IĞDIR’DA İZ BIRAKANLAR: ORKUN KARDEŞLER – 4

Iğdır'da İz Bırakanlar

Değerli okuyucular! Aşağıdaki üç önemli sorunun cevabını özellikle Iğdırlı hemşerilerime sormak isterim:

  1. Cumhuriyet dönemi Iğdır’ının ilk kitabını kim yazdı?
  2. Cumhuriyet döneminde Iğdır Tarihi’ne ilişkin ilk kitabı kim yazdı?
  3. 1948 yılında Iğdır’ın ilk sinemasını kim açtı? (Aynı zamanda Doğu Anadolu’nun ikinci sineması)

Bu üç önemli sorunun cevabını verebilmek için iki kardeşten bahsetmemiz gerekecek. İsimleri; kalbimize, zihnimize ve gönlümüze onurla yazılmış olması gereken ve Iğdır’a büyük hizmetleri dokunan bu iki değerli kardeş Ali ve Veli Orkun’dur. Kimdi Ali ve Veli Orkun kardeşler?

1940’lı ve 50’li yıllarda Iğdır’da lise yoktu. Veli Orkun Iğdır Ortaokulu müdürüydü. O yıllar ortaokulu bitirenler Kars, Erzurum veya Trabzon liselerini tercih ediyorlardı. Veli Orkun öylesine disiplinli bir eğitim programı hazırlamıştı ki Iğdırlı mezunlar gittikleri liselerde en başarılı öğrenciler arasında yer alıyordu. Yüzlerce genci hayata yetiştirmiş, eğitimin önemi konusunda gereken ilgi ve çalışmayı göstererek gittikçe artan sayıda öğrenciyi yüksekokullara kazandırmıştı. Iğdır Ortaokulu Müdürü Veli Orkun 1331(1915) Tiflis doğumluydu. Tarih öğretmeniydi. Yayınlanmış iki kitabı bulunmaktadır.

  • Gemlik Tarihi ve Coğrafyası (1947)
  • Iğdır’ın Tarif ve Coğrafyası (1955)

Veli Orkun ismini Iğdırlılar için ölümsüz yapan başka bir neden 1955 yılında yayın hayatına kazandırdığı “Sürmeli Çukuru: Iğdır Tarih ve Coğrafyası” isimli kitabıdır. Cumhuriyet dönemi Iğdır’ının ilk kitabına imza atan Veli Orkun bu anlamda da unutulmayacak bir hizmette bulunmuş, Iğdır tarihinde onurlu ve unutulmaz bir paye edinmiştir.

Ali Orkun, Iğdır’ı renklendiren bir kültür hareketine yani sinema işletmesine Aziz Güney’le beraber imza atmıştır.

İsterseniz önce yeğenleri Ergün Öztürk’ün iki dayısı hakkında söylediklerine bir göz atalım (Iğdır Sevdası Kitabı):

ERGÜN ÖZTÜRK ANLATIYOR

1940 Kars doğumluyum. DSİ’den emekliyim. Evli iki çocuk babasıyım. Ali ve Veli Orkun kardeşler öz dayılarımdır. Dedem Süleyman Bey, Kafkasya’nın Kazak bölgesine yerleşikmiş. Süleyman Bey Karapapak, eşi Nazan Hanım da Ahıska Türklerindendi. Göyye (yada Gokya) isimli kasabada ikâmet eden aile, iç savaş nedeniyle Ardahan’a göç etmiş, oradan da önce Azad köyüne bilahare Kars merkeze yerleşmişti.

Süleyman Bey’in ilk çocuğu Kazak’ta dünyaya gelmişti. En büyük çocuğu annem 1327 (1911) doğumluydu. Diğer çocukları da iki-üç yaş arayla birbirini takip etmişti. Ali ve Veli Orkun kardeşler Tiflis doğumluydu.

Annem Raziye Hanım, Tiflis ve Bakü üniversitelerde eğitim görmüş, dört beş lisan bilen kültürlü bir kadındı.

Veli Orkun liseye Kars’ta gitmişti. Sınıf arkadaşları arasında Sırrı Atalay, Mehmet Hazer, Turgut Göle, Abbas Çetin gibi isimleri sayabilirim. Veli Orkun, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsünü bitirdikten sonra öğretmen olarak Kayseri ve Gemlik’te görev yapmış, bu arada aslen Kayserili Hikmet Hanım’la evlenmişti. Veli Orkun’un tayini daha sonra Iğdır Ortaokuluna müdür olarak çıkar.

Veli Orkun çok geçmeden, kardeşi Ali Orkun’u ticaret yapması düşüncesiyle Iğdır’a yanına alır, böylece Aziz Güney’le birlikte ilçenin ilk sinemasının açılışına vesile olur.

IĞDIR’DA SİNEMANIN İLK KURULUŞU

Sinema düşüncesi arkadaş toplantılarında doğmuştu. Bu fikri ortaya atan ve takipçisi olan şahıslar Osman Ataman, Aziz Güney, Mecit Hun ve Veli Orkun idi. Ancak sermayenin tamamını Aziz Bey karşılamıştı. Sürüyü satmış parayı bu işe koymuştu. İstanbul’dan getirtilen makineyle de Iğdır ilk sinemasına kavuşmuştu.

