KARDEŞ / BABA KATİLLİĞİ

Toplu Yazılar

(NOT: Latince’de “Kardeş katilliği” için “Fratricide”, “Baba katilliği” için de “Patricide” kelimelerinin kullanıldığını ve sosyolojik araştırmalara bu isimle girdiğini hatırlatmak isterim.)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE “KARDEŞ / BABA / EVLAT KATİLLİĞİ

Medyada ve siyaset dünyasında Kardeş Katilliği ifadesi siyasi anlamda zaten kullanılmaktadır. Örneğin: Güney-Kuzey Kore savaşı, geçmişte yaşanan Kuzey-Güney Vietnam-Savaşı vb buna örnek gösterilebilir. Hatta soğuk savaş döneminde Doğu-Batı Almanya çekişmesini de bu tanım içinde değerlendirmemiz gerekir.

Bazen de “Kardeş katilliği” türünden olaylar devletler seviyesinde değil de belli bir bölgede yaşanabilir. Örneğin 1994-1997 yılları arasında Irak Kürdistanı’nda Barzani ile Talabani arasında yaşanan kardeş savaşı buna örnek verilebilir. Bu iç savaşta binlerce kişi ölmüş, hatta bir keresinde Barzani yanlıları 450 Talabani yanlısını bir celsede infaz etmişlerdir. Bu iç savaşın etkilerinin ve iki kardeş grup arasındaki güvensizliğinin halen günümüzde bile gizli bir şekilde devam ettiğini Kerkük olayları bizlere bir defa daha kanıtladı.

Bazen de olaylar aynı babadan gelen büyük aşiretler içinde de yaşanabilir. Buna verilecek örnekler çoktur. Maalesef bu gelenek halen devam etmektedir.

“Kardeş Katilliği” tanımını genel olarak aşağıdaki başlıklar altında toplayabiliriz:

  1. Kardeşin kardeşi öldürmesi veya öldürtmesi
  2. Kardeşin babayı öldürmesi veya öldürtmesi
  3. Babanın oğlu öldürmesi veya öldürtmesi

Bunlar içinde belki de size en ilginç geleni babanın kendi evladını öldürmesi veya öldürtmesidir. Osmanlı İmparatorluğu zamanında yaşanmış bir örneği dikkatinize sunmak isterim:

Sultan Süleyman

Sultan Süleyman’ın Avrupa seferlerinde olmasını fırsat bilen Safeviler Doğu Anadolu bölgesine saldırır. Sultan Süleyman 1553 yılının yaz ayında uygun bir zamanda Safevi Şahı I.Tahmasp’e karşı sefere çıkar. Sultan Süleyman, sefere çıkmadan önce Amasya’daki oğlu Şehzade Mustafa’ya bir ordu hazırlayarak kendisini Ereğli’de karşılamasını emreder. Sultan Süleyman, Şehzade Mustafa’nın kendisine karşı bir ayaklanma tertibi içinde olduğu bilgisine sahiptir ve bu ihanetten ciddi rahatsızlık duymakta, bu seferi bahane ederek Şehzade Mustafa’yı etkisiz hale getirmeyi planlamaktadır.

Şehzade Mustafa 6 Ekim 1553 tarihinde babasının kampına ulaşır, elini öpmek için çadırdan içeri girmeye hazırlanır. Atından iner, üzengiyi yardımcısına uzatır. Kılıç ve kesici aletlerini nöbetçilere teslim eder. Babasının huzuruna çıkar. Sultan Süleyman elinde bir ok tutmaktadır. Okun sivri ucunu Şehzade’ye çevirir. Şehzade babasını saygıyla selamlar ama babasından beklemediği bir cevap alır: “Ah seni köpek! Utanmadan bir de beni selamlıyorsun ha?”

Şehzade Mustafa’nın öldürülmesi

Sultan’ın göz işaretiyle üç dilsiz cellat Şehzade Mustafa’nın üzerine çullanır, iple boğmaya çalışırlar. Şehzade güçlüdür. Neredeyse ellerinden kaçmayı başarmak üzeredir ama sonuçta cellatlara yenik düşer, babasının gözleri önünde boğularak öldürülür.

