İNSAN İNSANIN KURDUDUR

Iğdır ve Ağrı Dağı İsyanı

İNSAN İNSANIN KURDUDUR

Thomas Hobbes (tomıs habz) ünlü bir İngiliz filozofunun adıdır. 1651 yılında Leviathan(Dev) isimli bir kitap yazar. Bu kitabında ünlü bir söze yer verir: “İnsan insanın kurdudur”.

LEVIATHAN’IN KİTABI

Bu ifade şu anlama geliyor: “İnsanın düşmanı yine insandır yani kendisidir, bunun nedeni de içinde taşıdığı sonu gelmez ‘güç ve iktidar’ hırsıdır.”

Ne yazık ki insanoğlu, tarihin hızlı ve durmaksızın gelişimi nedeniyle içinde taşıdığı ‘güç ve iktidar’ hırsının farkında olamamıştır. Farkında olmadan icat ettiği her şeyin içine aslında bir nebze “güç ve iktidar” hırsından bir şeyler katmıştır. Dinler, teknolojiler ve yeni yaşam düzenlerinde de “güç ve iktidar” hep görünmeyen taraf olmuştur.

Felsefede özellikle Karl Marks’ın Hegel’e karşı kullandığı bir ifade var: “Ters yüz etmek! Anlaşılmayan bir şeyi ayaklarının üstüne oturtarak anlamaya çalışmak.” Ben de bugün tersten başlayacağım ve yazımın sonunda insanoğlunun gerçek kimliğini, ayakları üstüne oturtup dikkatinize sunacağım.

BİR DOSTUNU MUTSUZLUĞU

Arada bir de olsa sevdiğim bir dostumla uzun uzun telefon sohbetimiz olur. Koronavirüs yüzünden “ev hapsi” uzayınca telefonlarımız da sıklaştı. Dostum dün beni aradı. Sesinde alışılmışın dışında bir umutsuzluk ve belki de kızgınlık vardı. Kızgınlığı bana değildi, tüm insanlığaydı. George (corc) Floyd isimli Amerikalı siyahinin yere yatırılıp boğazının kaldırım taşının keskin tarafına gelecek şekilde yerleştirilmesi, “Nefes alamıyorum!” diye yalvarmasına rağmen beyaz polisin dizinin altında nefessiz kalıp hayatını kaybetmesini, tek kelime ile vahşet olarak değerlendiriyordu. Amerika gibi demokrasinin olduğu bir ülkede böyle bir olayın meydana gelmesine niçin izin verildiğini sorguluyordu.

YEŞİL ETİKET BAHANESİ

On yıl kadar Amerika’da yaşadığım için kendi tecrübe ve gözlemlerime dayanarak Amerika’daki yaşamın biraz perde arkasını aktarmak istedim.

Los Angeles şehrinden (Kaliforniya eyaleti) boşandığım eşimin ailesinin oturduğu Salt Lake City şehrine doğru yola çıkmıştık. 1995 yılını 1996 yılına bağlayan geceydi. Saat 23 idi. Amacımız yılbaşını ailece geçirmekti. Arabayı ben kullanıyordum.

Nevada eyalet sınırına yaklaşıyorduk. On dakika içinde Nevada’da olacaktık.

Aniden Kaliforniya eyaletine ait trafik polis arabasının yanıp sönen ışıkları arkamızda belirdi, korna çalarak kenara çekilmemi istedi. Arabayı hızlı kullanmadığım için hangi nedenden dolayı beni durdurmuş olabileceği düşüncesi aldı beni. Megafonla ellerim havada dışarı çıkmam istendi. Öyle yaptım. Gözlerimi karartan ışığa doğru ilerlemem istendi. Öyle yaptım. Tam donanımlı bir polis bana yaklaştı. Sanki dünyanın en önemli teröristini yakalamış gibi silahını bana doğru tutuyor her an tetiğe basmaya hazır halde ilerliyordu. O anda yanlışlıkla, olur ya, bacağım kaşınsa veya bacağımı kaşımak için elimi aşağı indirsem polis ateş edip beni öldürecek, videolu kayıtta kendisini şöyle savunacaktı: “Elini pantolonun cebine götürdüğünde silah çekeceğini zannettim, ateş ettim!” Polis serbest kalacak sen de cenaze töreniyle uğurlanmış olacaktın.