Ali Orkun ve Aziz Güney sinemanın ortaklarıydılar. Bilet satışı, bekçilik, temizlik, kontrol gibi birçok işlere benim gibi aileden çocukları da koşuştururlardı. Gerçi evimiz Kars’ta idi ama yaz ayları mutlaka Iğdır’a gelir, sinema günlerini dopdolu yaşardım.

IĞDIR’DA YAZ SİNEMASI VE BİTMEYEN AŞKLAR

Aras sinemasının yaz programı (açık hava sineması) Haziran ayında başlar Eylül soğuklarına kadar devam ederdi. O yıllar Iğdır yaz aylarında gündüzleri sıcaktan kavrulurdu. Herkes evine kapanır, sıcaklığın düşmesini beklerdi. Bu sıcaklığa aldırmayan sinema çığırtkanları o akşam sinemada hangi filmin oynayacağını ahaliye duyurmak için bir daşka (at arabası) üzerinde ellerinde filmin afişiyle mahalle aralarını dolaşır, filmin adını bağırarak ilan ederlerdi. Televizyonun hatta başka sosyal aktivitenin olmadığı (düğünler sonbaharda olurdu) böyle günlerde herkes akşam saatinin gelmesini dört gözle beklerdi.

Doğu Anadolu’nun en şık giyinen bay ve bayanları Iğdır’daydı. Sinemanın başlamasına yakın bir zaman ev sahibi, eşi ve çocukları son derece şık kıyafetleriyle sokağa çıkar, ilçe merkezindeki sinemaya doğru ağır adımlarla ve gururla yol alırlardı. Sinemada bazı günler kadınlar seansı bazı günler erkekler seansı olurdu ama genellikle kadınlı erkekli karışık gidilirdi.

Çok geçmeden her evin kapısı açılır, parfüm kokuları ortalığa yayılır, genç kızlar kol kola girerek birbirlerine sokulur, yol kenarında onları gözetleyen briyantin saçlı, rugan ayakkabılı şık delikanlılara cilveli bakışları ve gülümsemeleriyle aşkın ilk mesajlarını iletirlerdi. Bu dönemin Iğdır’daki adı, “aşklar ve arzular” dönemidir. Herkesin bir sevgilisi ve göz koyduğu bir kız vardır. Sinema salonuna girerken, otururken, sinemadan çıkarken gençlerin birbirlerine aşk dolu bakışları eksik olmaz. Özellikle romantik bir filmden sonra aşk acısı yürekleri parçalar bir durumdadır.

Bu aşklardan birini yaşayan Turgut Sungar aşağıdaki şiiri kaleme alır.

GİTTİ (Yazan: Turgut Sungar)

Sarardım derdimle bir gül misali

Ne olacak onsuz gönlümün hali?

Kafesten kurtulan bülbül misali

Ardına bakmadan kaçıp da gitti

İçime yaralar açıp da gitti…

Saçının omzuna dökülüşüyle

Dudağı bir yaprak bükülüşüyle

Ah beni öldüren o gülüşüyle

Yüzüme bir defa gülmeden gitti

Seni seviyorum demeden gitti

En büyük hülyayı onunla kurdum

Ruhumu aşkıyla dağladım durdum

Giderken peşinden ağladım durdum

Gözümün yaşını silmeden gitti

En büyük aşkımı bilmeden gitti

Sevgilim gel artık yeter ayrılık,

Ölümden her şeyden beter ayrılık,

Kalbime dönersen biter ayrılık,

Bahçemden çiçekler dermeden gitti

Bu gönül murada ermeden gitti

İşte böyle değerli okuyucular! Sinema, Iğdır’a hem bir kültür ve canlılık getirir hem de ateşli ve melankolik aşkların doğmasına vesile olur. Bugün birçoğu aramızda olmayan ama sinema günlerinin vesile olduğu tarifsiz aşkları yaşayan bu insanların aziz ruhları, aşklarının saflığı ve temizliği önünde saygıyla eğilmek kalıyor bize.

ERGÜN ÖZTÜRK ANLATMAYA DEVAM EDER

VURUN ULAN DÜŞMANA”

Aşiretten birisi o gün sürüsünü satmış, cebinde parası, kemerinde tabancası, demlenmiş halde sinemadan içeri girer. Sendeleyerek kendisine bir yer bulur.

Film Kore savaşıyla ilgilidir. Bir sahnede düşman taarruzu tüm canlılığıyla gözler önündedir. Türk bayrağı taşıyan askerler geri çekilişe hazırlanmaktadırlar. Bu vahim duruma katlanamayan genç adam ayağa kalkar, tabancasını belinden sıyırır, mermileri bez perdeye boşaltır. Öylesine coşar ki hem mermi sıkar hem de “vurun ulan düşmana” diye bağırarak destek verir.

HAYDİ KAFALAR HAVUZA”

Çocuk matinesi şen olurdu. Kasabanın heyecanlı ve meraklı çocukları sinemanın önünde uzun bir kuyruğa girerlerdi. Tabii parası olmayanlar gıptayla arkadaşlarını uzaktan seyre dalarlardı.