Osmanlı Devleti’nde XVII. yüzyıla kadar bir veraset yani hükümdarlığın babadan oğla nasıl geçeceği yönünde bir kural yoktu. Sultan öldüğü zaman şehzadeler iktidarı ele geçirmek için gerekirse düşman devletlerin de desteğini alarak ayaklanır, şehzadeler arasındaki bu kardeş savaşı nedeniyle ülke bölünme tehlikesi geçiriyordu.Bu olayların her seferinde tekrar etmesinden yorulan Osmanlı Devleti, Fatih Sultan Mehmet zamanında devlet-i aliyye’yi (yüce devleti) korumak uğruna iktidarı ele geçiren şehzadenin, kardeşlerini öldürmesine izin veren bir Kanunname çıkarmıştır.

Fatih Sultan Mehmet

KABİL’İN HABİL’İ ÖLDÜRMESİ

Kabil ve Habil, Adem ile Havva’nın ilk iki oğludur. Kabil, kardeşi Habil’i birçok nedenden ama özellikle Habil’in sahip olduğu hayvan sürüsünün çokluğundan dolayı kıskanmaktadır. Kabil bir gün kıskançlık duygusuna yenik düşer, kardeşini öldürür. Gördüğünüz gibi insanlık “Kardeş Katilliği” tanımıyla çok erken bir zamanda tanışmıştır.

Kabil’in Habil’i ölüme götürüşü

Değerli okuyucular!

Gördüğünüz gibi geçmişten bugüne Kardeş Katilliği devam ede gelmektedir. Ancak bir noktaya özellikle dikkatinizi çekmek isterim. Yukarıda da örneklediğim “Siyasi kardeş katilliğini”, kendi halinde bir yaşam süren bir aile içinde meydana gelen kardeş katilliğinden ayırmak gerekir.

Sizlere bir test yapmama izin verir misiniz?

  1. Fiziksel olarak bir kardeşinizi öldürdünüz mü?
  2. Öldürmek niyetiyle fiziksel olarak bir kardeşinize saldırdınız mı?
  3. Kardeşinizin başkaları tarafından öldürüleceğini bildiğiniz halde sessiz kaldınız mı?
  4. Kardeşinizi ZİHNİNİZDE öldürdünüz mü? Yani kardeşinizi hayal dünyasında öldürdünüz mü?
  5. Kardeşinize karşı öldürmek derecesinde KİN ve İNTİKAM beslediniz mi?
  6. Kardeşinizi ölüm pahasına kıskandınız mı? Zarar görmesini ve mağdur duruma düşmesini temenni ettiniz mi?
  7. Kardeşinizi öldürmek için plan yaptınız mı?

Yukarıda saydığım maddelerin birisine veya birkaçına EVET cevabı veriyorsanız siz de bir KARDEŞ KATİLİSİNİZ. Bakalım bu gerçekliği kendi kendinize itiraf etmek cesaretini gösterebilecek misiniz?

Ayrıca eklemem gerekir ki, aynı babadan gelen aşiret üyeleri arasında meydana gelen ölüm olayları da KARDEŞ KATİLLİĞİ tanımı içine girer.

Yaptığım sosyolojik araştırmalar dünyada Kardeş Katilliği (Kıskançlığı) olayının aile içinde en yoğun yaşandığı toplumun KÜRTLER (Kurmanç / Soran / Zaza vb) olduğunu göstermektedir.

Kardeş katilliğinin birçok nedeni vardır. En dikkati çekeni miras kavgasıdır. Okuyucuma şu gerçeği hatırlatmak durumundayım: Nasıl ki DEPRESYON hastalığının ailesel ve kültürel nedenleri yanı sıra diğer aile fertleri üzerinde de gizli bir bulaşıcı etkisi varsa KARDEŞ KATİLLİĞİ olgusunun da içinde yaşanılan toplumun kültürel değerlerinden beslendiğini ve bulaşıcı olduğunu unutmamamız gerekir.