Polis bana yaklaştı. Nereden gelip nereye gittiğimi sordu. Yılbaşı gecesini ailece kutlamak için yola çıktığımı söyledim. Evrakları kontrol etti. Kendi arabamdı. Bir eksiğim yoktu. Philadelphia şehrinde (Pennsylvania eyaletinde) öğrenciydim. Her şey kuralına uygun olmasına rağmen gitmemize izin vermeyince sesimi yükselttim. Yılbaşı kutlamasının önemli kısmını kaçırmak istemiyordum.

Burada bir not düşmem gerekir: Amerika’da 50 eyalet vardır, her eyaletin yasası farklıdır ve her eyaletin kendisinin çıkardığı sürücü belgesi vardır. Bir eyaletten başka bir eyalete taşındığınızda sürücü belgenizi değiştirmeniz gerekir.

Sen misin polise karşı gelen! İntikam almak için arabanın içini dışını döktüler. Polislerden birisi sevinçle ön cama yapıştırılan etikete baktı. “Overdue! Overdue!” yani “zamanı geçmiş” diye bağırdı. Ön cama yapıştırılan yeşil renkteki etiketlerin amacı şuydu: Yılda bir kez arabanızı emisyon kontrolüne götürüyorsunuz, eğer sorun yoksa ön camaüzerinde yılın rakamla yazılı olduğuyeşil bir etiket yapıştırılıyordu. Pennsylvania eyaleti yasalarına göre emisyon kontrolü ve yeşil etiket taktırmak için bir hafta süreniz vardı ama Kaliforniya yasalarına göre durum farklıymış. Yeni yıla o yılın etiketiyle girmeniz gerekiyormuş! Ben nerden bileyip bu kuralı?

Polise itiraz ettim. “Şu anda saat 23:30 ve biz hala 1995 yılındayız ve yeşil etiketin üzerinde 1995 yazıyor. Yasalara uygun bir durum! Bırakınız yolumuza devam edeyim. On dakika sonra Nevada eyaletinde olacağız. Orada bunu sorun yapmıyorlar.”

Polis bana kafayı taktığı için süreyi uzatmaya çalışmaya karar verdi. Kimliklerimizi aldı. Güya kriminal kontrol yapacak havasında arabasına geri döndü. Işıklar bize çevrili olduğu için ne yaptıklarını görmemiz mümkün değildi. Zaman uzadıkça uzadı. Saat 24’ü geçer geçmez iki polis yanımıza geldiler ve Kaliforniya yasalarına göre 1996 yılına ait yeşil etiket taşımadığımız için 500 dolar ceza yazdılar. En ufak bir taşkınlık veya itiraz yapma hakkım yoktu. Aksi takdirde Floyd gibi sizi dışarı çıkarıp sert bir şekilde ya arabaya dayıyorlar ya da yere yatırıyorlar, ellerinizi arkadan kelepçeleyip merkeze götürüyorlar, geceyi orada geçirmek zorunda kalıyorsunuz. Ceza makbuzunu alıp yola koyuldum.

Pennyslvania eyaletine varır varmaz emisyon kontrolü yaptırdım ve etiketi değiştirdim. Bir avukat tutarak Kaliforniya polisinin yaptığı haksızlığı anlattım. Avukat gerekli bilgileri not etti ayrılmadan önce yüklü danışmanlık ücretini cebine indirdi, en kısa sürede dava açacağını iyi bir sonuç alabileceği konusunda ümitli olduğunu söyledi. Hayır! Mahkeme aleyhimize sonuçlandı.