Aziz Güney yufka yürekliydi. Ne yapar eder parası olmayan bu mahzun çocukları da içeri alırdı. Ama bunu yapmadan önce küçük bir sınavı şart koşardı. Kim kafasını sinemanın hemen yanı başındaki belediye havuzuna tam sokarsa sinemayı hak kazanırdı. Yaz sıcağından bunamış çocuklar koşturarak kafalarını zevkle suya sokar, Aziz Güney’in önünde kontrol için sıraya girerdi. Aziz Güney muzipliği elden bırakmaz, “Olmamış! Yarım sokmuşsun! Bir daha!” derdi.

Bir gün çocuklardan birisi havuza eğilmek için dengesini kaybeder, havuzun suyuna gömülür. Ortalığı, “Aman boğuldu, koşun!” sesleri doldurmuştu.

AMAN AT…”

Aziz Güney’in kardeşi Hamit Güney çok iyi bir arkadaşımdı.

Bir gün koyun sürüleri kasabaya iner. Hami Güney, sarı renkte bir aygırın üzerine özenle kurulmuş halde sürüye eşlik ediyordu. Ata binmeyi öteden beri merak ettiğim için, bu fırsatı değerlendirmeye karar verdim. Hamit Güney’in bana teslim ettiği atın üzerine çıkıp “deh” dedim. Vahşi doğanın kurallarına alışkın at, kasaba merkezindeki hareketlilikten ürkmüş olacak ki dörtnala fırladı.

Düşmemek için yelesine abandım, dizgini şiddetle çektim ama korkuya teslim olmuş at komutumu dinlemedi, Iğdırmava’ya sert bir dalış yaptı. İnsanlar ve hayvanlar sağa sola savrulup bize yol açtılar. At koşuyor, ben de, “Aman dur! Etme at kardeş!” diye yalvarıyordum.

Hayatımda hiç bu kadar korkmamıştım!

ÜÇLÜ KİRVE

Belediye başkanı Mir Ali Ural’ın oğlu Zeki, ablam Öznur’la evliydi. Bu nedenle iki aile arasında bir yakınlık kurulmuştu. Çok geçmeden Ali Orkun oğulları için görkemli bir sünnet merasimi düzenledi. Oğulları Ergez, Ersoy ve Erdoğan’ı sırayla Mecit Hun, Aziz Güney ve Mir Ali Ural’ın kucağına oturtarak üç kirve birden kazandı.

Veli Orkun, gönlünü Iğdır’a kaptırmıştı. Müdür olarak disiplin ve eğitimin gençlere ulaşması için elinden geleni yapıyor, ciddiyeti elden bırakmıyordu. Bu arada Iğdır’la ilgili bir kitap yazıp (1955), Kars’ta yayınladı. (Sürmeli Çukuru Iğdır’ın Tarih ve Coğrafyası, Basımevi Aydın ve Ülkü matbaası Iğdır ve Kars)

1955’ten sonra Iğdır’da sosyal huzur bozulmaya başlamıştı. Etnik bir kimliğe bürünen sokak çatışmaları taşlı sopalı meydana geliyor, insana ürküntü veriyordu. Arkadaşlarımdan birisinin feci şekilde dövüldüğüne tanık olduğum gün ağladığımı hatırlıyorum.

Sokaktaki gerginlik kaçınılmaz olarak siyasete yansıyor, polemikler, kıskançlıklar ve saldırılar önemli isimleri hedef alıyordu.

Koşulların böylesine aleyhte değişmesi özellikle Veli Orkun’u çok rahatsız etmişti. 1958 yılında Iğdır’ı terk etti.

Veli Orkun, İstanbul’da Özel Bilir Kolejini kurdu. Aynı zamanda Pertevniyal Lisesinin de müdürüydü. Mesut Yılmaz gibi tanınmış siyaset adamları öğrencisi olmuştu. Veli Orkun, çok yönlü ve yetenekli bir insandı. Fenerbahçe Spor Kulübü yönetim kurulu üyeliği yapmış, birçok dergide yazıları çıkmıştı. Azerbaycan üzerine de kapsamlı bir kitap çalışması içindeydi. Veli Orkun 1994 yılında yüksek tansiyon nedeniyle vefat etti.

Ali Orkun da Iğdır’ı terk edip Kuşadası’nda bir deri-süet fabrikasının yöneticiliğine atandı. Hacı olan Ali Orkun kalp krizinden vefat etti.

Ergün Öztürk bir fıkra anlatarak hatıralarına son noktayı koyar:

SEN OL ALABAŞ SEN DE OL KARABAŞ”

Kürdün köpekleri (Alabaş ve Karabaş) yoldan geçenleri ısırır, hakkında şikayet olduğu için sahibi hakim huzuruna çıkarılır. Hakim sitem eder:

“Köpeklerini niçin bağlamıyorsun?”

Olayın oluş şeklini noktası noktasına anlatmaya niyetli Kürt söze girer:

“Hakim bey, sağ olsun! Sen bağiriyor, kızıyor…Bu olay nasıl oldi heç demiyor… Aha mesele mesele, sen ol Alabaş, sen de (Savcıyı göstererek) ol Karabaş… Ben de olim yolci evin önünden geçir… Mesele mesele sen beni ısırır mesele mesele (savcıyı göstererek) o da durmiş havlir…”

AZİZ GÜNEY VE ALİ ORKUN

20 yy Iğdır’ının kültür tarihinin en önemli dönüm noktalarından birisi şüphesiz sinemanın günlük yaşamın bir parçası olarak hizmete girmesidir. Aziz Güney, ortağı Ali Orkun’la, bu değerli girişimi bizlere kazandırdığında (1948), bir günde ilçenin kaderini ele geçireceğini elbette hesaplamamıştı. Kısa sürede, “Aras Sineması”, ilçenin en çok konuşulan ve ilgisini yoğunlaştırdığı konu olmuştu.