Şimdi sıra geldi yaşanmış bir olayı sizlere aktarmaya…Sizi zaman tünelinde geriye ama çok uzaklara değil, İkinci Dünya Savaşının tüm haşmetiyle sürdüğü 1944 (veya 1945) yılına götürmek istiyorum.

SILO’NUN HİKAYESİ

Yıl muhtemelen 1944 olmalıydı. Bir gün Kürt aşiretlerinin yaşadığı Tuzluca’nın dağ köylerinin birinde bir vahşet yaşanır. Her ikisi de evli olan iki kardeş arasında, babalarının vefatından sonra miras olarak kalan arazi parçası için kavga başlar. Arazinin sınırları eğri büğrü olduğu için araziyi paylaşırlarken, iki kardeş arasında, her seferinde tartışma çıkar. Toplasanız on metre kareyi geçmeyen üstelik yarısı taşlık arazi parçası için iki kardeş arazi yerinde ne zaman karşılaşsalar birbirlerine küfreder, birinin taşlarla çizdiği sınırı diğeri bozar. Geçen zamanla iki kardeş arasında derin bir husumet oluşur. Bir gün yumruk kavgasına tutuşurlar. Kardeşlerden birisi kocaman bir taşı diğer kardeşine fırlatır, kafatası çöken kardeşi yere yığılır, birkaç dakika can çekişir. Ölür.

Arazi köyden uzakta dağın yamacında olduğundan katil olup biteni kimsenin görmediğini düşünür, ölen kardeşinin bedenini vadiye doğru sürükler, bir vadinin yamacında ikiye yarılmış kocaman bir kayanın ortasına yerleştirir. Üzerini irili ufaklı taşlarla doldurur. Hiçbir şey olmamış gibi elini kolunu sallayarak olay yerinden uzaklaşır.

Katil birkaç yıllık evlidir. Sılo isminde üç yaşında bir oğlu vardır. Her zamanki gibi sakin hareketlerle ve hiçbir şey olmamış gibi ahıra gidip hayvanlara yem verir, her zamankinden daha erken bir saatte yatağa girip uyur. Ancak unuttuğu bir şey vardır: Kardeşini öldürdüğü zaman uzakta bir ağacın üzerinde kuşburnu (şilan) toplayan genç bir kız olup biteni görmüştür.

Katil her zamanki gibi sabahleyin uyanır. Sessiz bir şekilde koyunlara yem verir, sular. Bahçe duvarını onarmaya koyulur. Akşama doğru bir zamandır. Bir müfreze Jandarma dağın yamacında görünür. Kendisiyle ilgisi olmadığını düşünür, duvarı örmeye devam eder. Jandarmalar küçük kızın eşliğinde katili alıp olay yerine götürürler. Kız çocuğu gördüğü her şeyi anlatınca kardeş katili olup biteni itiraf etmek zorunda kalır. Jandarmalar katili önlerine katıp götürürler. Birkaç celseden sonra ömür boyu hapis cezası alır.

Genç yaşta dul kalan karısı ömür boyu hapis cezası haberini alınca fazla beklemez birkaç ay sonra birisiyle kaçıp izini kaybettirir. Üç yaşındaki Sılo sahipsiz kalır. Dayısı himayesine alır.

Aradan zaman geçer. Sılo 14-15 yaşında bir delikanlı olur.Yetenekli bir çobandır. Köyün en zengini, koyunlarını Sılo’ya teslim eder. Sılo yanında dört köpeğiyle 300 koyunluk sürüyü her gün dağların yamaçlarında dolaştırır, akşama doğru köye geri getiriyordu.

Bir gün Sılo sırtını kayaya dayar, obayı ve uzaktaki dağları seyre dalar. Anne ve babasını düşünür. İkisini de hatırlamak ister ama bozuk bir film şeridi gibi bazı sahneler zihninde belirir ama hemen kaybolur. Köpekleri de yanı başında yere uzanmış, gözleri kapalı halde kesik kesik solumaktadırlar. Sılo da farkında olmadan uykuya dalar.

