagöz de Hacı Ömer Şark’ın oğlu Hüseyin Alagöz’le 1955 yılında evleneceklerdir.)

Mehmet Kakioğlu elindeki parayla koyun satın alır, Ruslara satar. Karşılığında aldığı şekerleri köprüden geçirirken Aras taşar, tüm şekeri sürükleyip götürür. O günden sonra Reşit Keki ile birlikte ortaklı iş yapar.

Reşit Keki
Soldan sağa: Sadık Tezel (Ayakta), Mehmet Kakioğlu (Oturan)

Reşit Keki Doğu Anadolu’da topladığı on binlerce koyunu Iğdır’a getiriyor, Markara köprüsünden Sovyetlere teslim ediyor bunun karşılığında özellikle şeker takası yapıyordu. Aldığı şekerleri o yıllar artık kullanım dışı kalan Ermeni kilisesinde depoluyor, azar azar piyasaya dağıtıyormuş. Mehmet Kakioğlu da bir süreliğine Reşit Keki ile ortaklık yapar zamanın büyük bölümünü Ermeni Kilisesi’ndeki şeker deposunun hesap işlerini yapmakla geçirir.

Iğdır Ermeni Kilisesi (1949)  Arka planda Eczacı Edip Koçkaya
Eczacı Edip Koçkaya ve oğlu Bertan

(Aslen Erzurumlu Edip Koçkaya 1935’li yıllarda Iğdır’a gelip Iğdır’ın ilk eczanesini açar. Aliye Hanımla evlenir. CHP İlçe Başkanıyken 1950 yılında vefat etti. Yerine Bağır Aras CHP geçici İlçe Başkanı oldu.)

Mehmet Kakioğlu, her zaman yaptığı gibi bir sabah kilisenin kapısını açar, içeriyi turlar. Şeker çuvallarını gözden geçirir. Şeker torbaları bölmeler halinde ve belli sayıda istif edildiğinden Mehmet Kakioğlu’u hızlı bir şekilde sayıları zihninde üst üste ekler, eksik torba olup olmadığını kontrol eder. Kilisenin arkasına doğru gidince gördüğü manzara karşısında şaşkınlıktan dona kalır. Kolları açık vaziyette boylu boyunca yere uzanmış bir adam görür. Daha da yaklaşınca adamın kalbine bir bıçak saplanmış olduğunu fark eder. Adam ölmüştür.

Mehmet Kakioğlu ruhsatlı tabancasını çıkarır, mermiyi namluya sürer, dikkatli adımlarla etrafa göz atar. İki soru birden zihnine hücum eder: Bu adam içeri nasıl girmişti ve O’nu kim öldürmüştü? Her ne kadar şeker torbaları kusursuz istif edilmiş olsa da şurada burada boşluklar vardı. Mehmet Kakioğlu bütün kuvvetiyle bağırarak etrafı kolaçan etmeye başlar:

“Çık ortaya! Teslim ol!”

Cevap yoktur. Mehmet Kakioğlu bu şekilde giriş kapısına kadar yürür ama kimseye rastlayamaz. İçeride başka kimsenin olmadığına emin olur, tekrar cesedin yanına dönmek ister. Hava kapalı olduğu için Kilisenin içi loş bir ışıkla aydınlanmaktadır. Uzaktan bakıldığında Kilisenin diğer ucunu görmek mümkün değildir. Her an kendisine bir saldırı olabileceği düşüncesiyle Mehmet Kakioğlu yavaş adımlarla cesedin olduğu yere ilerler. Olay yerine gelince bütün şaşkınlığıyla cesedin yerinde olmadığını görür. Kafası karışmıştır. Bu kez hızlı adımlarla Kilisenin girişinde asılı olan denizci fenerlerinden birisini alarak geri döner. Evet, ceset yok olmuştur!

Feneri yere doğru indirince kan birikintileri görür. Katili bulayım derken ceset de ortalıktan kaybolmuştur. Mehmet Kakioğlu “serap” mı görüyorum diye endişelenir ama kan birikintisi bir gerçek olarak orada durmaktadır. Kafası karışır. Kilisenin kapısını sıkıca kapatır. Belediye zabıtasından Kilisenin kapısına göz kulak olmasını ister. Hızlı adımlarla Milli Emniyet Müfettişi Hüsnü Bingöl’ün bürosuna yönelir. Her ikisi de Hınıslı hanımlarla evlendikleri için aralarında çok eskiye dayanan bir dostlukları vardır.

Hüsnü Bingöl

Mehmet Kakioğlu, Hüsnü Bingöl’e olup biteni bir çırpıda anlatır. Hüsnü Bingöl parlak ve zeki gözlerini uzaklara dikerek bir an düşünür. Sonra hemen masa üstündeki piposunu avuçlar, yanına beş jandarma alarak Mehmet Kakioğlu’yla birlikte Kiliseye yönelir.

Kiliseye vardıklarında Mehmet Kakioğlu kapının kilidini açar, zabıta elinde feneri tutarak önde yürür. Mehmet Kakioğlu tedbirli bir insandır. Silahını çıkarır, ateşlemeye hazır bir şekilde elinde tutar. Hüsnü Bingöl çömelerek kan lekesini inceler. Mehmet Kakioğlu haklıdır. Yerde kan lekesi vardır. Hüsnü Bingöl jandarmalara Kilisenin etrafını sarmasını emreder. Ayağı kalktığında piposunu yakar. Görüşünü söyler:

 “Bu Kilisede gizli bir bölme olmalı! Arayıp bulacağız!”

Hüsnü Bingöl polisten de yardım ister. Herkes Kilisenin duvarlarını yoklamakta gizli bölme aramaktadırlar. Mehmet Kakioğlu’nun kafasını karıştıran bir durum vardır. Zeminde ilk gördüğünde hafifçe göllenmiş halde olan kan lekesi şimdi azalmıştı. Bu kadar kısa sürede kanın kuruması veya içindeki suyun buharlaşması mümkün olmayacağına göre kan bir yolunu bulup aşağı sızmıştır. Ayrıca kan lekesi sürüklenen bir insanın geride bıraktığı bir iz biçimindedir.

Zemin kare şeklinde büyük mermerlerle kaplıdır. Mehmet Kakioğlu alet çekmecesinden bir bıçak eline alır, kanın sızdığı yere, yani iki mermer arasına sıkıştırmaya çalışır. Mermerin oynadığını görünce, polisten yardım ister. Dört bir yandan bıçaklar sokularak mermer yerinden çıkarılır. Karşılarında toprak zemin beklerken, boşluk görürler. Çıkarılan mermeri olduğu yerde tutması için yanındaki dört mermere demir kenarlıklar takılmıştı. Ayrıca istendiğinde mermeri yukarı itecek bir mekanizma da iki yanda asılı durmaktadır.

Hüsnü Bingöl, piposunu yakar, Kilisenin içinde bu mekanizmayı hareket ettiren bir kol veya pedal olmalı diye düşünür. Altar (sunak) odasına girince duvarda demirden bir kol görür. Aşağı doğru çeker. Askerlerden biri uzaktan bağırır:

“Komutanım yanlardaki demirler yukarı kalktı.

Hüsnü Bingöl demir kolu tekrar yukarı iter. Deliğin olduğu yere gelir. Hüsnü Bingöl piposundan bir nefes alır, kendi kendine söylenir: “Mekanizmayı bulduk! Deliği kapatmak için buna benzer bir mekanizma da içeride olmalı!”

Feneri sallayınca bir metre aşağıda bir mermer yüzeyi ve onu iki yandan destekleyen yine mermerden yapılma merdivenler göze çarpar. Hüsnü Bingöl güvendiği ve korumalığını yapan dört jandarmanın inmesini ister. Jandarmalar tetikte bir vaziyette merdivenleri inerek gizli ve karanlık mahzene inerler.

Jandarmalar deniz feneriyle mahzeni dolaşıyor ha bire, “Teslim olun!” diye bağırıp duruyorlardı. Askerlerden birisi şarap mahzenine yakın bir yerde kalbine bıçak saplı cesedi görür. Gerekli bilgileri Hüsnü Bingöl’e aktarır. Hüsnü Bingöl piposundan bir nefes çeker, sert bir emir verir:

“İyice arayın! Diğerleri de mahzende olmalı.”