Aziz Güney, Gêloî aşireti ileri gelenlerinden Têmire Gulê (Timur Güney)’in oğlu olarak 1925 yılında Aralık ilçesine bağlı Karahacılı köyünde dünyaya gelir. Hangi ayda dünyaya geldiğini o zamanlar Kürtler arasında yaygın olarak kullanılan bir tarihlendirme sistemine borçludur. Bu sistem tamamen şifahidir. Ağızdan ağıza iletilir ve nesiller boyu doğruluğundan bir şey kaybetmez. Bu geleneksel sisteme göre Kürt aşiretleri; evlilik, ölüm, çocuklarının doğumu gibi ailesel olayları, önemli toplumsal ve aşiretsel olaylara bağlı olarak hatırlarlar.

Aziz Güney’in doğum tarihini rahmetli annesi Berfo Hanım şöyle anlatırmış:

“O yıl yaylaya gitmeye hazırlanıyorduk. Koyunlar yavrulamıştı. Sen de bundan yaklaşık bir ay sonra dünyaya geldin!”

Bu anlatım esas alındığında Aziz Güney 1925 yılının Nisan ayında dünyaya gelmiş olmalı. Ailesi 1930 yılına kadar Karahacılı köyünde ikâmet eder. Altı yaşına gelince Ağrı Dağı İsyanı bastırılır Ağrı Dağı ve çevre köyler yasak bölge içine alınır. Bunun üzerine Aziz Güney’in ailesi Iğdır’a bağlı Karakuyu köyüne yerleşir. 1920’den önce bir Ezidi köyü olan Karakuyu köyü o zamanlar tamamen metruk imiş. Aziz Güney Ortaokulu Iğdır’da Liseyi Kars’ta tamamlar.

AZİZ GÜNEY ANLATIYOR

Askerlik dönüşü 6 ay kadar Iğdır Ortaokulunda yedek öğretmenlik yaptım. Gemlik’ten gelme Veli Orkun isminde bir ortaokul müdürümüz vardı. Karslıydı.

Veli Orkun’la dost olmuştuk. Arada bir ne yapabiliriz diye oturur sohbet ederdik. Bir gün bana öneride bulundu:

“Sinemacılık hevesli bir iş! Gel Iğdır’da kardeşim Ali’yle bir sinema açın!”

Sinemayı ilk kez Kars’ta lise öğrencisi iken görmüştüm. Daha sonra Yedek Subay öğrencisi olarak bir kez de Ankara’da görmüş, çok sevmiştim.

Ancak tereddütlerim vardı.

“Veli Bey, sinemacılık aklımdan geçmiyor değil, ancak bu ihtisas gerektiren bir iş!”

“Korkma! İstanbul’da tanıdıklarım var. Size yardımcı olurlar!”

Yıl 1948. Doğuda Kars’tan sonra ilk sinema Iğdır’da açıldı. Makinelerimiz İstanbul’dan geldi. O zamanlar Rıza Yalçın belediye başkanıydı.

Belediyeden sinema yerini kiralamak için başvurduğumuzda bazı sıkıntılar yaşadık. Azeri kökenli belediye encümen azalarının bir kısmı kendi aralarında toplanıp, “Sinemayı biz açacağız!” diyerek itiraz ettiler. Şansımıza Rıza Yalçın bu muhalefeti bertaraf edip sinema yerini bize kiraladı.

Sinema ilk günden itibaren olağanüstü ilgi görmüştü. Dolup dolup boşalıyordu. Kadınlar ve erkekler için ayrı ayrı matineler vardı. Giriş ücreti 25 kuruştu.

KÖPOĞLUNUN SIĞIRLARI…”

Bu arada sinema salonu ilginç olaylara sahne oluyordu. Bir gün gençler yaşlı bir amcanın etrafını alıp onunla matrak geçmişler. Yaşlı amca kızınca gönlünü almak için, “Gel seni sinemaya götürelim!”, demişler.

“Duymuşam, ama nasıl gedilir, bilmirem!”

“Vallahi çok güzel! Korkma, biz seni götüreceğiz!”

“Bir şartla, en önde oturacam!”

Bu sevimli amca, sinemanın en makbul yerinin ön sıra olduğuna nedense kendini inandırmıştı. Gençler söz verdikleri şekilde yaşlı amcayı aralarına alıp en ön sırada oturtmuşlar. Bir ayağı aksak olan amca, elindeki bastonunu dizlerine dayayıp filmi izlemeye koyulmuş.

O gün bir kovboy filmi vardı. Jenerik yazılar perdede göründüğünde arka planda Teksas’ın uçsuz bucaksız kırlarında otlayan binlerce sığır ve dana sürüleri görünür. Çobanlar (kowboy), at üzerinde sürüyü kontrol etmektedirler.

Jenerik yazı biter bitmez sığır sürülerinde bir hareketlenme başlar, yakın kamera çekimi yüzünden sanki hayvanlar perdeden çıkıp ön sıralara gelecekmiş gibi bir his doğar.