Gözlerini açtığında havanın karardığını görür, panikler. Sürüyü hızla toplar, koşturur gibi önüne katıp köye doğru yol alır. Mal sahibi Sılo’nun gecikmesinden ve ihmalkarlığından memnun değildir. Suratına sert bir tokat indirir. Sılo, her ne kadar yetim büyümüşse de gururlu bir çocuktur. Koyunlar sağıldıktan sonra bir fırsatını bulur, eline meşe değneğini alır, köyden uzaklaşır. Bu uğursuz köye bir daha dönme niyetinde değildir. Sadık köpeklerden birisi Sılo’yu uzun süre takip eder ama Sılo her seferinde geri dönüp köpeği taşlar, geri gitmesini ister.

Sılo bütün gece yürür. Korkusuzluk duygusunu çoktan yenmiştir. Sabaha doğru büyük bir köye ulaşır. Pınar başındaki kızlar Sılo’ya bakıp gülüşürler. Sılo, kızlardan su ister, bütün gece yürüdüğü için karnının aç olduğunu söyler. Bir kız koşarak gider, ekmek ve peynir getirir. Sılo kızlara teşekkür eder, biraz uzaktaki bir yeşilliğe uzanır. Derin bir uykuya dalar. Akşama doğru iki erkeğin bağırarak tartıştığını duyar. Sılo sırtını kayaya dayar, görülmesini istemez. Duydukları şaşırtıcıdır:

“Berivan’ı seviyorum, O’nu kaçıracağım!”

“Berivan’ı ben de seviyorum. Kardeşim de olsan Berivan’ı kaçırmana izin vermeyeceğim.”

Bu şekilde devam eden ağız dalaşı çok geçmeden yumruk kavgasına dönüşür. Derken sopalar konuşur. Kardeşlerden iri yarı olanı diğer kardeşi yere yatırır, parmaklarını boğazına bastırır, küçük kardeş çok geçmeden boğularak ölür. Sılo olaya birebir tanık olduğu için rahatsızlık duyar. Büyük kardeş, ölen kardeşini sırtına alıp dağın tepesine doğru tırmanır. Ortalığı karanlık bastırmıştır. Sılo bir fırsatını bulur, oradan uzaklaşır. Gördüklerini kimseye anlatmaya niyetli değildir. Babasının da kardeş katili olduğunu bildiği için bu konuyu hızla unutmaya çalışır.

Sılo, önce Tuzluca’ya varır. İş arar. Türkçesi yoktur. Bir Kürt iş bulması için Iğdır’a gitmesini tavsiye eder. Sılo, Iğdır’a doğru yola çıkar. Iğdır daha büyük daha hareketli bir ilçedir. Un değirmenlerinden birisine yaklaşır. Kamyona un çuvallarını dolduran işçilere bakar. Yanına düzgün giyimli, kravatlı bir beyefendi yaklaşır, “Çalışmak istiyor musun?” diye sorar. Sılo’nun cevap veremediğini görünce bu kez Kurmançça sorar: “Tu dixwazî ​​bixebitî?”. Sılo, ‘Evet’ anlamında başını sallar.

Sılo, fabrikada boş durmaz bir işini bitirince diğer işlere el atar kısacası işten işe girip çıkar. Yavaş yavaş makinelere ilgi duyar. Bazen kopan kayışları kendi yeteneğiyle tamir etmesini öğrenir. Fabrika sahibi Sılo’yu baş ustanın yanına çırak olarak verir. Sılo askere gidinceye kadar fabrikanın makine bölümünde çalışır. Şansına İkinci Dünya Savaşı sona ermiş, dört yıllık askerlik iki yıla indirilmiştir. Askerliğini şoför olarak yapar, araba tamirciliğinde ustalık kazanır.  Terhis olunca Iğdır’a döner. Araba ve traktör tamiri için küçük bir atölye açar. Iğdır’daki traktör sayısı her yıl arttığından işlerini büyütür. Gönül işine de önem verir, fırsat bulunca bir Kürt kızıyla evlenir. Böyle bir günde Sinop ceza evinden bir telgraf alır.  Babası ölmüş ve Sinop’a defnedilmiştir. Sılo, kaçan annesiyle bir daha görüşme şansı bulamayacaktı.