İki polis de aşağı iner. Bütün aramalara rağmen kimseyi bulamazlar. Hüsnü Bingöl ve Mehmet Kakioğlu da aşağı inmek zorunda kalırlar. Mehmet Kakioğlu cesedi hemen tanır: “Evet! İşte yerde yatan buydu!” 

Herkes cesedi unutmuş O’nu aşağıya indiren adam veya adamların peşindeydiler. Bütün çabalara rağmen mahzende tek bir canlı yoktu. Hüsnü Bingöl’ün aklına yeni bir gizli bölme olacağı ihtimali geldi. Jandarma ve polislere ikinci saklı bölme ihtimalini dikkate alarak arama yapmalarını emretti. Zemin ve duvarlar kare şeklinde mermerlerle kaplıydı. Jandarma ve polisler ellerinde bıçaklarla yerdeki mermerlerin oynayıp oynamadığını kontrol ediyorlardı. Hüsnü Bingöl, Mehmet Kakioğlu’nun elindeki tabancayı aldı. Emniyetini kapattı. Tabancanın kabzasını gelişigüzel duvardaki mermerlere vurmaya başladı. Birden durakladı. Diğer mermerlerden tok ses gelmesine rağmen son vurduğu mermerden davula vurar gibi titreşimli bir ses çıkıyordu. Belli ki kare mermerin arkası boştu. Bıçaklar sokuldu, mermer açıldı. Mermer pencere gibi monte edilmişti. Mermeri pencere gibi kapatmak için arkasına el mandalı bile monte edilmişti. Pencere yukarı doğru çıkan bir tünele açılıyordu.

Hüsnü Bingöl güvendiği jandarmalardan birisine tünele girmesi için işaret etti. Jandarma elinde tabancayla etrafı taşla örülü tüneli sürünerek çıktı. Arkasından giden jandarma da denizci feneriyle ışık tutuyordu. İlk çıkan jandarma bağırdı:

“Komutanım tünelin sonu büyük kare mermerle kaplı!”

Hüsnü Bingöl tereddüt etmeden emir verdi.

“Mermeri yukarı doğru itele!”

Jandarma mermeri iteleyince kendisini kiliseden 10 metre uzakta bir yerde buldu. Mermerin diğer yüzü toprakla kaplanmış, çimlenmişti. Dışarıdan yürüyen birisinin bu çimin altında bir tünel olduğunu anlaması mümkün değildi.

Mahzendekiler hep birlikte dışarı çıktılar. Jandarmanın iterek açtığı deliğe yaklaşırlar. Hüsnü Bingöl kafasını anlamlı anlamlı sallar:

“Zekice bir düzenek kurmuşlar. Ermeniler muhtemelen Iğdır’ı boşalttıkları zaman yanlarında götüremedikleri kutsal veya değerli eşyaları geri götürmek için geri geldiler. Başarılı da oldular! ”

Mehmet Kakioğlu lafa girer:

“Arkadaşlarını niçin öldürdüler?”

“Sanırım ganimeti paylaşamadılar. Üstelik anladığım kadarıyla gece yarısı sadece iki kişi gelmiş. Ölen adam muhtemelen daha önce Kilisede çalıştığı için gizli bölmeleri biliyordu. Arkadaşı O’nu öldürüp bütün ganimeti alıp kaçtı! Yani kaçan adam bir define avcısıydı! Kilise çalışanını tuzağa düşürdü. Sınır güvenliğini artıracağım ama yakalamamız kolay olmayacak!”

Cinayet olayından sonra Reşit Keki ve Mehmet Kakioğlu kasabada başka bir depo binası bulup şeker torbalarını oraya taşırlar. Kilisenin kapısına kocaman bir kilit asılır. 1950 yılında Ermeni Kilisesi yıkılır, yerine aynı taşlarla bir cami yapılır.

İKİNCİ HİKAYE:    BİNBİR ÇEŞİT

1960-70’li yıllarda Iğdır’da Merhum Hüseyin ve Gulem Çağlar kardeşlerin işlettiği BİNBİR ÇEŞİT isimli bir mağaza vardı. Çocuk olarak içeriye tek başımıza girmeye cesaret edemezdik. Iğdır’ın en disiplinli mağazasıydı. İçerisi çocukların gönlünü okşayacak yüzlerce çeşit oyuncakla doluydu. Bazen birkaç kafadar bir araya gelir vitrindeki eşyalara göz atardık. İçimizdeki heves o kadar güçlü olurdu ki kapıdan kafamızı uzatıp içerideki oyuncakları da görmek isterdik. Bu durumda Merhum Gulem Çağlar amca dışarı çıkar bizleri uzaklaştırırdı çünkü hal ve tavırlarımızla, gürültülü konuşmamızla ilçenin en disiplinli mağazasının görünümünü bozuyorduk.

Hüseyin ve Gulem Çağlar kardeşler
(Akay Aktaş’ın özel arşivinden)

Bir gün Binbir Çeşit mağazasına yakın bir yerden geçerken Iğdır’da hiç görmediğim marka şatafatlı bir bisikletin dükkânın önünde yukarı bir yere asıldığını gördüm. O yıllar kendi pastanemizde yevmiye usulü çalışıyordum. Bu şekilde biraz para biriktirmiştim. Bisikletin fiyatını sormak için korkarak dükkândan içeri girdim. Gulem Amca her zamanki gibi ciddi ve isteksiz bir yüz ifadesiyle beni karşıladı:

“Ne var? Ne istiyorsun?”

“Dışarıdaki bisikleti kaça satıyorsun?”

“O çocuk oyuncağı değil! Gerçek bir bisiklet… Senin para yetmez.”

“Fiyatı ne kadardır?”

“800 TL”

Evet! Gulem Amca haklıydı. Bu para bütçemin hemen hemen iki katı kadardı. 400 liraya yakın birikmiş param vardı. Üzgün üzgün ayrılırken bir yandan da dönüp asılı bisiklete bakıyordum. 

O yıllar bisiklet sektörü Baydar ailesinin elindeydi. Yanılmıyorsam Bisan marka bisikletleri  saatliğine kiraya veriyorlardı. Kocaman bir alanda küçük bir kulübe, tamir işleri için bir atölyenin yanı sıra onlarca kiralık bisiklet düzgün bir şekilde tık sıra halinde dizilmiş müşterilerini bekliyordu. O yıllar Iğdır sokaklarında sadece fayton ve “daşka” dediğimiz at arabaları vardı. Yollar bisiklet kullanımı için uygundu. Özellikle esnaftan kimseler hızla eve gidip gelmeleri gerektiğinde bisiklet kiralamayı tercih ediyorlardı. Elbette zevk için bisiklet kiralayanlar da vardı.

Binbir Çeşit mağazasında gördüğüm bisiklet rüyalarıma giriyordu. Bir gün cesaretimi toplayıp anneme gittim:

“Anne! Binbir Çeşit mağazasında bir bisiklet var. Almak istiyorum! Biliyorsun ben pastaneyi gece 11’de kapatıp ıssız ve karanlık yolda yürüyerek tek başıma eve geliyorum. Mezbahanın yanında geçerken çok korkuyorum. Bisikletim olsa hem işe çabuk giderim hem senin alışverişini yaparım hem de korkmadan eve gelirim.” (Not: Meşe Kerem’in kalemeliği (kavak ağacı koruluğu), Merhum Kör Hacı’nın evi ve mezbahanın kesiştiği bu karanlık bölgede ışık yoktu ve geceleyin buradan geçmek zorunda kalanların korkudan ödü kopardı.)

Sert mizaçlı annemin kafasında o an, “Acaba bu çocuk bisikleti satın alıp ondan sonra işi gücü boş mu verecek,” şeklinde bir soru oluştuğunu anlıyordum. Diğer yandan benim disiplinli, verilen görevi yerine getiren bir mizaca sahip olduğumu da bildiği için yumuşak bir ses tonunda sordu:

“Fiyatı ne kadar?”

“800 TL”

Annemin suratı asıldı. Bu 13 yaşındaki bir çocuk için harcanması yüksek bir paraydı. Hemen ekledim:

“Kumbaramda 400 liram var. Bana borç ver, çalışınca öderim!”

Annem borç para derdinde değildi. Oğlunun parasını çarçur etmeyip biriktirdiğini anlayınca, anne yüreği yufka olur, derler ya, elindeki işi bir kenara bıraktı. Çarşafına bürünüp yola koyuldu. Ben de arkasından içimde inanılmaz bir sevinç duygusuyla yürüyordum.

