KÜRDİSTAN’I ÖLDÜRMEK…

Toplu Yazılar

Değerli Okuyucular:

Yaşam, birçok anlamda kendisini tekrar eder. Bir bakarsınız bir ülkede yaşanmış bir olay, aradan onlarca hatta yüzlerce yıl geçmesine rağmen başka bir ülkede, biraz farklı biçimde de olsa, ama özü değişmeden tekrar ortaya çıkar. Bizler de tarihin bu sürprizine ve yarattığı benzerliğe şaşırıp kalırız. İsterseniz bu benzerliklerden birisine birlikte göz atalım:

BÜLBÜLÜ ÖLDÜRMEK

Alabama (elebama), ABD’nin güneydoğusundaki bir eyaletin adıdır. Alabama toprakları, 1700’lü yıllarda Fransızlar, İngilizler ve İspanyollar arasında çekişmeye hatta savaşa neden olur, durmadan el değiştirir. Bunun nedeni, toprağının verimli olması, o yılların gözde ürünü olanı pamuk ekimine uygunluğuydu.

1791’den itibaren Afrika’dan köleler getirilir. Çok geçmeden pamuk plantasyonları (sanayide kullanılan pamuk, tütün, kahve gibi ürünlerin geniş ölçüde yetiştirildiği tarımsal işletmeler) Alabama’nın her tarafını kaplar. Köle sayısı da durmadan artar.

Alabama Pamuk Plantasyonu ve Zenci Köleler

ABD, 4 Temmuz 1776’da bağımsızlığını ilan edince, Alabama bölgesi ABD sınırları içinde kalır. Alabama, 1819’da Eyalet statüsü kazanır.

1861-1865 yılları arasında ABD’de Kuzeyliler ve Güneyliler arasında İç Savaş yaşanır. Plantasyonların ve köleliğin yoğun olduğu, ülkenin güneyindeki 11 eyalet birleşip bağımsız bir devlet kurmak isterler ancak Kuzeylilere yani Yankee’lere (Yanki)  karşı savaşı kaybederler. Her ne kadar kölelik, kağıt üzerinde kaldırılmış olsa da Alabama gibi güney eyaletlerinde üstü örtülü şekilde, başka biçimlerde devam eder. 1861 yılında, Alabama nüfusunun yarısının köle olduğunu söylersek, kölelik kurumunun ve ilişkilerinin Alabama Eyaletiyle nasıl özdeşleştiği konusunda bir fikir sahibi olmuş olursunuz.

İç Savaştan sonra yapılan antlaşmayla fiziki köleliğe son verildi (kölelerin alınıp satılması, cezalandırılması vb) ama zencilerin eğitim ve oy kullanma hakkı önündeki yasaklara dokunulmadı. Bu durumun en yoğun yaşandığı eyaletlerden birisi, belki de en başta geleni Alabama idi

NOT: “Zenci” kelimesini özellikle kullanıyorum. Zenciler, beyazlarla eşit vatandaşlık haklarına kavuşunca (1964), “zenci” yerine “siyahi” kelimesi kullanıma girdi. Kelimelerin anlam ve telaffuzları şöyledir:  Zenci: Negro (nigro); Siyahi: Black (blek);Afrika kökenli Amerikalı: Afro-American (efro emerikın)

1960 yılına gelindiğinde Alabama’da zenciler; oy kullanma, eğitim gibi temel vatandaşlık ve insani haklardan yoksundular; bu konuyu Amerikan kamuoyunun gündemine getirecek ne bir direniş hareketi ne de bir çalışma vardı.

İşte böyle bir  zamanda, 1960 yılında, Eastern Air Lines’da (Doğu Hava Yolları) sıradan bir işçi olarak çalışan Harper Lee adında (34 yaşında) beyaz bir kadın, hayatının ilk ve tek romanını yayımlar. İngilizce adı, “To Kill Mockingbird” veya Türkçe çevirisiyle, “Bülbülü Öldürmek” olan kitap Amerikan kamuoyunun dikkatini zenci haklarına çeker. Kitap, milyonlarca satar; Amerikan toplumunda sessiz bir devrimi ateşler. Kitap, 1961’de Pulitzer Ödülünü kazanır. Başrolünü Gregory Peck’in oynadığı film de, 1962’de Oscar’a layık görülür.