Bir gün karısının hamile olduğunu öğrenir. Allah’a kendisine bir kız çocuğu vermesini diler. Eşi doğum yapar. İkiz oğulları dünyaya gelmiştir. Kardeş katilliği korkusu ve nefreti ile büyüyen Sılo bu durumu hayra yormaz.

Aradan zaman geçer iki erkek çocuk serpilip gelişir, delikanlı olurlar. İkiz olmalarına rağmen aralarında karakter farkı vardır. Birisi babasının sözünden çıkmayan, uslu ve sessiz iken diğeri söz dinlemeyen, isyankâr bir ruha sahiptir. Sılo, bu oğlunu terbiye etmek için zaman zaman şiddet kullanmak zorunda kalır. Hatta bir keresinde bir kavak ağacına bağlar birkaç gün aç bırakır. Çocuk terbiye olacağına daha da hırçınlaşır hatta babasına karşı dik başlı ve söz dinlemez olur. Babası ve kardeşi atölyede çalışırken, o zamanını hovardalık yaparak geçirir.

Bir akşam ailece yemeğe oturduklarında babası, sözünden çıkmayan çalışkan oğlunu över, ileride çok başarılı bir usta olacağını söyler. Diğer kardeş masadan hışımla ayrılır, Iğdır sokaklarını turlar, bir yandan sigara içer bir yandan hem kardeşinden hem de babasından intikam almayı planlar.

Bir gün Sılo malzeme almak için Erzurum’a gider. Kıskanç kardeş bunu bir fırsat olarak görür. Atölyeye gider. Kardeşi bir otomobilin bir köşesini tamir etmektedir. Küçük tekerlekli oto altı tamir tahtasının üzerine uzanıp kafasını arabanın altına sokmuştur. Hidrolik bir kriko da arabanın tek yanının yukarı kaldırmış haldedir. Kıskanç kardeş otomobile yaklaşır, krikoyu boşa alır. Otomobilin yan tarafı kardeşinin kafası üzerine çöker.

Katil kardeş, hiçbir şey olmamış gibi hızla oradan uzaklaşır. Kahvehanede çay içerken bir komşu çocuğu kardeşinin ölüm haberini verir. Erzurum’a giden babasını beklemeden alelacele kardeşini defneder. Acılı baba oğlunun ölüm haberini Iğdır’a gelince alır. Diğer oğlunun hal ve tavrından bunun planlı bir cinayet olduğunu bilir ama elinde kanıt yoktur.

Sılo’nın kayın validesi Adana’da vefat etmiştir. Eşini otobüsle Adana’ya yolculuğa ettiği günlerdir. Kardeş katili oğluyla evde baş başa kalırlar. Sılo, ölen oğlunun acısı nedeniyle iki büklüm olmuş, çalışamaz hale gelmiştir. Uyurken, kardeş katili oğlu babasını boğmaya niyetlenir. Derin uykudaki babasına yaklaşır. Güçlü parmaklarını babasının gırtlağına bastırır. Sılo ölmemek için çabalar ama geçen her saniye bu hayata veda ettiğini bilmektedir. Birkaç debelenmeden sonra içinde kin ve nefret taşıyan oğlunun acımasız kuvvetine yenik düşer, boğularak ölür. Gece yarısı olunca, oğlu babasını omuzlar komşu bahçesine sessizce girer babasını sanki intihar etmiş gibi bir kaysı ağacı dalına asar.

Sabahleyin komşuların bağırıp çağrışmalarıyla uyanır. Güya hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi asılı duran babasının yanına gider,  sahte gözyaşları dökerek babasına sarılır. Komşulardan birisi yorum yapar: “Oğlunun arabanın altında ezilmesinden sonra zavallı adam bunalıma girmişti. Acısına dayanamayıp intihar etti.”