Annem nazik bir tavırla Binbir Çeşit dükkanında içeri girdi. Çarşafının üst bölmesini indirince Gulem Amca annemi tanıdı:

“Naciye Hanım hoş geldiniz! Buyurun ne istiyorsunuz?”

Ben de annemin arkasından dükkandan içeri girmiştim. Annem beni işaret etti:

“Oğlumun gözü dışarıdaki bisiklete düşmüş! 800 lira çok pahalıdır. Gulem kirve fiyatı biraz indir, bisikleti oğluma alayım!”

Gulem Amcanın bana bakışı değişti. Yüz hatları yumuşadı.

“Demek sen Mecit Bey’in oğlusun! Dışarı çıkalım. Bisikleti indireyim.”

Bisikleti indirip elime verdi. Boruların renkleri, “selle” dedikleri oturma yeri, lambası, fren kolları, jant telleri, oturma koltuğunun arkasında yük taşımaya yarar yaylı sıkıştırma bölmesi, kısaca bu bisiklet üzerimde bir çocuğun kalbini doldurabilecek en büyük sevinç etkisi yaratmıştı. Ben bisiklete hayranlıkla bakarken annem pazarlık yapmaya başlamıştı bile:

“Kirve!800 lira çok para! Oğlum çalışarak 400 lira biriktirmiş. 300 lira da ben vereceğim. Bisikleti şimdi alacağız!”

Gulem Amca tereddüt etmedi:

“Naciye Hanım hiç sorun değil!. Bisiklet artık oğlunuzun oldu. Unutmayın bu bisikletten Iğdır’da başka yok! Pahalı olduğu için kimse satın alamadı. Kısmet sizinmiş!”

Bisiklete ilk ne zaman binmiştim? Bir gün pastanemizde çalışan Emin Usta (sonraki yıllar kendi pastanesini açtı) evlerindeki kırık dökük bisikleti getirmiş, “Bunu artık kimse kullanmıyor, istersen eve götürebilirsin,” demişti. Bu kırık bisiklete evin avlusunda bine bine cesaret sahibi olmuştum.

Arada bir abilerim Baydarlardan bisiklet kiralayıp eve geliyor, biraz zaman geçirip tekrar geri dönüyorlardı. Kısa süreli mola sırasında kiralık bisiklete binip ara sokakta düşmeden sürmeye çalışıyor, bir gün cesaret kazanıp abilerim gibi bisiklet kiralamayı hayal ediyordum. Bacaklarım uzundu. Pedalı tam döndürebiliyor, uzun süre dengede kalmayı başarabiliyordum.

Destek borusunun üstünde BIANCHI (bianki) yazıyordu. Sonraki yıllar soyadı Bianchi yani “Beyaz” olan bir işverenin bu isimle İtalya’da bir şirket kurduğunu ve bu marka bisikletler ürettiğini öğrenecektim.

Mahalle arası sokaklarda bisiklete binmeye cesaret edebiliyordum ancak şehir merkezi ve işlek yollar bana ürkütücü geliyordu. Acelem yoktu!  Bisikleti el yerlerinden tutarak yürüyüş vaziyetinde eve götürdüm. İçimde sonsuz bir mutluluk ve gurur vardı. Eve varır varmaz kız kardeşimin yardımıyla ara sokakta saatlerce deneme yaptım. Birkaç saat sonra artık dengemi bozmadan hız kazanabiliyor ani dönüşler yapabiliyor, fren sistemini duruma uygun olarak kullanabiliyordum.

Sokağa çıkma zamanı gelmişti. Bisikletle mezbahaya doğru ilerlerken bir fayton sanki beni ezecekmiş gibi geliyordu. Aslında fayton her zamanki güzergahında sakin sakin yol alıyordu. Bir taşıt aracıyla ilk kez karşılaşmanın verdiği panik duygusu olmalıydı. Her ihtimale karşı bisikleti kenara çekip faytonun geçmesini bekledim.

Yavaş yavaş yoldaki kalabalıklara, arabalara ve insanlara alıştım. Çok mutluydum. Erkenden kalkıyor şehri turluyor, öğleden sonra gece yarısına kadar pastanede çalışıyordum. Gece yarısı eve döndüğümde bisikletin lambasını yakıyor, önüm apaydınlık oluyordu. Daha önceleri yüreğim ağzımda korka korka yürüdüğüm yolda şimdi korku falan hissetmeden gururla bisikletimi sürüyordum. En hızlı hırsızlar, katiller ve hatta cinler bile beni yakalayamaz diye hayal ediyordum. Bisikletin parlak ışığına alışan köpeklerimiz hoş geldin dercesine koşarak bana doğru geliyor bana eşlik ederek hep birlikte eve varıyorduk.

Bu şekilde aradan üç ay geçti. Her seferinde yeni aksesuarlar takarak bisikletimi daha da güzelleştiriyor, sanki yarışmaya katılacakmışım gibi bir hevesle bütün detaylarına özen gösteriyordum.

Bir gün pastaneye kısa süreliğine uğramam gerekmişti. Babam eve bir paket götürmemi istedi. Bisikleti pastanenin önüne park ettim. Dondurma satan işçimizin gözleri üzerinde olduğu için hırsızlık mümkün değildi. Gerçi kilitli zincirim vardı ama işim kısa süreliğine olduğundan tekeri bağlamaya gerek görmedim. Pastaneden çıkınca iki kişi beni bekliyordu. İsmi bende saklı halamın oğlu ve yanında bir arkadaşı vardı. Benden bir istekte bulundu: “Köyün arabasını kaçırdık! Bisikletini ödünç ver, yarın geri getiririm.”

Halaoğlu çok sevdiğim ve saygı duyduğum bir büyüğümdü.   “Hayır,” demem mümkün olmadı! Halaoğlu cevabımı beklemeden bisiklete yerleşti arkadaşı da öndeki demire oturdu. Sendeleyerek köylerine doğru yola çıktılar.

Köyün uzaklığı hakkında bilgi sahibi değildim. Yollarının durumunu da bilmiyordum. Beni tek endişelendiren ilk kez iki yetişkin insanın bisikletime binmeleri nedeniyle tekerin havasının yetersiz kalacağı bu yüzden bisiklet taşa falan çarparsa jantının zarar göreceği idi. İç geçirerek ve üzüntülü bir havada elimde paketle eve doğru yola koyuldum. Bahçe balkonunda Nazire teyzemle çay içip sohbet eden annem bisikletimi göremeyince kaygıyla sordu:

“Bisikletin nerede? Bozuldu mu?”

Başımdan geçenleri anlattım.  Annem hata yaptığımı, bisikleti başkalarına vermemem gerektiğini tembihledi. Nasıl olsa bisikletim yarın geri gelecek diye kendimi daha fazla kedere kaptırmadan işimin başına döndüm.

Ertesi gün çalışırken gün boyu bisikletimin yolunu gözledim. Ne gelen vardı ne de giden. Halaoğlu ortalıkta gözükmüyordu. Tekrar pastaneyi geceleyin kapattıktan sonra zifiri karanlık sokağı yürüyerek eve gitmeye başladım. Üzüntüm her gün artıyor, hatta ağlamaklı oluyordum.

Aradan iki hafta geçti. Bir gün pastanenin önündeki küçük kulübede dondurma satıyordum. Bir traktör römorkuyla pastanenin önünde durdu. Şoför umursamaz bir tavırla, şoför mahallinden indi,  römorka yöneldi, bir demir yığınını iki eliyle kaldırıp yolun kenarına fırlattı:

“Halanın oğlu gönderdi. Senin bisikletinmiş!”

Yüzünde alaycı bir gülümseme vardı. Alelacele bisikletimin yanına gittim. Aman Tanrım! O güzelim bisiklet gitmiş bir hurda geri gelmişti. Jantlar eğilmiş, bisiklet tam ortadan ikiye katlanmış, lastikleri patlamıştı.  Ne zili ne de lambası yerindeydi. Kollarındaki renkli püskülleri bile kesilip çıkarmışlardı. O çok sevdiğim aynası paramparçaydı. İşçilerimizden Latif de yanıma geldi. O da çok üzülmüştü. Orta demiri düzeltmeye çalıştı. Ancak neye el atsak kırılacak gibi oluyordu.

“Vicdansız adamlar! Üstelik akraban!”