Sakin sakin ön sırada oturan yaşlı amca birden korkuya kapılır. Dört nala gelen sığırlar bunu ha ezdi ha ezecek… Yerinden fırlar, elindeki bastonu sağa sola sallayarak, “Oho! Oho!”, diye bağırır.

Etrafındakiler onu sakinleştirmek için kolundan tutarlar:

“Ne yapıyorsun? Ne oldu?”

“Daha ne olsun! Köpoğlunun sığırları az kalsın bizi kırırdı!”

DAYAN GELDİM…”

Bir gün buna benzer bir olay daha yaşadık. Dışarıda sinemanın önünde durmuş bilet satıyordum. Kolukent köyünden akrabam olan Yusuf elinde sopasıyla bana yaklaştı. Kürtçe:

“Walle, Eziz bey, qe sînema ne dîtime!” (Hiç sinema görmedim!).

“Paran varsa niye olmasın!”

“Kaç para?”

“50 kuruş!”

“Çok pahalı!”

Gönlü buruk ayrılmasın diye bedava içeri aldım, ön sırada bir yer verdim.

O gün yine bir kovboy filmi vardı. Teksas’da bir salonda, bar ve içki masalarının olduğu yerde, bir kavga patlak verir. Filmin kahramanı tek başına bir sürü insanla kavgaya tutuşur.

Bu haksızlığa fazla dayanamayan Yusuf, yerinden fırlar, elindeki sopayı şiddetli bir şekilde perdeye doğru fırlatarak:

“Lo! Ez hatım!” (Dayan, geldim!) diye bağırır.

Filme ara verip perdeyi onarmak zorunda kalmıştık.

AY KEFTAR!” (YAŞLI BUNAK)

Ortağım Ali Orkun yaşlıydı.

O gün kadınlar matinesiydi. Bir köşede oturmuş, gazetemi okuyordum. Ali Orkun da makinenin başında görevini yapıyordu.

Gösterimde bir aşk filmi vardı. Bir gençle, kralın kızı birbirlerini sevmektedirler… Genç adam sevgilisini görmek için sarayın bahçesine gizliden girer fakat yakalanıp sevgilisiyle birlikte kırbaç cezasına çarptırılır. Yan yana bir ağaca bağlanıp feci şekilde kırbaçlanmaktadırlar. Kırbaç darbesinin her inişinde seyirci, “Offff! Canım! Vah! Vah!”, diye söylenmektedir.

Kırbaç darbeleri uzadıkça uzar. Nihayet bu zulme (!) katlanamayan seyircilerden birisi Ali Orkun’a doğru bağırır:

“Ay keftar! Kazandığını yemiyesen! Besti, avradı öldürüdün, axır!”

Ali ve Veli Orkun kardeşler ve Hikmet hanım çok iyi insanlardı. Hepsi vefat ettiler. Allah rahmet etsin.

TURGUT SUNGAR ANLATIYOR

Bankacı olarak meslek hayatıma devam ettiğim günlerdi. Her kuruluşta olduğu gibi benim bankada da bir ara sıkıntılı anlar yaşandı. Sorunları tartışmak için bir panel düzenlenmişti. Konuşmacılardan birisi de bendim.

En büyük sorunumuz yaşlı üyelerin alınan kararları genç arkadaşlara danışmadan inatla uygulamaya koymasıydı. Kürsüde bu sorunu açıktan konuşmak kırıcı olabilirdi. Ne yapabilirim diye düşünürken delikanlılık dönemimde Iğdır’da gördüğüm bir filmin konusu yardımıma koştu. Konuşmama şöyle başladım:

“Sayın konuklar, ben hasbelkader Iğdır’a yerleşmiş asker bir babanın oğluyum. Bu şirin ilçede doğup büyüdüm. Bir gün ilçeye sinema getirildi. Vizyona konan ilk filmi bugün bile çok iyi hatırlıyorum: “Şafak Habercisi”

Filmin konusu şöyle idi: Bir savaş sahnesinin orta yerinde, düşman tarafından kuşatmaya alınmış askeri birlik vardı. Komutan, çemberi yarmak için her seferinde yanlış kararlar alıyor, birlik gereksiz yere zayiat veriyordu.

Genç bir teğmen, komutanın yanlış kararlarına tahammül edemiyor, karşı geliyordu. Filmin sonlarına doğru, yaşlı komutan pes edip, komutayı genç teğmene verdi, “Ben de sizin emrinizde bir askerim artık!” dedi. Genç teğmen, birliği sağ salim düşman çemberinden çıkarmayı başarmıştı”

Konuşmama bu şekilde devam ederken, en ön sırada oturmuş bankamızın yaşlı yöneticileri, “Turgut Bey, teşekkür ederiz, mesaj alınmıştır” dediler.

Derdimi, kimsenin kalbini kırmadan anlatmış olduğum için, Aziz Güney ve Veli Orkun’a içimden teşekkür ederek kürsüden indim.

DİL GAZETESİ SAHİBİ: MECİT HUN

YAZAN: MECİT HUN

8 Kasım 1952 Sayı: 36

YENİ SİNEMA MAKİNESİ GELDİ

Yeni bir sinema makinesi getirmek üzere İstanbul’a giden Aziz Güney ve Ali Baburhan (Orkun) iki gün evvel yeni aldıkları makine ve teçhizatını da beraberlerinde getirmek suretiyle Iğdır’a avdet etmişlerdir.