İş bununla bitmedi. Arabamın plakası “potansiyel suçlu” notuyla Federal Polis kayıtlarına girdiği için yolda polisler beni sık sık durduruyor, ciddi bir havada kimlik kontrolü yapıyor, sorularıyla bıkkınlık veriyorlardı. Çünkü onların ekranında, ”Bu adam daha önce suç işlemiştir!” şeklinde bir yazı gözüküyordu. Polis kontrollerinden bıkınca arabayı değiştirmek zorunda kaldım.

GEORGE (CORC) FLOYD’UN ÖLDÜRÜLMESİ

Şimdi gelelim George Floyd’un durumuna. George Floyd polis kayıtlarına göre o kadar masum biri değildi.  Floyd, 46 yaşında iki metre boyunda iki çocuk sahibi siyahi bir ABD vatandaşıydı. Asıl evi Texas eyaletinin Houston şehrindeydi. George Floyd, 2007 yılında Houston şehrinde silahlı ev soygunu nedeniyle yakalanmış, cezaevinde beş yıl yatmış, serbest bırakılmıştı. Artık onun ulusal kimliği polis tarafından tarandığında cezaevi ve hırsızlık bilgilerine rahatlıkla ulaşmaları mümkündü.

George Floyd

Bir gün George Floyd geçmişte yaptığı hatalardan ders çıkarıp hayata sil baştan ama iyi bir vatandaş olarak başlangıç yapmak ister. Houston polisi sürekli peşinde olduğu için eyalet değiştirir, Minneapolis şehrine gider ve kamyon şoförlüğü yapar. Tekrar iş değiştirir. Bu kez bir lokantada güvenlik görevlisi olarak çalışır. Ancak koronavirüs nedeniyle lokanta kapanınca işini kaybeder.

25 Mayıs günü sigara almak için bir bakkal dükkanına girer. Genç işletmeci,   George Floyd’un kendisine verdiği 20 doların sahte olduğunu polise ihbar eder. Dükkân sahibi, Floyd’u daha önce tanıdığı için ismini bilmektedir. Polisler harekete geçer. “Sahte para kullanan birisi var, hemen yakalayalım,” anonsu bakkal dükkânına yakın tüm polis arabalarının uyarı sistemine düşer.

Polisler Floyd’u bakkaldan çıkarken yakalarlar. Kimlik kontrolü yapılır. Daha önce beş yıl cezaevinde yattığı öğrenilince tıpkı benim başıma geldiği gibi “suçlu” muamelesi görür, polis acımasızca davranır. Amerika’da yaşamayan çoğu insan zanneder ki bu uygulama sadece siyahilere karşı yapılmaktadır. Bu bir yanılgıdır. Amerikan polisinin benim gibi beyaz yabancıya, Amerikalı beyaza veya siyaha ayrım gözetmeden uyguladığı bir yaklaşımdır.

Floyd iki metreden uzun, dev yapılı olduğu için kısa boylu polis onu zor zapt etmekte, diziyle ensesine bastırarak kontrol altında tutmaya çalışmaktadır. Bu insanlık mı? Hayır! Özellikle kendi başıma gelenleri düşündükten sonra insanın vicdanını yaralayan bir haksızlıktır. Çözümü ne? Amerika’da çözüm sokaklardır. Bu her zaman böyle olmuştur.

1963 yılına kadar Amerika’da Siyahiler, örneğin Beyazların girdiği lokantaya giremez, otobüste Siyahilere ayrılmış yerde ayakta durmak zorundaydılar. Amerikalı siyahi lider Martin Luther King 1963 yılında “İş ve Özgürlük İçin Washington’a Yürüyüş” sloganıyla milyonlarca Siyahi Amerikalıyı arkasına taktı ve “Bir hayalim var!” başlıklı o ünlü konuşmasını yaptı:

“Bir gün, dört çocuğumun da derilerinin rengi ile değil de kişilikleri ile yargılanacağı bir ülkede yaşayacaklarına dair bir hayalim var.”