At arabası kiraladım. Bisikleti eve götürdüm. Annem bisikleti görünce iki elini iki dizine sertçe vurdu. Dili tutulmuş gibiydi.

Iğdır’ı bilen okuyucularım içlerinden şöyle geçirebilirler: “Mecit Hun Iğdır’ın en varlıklı adamlarından biriydi. Bastırır parayı alırdı yeni bir bisiklet. Ne vardı bunda yani?”

Gerçek hiçte düşündüğünüz gibi değildi. Babamla çocukları arasında her zaman bir mesafe vardı. Biz çocuklar sanki O’nun için var değildik. Babam bütün gününü ilçe eşrafıyla geçiriyor, eve geç saatlerde gelip erken saatte evden çıkıyordu. Para işleri annemin üzerindeydi. Annem süt, peynir, Merhum Kaymakçı Asker’in (Akay Aktaş Hocamın merhum babası) öğrettiği kaymak, tereyağı satarak evin ve çocukların harcamalarını karşılardı. Babamın bunlardan haberi bile olmazdı. 

Kaymakçı Asker (Aktaş)

Bir cenaze taşır gibi bisikleti arabadan indirdik. Bahçedeki kocaman ambarın içine attık. Yatağa girip uzun uzun ağladığımı hatırlıyorum. Halaoğluna karşı içimde önü alınmaz bir kin ve nefret uyanmıştı. Hâlbuki daha geçen yıl (1970) Belediye Salonunda ülkücülerin düğününü seyretmeye gittiğinde solcu olduğu varsayılarak iyice hırpalanmış, intikamını almak için dondurma yapmakta kullandığımız kocaman kepçeli sopayı elime alarak ileri atılmıştım.

O günü çok iyi hatırlıyorum. Atila Abim, pastanenin önünde oturmuş arkadaşlarıyla sohbet ediyordu. Halaoğlu yüzünü kanlar içinde görünce ne olduğunu sordu, tek kelime söylemeden Belediye Salonuna doğru yürüdü. Ben de sopayla abimin arkasından gittim. Atila Abim kapı önündeki gençlerle bir zaman yumruklaştı. Araya girenler kavgayı ayırdılar ama küfürler havada uçuşuyordu.

Atila Abim, halaoğlunun intikamını almaya kararlıydı. Ertesi gün Karakuyu’dan gelen eli sopalı 10 genç pastanenin arkasında saklanmış Atila Abimden gelecek haberi bekliyorlardı. Atila Abim bir gün önce yumruklaştığı gençlerin Rıfat Kalafat’ın pastanesine doğru gittiğini görünce, köyden gelen gençlerle birlikte hücuma geçti. Şehir merkezinde yakaları açık kabadayı kabadayı yürüyen gençlerin köylü gençlerin değnekleri altında nasıl inlediğini görünce şaşırmıştım. İlk o gün köylü gençlerin gerçek ve korkusuz gücüne şahit oluyordum.

Büyük bir kalabalık toplandı. Dövülenler Azeri gençlerdi. Bu durum Iğdır merkezde bir anda etnik tansiyonu yükseltti. O yıllar Iğdır merkezde çok az Kürt ailesi vardı. Atila abim istediği intikamı fazlasıyla almıştı ama pastanenin önüne gelince babamdan bir şamar yemekten kurtulamadı. Bu babamın bir çocuğuna attığı ilk ve son şamardı.

Evet, benim trajik bisiklet hikâyem böyle son buldu. Sonra öğrendim ki halaoğlu bisikletimi iki hafta boyunca köy yerinde çocuklara saat başına kiraya vermiş, hatta işletmeyi yönetme işini de bir köylüsüne devretmişti. Anlatılana göre bisikletle ilk kez tanışan köylü çocukları keyiflerince biniyor, düşüp-kalkıyor, bisikleti taşlara çarpıyor, bazen üçü-dördü birden binip sürmeye çalışıyor, son gün de derin bir çukura yuvarlanınca bisiklet iki büklüm oluyor. Elbette, bu ayrıntıları yıllar sonra öğrenecektim. O yaz halaoğlu bir daha pastanemize gelmedi. Kendi halinde birisiydim ama bisikletimin intikamını almaya yemin etmiştim!

Ertesi yıl Kabataş Erkek Lisesine yatılı öğrenci olarak gittim. Bir gün kız kardeşim Leyla’dan bir mektup aldım. Ağlayan harflerle annemin bisikleti Karakuyu köyündeki bir gence karşılıksız verdiğini yazıyordu. Kafamı kaldırıp Boğaz’dan geçen gemilere baktım. O günleri hatırlayıp gülümsemekle yetindim.

ÜÇÜNCÜ HİKAYE:   İRANLI MİSTİK BİR AZERİ

Yıl 1969. Iğdır Ortaokulu ikinci sınıf öğrencisiydim. Bir akşam babam yanında kısa boylu, yüzü nurlu, kibar davranışlı birisiyle geldi. Babamın O’na gösterdiği saygı ve önemden annem de etkilenmiş, misafiri rahat ettirmek için harekete geçmişti.

Misafirimiz ucu garip şekilde sivri siyah ayakkabılarını çıkarırken annem misafir odasının kapısını açıp kapıda bekledi. Misafir ve babam koltuklara yerleştiler.

Sonbahara doğru bir zamandı. Annem tezek ve odun getirmemi istedi. Maalesef bu işler hep benim üzerime kalıyordu. Sobayı yaktım. İçeride sıcaklık arttıkça ve çaylar içildikçe babamla misafir arasında hoş bir sohbet başladı. Misafir kekemeydi. Azerice konuşuyordu. Elinde sürekli olarak siyah boncuklu bir tespih çekiyordu. Ev ahalisi hoş geldin demek içiniçeri hücum etti. Küçükler elini öpüyor diğerleri de uzaktan saygıyla selamlıyorlardı.

Misafirin yorgun olduğu belliydi.  Annem misafir için yer yatağı hazırladı. Misafirimiz seccade isteyip namazını kıldı. Babam, “Hocam size iyi geceler! Bir ihtiyacın olursa haberimiz olsun!” diyerek odadan çıktı ve kendi  odasına çekildi. Annem ve biz çocuklar da merakla odadan içeri girdik. Annem hemen sordu:

“Mecit, misafirimiz kimdir?”

Babam biraz peynir ekmek istedi. Çayını yudumlarken olup biteni anlatmaya koyuldu:

“Bu hoca Hindistan’da özel ders almış. İnsanların eline baktığı zaman O’nun hakkındaki her şeyi biliyor, gelecekle ilgili de haber veriyor. İran’da fala bakmak yasak olduğundan Hindistan’da eğitimini tamamladıktan sonra başka ülkeleri dolaşmış, İran’a gitmek için yolu Iğdır’a düşmüş. Bir hafta önce bir kahvede otururken, fal bildiğini bilen garson kahvehanede oturan iki Azeri tanıdığının yanına gider, İranlı hocanın çok iyi fal bildiğini söyler. İki ahbap gelip İranlı Hocanın masasına oturur, fal bakmasını isterler. Hoca, avuçlarının içine bakar, net şekilde konuşur:

“Falınıza bakacağım! Tek şartla: Ben doğruyu söylemek zorundayım. Bu koşulu kabul ediyor musunuz? İsterseniz falınıza ayrı ayrı bakayım!”

İki ahbap birbirlerine gülerek bakarlar:

“Bizim birbirimizden ayrımız gayrımız yoktur. Kardeş gibiyiz. İkimizin falına birden bak!”

İranlı Hoca, iki arkadaştan birisine şöyle demiş:

“Arkadaşına güvenme! Senin karınla ilişki yaşıyor.”

Bunu duyan diğeri hışımla ayağı kalkar, Hocaya hakaret eder, bununla yetinmez Polis Karakolu’na gidip bir Hocanın parayla fala baktığını kendisine iftira attığını söyler. Polis, Hocayı yakalar, ifadesini alır. Savcı, Hocayı ceza evine gönderir. Hoca ceza evindeyken mahkumlardan birisiyle dostluk kurar ve şöyle der: “Beni bu beladan sadece uzun boylu, kıvırcık saclı, parti işleriyle uğraşan bir Kürt var, o kurtarabilir.” Mahkumlar kendi aralarında tarif edilen şahsın benim olduğuma karar verirler.