Sinema binasında belediyece yaptırılmakta bulunan tamirat bittikten sonra sinemanın faaliyete geçeceği öğrenilmiştir. Sinemacılarımızla birlikte manifaturacı tüccar arkadaşlarımızdan sayın Cemalettin Güneş de İstanbul’dan avdet etmiştir.

PAMUKOVA GAZETESİ SAHİBİ: MECİT HUN 9 Ağustos 1954

VELİ ORKUN İSTANBUL’A TAYİN EDİLDİ

Yarı resmî kaynaklardan öğrenildiğine göre, uzun bir zamandan beri Iğdır Ortaokul müdürlüğünü muvaffakiyetle ifa etmekte bulunan Veli Orkun kendi isteği üzerine İstanbul valiliği emrine tayin edilmiştir.

PAMUKOVA GAZETESİ SAHİBİ: MECİT HUN 15 Kasım 1954

IĞDIR’IN KURTULUŞU COŞKUN BİR TÖRENLE KUTLANDI

Iğdır’ın kurtuluşunun 34. yıldönümü münasebetiyle 12 Kasım günü coşkun bir tören yapılarak bu mutlu günümüz kutlanmıştır. Askeri birliklerin kasabaya temsili şekilde girişini müteakip kurbanlar kesilmiş ve Ortaokul Müdürü Veli Orkun, Nurettin Kirman ve Mecit Hun tarafından günün tarihçesiyle manasını izah eden konuşmalar yapılmıştır.

PAMUKOVA GAZETESİ SAHİBİ: MECİT HUN 18 Şubat 1955

YAZAN: VELİ ORKUN

AĞRI DAĞINI TANIYALIM- I

Dünya üzerinde tepesine çıkılabilen yüksek dağlardan beşincisidir Ağrı Dağı. Türkiye’mizin, en yüksek tepelerini teşkil eden Ağrı Dağı’ndan, Hazar Denizi, Kars, Kafkaslar, Elbruz dağları ile Bingölleri görmek mümkündür. Görüş sahası bu kadar geniş olan Ağrı Dağı’nın yüksekliği hakkında şimdiye kadar kati bir rakam verilememiştir. Coğrafya kitaplarında ve birçok haritalarda 5165 metre yükseklik gösterilmişse de hakikatte Ağrı Dağı’nın en yüksek tepesi Savaş Eri oluğu 5176 metre rakımındadır. Dünya kabuğunun katılaşım ve oluşum devirlerinden üçüncü zaman sonu ile dördüncü zaman başlarında meydana gelen Ağrı Dağı, yakın tarihlere kadar bir yanardağ halinde idi.

En son indifai 1840 yılına rastlar. Bu kükreyişinde çok şiddetli gürültüler, büyük kaymalar ve dünyayı yerinden oynatır derecede depremler meydana getirmiştir. Bu gün yamaçlarında ve eteğinde görülen siyah sünger şeklindeki taşlar Ağrı Dağı’nın son fırlattığı volkan tüfleridir. Bilhassa yamaçlarında görülen büyük mağaralar hep bu son sarsıntının bıraktığı izlerdir.

Ağrı Dağı hakkında pek çok masallar ve mitolojik söylentiler vardır. Bu ciheti başka bir sefere bırakarak asıl Ağrı Dağı’nın coğrafi durumunu kısaca açıklayalım. Eskiden beri “Ararat” adını taşıyan bu yükseltiye “Ağrı” ismi 1840 tarihinde vukua gelen indifada, kuzey yamacında bulunan Ahura köyünün batmasından sonra bu köyün adı kendisine isim olarak verilmiştir.

Ağrı Dağı’nın üzerinde pek çok çok tepeler vardır. Dağın şimale bakan yamaçları bazı yerlerde derin yarıklar ve kayalıklarla, bazı yerlerinde ise tatlı meyillerle aşağıya kadar geniş yaylalarla sona erer. Doğu ve güney yamaçları ise oldukça dik ve az geçit veren sarp yereyle örtülüdür. Ağrı üzerinde çeşitli iklimler ve farklı hava şartları vardır. Eteğinden tepesine doğru gidildikçe havanın sertleştiği ve rüzgârların şiddetlendiği görülür.

3500 metre yüksekliğine kadar çeşitli bitki topluluklarına tesadüf edilir. 3500’den yukarılarda ise yosunlar görülmeye başlar. Aşağı kısımlarında çalılıklar, kamışlıklar ve palamut ağaçları bulunur. En çok “yavşan” denilen kısa boylu ve halkın yakacak ihtiyacını çalılar görülür. Bitki çeşidi çok fazladır, esaslı etüt yapılmadığı için bitki nevileri tasnif edilmemiştir.

Ağrı Dağı hayvan çeşitleri bakımından da oldukça zengindir. Başta sürülerle yabani keçi, yabani koyun, geyik, karaca gibi eti yenir hayvanlar gelir.

PAMUKOVA GAZETESİ SAHİBİ: MECİT HUN 21 Şubat 1955

YAZAN: VELİ ORKUN

AĞRI DAĞINI TANIYALIM-I I

İri cüsseli ayı, kurt, tilki, tavşan, sansar, porsuk, yabani kedi ve sincap bulunmaktadır. Türkiye’mizin hiçbir yerinde görülmeyen büyük ve zehirli yılanlar, akrepler ve kertenkeleler yaşamaktadır. Yılanlar hakkında halk arasında hayli rivayetler dolaşır. Ayaklı, boynuzlu, kanatlı ve daha pek çok çeşitli yılan cinslerini görenler vardır.