Harper Lee

Yazar Harper Lee (harpır li) 1926’de Alabama eyaletinin Monroeville (mınrovil) kasabasında dünyaya gelir. Babası avukattı. Kendisi de Hukuk Fakültesine kaydını yaptırır ama terk eder. Birkaç üniversitede kısa süreli eğitim hayatı olur. Eastern Air Lines isimli havayolları şirketinde işe girer; New York’ta yer hostesi olarak çalışmaya başlar. Fırsat buldukça çocukluk anılarını parça parça kaleme alır. 1930’ların Alabama’sından (yazarın 7-10 yaşlarındaki anıları) kesitler sunan hikayeleri 1960’da bir araya getirir, roman olarak yayımlar. Harper Lee’nin anlatımındaki masumiyet, üslubundaki sadelik kitabın geniş kitlelere ulaşmasına neden olur.

Bülbülü Öldürmek kitabının ilk baskısının kapağı

Ancak, kitabı ünlü yapan asıl neden, tam da zencilere karşı uygulanan ayrımcılık siyasetinin Amerikan toplumunda sorgulandığı ve köklü bir değişimin gerekli olduğu fikrinin yeni yeni ortaya çıktığı bir döneme denk düşmesidir. Özellikle, kitapta yer alan, 1930’larda yaşanan trajik bir olayın objektif betimlenmesi, kocası tarafından ölesiye dövülen beyaz bir kadının, kocasından şikayetçi olmak yerine, masum bir zenciye iftira atması, kendisine tecavüz edip dövdüğünü söylemesi; Harper Lee’nin avukat olan babasının davayı üstlenerek zenciyi savunması, kısacası 1930’ların Alabama’sında yaşananların sansürsüz bir şekilde aktarılması, mükemmel bir zamanlamayla Harper Lee’yi olağanüstü bir ün getirir.

Zencilere karşı izlenen ayrımcılığın özellikle beyaz bir kadın tarafından kaleme alınması, zenci hakları aktivistlerini cesur adım atmaya iter. Sonraki yıllar Nobel Barış Ödülüne layık görülecek Papaz Martin Luther King, 1963 yılında “İş ve Özgürlük İçin Washington’a Yürüyüş” ismiyle 250 bin zencinin katıldığı bir miting organize eder; Lincoln Anıtı önünde ünlü “Bir Hayalim Var” konuşmasını yapar. Böylece Amerika’da “Zenci” dönemi kapanır, “Siyahi” veya “Afrikalı Amerikalı” dönemi başlar.

Harper Lee, ilginç bir şekilde başka bir kitap kaleme almadı. Daha sonra çıkan “Tespih Ağacının Gölgesinde” isimli kitabı, “Bülbülü Öldürmek” kitabından önce kaleme aldığından ve aynı konuları işlediğinden, eleştirmenler tarafından yeni bir kitap olarak değerlendirilmedi.

Yazar, tüm hayatı boyunca tek bir kitap yayımladığı için, “Bülbülü Öldürmek” kitabını kimin yazdığı konusunda eleştirmenler ve kamuoyunda şüphe oluştu. Ancak, 2006 yılında bulunan bir mektup, kitabın Harper Lee tarafından kaleme alındığını şüphe götürmeyecek şekilde kanıtlayınca, bir yıl sonra, 2007’de ABD Cumhurbaşkanı G. W. Bush, Harper Lee’yi Özgürlük Madalyasıyla onurlandırdı. Yazar, 19 Şubat 2016’da Monroeville’de vefat eder.

Harper Lee, Özgürlük Madalyasını alırken

“Bülbülü Öldürmek” kitabını ölümsüz kılan neden, “ZENCİ” sorununa üç temel mesajla yaklaşmasıydı: Empati, tolerans ve anlayış. Haksız şekilde, iftirayla, suçsuz bir “ZENCİ”yi ölüme göndermek veya hapse atılmasına göz yummak, kuşların en masumu olan BÜLBÜLÜ öldürmekle eş anlama geliyordu.

KILIÇDAROĞLU: “KÜRDİSTAN LAFI, RAHATSIZ EDİCİ”

CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, 23 Aralık 2021 günü Elmadağ Belediyesi tarafından düzenlenen bir programa katılır. Bir gazetecinin sorusuna cevaben şöyle bir cümle kurar: “Kürdistan lafından ben de rahatsız oluyorum. Benim ağzımdan hiç bugüne kadar böyle bir şey duydunuz mu?”

Devamla şöyle der: “İki kırmızı çizgimiz var, birincisi vatan, ikincisi bayraktır. Bunlar bizim kırmızı çizgimizdir. Bunun dışında herkesle otururuz, konuşuruz. Niye konuşmayalım? Bayrak bizim bayrağımız, vatan da bizim vatanımız. Dolayısıyla bu bayrak altında vatanımızda huzur içinde yaşamak istiyoruz. Beraber yaşamak istiyoruz, birlikte yaşamak istiyoruz.”