Pastanede oturmuş Aziz Güney’le sohbet ediyordum. Birisi yanıma yaklaştı, özel bir konuyu yalnız konuşmak istediğini söyledi. Hocanın beni tarif ettiğini, yardıma ihtiyacı olduğunu söyledi. Cezaevine gittim. Hocayla görüştüm. Belli ki Savcı haksız yere hapse atmıştı. Gerekli hukuki müdahaleyi yapıp Hocayı hapisten çıkarıp eve getirdim.”

Ertesi gün babam, Hocayı yanına alarak İranlıların Lokantasının sahibi Meşe Ahmed’in yanına götürdü. Hoca zamanın çoğunu lokantada geçiriyor, akşamleyin bize geliyordu.

Bir akşam hep birlikte misafir odasında oturmuştuk. Babam çocukların tek tek falına baktırdı. Benim için, “Çok dolaşacaksın!” dediğini hatırlıyorum. Diğer kardeşlerime de buna benzer açıklamalarda bulundu.

Çok iyi fala bakan bir Hocanın evimizde olduğunu öğrenen komşu ve dostlar evimize akın ettiler. Çoğu zaman Hocanın yanında oturuyor, söylenenleri dinliyordum. Hocanın kekeme olması ve Azericenin farklı bir lehçesini konuşması bazen işleri zorlaştırıyordu. Avucuna baktığı kişinin önce aile şeceresini söylüyordu. Örneğin, “iki oğlun bir kızın var. Annen ve baban rahmetli olmuşlar. Bir oğlun haftaya askere gidecek. Kızın bir yabancıyla evlenip çok uzaklara taşınacak.”

Söylediği her şey doğru çıkıyordu. Ben büyülenmiş gibi yanından ayrılmıyordum. Hatırlıyorum bir komşumuz geldi. Kocasının ruh hali son iki yılda kötüleşmişti. Hoca komşu kadının avucuna baktı ve hemen ekledi: “Senin kocan iki yıl önce bahçede bir yılan öldürdü. O yılan sizin evin bekçisiydi. Öldürmemesi gerekiyordu. O yüzden ruhsal durumu bozuldu. Yardım olur diye bir muska vereceğim ama üzerinde taşıması gerekiyor.” Maalesef ruhi bunalım geçiren komşumuz bu muskayı fırlatıp atmıştı. Birkaç yıl sonra da geçirdiği bir krizle hayata veda etti.

Mücahit Özden Hun ve Hacı Ömer Şark

Bir gün Hacı Ömer Şark, Hocayı kendi evine davet etti. Bizler de Hocayla birlikte Hacı Ömer Şark’ın İdirmava’daki evine misafir olduk. Hacı Ömer Şark’ın oğlu Hüseyin Alagöz teyzemle evliydi.

Hüseyin Alagöz, Trabzon Lisesini okurken ruhi bir bunalım geçirmiş, okulu terk edip Iğdır’a geri dönmüştü. Hacı Ömer Şark’ın tek oğluydu. Tedavisi için her türlü yola başvurulmuş ama çare bulunamamıştı. Çok geçmeden Mehmet Kakioğlu’nun en küçük kızıyla evlenir ama durumunda tam bir düzelme sağlanamaz. Hüseyin Alagöz, Nurculuk hareketine gönül bağlamıştı. Evde özellikle dini içerikli gazete ve kitapları okumaktan zevk alıyor, ev ahalisini de bu yönde etkiliyordu. İslam inanışı sihir ve büyüyü yasakladığı için Hüseyin Alagöz, Hocanın eve davet edilmesinden rahatsızdı.

Hüseyin Alagöz ve FetullahKakioğlu

Hep birlikte büyük misafir odasına girdik. Hocayı merak eden kadınlar bir tarafta, erkekler de bir tarafta kalabalık halde ayakta duruyorlardı. Hoca salona henüz ayak basmışken Hüseyin Alagöz önüne çıktı ve ciddi bir ses tonunda konuştu:

“Her şeyi doğru bildiğini söylüyorlar. Bir sorum olacak. Eğer doğru cevaplarsan seni rahat bırakacağım yoksa evde oturmana izin vermeyeceğim.”

Hoca bu konuşmadan rahatsız olur ama Mecit Hun’un baldızının evi olduğu için ses çıkarmaz. Ayakta durarak sorulacak soruyu bekler. Hüseyin Alagöz, erkeklerin arasından Mehmet isimli genci çekip çıkardı:

“Bu gencin nişanlısı bu kızların içinde! Bulursan seni rahat bırakacağım.”

Hoca 20-30 genç kızın olduğu tarafa yöneldi. Kalabalığı yardı. Genç bir kızın dirseğinden tutup çekti. Gerçekten de salonun ortasına getirdiği Nazire isimli kız Mehmet’in nişanlısıydı. Bu durum salonda büyük bir uğultu ve şaşkınlığa neden oldu. Hüseyin Alagöz salondan çıktı.

Hoca oturur oturmaz İdirmava’dan gelen kalabalık önünde uzun bir kuyruk oluşturdu. Hoca konuşmalarını kısa tutuyor, verilen paraların hesap işini kardeşim Ahmet’in yapmasını istiyordu. Eve vardığımızda Ahmet paraları toplu halde Hoca’nın yatağının başucuna bırakıyordu.

Hoca bu şekilde bir zaman evimizde kaldı. Bir gün babamdan bir ricası oldu:

“Tahran’daki kardeşim hasta! İzin verirseniz artık İran’a döneceğim ama merak etme yakında Tahran’da tekrar görüşeceğiz.”

Babam bir minibüs kiraladı. Ev ahalisinin çoğu minibüsle Hoca’yı Gürbulak sınır kapısına kadar götürüp uğurladılar. Annem eve dönüp yatağı toplayınca Hoca’nın parasının büyük kısmını orada görür, unuttuğunu sanır. Hâlbuki bunu bilerek yaptığını Hoca daha sonra babama itiraf edecekti.

Bir yıl sonra babam, Medet Serhat, Aziz Güney, Kadir Serhat, Şevki Alagöz ve Bekir Can bir araya gelerek ARARAT isimli bir ithalat-ihracat şirketi kurdular. Amaçları Bursa’dan Tahran’a elma ihracatı yapmaktı. Bu arada Tahran’a varan Hoca, babama bir mektup göndermiş, kardeşinin adresini de yazmayı ihmal etmemişti.

Ortaklar kendi aralarında iş bölümü yapmışlardı. Babam ve Farsçayı çok iyi bilen Bekir Can Tahran’daki bağlantılardan ve elma teslimatından sorumluydular. Aziz Güney, Kadir Serhat ve Şevket Alagöz de Bursa’daki elma yetiştiricileriyle temas kurup toptan elma satın alıyorlardı. Medet Serhat da şirketin Hukuki Danışmanlığını üstlenmişti.

Babam ve Bekir Can Tahran’a gittiler. Tahran sebze ve meyve pazarını elinde tutan tacirlerle bağlantı kurdular. Çok geçmeden TIR’lar dolusu elmalar Bursa’dan Tahran’a doğru yola çıkarıldı. İlk günler iyi para kazanıyorlardı.

Tahranda iken babam bir ara fırsatını bulur, bir taksiye biner, Hoca’nın kardeşinin ev adresini verir. Babam taksiden indiğinde haber vermediği halde Hoca’nın kendisini bahçe kapısında ayakta beklediğini görür, şaşırır. Hoca, “Tahran’da olduğunuzu ve yakında beni ziyarete geleceğinizi biliyordum.”  Hoca’nın kardeşinin ailesi babamı candan karşılar, durmadan Hoca’yı cezaevinden kurtardığı için minnet duygularını ifade ederler. Babamı yolcu ederken Hoca, “Merak etme tekrar buluşacağız! O zaman daha uzun bir konuşma şansımız olacak. Sana her şeyi anlatacağım.”

Elma sevkiyatı yolunda gitmekteydi. Kazanç çoğalınca ortaklar arasında kırılma yaşanır. Bir gün Mecit Hun, Aziz Güney ve Bekir Can birlikte Tahran’a giderler. Babam yine bir fırsatını bulur, bu kez daha erken bir saatte Hoca’nın evine gider. Hoca, babamı yine bahçe kapısında beklemektedir.

Yemekten sonra Hoca, ev ahalisinden kendisinin babamla yalnız bırakılmasını ister. Oda boşalınca Hoca perdeleri de çeker. İçerisi mistik bir havayla dolar.