Ağrı Dağı’na bugüne kadar 27 defa ecnebiler 8 defa da biz Türkler tarafından çıkışlar yapılmıştır. İlk çıkışı 1829 tarihinde Ruslar yapmışlardır. İkinci defa Alman profesörlerinden Frederik Parrot yapmıştır. Daha sonra Rus astronomi alimi Spaski Altonomof, yine Alman jeologlarından Herman Abich bilahare İngiliz alimlerinden Syemoun çıkmıştır. Bu bilginlerin yaptıkları ayrı ayrı tetkikler Ağrı’yı yine lâyıkıyla tanıyamamıştır.

1934 tarihinde Ağrı Dağı civarında bulunan Hudut Dağcılık Tugayımız her sene Ağustos ayında Ağrı Dağı’na çıkmayı programa almıştır. Son yıllarda Doğubayazıt’taki subaylarımız bilahare de Amerikan ve Fransız heyetleri Ağrı Dağı’na çıkmaya muvaffak olmuşlardır. Ağrı hakkında başka bir yazımızı yakında aynı sütunlarda tekrar sayın karilerimize (okuyucularımıza) duyuracağımızı bildiririz.

PAMUKOVA GAZETESİ SAHİBİ: MECİT HUN 14 Nisan 1955

IĞDIR İLKOKUL YAPMA DERNEĞİ NİZAMNAMESİ

1- Derneğin adı: “Iğdır İlkokul Yapma Derneği’dir.

4- Derneğin kurucu üyeleri aşağıdaki şahıslardan müteşekkildir:

Musa Doğan İl Genel Meclisi üyesi

Eşref Kaya İl Genel Meclisi üyesi

Ali Işık Tüccar

Hacı Nağdalı Parlar Tüccar

Cihangir Turan Tüccar

Hasan Öztürk Müteahhit

Haşim Yeşilyurt Esnaf

Hacı Ekber Çöllü Tüccar

Abdurrezak Güneş Ticaret Odası Başkanı

Veli Orkun Ortaokul Müdürü

İhsan Arıcan İlköğretim Müfettişi

Cemil Aydın Gazeteci

Hamit Çiftlik P.T.S.Kooperatifi Birliği Kontrol Memuru

PAMUKOVA GAZETESİ SAHİBİ: MECİT HUN 28 Nisan 1955

YAZAN: MECİT HUN

YENİ BİR KİTAP

Aynı zamanda tarih hocası olan Iğdır Ortaokulu müdürü Veli Orkun tarafından, “Iğdır Tarih ve Coğrafyası” adı altında hazırlanan bir kitap Kars’taki Ülkü matbaasında tabedilmek üzeredir.

Bu münasebetle uzun bir müddetten beri Kars’ta izinli bulunan Veli Orkun Iğdır’a avdetini müteakip Iğdır için hususi bir kıymete haiz eserini satışa arz edecektir.

Tarihin eski zamanlarından bugüne kadar Iğdır’ın geçirmiş olduğu tarihi istihaleleri ciddi bir tetkik neticesinde bir araya toplayan Iğdır Tarih ve Coğrafyasını bütün Iğdırlılara tavsiye ederiz.

PAMUKOVA GAZETESİ SAHİBİ: MECİT HUN 7 Mayıs 1955

YAZAN: VELİ ORKUN

IĞDIR TARİH VE COĞRAFYASI ADLI KİTAP HAKKINDA

Uzun çalışmalarım sonunda meydan getirebildiğim “Sürmeli Çukuru Iğdır Tarih ve Coğrafyası” adlı küçük kitabımla önce vatanıma ve sonra da Iğdırlı hemşerilerime ufak bir hizmette bulunmak istedim.

Bundan tam yedi yıl evvel, 1948 sonbaharında, Iğdır’a nakil emrim çıktığı gün çok üzülmüş, hatta gelmemek için Ankara’ya kadar giderek bir hayli de uğraşmıştım. Bursa gibi Türkiye’mizin ileri uygarlığa sahip bir bölgesinden, Ağrı eteğinde ve hudut üzerinde bulunan bir yere gelmenin verdiği üzüntüyü taktir edersiniz.

Yurdun bu güzel köşesi ilk geldiğim günlerde üzerimde çok menfi tesirler bırakmıştı. Bu tepkiyi yaratmakta da haklı idi. Çünkü o tarihlerde kasaba içinde ne içilecek su, ne yürünecek yol, ne yatılacak otel ve ne de yemek yenebilecek esaslı bir lokanta vardı. Yıllar birbirini kovalar gibi gelip geçti. 7 yılda yukarıda işaret edilen noksanlar arka arkaya giderildi. Iğdır maddi bakımdan bir hayli ilerlemeler kaydetti. Bu durumu yakından gören benim gibi birçok vatan evlâtları haklı olarak sevindiler. 7 yıl havasını teneffüs ettiğim ve pek çok kıymetli dostlar edindiğim bu kahramanlar diyarı serhat kasabaya ben de kendi çapımda faydalı olmaya karar verdi.