*** 

HÜSNÜ BİNGÖL ANEKDOTLARI

Hüsnü Bingöl

(Hüsnü Bingöl kimdir? Milli Emniyet Müfettişi Hüsnü Bingöl’ün yetkileri günümüzdeki bir MİT müdürününki gibi sadece haber almakla sınırlı değildi. Devletin bütün araç ve imkânlarını emrindeydi. Elde ettiği bilgileri istediği şekilde yorumlar ve değerlendirirdi. Suçlu gördüklerini sivil ve askeri personel vasıtasıyla yakalar, gözaltına aldırır, evinin bahçesindeki cezaevinde gerekli soruşturma ve sorgulamayı bizzat kendisi yapar, suçu sabit görülenleri Erzurum’daki askeri mahkemeye sevk ederdi. Özetle Hüsnü Bingöl, istihbarat müfettişliği, siyasi savcılık ve sorgu hâkimliği görevlerini uhdesinde toplamış gücü ve etkisini Doğu Anadolu’da hatta Türkiye’de hissettirmiş bir devlet görevlisiydi. İlçenin mülki ve adli erkânı ile bir görev bağlantısı yoktu.)

JOLİ NEREDESİN?

Milli Emniyet Müfettişi Hüsnü Bingöl’ün  “Joli” isimli bir finosu vardı. (Fransızca “hoş, tatlı” anlamına gelen “Jolly” kelimesinin telaffuzu “Joli” dir.)

Hüsnü Bingöl alışkanlık olduğu üzere çizmeleri ve şık giyimiyle her gün öğleden sonra esnafın yoğun olduğu şehrin ana caddesini boydan boya arşınlar, ışıl ışıl parlayan gözleriyle çaktırmadan sağda ve solda, dükkanlarının önünde O’nu korku dolu saygıyla karşılayan esnafı gözden geçirir, ağır adımlarla Belediye bahçesine doğru yolu arşınlardı.  Böyle günlerde Joli de yaramaz bir köpek olarak efendisinin arkasından koşturur, bazen hoşuna giden dükkânlar girip içeride ne var ne yoksa her şeyi koklar, efendisinin “Joli” sesini duyunca her şeyi unutup hızla Hüsnü Bingöl’e doğru koşardı.

Yine böyle bir gündür. Hüsnü Bingöl caddenin tam ortasında tüm heybetiyle yürümektedir. Esnaf dışarıda sanki teftişe hazır bir halde O’nu beklemektedir. Yine böyle bir günde Joli yaramazlık yapar, dükkan sahibi dışarıda Hüsnü Bingöl için arzı-ı endam (boy pos gösterme) ettiğinden, sahibine çaktırmadan dükkâna girer. Zamanını önüne gelen öteberiyi koklamakla geçirir.

Hüsnü Bingöl arkasına bakar, Joli’yi göremez. Yine yaramazlık yaptığını bildiği için var sesiyle bağırır, “Joli! Çabuk buraya gel!” Etraftaki esnaf bu sesten o kadar korkar ki, “Joli” kelimesini duymazlar bile… Hepsi birden koşarak Hüsnü Bingöl’ün etrafını alır ve hep bir ağızdan yalaka dolu bir sesle: “Buyurun efendim!” diye seslenirler. O sırada Joli de gelmiş, efendisinin ayakları arasında dolaşmaktadır. Hüsnü Bingöl: “İşinizin başına dönün! Ben sadece köpeğimi çağırdım!”

PİPO TUTKUSU

Hüsnü Bingöl 1954 yılının sonbaharında kalp krizi geçirir. İlçe doktoru Necdet Koçak bir iğne vurur, pipo veya sigara içmesini yasaklar. Doktor gittikten sonra iki kızı babalarının etrafını alır, ağlayarak yalvarır bir sesle istekte bulunurlar: “Baba söz ver! Bir daha pipo içmeyeceksin!” Kalp krizinden kendisini toparlayan Hüsnü Bingöl, “Evet!” anlamında başını sallar. “Pipoyu sadece içi boş olarak ağzımda taşımama izin verin!”  Çocukları bu isteğini makul karşılarlar.