Hoca ve babam yer minderinde otururlar. Sözü Hoca alır:

“Belki benim bu yeteneği nasıl kazandığımı merak edeceksin. Bir gün hiçbir neden yokken çıkıp Hindistan’a gittim. Yogilerden birisinin yanında öğrenci oldum. Günümüz meditasyonla geçiyordu. Bazen günlerce aç-susuz kaldığımız oluyordu.  Yogi pozisyonunda günlerce oturuyor, acılara tahammül etmesini öğreniyorduk. Bir gün Yogi beni yanına çağırdı:

“Ormana gideceksin. İki gün aralıksız yürüyeceksin. Yolda bir şey yemeyeceksin. Kocaman bir ağaç önüne çıkacak. Ağacın altına oturup bekleyeceksin. Beyaz bir yılan yanına gelecek. Yılanın başını ve kuyruk kısmını kesip atacaksın, geriye kalan kısmını çiğ çiğ yiyeceksin.”

Yoginin dediğini yaptım. Gerçekten de iki gün sonra karşıma kocaman bir ağaç çıktı. Yogi pozisyonda oturup bekledim. Beyaz bir yılan önümde belirdi. Bıçağımı çıkarıp yılanın kafasını ve kuyruğunu kestim. Tiksinerek olsa yılanın diğer kısmını çiğ çiğ yedim. Derin bir uykuya daldım. Uyandığımda dünya artık benim için çok farklıydı. Kimi düşünsem o an ne yaptığını görebiliyor, kiminle karşılaşsam o insanın niyetlerini okuyabiliyordum.

Yogi’nin yanına vardığımda beni saygıyla selamladı: “Senin eğitimin tamamlanmıştır! Artık gidebilirsin.”

Bu şekilde Hindistan, Pakistan, Bangladeş gibi ülkeleri dolaştım. Avrupa’ya yolum düştü. Ancak konuşup anlaşmakta zorlandığım için artık İran’a dönmeye karar verdim. Otobüsle İstanbul’dan Iğdır’a geldim. Hapishaneye düştüm. Sonrasını siz de biliyorsunuz.”

Hoca sözünü tamamladıktan sonra babamın önüne leğende su getirir. Hem babamın hem de kendisinin üzerine battaniyeyle örter:

“Şimdi ben size suyun içinde kimi isterseniz O’nu göstereceğim.”

Babam aklına gelen aile fertlerinin isimlerini tek tek sorar. Her sorduğu şahıs o anda canlı yayın yapılıyormuş gibi suyun yüzeyinde beliriyormuş. Babam büyük bir şaşkınlık içindedir.

“Bu sefer senin en büyük düşmanlarını göstereceğim. Onlara karşı dikkatli ol! Sana zarar vermek için fırsat kolluyorlar.”

Babam bu kez kendisine zarar vermek isteyen düşmanlarını görür. Bu gösteri saatlerce devam eder. Babam ertesi gün ani bir kararla Iğdır’a döner. Babamın iki gün yatakta yattığını hatırlıyorum. Daha sonra annemi ve biz çocukları etrafına alarak gördüklerini anlattı. Normalde babamın çocuklarıyla bir şeyi paylaşması alıştığımız bir durum değildi.

Babam çok geçmeden tekrar Tahran’a geri döner,tekrar Hoca’ya uğrar. Hoca üzüntülü bir ses tonunda gerçeği açıklar: “Ben yakında öleceğim! Bir sonraki gelişinde hayatta olmayacağım. Sana iki nasihatim olacak: Birincisi, bu ortaklıktan ayrıl çünkü zarar edeceksin. Tuzağa düşeceksin.İkincisi, senin aşiretle başka bir aşiret çatışmış, bir ölü var. Aşiretin seni dört gözle bekliyor.Unutma seni çok insan öldürmek isteyecek ama başarılı olamayacaklardır.  Vereceğim demir muskayı yanında taşı. Sen kurşunla değil, koltuğunda huzur içinde otururken aniden bu dünyaya veda edeceksin.”

Babam, Tahran’dan ayrılmadan önce Bursa’dan gelen bir TIR’ı, Tahran meyve halinde boşaltırken elmaların tamamının çürük olduğunu görür. Hoca’nın sözlerini hatırlar. Ortaklıktan çekilir. Babam, Tahran’dan ayrılıp Gürbulak sınır kapısına vardığında, akrabaları O’nu dört gözle beklemektedirler. Gerçekten Karahisar Mahallesi ile Sıçanlı (Pınarbaşır) köyü arasında mera paylaşımı yüzünden geniş çaplı silahlı bir çatışma çıkmış, bir kişi ölmüş onlarcası da yaralanmıştır.

Jandarma, Taşlıca köyü ve Karahisar mahallesinden topladığı bütün erkekleri yaş ayrımı yapmadan alıp Iğdır’a götürmüş, Savcılık da görülen lüzum üzerine hepsini ceza evine atmıştı. Babamı zor günler bekliyordu.Ayrıca vefat edenin mensup olduğu aşiretten bazı şahıslar Mecit Hun’u öldürmek için harekete geçmişlerdi. Bu mera kavgası ve iki aşiret arasındaki düşmanlık ancak 20 yıl sonra barışla sonuçlanacaktı.

İranlı Hoca, aradan yıllar geçmesine rağmen ezoterik ve mistik bir anı olarak zihnimde hep kaldı. Allah rahmet etsin!

KİNYAS HUN FIKRALARI…  KİNYAS HUN FIKRALARI…

Soldan sağa: Ahmet Hun, Orhan Hun ve Kinyas Hun

KUĞULU ŞEHİR

Çocukluk yıllarımda Iğdır’ın ortasından bir ark akar, ilçenin pisliğini alır götürürdü. Esnaf kovayla arktan çektiği suyla dükkanların önünü ve yolları sular toz kalkmasına engel olurdu.

Aradan yıllar geçti. Yeni seçilen Belediye Başkanlarından birisi toprak arklar yerine beton arklar yapar. Aslında oldukça iyi niyetli bir girişimdir. Tek sorun daha önce ark dolu dolu akarken şimdi arkın içinde bir damla su yoktur. Üstelik şehrin tüm pisliği de arkın içine atılmaktadır. İşte böyle bir günde arkın yanı başındaki bir kahvehanede oturmuş sohbet ediyorduk. Arkın iki yanı kahvehanelerle doludur. Kinyas Hun bir ara bana dönüp romantik bir ses tonunda şöyle dedi:

“Mücahit, bir hayal et! Viyana’daki gibi bu arkın içinden pırıl pırıl bir su akıyor, içinde kuğular süzülüyor, etraf yeşillikler ve çiçeklerle dolu, her şey insana ruhuna ilham veriyor….”

Kinyas Hun arkın diğer yanındaki kahvehaneye göz attı. Eğik büğrü ahşap masalar, kırıldı kırılacak iskemleler, dağınık dökünük giyimli müşteriler, nahoş kahkahalar, küfürleşmeler ve içi boş konuşmaları duyunca, kafasını hızla bana doğru uzattı:

“Kuğulardan vazgeçtim! Buraya olsa olsa kaz yakışır!”

IĞDIR’DAN KURTULMAK

22 Temmuz 2007 seçimlerinde Iğdır Sosyal Demokrat Bağımsız adayı idim. Seçimden bir önceki akşamdı. Olympia Hotelindeki koltuğa oturmuş çayımı yudumluyordum. Seçim iddiamı kaybettiğimi biliyordum ama seçimi sonuna kadar götürme konusunda kararlıydım.

Kinyas Hun içeri girdi, yanımdaki koltuğa oturdu. Nedense bugün her zamankinden daha duygusal konuşmalar yapıyor, eski günleri anıyor, babalarımızın dönemindeki Iğdır’daki asil duruşları, vefakar ve candan insanları hatırlayarak iç çekiyordu. Haklıydı! Iğdır çok değişmişti. İç göç şehrin toplumsal dokusunu parçalamış eskiyi aratan yeni değerler ortaya çıkmıştı.  Kinyas Hun net bir şekilde aldığı kararı beyan etti:

“Bir hafta sonra Alanya’ya taşınacağım. Iğdır’ın eski sihri ve güzelliği kalmamış. Artık burada yaşamaya, bu sıradan ve pespaye insanları görmeye tahammülüm kalmadı.Alanya’ya yerleşeceğim, Iğdır’dan kurtulacağım. İnşallah sen de yarın seçimleri kaybedip Iğdır’dan kurtulursun!”