Martin Luther King

1965 yılında Nobel Barış ödülünü alan Martin Luther King 4 Nisan 1968 tarihinde bilinmeyen kişilerce öldürüldü. Ama geride bıraktığı miras sayesinde artı siyahlar ve beyazlarla aynı otobüse binebiliyor, aynı lokantaya gidebiliyorlardı. Yani ABD’de bir bedel ödemeden özgürlüklerin sınırını genişletmek mümkün değildir.

Vietnam Savaşına Karşı Gösteriler

Yine Vietnam Savaşının sona ermesi için kamuoyunda önce çatlak sesler çıktı ama savaş uzayınca bir gün beklenmedik bir şekilde milyonlarca Amerikalı tıpkı bugünkü gibi sokaklara indi her tarafı yakıp yıktılar. İki yıl sonra Amerika Vietnam’dan koşulsuz çekildi.

Kısacası Amerikan demokrasisinin en temel özelliği “yetti artık” duygusu ortaya çıktığında milyonlarca insanın siyah-beyaz demeden hem de silahlı olarak sokağa dökülmesi ve ülkeyi titretmesidir. Birçok okuyucum Amerika’da yaşanan olayları “korkunç” olarak değerlendirebilir ama ben biliyorum ki bu isyan hareketi özgürlük alanını daha da genişletecektir. Yani yaşananlar korkutucu ama sonucu iyi bir haberdir! Garip değil mi?

DİN VE İNSANLIK

Ha, evet dostumuzla umutsuzluğu konuşuyorduk. Siyahi Amerikalının nasıl acımasız şekilde öldürüldüğünü kendine göre anlattı sonra da insanoğlunun içinde taşıdığı kin, kıskançlık, hırs, intikam, dışlama, inkar etme, yok sayma, iftira gibi sonu gelmez kötülükleri sıraladı. “Her yerde bu bela var! Zengin ülkelerde de yoksul ülkelerde de… Geçmişte de şimdi de.. Bunun nedeni nedir?”

Dostum belli ki olup bitenlere zihninde bir anlam veremiyor, kötümser bir tablo çizmekle yetiniyordu. Dostum, düşüncesini dini konulara kaydırdı:

“Düşünsene ilk peygamber Hz.Âdem’den son peygamber Hz. Muhammed’e (s.a.v) gelinceye kadar bir rivayete göre 124 bin, diğer rivayete göre de 224 bin peygamber yaşamıştı. Rivayeti bir kenara bırakıp sadece Kutsal Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de 25 peygamberin ismi yazılıdır. Allah, insanoğluna doğru yolu göstermek için bu kadar peygamber aracılığıyla vahiy indirmesine ve aradan binlerce yıl geçmesine rağmen henüz bir şey değişmiş değil. Niçin?”