***

Yukarıdaki iki paragrafı birlikte ele alan ortalama bir okuyucunun zihninde şöyle bir sonuç önermesi oluşur: “Ey vatandaş! KÜRDİSTAN kelimesi rahatsız edici olduğu kadar, vatan ve bayrağa ihanet anlamına gelir. Eğer KÜRDİSTAN kelimesini kullanırsanız vatan ve bayrak düşmanı olursunuz. Tercihinizi yapınız! Ya vatan ve bayrak sevdalısı olarak KÜRDİSTAN kelimesini kullanmayınız ya da KÜRDİSTAN kelimesini kullanırsanız, bir bölücü olarak vatan ve bayrağa ihanet ettiğinizi bilmeniz gerekir.”

EY KILIÇDAROĞLU, KÜRDİSTAN’I ÖLDÜRME!

Sayın Kılıçdaroğlu! Birilerinin “dolduruşuyla” bu yazıyı kaleme aldığımı düşünebilirsiniz. Sakın bu hatayı yapmayınız! Ben, Mecit Hun’un oğluyum.  1959 yılında Iğdır CHP İlçe Başkanı olarak başladığı “CHP yolculuğunu” 1998 yılında vefatına kadar aralıksız sürdüren Mecit Hun, Doğu Anadolu’da hatta Türkiye sathında Sosyal Demokrat düşüncenin temel direklerinden birisiydi. Daha 1954’de Iğdır’da yayımladığı PAMUKOVA isimli gazetesinde Sosyal Demokrasinin en temel değeri olarak kabul edilen “Hukuk Devleti” kavramını okuyucusuna tanıtmış ve savunmuştu. Mecit Hun demek CHP  demekti; CHP demek de Mecit Hun demekti. Her ne kadar CHP’li olmasam da (hiçbir partinin üyesi veya taraftarı değilim) babamın bir ömür verdiği, karşılığında ağır bedeller ödediği bir partinin maneviyatına ve kimliğine zarar getirmek istemeyeceğimi özellikle bilmenizi istiyorum.  Ancak bir doğruyu da dikkatinize sunmayı bir vatandaş olarak kendime görev biliyorum. (Her ne kadar, CHP Yönetimi, hiçbir gerekçe göstermeden, 1994’de Mecit Hun’u saygısız bir şekilde CHP Iğdır İl Başkanlığından el çektirmiş olsa bile, Mecit Hun, vefatına kadar partinin bu vefasızlığını yüreğinde taşımış ama kendi yerine atanan CHP yönetimine destek çıkmayı kendisine görev bilmiştir.)

Iğdır CHP İlçe Başkanı Mecit Hun, 1973 Genel Seçimlerinde kürsüde

Sayın Kılıçdaroğlu! Kürdistan’ın siyasi propagandasını yapmak için bu yazıyı kaleme almadım. Buna ihtiyaç yok! Kürdistan’ın sınırlarını, bayrağını hatırlatmak için de bu yazıyı kaleme almadım. Buna da ihtiyaç yok! İster Kurmanç, ister Zaza, ister Ezidi olsun, Türkiye’de her Kürt evinde, her çocuk “Kürdistan” kelimesini binlerce kez duyarak büyümekte, Kürdistan’ın acı tarihini binlerce kez dinleyerek bu ismi kutsal bir duyguyla, zihnine ve kalbine kazımaktadır. Bu yüzden, KÜRDİSTAN kelimesini “rahatsız edici” bulmanız, sizin sorununuzdur Sayın Kılıçdaroğlu, Kürtlerin hiç değil!

Kürtler, “hain” olmadı ama “ZENCİ” de olmak istemiyorlar artık. İstedikleri dilleri ve kimlikleridir. Bütün savaşlarda en önde ve kahramanca savaştı onlar. Maraş’ın adı Kahramanmaraş oldu; Antep’in adı Gaziantep oldu; Urfa’nın adı Şanlıurfa oldu. Hiç düşündünüz mü sayın Kılıçdaroğlu, neden Ege, Akdeniz, Karadeniz veya Trakya’daki başka bir şehrin önüne “Şanlı”, “Gazi”, “Kahraman” sıfatları eklenmedi?

Partiniz CHP, Sosyalist Enternasyonalin (SE) üyesidir. SE, programında şöyle der: “Her erkeğin, her kadının ulusal, kültürel, etnik ve dini kimliği tanınsın ve saygı duyulsun.”