HAC DÜŞÜNCESİ

Kinyas Hun, Azeri kökenli çok sevdiği bir dostuyla sohbet ediyordu. Kinyas Hun’un, ateizmin de bir düşünce sistemi olduğuna inandığı için ateist olduğunu bilen arkadaşı şaka yollu sorar:

“Kinyas Abi Hacca gitmeyi hiç düşündün mü?”

Kinyas Hun arkadaşının beklemediği şekilde cevaplar:

“Elbette!”

Arkadaşın şaşkındır:

“O halde niçin gitmediniz?”

“Tek bir korkum var?”

“Nedir o korku?”

“Hac dönüşü insanlar beni Hacı Kinyas veya Hacı diye çağıracaklar.”

Soldan sağa: Ali Yiğit, Kinyas Hun, Yaşar Aydın, Ahmet Hun, İsmail Güneş

BOZBAŞ SEFASI

Kinyas Hun’un her nedense Iğdır’ın en ünlü yemeği Bozbaş ile olan çatışmasını bilmeyen yoktur.

Bir gün zaman öğlen saatini geçmiştir. Kinyas Hun, kurt gibi acıkmıştır. İranlıların lokantasına dalar. Garsona kebapları sorar. Garson üzgün bir şekilde kebap kalmadığını söyler. Kinyas Hun bu kez, “Sulu yemeklerden ne var?” diye sorar?”. Garson tek kelimeyle “Abi sadece iki adet bozbaşımız kaldı” der.

Kinyas Hun’un karnı açtır ve bir şey yemeden lokantadan çıkmak niyetinde değildir ama bozbaşa da hiç istekli değildir. O anda içeri hiç sevmediği ve kavgalı olduğu tiplerden biri girer. Uzaktaki bir masaya kurulur. Garson ona doğru hareketlenince Kinyas Hun sert bir ses tonunda garsona sipariş verir: “İki bozbaşı da bana getir!” Garson iki porsiyon bozbaşı Kinyas Hun’un masasına servis eder, sonra yeni gelen müşteriye gider. Müşteri, “Yiyecek ne var?” diye sorar. Garson sakin bir ses tonunda cevaplar: “Kebap da sulu yemek de kalmadı. Son iki bozbaşıda beyefendi ısmarladı.”

Müşteri, Kinyas Hun’un kurnazlığını anlar, sinirle ayağa kalkar.

Sevmediği adamın asık ve kızgın bir suratla lokantadan çıktığını gören Kinyas Hun iki porsiyon bozbaşı afiyetle yer ve kendi kendine söylenir: “Bozbaşa haksızlık etmişim! O adamı ne yapsam bu kadar perişan hale sokamazdım. Sağ olasın Bozbaş!”

TERZİ

Kinyas Hun Iğdır’da bir terzi dükkanından içeri girer, takım elbise yaptırmak istediğini söyler. Raflardaki top kumaşlardan istediği rengi seçer, terzi de top kumaşı indirip masanın üzerine koyar. Terzi elinde mezru ile Kinyas Hun’un ölçülerini alır, kaç metre kumaş kullanılacağını hesaplar. İşçilik parasını da ekleyerek bir rakam telaffuz eder. Kinyas Hun fiyatı oldukça yüksek bulur. Bir ricada bulunur:

“Sadece pantolon yaptırsam maliyeti ne olur?”

Terzinin telaffuz ettiği fiyat yine yüksek gelir.

Kinyas Hun şansını denemeye devam eder:

“Sadece ceket yaptırsam maliyeti ne olur?”

Terzinin telaffuz ettiği fiyat yine yüksek gelir.

Kinyas Hun, hep para kokan bu işten kendisini nasıl kurtarabileceğinin yolunu aramaktadır:

“Peki, eğer ne pantolon ne de ceket diktirsem fiyatı ne olur?”

AYAKKABI BOYACILARI

Kinyas Hun’un ayakkabılarının tertemiz, pırıl pırıl olmasına önem verdiğini bilen seyyar ayakkabı boyacıları, Kinyas Hun’u yakaladıkları yerde oturduğu iskemlenin önüne çöküp, “Abi boyayayım mı?” diye ısrarla seslenmeyi adet haline getirmişlerdir. Kinyas Hun yine bir gün kahvehanede çayı içip gazetesini okurken seyyar bir çocuk ayakkabı boyacısı yaklaşır:

“Abi boyayayım mı?”

Kinyas Hun ayakkabısına göz atar. Toz ve çamura bulaştığını görünce boyamasına izin verir. Çocuk işini tamamlar, 1 lirasını alıp uzaklaşır. Daha birinci boyacı uzaklaşmadan ikincisi yaklaşır:

“Abi boyayayım mı?”

“Görmedin mi daha az önce boyattım?”

“Abi o arkadaş siyah boyanın içine kömür tozu katıyor, hile yapıyor.”

Kinyas Hun bu açıklamadan rahatsız olur, ikici boyacıya bir şans verir. O da ayakkabıları boyar, 1 lirasını alıp gider. Daha ikinci boyacı uzaklaşmadan üçüncüsü önünde peyda olur.

“Abi boyayayım mı?”

“Evladım, görmedin mi az önce boyattım?”

“Abi o arkadaş cilanın içine gres yağı karıştırıyorhile yapıyor.”

Kinyas şöyle etrafına bakınca elinde boya sandıklarıyla genç çocukların sıraya girdiğini görür. Garsona seslenir: “Lütfen bana bir poşet getiriniz!”

Kinyas Hun, ayakkabılarını çıkarıp poşete koyar ve sırada bekleyen boyacılara seslenir: “Bundan sonra ayakkabısız dolaşmaya karar verdim. Boşuna beklemeyin!”

GÖZLÜK

Kinyas Hun, Özel Yükseliş Kolejinde İnşaat Mühendisliği okumaktadır. Hani okumaya da o kadar istekli değildir… Ucundan tutmuş gitmektedir. Özel okul olunca okul harçları ve kişisel harcamaları babası Hamit Hun’un bütçesini doğal olarak zorlamaktadır. Hamit Hun bir gün oğlundan telgraf alır: “Babacığım derslerim çok iyi. Stop.Bir aksilik olmasa bu yıl okulu bitiriyorum. Stop. Gözlük almam için paraya ihtiyacım var. Stop”

Hamit Hun iç geçirir ama okulun bu yıl bitecek olmasına da sevinir. Halbuki Kinyas Hun geriden dersleri çok olduğundan henüz ikinci sınıftadır.

Kinyas Hun yaz tatilindeIğdır’a gelir. Babası mezun olduğunu düşünmektedir. Doğrudan sorar:

“Şimdi askere mi gideceksin yoksa iş mi bulacaksın?”

“Baba daha okul bitmedi!”

“Nasıl olur? Biteceğini söylemiştin!”

“Uzun süre gözlük kullanmadığım için tahtada yazılanları göremiyordum. Son anda bunu fark ettim!”

“Ama sana gözlük parası gönderdim!”

“Doğru! Ama bu seferde tahtada gördüklerimi anlayamıyorum.”

KIRMIZI CEKET

Bir gün Kinyas Hun parlak kırmızı renkte bir ceketle şehir merkezine iner. Her zamanki gibi alışageldik yerine oturur. Çay servisi yapılır. Çok geçmeden dostları etrafını alır. Hararetli ve canlı bir konuşma başlar. Bir ara dostlarından birisi kendisini tutamaz, sorar:

“Kinyas Abi Iğdır’da sizden başka kırmızı ceket giyen yok! Bunun özel bir nedeni var mı?”

Kinyas Hun soruyu sorana döner:

“Eğer bütün Iğdır kırmızı ceket giyseydi ben de o zaman sizin giyindiğiniz şu siyah veya kahverengi ceketlerden birisini giyecektim.”

KİM ÜTÜLEDİ?

Kinyas Hun her zamanki saatinde uyanır. Hafif bir kahvaltı yapar. Üstüne giyinmek için odasına girer. Her zamanki bir tomar gazeteyi hışımla sağ elinde tutup sol avucuna vurmaktadır. Bu halde balkona çıkar. Annesi ve iki kız kardeşi bahçe işleriyle uğraşmaktadırlar. Kinyas Hun bağırır:

“Kim benim pantolonu ütüledi?”