Doğrusu dostum haklıydı. Peygamber efendimizin (sav) cenazesi henüz defnedilmeden O’na iman edenen sadık sahabeler arasında Peygamber Efendimizin (sav) vefatından sonra “Kim halife olacak? ”kavgası başlamıştı. Hz. Ali’ye haber vermeden Hz. Ömer ve Hz. Ebubekir diğer sahabelerin katılımıyla gizli bir toplantı yaparlar. Hz. Ebubekir kendisini Halife seçtirir, bu sıfatla Peygamber Efendimizin (sav) defin işlemine katılır. Elbette Hz. Ali kendisine haber verilmediği için kırgındır. Yani bir anlamda Peygamber Efendimizin (sav) cenazesi daha defnedilmeden sahabeler arasında kırgınlık ve güvensizlik başlamıştır? Niçin buna ihtiyaç duyulmuştu? Hz. Ebubekir, Peygamber Efendimizin kayınpederiydi ama Hz. Ali de öz kuzeniydi. İkisi de Halife olmak konusunda aynı hakka sahiptiler. Belli ki İslam, daha Peygamber Efendimiz defnedilmeden parçalanmış ve sahabeler arasında güvensizlik doğmuştu. Hâlbuki beklentimiz dört sadık sahabenin (Hz. Ebubekir, Hz. Osman, Hz.Ömer ve Hz. Ali), Peygamber Efendimizin (sav) yanında, ölüm yatağının başucunda sessizce ve üzüntüyle oturuyor olmaları ve defin işlemlerini birlikte yapmalarıydı. Halife, daha sonra bütün sahabetlerin katıldığı bir meclis toplantısında yapılabilirdi. Hz. Ebubekir’in Halife seçilmesini oldubittiye getirmesi yüzünden artık geriye dönüşü olmayan fitne ve dedikodunun İslam’ın içine girmesine neden olmuştu. Acaba sahabelere yakışan durum ne olmalıydı? Adil bir seçim! Bunu niçin başaramadılar diye soracak olursanız Hobbes’ın temel düşüncesine ve tezine geri dönmek zorundayız. Yoksa Halifelerden birini veya birkaçını suçlayarak gerçek nedeni anlamamız mümkün değildir.

Bu örneği niçin dikkatinize sundum biliyor musunuz? Hobbes’in iddia ettiği gibi insanın içindeki “güç ve iktidar hırsı” her şeyden hata Hz. Muhammed Efendimizin (sav) sözlerinden bile daha güçlüdür. Bu yüzden kutsal kitapta yazılı olan güzel sözler hiçbir zaman hayat bulamadı ve hala bir temenni olarak kalmaktadır.

Peygamber Efendimize (sav) mal edilen bütün hadislerin hiçbir değeri yoktur çünkü o hadisler yüzyıllar boyunca ulemaların işine geldiği gibi değiştirilmiştir. Ne Sünnilik ne Şiilik ne Haricilik! Hepsinin kaynağı Dört Halife dönemine iniyor. Eğer İslam’da iktidar ve güç mücadelesini Dört Halife başlatmamış olsaydı bu mezhepler ortaya çıkmayacak, “Barış” anlamına gelen “İslam” insanlığa farklı bir ışık tutacaktı.

Dostumu şaşkınlığa boğan, tüm dünyadaki insanların doymak bilmeyen ihtiraslarına yenik düşmeye iten gizli güç nedir diye sorgulaması aslında felsefenin en önemli sorusudur. Din artık önemini kaybetmiştir. Yetersiz kaldığı kanıtlanmıştır. İnsanoğlunu birbirine düşman eden, savaşları başlatan başka bir neden olmalıydı? İşte o nedenleri Thomas Hobbes isimli bir filozof bize veriyor:

THOMAS HOBBES (tomıs habz) KİMDİR?

Thomas Hobbes

Thomas Hobbes,  1588-1679 yılları arasında yaşayan bir İngiliz felsefecisidir.

Dostumun kendi kendisine sorduğu ve cevap bulamadığı soruyu Thomas Hobbesda kendi kendisine hem de dostumdan tam 350 yıl önce sormuş, düşüncelerini Leviathan adlı çalışmasında dile getirmişti. (Leviathan, Tevrat kutsal kitabında “Dev” anlamına geliyor.)

Hobbes hayatta iken Avrupa’da otuz yıl süren ve milyonlarca insanın ölümüne neden olan Katolik-Protestan din savaşları devam ediyordu. Üstelik İngiltere’de iç savaş vardı ve salgın hastalıklar her taraftaydı.