Sayın Kılıçdaroğlu, sizleri SE’nin programına uymaya ve “KÜRDİSTAN” ismine saygıya davet ediyorum. Kullandığınız talihsiz ifade nedeniyle yani “KÜRDİSTAN kelimesini kullanan bayrak ve vatan hainidir,” şeklindeki sonuç önermeniz için Kürt Halkından özür dilemeye davet ediyorum.

Şunu biliniz ki eğer yarın “Türkiye Cumhuriyeti” olarak sevgiyle kucakladığımız ülkemiz, kiminle olursa olsun, bir savaşa girerse, Kurmançlar, Zazalar, Ezidiler yüreklerinde “KÜRDİSTAN” sevgisini taşıyarak, şanlı ay-yıldızlı bayrağımızın altında kahramanca savaşacaklardır. Kurtuluş Savaşında, Kore Savaşında, Kıbrıs Savaşında bu böyle oldu ve böyle olmaya devam edecektir. Bu nasıl oluyor demeyiniz çünkü bunu anlamak için Kürt olarak doğmak ve önyargısız kocaman bir beyne sahip olmak gerekir. Türkiye, çaresiz bir şekilde, bu gerçeği anlayabilecek siyasetçi arayışındadır.

Kentucky Eyaleti Senatörü Rand Paul’un güzel bir sözü var: “Aramızda beyinleri küçük ama kalpleri büyük birçok politikacı var.” Beyinlerden vazgeçtik ama içi empati, hoşgörü, sevgi ve anlayışla dolu, büyük kalpli siyasetçilerimizin varlığına hasretiz.

Son iki yüzyıllık tarihe baktığımızda; yaşanan talihsiz isyanları, acıları ve gözyaşlarını yan yana koyduğumuzda, görürüz ki “Kürdistan” yaralı bir bülbül gibidir. Siz O’nu reddettikçe, O’nu kafese koydukça, O’ndan korkarak uzaklaştıkça, bülbül mutsuzluk şarkılarıyla size huzur vermeyecektir. Bülbülü kucağınıza alınız, seviniz, okşayınız, yaralarına derman olunuz; göreceksiniz ki Kürdistan sizsiniz; siz de Kürdistan. Sizleri ayıran sadece acı ve gözyaşıdır.

Sayın Kılıçdaroğlu! Sizleri beş dakikalığına, aşiretimin (Geloylular) oturduğu köylerden birinde, örneğin Iğdır Merkeze bağlı Karakuyu köyünde, bir ailede, 5-6 yaşındaki bir çocuk olarak hayal etmek isterim. Bu çocuk, aile içinde Kurmançça konuşarak  büyüyor. 7 yaşına geldiğinde, bu çocuk, resmi dilimiz Türkçenin yanı sıra 7/24 konuştuğu Kurmançça dilinin nasıl yazıldığını öğrenmek istemez mi? Seçmeli dersten falan bahsetmiyorum. Bu ifade, Kürtlere hakarettir. Kürt çocuklarının, ana dilleri Kurmançça ve Zazacayı, resmi dilimiz Türkçenin yanı sıra eğitim dili olarak öğrenmeleri evrensel insan haklarının en temel değerlerinden birisidir. Anlıyorum, “Kürdistan” kelimesini itici, sıkıcı hatta korkutucu buluyorsunuz ama hiç olmazsa dobra dobra, “İktidara geldiğimizde Kurmançça, Zazaca ve diğer ana dillerde eğitimi devlet olarak üstlenecek ve uygulamaya koyacağız,” diye beyanat vermeye cesaret ediniz. Unutmayınız, ana dilini okuyup-yazamayan her çocuğun vebali omuzlarınızda olacaktır. Bu sorumluluk, vicdanınızın üzerine kara bir bulut gibi çökecektir. “Şu anda siyasi konjonktür buna uygun değil. Oy kaybına uğrarız! Zamanı geldiğinde..” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Kürt halkı, yıllardır bu sözlerle oyalandı. Kürt çocuklarının ana dilde eğitim hakkının, her türden siyasi partilerin oy malzemesi yapılması da ayrı bir acı gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır.

ABD’de ZENCİ’ler  SİYAHİ oldu ama Türkiye’de ana dilini yazıp-okuyamayan Kürtler hala ZENCİ…

Lütfen Kürtleri, KÜRDİSTAN kelimesiyle birlikte seviniz!

BÜLBÜLÜ ÖLDÜRMEYELİM Sayın Kılıçdaroğlu!

Saygılarımla

Toplam Sayfa Ziyareti: 108 - Bugünkü Ziyaret: 1