Aradan birkaç ay geçer. Bir gün büyük kızı babasının çalışma odasına girdiğinde bir de ne görsün! Hüsnü Bingöl eski alışkanlığına geri dönmüş, elindeki pipodan soba borusu gibi duman tütmektedir. Kız, babasına yaklaşır: “Baba, hani söz vermiştin! Bir daha asla tütün kullanmayacaktın!” Hüsnü Bingöl elindeki pipoya şaşkınlıkla bakar, itiraf eder: “Güzel kızım, bu tütünün puronun içine nasıl girdiğini hatırlamıyorum!”

Hüsnü Bingöl birkaç ay sonra ikinci bir kalp krizine yenik düşüp vefat eder.

DAVOLNA

Iğdır, Sovyet Rusya’ya komşudur. Sık sık Ermeni, Azeri, Rus vb kökenli Sovyet ajanları Türkiye’ye sızıyor, bağlantılar kuruyor sonra da geri dönüyorlardı. Arada bir Rus kökenli ajanlar da yakalandığından Hüsnü Bingöl onları bizzat kendisi sorgulamak amacıyla Rusça öğrenmeye merak sarmıştı.

Bir gün bir Rus ajan yakalanır. Hüsnü Bingöl ajanı sorgulamak için zindana atar. Bu arada aklına iyi bir fikir gelir. Rus ajanını huzuruna çağırtır, yarım yamalak Rusçasıyla ajanın kendisiyle Rusça sohbet etmesini ister. Her geçen gün Hüsnü Bingöl Rusça’sını ilerletir. Bir gün bu dostluktan (!) cesaret alan Rus ajan sert bir üslup ve uygunsuz bir şekilde konuşur: “Beni haksız yere zindana attınız. Derhal serbest bırakmanız gerekir!”

Hüsnü Bingöl, piposunu yakar, elindeki Rusça-Türkçe sözlüğü karıştırır, “Yeter” kelimesinin Rusça karşılığını bulur. Görevli askerleri çağırır, emreder: “Bu ajanı falakaya yatırın. ‘Davolna, davolna!’ diye bağırıncaya  kadar iyice dövün.”

TAZİYE CASUSLARI

Hüsnü Bingöl Belediye Bahçesinde nargilesini içerken bir asker koşarak gelir, kulağına bir şeyler fısıldar. Hüsnü Bingöl elindeki nargile hortumunu fırlatır, hızlı adımlarla arabaya doğru gider. Araba yol alınca asker ağlamaklı ses tonunda konuşur: “Bu sabah her şey yolundaydı. Aniden vefat etti.”

Hüsnü Bingöl evine gelince kızları, dostları etrafını alır, ağlama sesleri yeri göğü inletir. Hüsnü Bingöl’ün eşinin vefat ettiğini duyan ilçenin ileri gelenleri ve din hocaları da eve akın eder. Bahçenin bir köşesi perdeyle kapatılır, mevta (ölü) dini vecibelere uygun olarak dualarla yıkanır, yarı resmi bir protokol eşliğinde Askeri Mezarlığa defnedilir. Bugün Hüsnü Bingöl’ün mezarının sol tarafında olan, ama ne mezar taşı ne mezar yüksekliği bulunan yer Hüsnü Bingöl’ün eşinin mezarıdır.

Evde ağlamalar ve derin bir yas devam ederken Hüsnü Bingöl, Rutto’yu yanına çağırır: “Rutto, bizim durumuzu haber alan Sovyet ajanları bugünlerde durumu fırsat bilip Türkiye’ye giriş yapacaklardır. Sınır boyundaki tüm ajanlarımızı uyar, gece nöbeti de yapsınlar. Dikkatli olsunlar!” Rutto, “Emredersin Hüsnü Beg!” diyerek atını dörtnala sürüp uzaklaşır. Tuzluca’dan ta dil ucuna kadar olan tüm yerli ajanları konudan haberdar eder. Hüsnü Bingöl haklı çıkar: O gece altı Sovyet ajanı yakalanır.