Avrupa’da savaşan iki taraf da Hıristiyan dinine mensuptu. Nasıl ki İslam dünyasında Sünni-Şii çatışması ve gerginliği varsa Avrupa’da da buna benzer şekilde Katolik ve Protestanlar arasında da gerginlik hep varolmuş, savaşa dönüşmüştü. Aynı Peygambere aynı Kutsal Kitaba inanan Sünni ve Şiiler arasında meydana gelen Çaldıran savaşına benzer şekilde aynı Peygambere ve aynı Kutsal Kitaba (İncil) inanan Hristiyanlar arasında da otuz yıl süren savaşlar yaşanmıştı

30 YIL SAVAŞLARI

Hobbes günlerce inzivaya çekilip Avrupa’da yaşanan din savaşlarına bir anlam vermeye çalışır. Her ikisi de Hıristiyan olan her ikisi de Hz. İsa’nın öğretisine bağlı kalan her ikisi de Kutsal Kitap İncil’e inanan bu insanlar niçin birbirlerini acımasızca öldürüyorlardı?

Birden zihni başka noktalara kaydı. Şöyle düşünür: Ne ilginçtir ki Fransızların hepsi Katolik Almanların hepsi Protestan mezhebindendirler. Normal koşullarda şöyle bir karışım örneğin bir ailede 2 Katolik 1 Protestan veya bir Katolik bir Protestan olabilmeliydi. Niçin bütün Almanlar Protestan niçin bütün Fransızlar Katolik mezhebinden idiler?

Okuyucumun bunu daha iyi anlayabilmesi için şu örneği vermek durumundayım:

Örneğin bir ailede fertlerin hepsi ya Şii ya da Sünni oluyor. Niçin ailenin bir kısmı Şii bir kısmı Sünni olamıyor?  Hatta neden aile fertlerinin bir kısmı Müslüman bir kısmı Hıristiyan olamıyor? Hatta neden bir ailenin bazı fertleri Şafi bazı fertleri Hanefi olamıyor?

Hobbes bu soru üzerinde günlerce kafa yoruyor.Vardığı sonuç ilginçtir:

Avurpa’daki savaşın dinle bir ilgisi yoktu. Alman ve Fransızlar arasında güç ve iktidar mücadelesi vardı. Birisi Protestan elbisesini giymiş birisi de Katolik elbisesini. Demek ki güç ve iktidar dinler üstü bir öneme sahiptir. Dinin bir önemi yoktur. İnsanlığın gerçek tabiatı yaşamda “güç ve iktidarı” ele geçirmektir. Bunun din adına mı, ırk adına mı, renk (siyah/beyaz) adına mı yapmasının hiçbir önemi yoktur.

Bakalım İslam dünyasında da benzer durum yaşandı mı?

SAFEVİLER-OSMANLILAR

Avrupa’da Katoliklerle Protestanlar arasında din savaşı devam ederken buna benzer bir durumda Sünni Osmanlı ile Şii Safevi Devleti arasında yaşanıyordu.

Safeviler 1501-1736 yılları arasında hüküm süren bir devlettir. Hatta modern İran’ın başlangıcı olarak kabul edilir. Bugünkü İran, Azerbaycan, Ermenistan, Irak, Afganistan, Türkmenistan ve Türkiye’nin doğu kesiminde varlığını sürdürmüş, tarihte ilk kez Şiiliği (Caferilik) resmî mezhep olarak kabul etmişlerdir.

Sonuçta Şii Safeviler ve Sünni Osmanlılar Çaldıran’da karşı karşıya gelirler. Şah İsmail yenilgiye uğrar. Anadolu Sünni yönetimine bağlı kalır ama Şiiliğe yakınlığı nedeniyle Aleviler katliama uğrar. İster kabul edelim ister etmeyelim bu savaşın etkileri bugün hala devam etmektedir.

Çaldıran savaşında da, Avrupa’da olduğu gibi,  din maske olarak kullanıldı. Asıl amaç,  gücü ve iktidarı ele geçirmek, sınırları genişletmekti. Yoksa aynı Peygamber’e inanan ve aynı Kutsal Kitabı okuyan bu devletler niçin savaş meydanlarında birbirlerini acımasızca öldürsünler?