Korkudan ses yoktur! Israr eder:

“Kim benim pantolonu ütüledi?”

Yine korkudan ses yoktur. Kimse felaketi sahiplenmek istemez.

Kinyas Hun içeri girer, takım elbisesini ve tozu alınmış pırıl pırıl ayakkabılarını giyer. Pantolonu süper şekilde belirgin tek bir çizgiyle ütülenmiştir. Evden ayrılırken geri döner, az ötedeki annesine ve kız kardeşlerine seslenir:

“Kim ütüledi diye sorduğumda elini kaldırana 100 TL verecektim ancak fırsatı kaçırdınız.”

KEDİ

Kinyas Hun kahvehanede oturup gazetesini okurken bir sokak kedisi yanı başında belirir. Durmadan miyavlar. Belli ki zavallı hayvan acıkmıştır. Kinyas Hun, garsondan biraz süt getirmesini ister. Kedi sütü iştahla yalar. Minnet duygusunu ifade etmek için Kinyas Hun’un kucağına zıplar. Giyim, kuşamına son derece önem veren Kinyas Hun kirli sokak kedisini kucağında görünce ürker ve tiksinir. Garsonu çağırıp kediyi kucağından almasını ister. Kedi dört ayağının tırnaklarıyla Kinyas Hun’un pantolonuna asılmıştır. Garson çektikçe kedinin tırnakları kumaşa iliştiğinden pantolonun ipliklerini söküp çıkarmaktadır. Garson çok zorlayınca bu kez kedi kendisini Kinyas Hun’un gömleğine atar. Aynı şekilde tırnaklarını Vakko marka mavi gömleğe iliştirir. Kinyas Hun panik halindedir. Garson kediyi tekrar çekip kaldırmak istediğinde bu kez gömleğe ilişen tırnaklar ince mavi iplikleri gömlekten söküp çıkarır. Nihayet Kinyas Hun kediden kurtulur ama morali çok bozuktur.

Kinyas Hun ertesi gün yeni giyindiği pantolon ve gömleğiyle aynı yerde oturmaktadır. Tesadüf bu ya aynı sokak kedisi yaklaşır, acı acı miyavlamaya başlar. Kinyas Hun kediye doğru eğilir, ilerideki bir bakkalı işaret eder:

“Seninle bir anlaşma yapalım! Ben sana para vereyim, git şu bakkala keyfine göre beğendiğinsütü al! Ama sakın bahşiş verme o deyyusa!”

KİNYAS HUN VE NİNO SEFER

Kinyas Hun masasında oturmuş gazetesini okurken ilçenin meşhur avaresi Nino Sefer gelip masasına oturur. Kinyas Hun kendisine çay ikram eder. Nino Sefer, meraklıdır, konuşkandır. İki de bir gazetede ne yazdığını sorup Kinyas Hun’u rahatsız edince, Kinyas Hun garsonu çağırır, istekte bulunur:

“Sefer kardeşimi iskemlesiyle birlikte havaya kaldırıp sesini duyamayacağım kadar uzak bir yere götürmenizi ve içeceği çayları hesabıma yazmanızı istiyorum.”

HAMİT HUN VE KİNYAS HUN

Çok nadiren de olsa Hamit Hun ve oğlu Kinyas Hun’un çarşıdan eve birlikte yürüme şansları olur. Bir gün yine ellerinde öteberi evin yolunu tutarlar. Uzun bir süre tek bir kelime etmeden yol alırlar. Hamit Hun sırf konuşma olsun diye sorar: “Yurt yatakhanesinde kaç kişi bir odada kalıyorsunuz?”

Kinyas Hun biraz kekeler ama hemen kendisini toparlar:

“Tam dolu olduğu zaman sekiz kişi! Ancak siyasi olaylardan dolayı arkadaşların bir kısmı ya öldürüldüğünden ya da gözaltına alındığından bu sayı günden güne değişir, hatta bezen sıfır bile olabiliyor.”

Hamit Hun, “Sıfır” kelimesini duyunca telaşla sorar:

“Yani sende mi gözaltına alındın?”

“Telaşlanma baba! Öyle bir şey yok! Ben kendimi saymadan ‘sıfır’ dedim”

KİNYAS HUN VE PROLETER DEVRİMCİ GAZETE

Kinyas Hun, kafasını Milliyet gazetesinin spor bölümüne sokmuş yazıları büyük bir dikkatle okumaktadır.  O sırada devrimci bir genç elinde bir tomar gazeteye masaya yaklaşır, sitem eder: “Abi burjuvazinin gazetelerini okuma! Devrimci gazete oku!” Kinyas Hun kafasını kaldırmadan cevap verir: “ Bir tane masaya bırak!” Genç adam masaya bir adet gazete bırakır ama hemen çekip gitmez: “Abi proleter devrimci gazetenin fiyatı 1 liradır.” Kinyas Hun kızgın bir ifadeyle kafasını kaldırır. “Burjuva gazetesini 25 kuruşa alıyorum proletarya gazetesini 1 liraya. Bizi sömüren kim anlayamadım!”

KİNYAS HUN VE KÖY DÜĞÜNÜ

Kinyas Hun köy düğününe davetlidir.  Gençler davul zurna eşliğinde govend (halay( tutarken Kinyas Hun da çok sevdiği kavurma et ve pilavı kaşıklamaktadır. Bir ara soluklanıp yanındakine sorar:

“Köyünüzde sık sık düğün olur mu?”

“Elbette!”

“Sana zahmet her düğünde beni davet edin!”

“Abi bir sorun var! Bu köyde herkes birbirinin düşmanıdır. Seni bu düğünde görenler kendi düğünlerine davet etmezler.”

“Tamam, düğüne gelmem! Acaba eve yemek servisi yaparlar mı?”

KİNYAS HUN VE DONDURMA

Iğdır sıcaktan yanıp kavrulmaktadır. Kinyas Hun’un canı dondurma ister. Şık elbisesiyle bir külah dondurma alıp yola koyulur ancak hava o kadar sıcaktır ki Kinyas Hun daha dondurmayı yalamaya fırsat bulmadan bir damla ayakkabısının üzerine düşer, çok geçmeden birkaç damla dondurma pantolon ve gömleğine dökülür. Kinyas Hun aceleyle dondurmacıya geri döner.

“Lütfen bana dondurmayı yalama hızımdan daha düşük hızda eriyen dondurmadan bir külah verin!”

ŞEYTAN ÜÇGENİ

Nasıl oluyorsa bir gün Kinyas Hun arkadaşlarıyla konuşmaya dalar, eve dönüş saati gece yarısına sarkar. Zifiri karanlıkta Baharlı Mahallesine (14 Kasım) doğru yola koyulur. Önünü zorlukla görmektedir. “Böyle anlar için bir el feneri şart!” diye kendi kendine iç geçirir. Hacı Ömer Şark’ın fabrikasını ve Asri Hamamı geçip Meşe Kerem’in kelemeliği (kavak ağacı koruluğu)-Merhum Kör Hacı’nın acılarla dolu evine-Mezbaha üçgenine yaklaştıkça korkusu daha da artar ama eve gidecek başka yol da yoktur. Adımlarını yavaşlatır hani olur ya bir mahalleli gelir onunla birlikte bu meşum (uğursuz) üçgeni yürüyerek geçer. Ancak ne gelen vardır ne de giden. Kendi kendisine korku senaryoları kurar: “Şu anda karşıma Kör Hacı çıksa, mezbahada beni kesse ve Meşe Kerem’in kelemeliğine gömse…”

O anda bir bisikletli yanında belirir. Kinyas Hun mutludur. Tanıdığı biridir. Adam sorar: “Abi niçin öyle tedirgin bir haldesiniz?” Kinyas Hun cevaplar: “Bermuda şeytan üçgenini düşünüyordum.Biliyorsun orada uçaklar hiçbir neden yokken kayboluyorlarmış. Beni buradaki Şeytan Üçgeninde kaybolmaktan kurtardığınız için size minnettarım.”

Kinyas Hun Ebedi İstirahatgahında (Allah rahmet etsin!)
(Narınçoğlu Mezarlığı, Iğdır)
Toplam Sayfa Ziyareti: 124 - Bugünkü Ziyaret: 1

Mücahit Özden Hun Kitapları