Aradan üç ay daha geçer. Bu kez gerçek olmayan bir dedikodu Sovyet ajanlarının duyacağı şekilde ortalığa yayılır: Güya Hüsnü Bingöl’ün çok sevdiği kız kardeşi Ağrı’da vefat etmiştir. Hüsnü Bingöl de alelacele Ağrı’ya gitmiştir!!

Rutto yine atına atlar, sivil ajanları uyarır. O gece de dört Sovyet ajanı kıskıvrak yakalanır. Aradan üç ay daha geçer, bir dedikodu daha yayılır. Güya Hüsnü Bingöl’ün çok sevdiği halası Erzurum’da vefat etmiştir.

Bu haber Sovyet karşı casusluk şebekesi liderine iletildiğinde kendi kendine şöyle söylendiği rivayet edilir: “Hüsnü Bingöl tüm ailesini öldürerek benim sonumu getirmeyi planlıyor. Bundan sonra Hüsnü Bingöl’ün öldüğünü kendi gözlerimle görsem bile inanmayacağım!”

SİZİNKİ DE İŞ Mİ YANİ?

Bir gün Hüsnü Bingöl’ün yolu Doğubayazıt’a düşer. Gerekli görüşmeleri yaptıktan sonra sınıf arkadaşı Tugay Komutanını görmeden Iğdır’a geri dönmek istemez. İki arkadaş sohbete dalarlar. Tuğgeneral merak edip sorar:

“Hüsnü Bey, göreviniz tam olarak nedir?”

“Sınırdan sızan ajanları yakalamak!”

 Paşa sırıtarak ve biraz da Hüsnü Bey’i önemsizleştirerek konuşur:

“Oho! Desene sizin işiniz çok kolay! Ben burada 3500 askerin derdini çekiyorum.”

Hüsnü Bey, imalı ifadeden rahatsız olur, böyle anlarda yaptığı gibi piposunu ateşler, ilk dumanı çektikten sonra konuşmaya başlar:

“Paşam şimdi beni iyi dinleyiniz! İkinci Dünya Savaşının en ateşli günlerinde yani 1942 yılının ilk aylarında Alman ve Amerikan ajanları devlet başkanlarını atom bombası konusunda uyarırlar. Ancak bir sorun vardır: İlk atom bombasını kim yapacaktır? Şüphesiz bu bombayı ilk kullanan da savaşı kazanacaktır.

Amerikalılar, bilgi toplamak için Amerika’ya sızan iki Alman ajanını tutuklarlar. Üstelik bu ajanlardan birisi bizzat projenin içinde yer almaktaydı. Bu kez Amerika, Almanya’ya ajan gönderir. Atom bombasının yapılması için zenginleştirilmiş uranyuma ve ağır suya ihtiyaç vardır. Almanlar zenginleştirilmiş uranyumu elde etmeyi başarmış, ağır su ihtiyacını karşılamak için de fabrikayı Norveç’in güneyindeki Telemark bölgesine taşımışlardır. Almanlar bir anlamda Amerikalılardan biraz daha öndedirler. Amerikalı ajanlar kısa sürede Almanların atom bombasını Telemark bölgesinde hazırladıklarını öğrenir, tesisi havaya uçurmak için de Almanlara karşı Norveç’te direnişi örgütleyen Ronnebergile isimli direnişçi lider ile temasa geçerler. Ronneberg ve yardımcıları 1943 yılında çok sıkı korunan NorskHydro santraline gizli bir operasyon düzenler ve tesisi havaya uçururlar. Paşam gördüğünüz gibi ajanlar olmasaydı Hitler, atom bombasına kavuşacak siz ve ben de bu atom bombasının içinde pipomdaki tütün gibi küle dönüşecektik.”

Toplam Sayfa Ziyareti: 890 - Bugünkü Ziyaret: 1

Mücahit Özden Hun Kitapları