Eğer İslam’da dini konularda farklı yorumlar ortaya çıkmışsa dört Halife zamanından itibaren bu gibi sorunları ele alan bir dini kurum veya anlayış oluşturulmalıydı. Bu dini kurumun vereceği son karar herkes için bağlayıcı olurdu. Böylece  Sünnilik, Şiilik ve yüzlerce mezhep ortaya çıkmazdı. Ama bu anlayış insanın gerçek doğasına yani içinde taşıdığı “güç ve iktidar” tutkusuna aykırı bir durumdu.

Ancak bu imkansızdı! Çünkü böyle bir anlayış, “güç ve iktidar” hırsını maskeler. İnsanoğlunun buna tahammülü yoktur. İslam’da fesat ve ayrımcılık daha Peygamber Efendimiz defnedilmeden ortaya çıkmıştır. Yüzyıllar boyunca suç hep ya o halife de ya da bu halifede aranmıştır. Suçlu ne o halife de ne de bu halife idi. Suçlu, sadece insana özgü olan “güç ve iktidar” tutkusu idi.

İşte bu noktada Hobbes devreye girer. Şiilik, Haricilik ve Sünniliğin giydirilmiş maskeler olduğunu öne sürer. Geçmişte büyük imparatorluklar kuran Persler “Şiilik” maskesini giyerken biraz daha ilkel olan Arap kabileleri “Sünni” maskesini tercih etmişlerdir. Araplar ve Persliler (İranlılar) arasında acımasız bir güç ve iktidar mücadelesi başladı. Bununla kalmadı Sünnilik de kendi içinde bölümlere ayrıldı. Kürtler Şafii, Türkler Hanefilik elbisesini giydi. Yeni dinler ortaya çıktı çünkü yeni güç ve iktidar merkezleri bunu mecbur kılıyordu.

Kısacası Hobbes’e göre bütün din ve mezhepler, insanoğlunun içindeki güç ve iktidar mücadelesinin bir sonucuydu.

İnanın ki bugün Amerika’da sokağa dökülen her şeyi yakıp yıkanlar, bir peygamber veya bir dinden daha etkili olarak insanlığa mesaj vermekte, güç ve iktidar dengesini değişime zorlamaktadırlar. Bu bir paradoks ama gerçek!

HOBBES’IN ÇÖZÜM ÖNERİSİ

Daha önce yazdığım gibi Hobbes, insan doğasını insanın güç ve iktidar tutkusu ile birlikte alır. Hobbes, terimleri açıkça tanımlar, duygusallığa yer vermez. Din savaşlarının Avrupa’yı kasıp kavurduğu böyle bir dönemde söylemler ve yazdıkları acımasızdır. Karmaşa yaratan tanımları ve ideolojileri bir yana atar, insanı “çıplak” olarak ele alır. Hobbes’a göre hırs ve iktidar tutkusu savaşların tek nedenidir. Din ve diğer ideolojiler sadece maskedir.

Hobbes çözüm olarak devlet yapılanmasını önerir: Çünkü devletler insanoğlunun doğuştan taşıdığı hırs ve güç tutkusunu en iyi kontrol etmenin yoludur. Devletin nasıl olması gerektiğinin tercihini insanlara bırakır. En önemli sonucu şudur: İnsanlar devlet içinde yaşamayı kabullendiklerinde bir anlamda birey ve devlet arasında bir toplum sözleşmesi imzalanmaktadır. (Sonraki yüzyılda Jean Jacques Rousseau isimli bir Fransız filozof bu konuyu derinliğine ele alacaktır)

Hobbes’a göre birey devlet karşısında şunu kabullenir:

“Ben güç ve iktidar haklarımın bir kısmından vazgeçiyorum ve bu haklarımı devlete devrediyorum”

Böylece güç ve kudretin büyük kısmı devlette toplanır, insanlar güç ve iktidar tutkusunun yarattığı eziklikten bir nebze de olsa kurtulurlar. Devletlerin var oluş nedeni bundandır.Devletsiz bir toplum olabilir mi? Ya da devlet olmaksızın birey ve toplum var olabilir mi? Daha doğrusu devletsiz bir toplumda “kaos” olmaksızın “düzen” içinde yaşamak mümkün olabilir mi? Tabii ki, hayır! Rasyonel bireyler, devleti kendi hak ve özgürlüklerini korumak için oluşturmuşlardır.

Hobbes bu sefer başka önemli bir konuya dikkati çeker:

“Önceleri biz insanların hak ve özgürlüklerini korumak için oluşturulan devlet, zamanla büyüdü. Bireyi korumak için oluşturulmuş olan devlet, birey üzerinde tiranlık kurmaya ve despot devlet yapıları ortaya çıkmaya başladı. Bir devletin ne kadar despot olacağına bireylerin mücadelesi karar verir.”

ABD’de Trump’ın,  “Despot Devlet” sınırlarını zorlaması bir noktada tahammülleri aşmış, bireyler yapılanları “toplum sözleşmesi” kurallarına aykırı bularak sokaklara dökülüp gönüllü olarak devlete bahşettikleri “güç ve iktidar” yetkisinin bir kısmını geri almak için isyan hareketi başlatmışlardır.

SONUÇ:

Hobbes’e göre, ilkel insanlar anarşi içinde yaşıyorlardı. Her bireyin her şeyi yapmaya yönelik sınırsız bir hürriyeti vardı. Bu hürriyetin sınırsızlığı insanları karşı karşıya getiriyor, kurtlar gibi birbirlerine saldırmalarına neden oluyordu. Hobbes, dini, bilimi, sanatı her şeyi bir kenara atmış, insanlığın gelişiminin temel nedeni olarak içinde taşıdığı “güç ve iktidar” güdüsü olduğunu ileri sürmüş, bu nedenle de ünlü eserinde şöyle yazmıştır:

         “İNSAN İNSANIN KURDUDUR”

BİR FIKRA….    BİR FIKRA…   BİR FIKRA…

DİKTATÖRÜN GAZETE YORUMU

Bir ülkede acımasız bir diktatör hüküm sürüyormuş. Aleyhine yazı yazmasınlar diye üç gazete dışındaki tüm gazeteleri satın almış, böylece istediği haberi yazdırtıyormuş. Diğer üç gazete sahibine de tehdit dolu birer mektup göndermiş: “Ayağınızı denk alın! Benim ve yönetimim hakkında tek bir kelime yazarsanız sizi mahvederim.”

Ertesi gün ihtar alan üç gazeteden birisinin ilk sayfasında bir yangın haberi vardır. Gökyüzüne yükselen alevler elle çizilmiş olarak verilmiştir. İkinci gazetenin manşet haberinde yine elle çizilmiş, karikatürize edilmiş bir çocuk resmi vardır. Üçüncü gazetenin ön sayfasında da yine elle çizilmiş bir genelev sokağı ve sokakta müşteri bekleyen genelev kadınları resmedilmiştir.

Diktatörün sabahleyin ilk işi ihtar gönderdiği üç gazetenin masasına getirilmesini istemiş. Elle çizilmiş grafiklere bakmış ama bir anlam verememiş. İşin içinden çıkamayınca çok güvendiği baş danışmanını yanına çağırmış:

 “Allah aşkına söyler misin? Bu başlıklar ne anlama geliyor?”

Başdanışman şöyle bir düşündükten sonra gazeteleri sıraya koymuş. En başa yangın haberini, ikinci sıraya genelev kadınını son sıraya da sokak çocuğunu resmeden gazeteleri koymuş. Başdanışman bir zaman düşünceli düşünceli gazete başlıklarına bakmış ve aniden gizli mesajı çözmüş olmanın sevinciyle:

“Buldum Efendim! Bu başlıklar şu anlama geliyor. Yaktın bizi orospu çocuğu.”

Toplam Sayfa Ziyareti: 1123 - Bugünkü Ziyaret: 1

Mücahit Özden Hun Kitapları