Düşündüm, Iğdır’ın maddi noksanlıkları milletçe ve devletçe gayet iyi bir şekilde giderilmeye çalışılıyor. Zamanla bu günkü eksikliklerin hepsi ortadan kalkacak. Yalnız bir nokta gözden uzak kalmakta: O da Iğdır’ın manevi cephesi ve manevi noksanlığı. Birçok yaşlı hemşerilerimden duydum ki Iğdır’a Ermeniler sahip çıkıyorlarmış, hatta daha ileri giderek “Iğdır” adının kendi dillerinde “Cennet” olduğunu iddia ediyorlarmış. Bir Türk öğretmeni ve bir tarih hocası olmam hasebiyle bu havadis içimi titretti.

Uzun, uzun düşündüm. Bu yersiz iddiayı nasıl çürütebilirim? İşte sayın Iğdırlılar: Bugün bir çoklarınızın okuduğu ve okuyacağı “Sürmeli Çukuru Iğdır Tarih ve Coğrafyası” adlı kitap bu hain ve cahil hayalperestlerin gözleri önüne hakikatleri sermek için yazıldı.

Kitabımda üç esas nokta hedef tutulmaktadır. Sıra ile arz edeyim:

1- İnsanlığın tarih sahasına intikal ettiği andan bugüne kadar daima Türk olarak kalan Aras havzasına sahip çıkmak isteyen bedbahtlara ve dünkü uşaklara cevap vermekte

2- Asırlardan beri ihmale uğrayan ve bir kısım kötü niyetli cahil politikacıların silah olarak kullandıkları ve öz kardeşleri bir birine düşman eden ve onları ayıran zümrecilere ve tefrikacılara şaşkınlıklarını göstermek

3- Türklüğün Anadolu’ya yayılışı ve milli birliğin uyanışı bakımından Aras bölgesinin daima ön plânda geldiğini tarihi bir hakikat olarak ortaya koymak için yazılmıştır.

Kitabımda bir hayli noksanlıkların olduğu muhakkaktır. Bilhassa İstiklâl Savaşı sıralarında ve daha sonraki yıllarda geçen olaylar biraz kısa olarak ele alınmıştır. İnşallah ileride Iğdır hakkında yazacağım iki kitabımla bu noksanlıkları da telafiye çalışacağım. 7 yıl evvel üzülerek geldiğim Iğdır’dan şimdi ayrılmak istemediğimi de bu arada ayrıca işaret ederim.

PAMUKOVA GAZETESİ SAHİBİ: MECİT HUN 22 Haziran 1955

YAZAN: VELİ ORKUN

ALİ ATAMAN VEFAT ETTİ

İki gün evvel ölümün insafsız pençesi kıymetli bir vatan çocuğunu daha aramızdan ayırdı. Her fani gibi o da ebediyete intikal etti. İçimiz sızlaya sızlaya, gözlerimiz dola dola ve gönlümüz burkula burkula taşıdığımız tabutu toprağa vermek üzere götürdük. Evet toprağa…O toprak ki: Dün düşmanın saldırışına maruz kalırken onu korumak için kılıç sallayıp at oynattığı, siper yapıp saklandığı ve yastık yaparak yaslandığı toprak. Bugün şan ve şerefiyle kendini koruyan kahraman evladını bağrına alıyor, O’nu huzur ve sükûn ile sinesinde barındıracak, aziz ruhunu kendi semalarında yaşatacaktır. Büyük şair Akif’in, “Bu vatan kimin?” sorusunun cevabı böylece bir daha tahakkuk ediyor:

Bu vatan, toprağın kara bağrında,

Sıra dağlar gibi duranlarındır.

Bir tarih boyunca onun uğrunda,

Kendini tarihe verenlerindir.

Ali Ataman yalnız Kağızman’ın veya Kars’ın hatta Şark’ın değil bütün vatanın sathına yayılan kahramanlık vasıflarıyla milli tarihimizin malıdır. İnsan olarak çok üstün meziyetlere sahiptir. Vatan ve millet mevzularında istiklâl ve hürriyet bahislerinde önünde durulmayan bir çığ gibi coşardı. Çünkü esaretin en acısını tatmıştı.

Kars ve Kafkas hapishanelerinde kelepçeye vurulmuş, Sibiryalara sürülmüş, Malta’da çürütülmek için Batum’a kadar sevk edilmişti. Yurt ve istiklâl uğrunda hakaretlere maruz kalmış, milli şerefini koruduğu için en ağır işkencelere uğratılmış, muvaffak olunamayınca aldatılmak istenerek büyük servetler ve şöhretler vaat edilmiş. Fakat, kahraman vatan evlâdı bu tehditlerin ve bu vaatlerin hiç birine inanmadan inandığı dâvanın peşinden koşmuştur.

Ali Ataman, olgun olduğu kadar tevazu ve tecrübeleriyle de hepimize örnek bir insandı. Şu sözünü hiçbir zaman unutamayacağım:

“İnatçılık yerinde yapılırsa çok büyük kıymet kazanır, hele memleket ve millet mevzularında olursa”

Hatıralarını anlatırken asla kendinden bahsetmezdi. Bütün yapılan işleri arkadaşlarına mal eder kahramanlıkları ecdattan kalma büyük bir miras sayardı.

Bu gün için aramızdan ayrılmış bulunan Ataman’ı Türk Ulusu ve Milli Türk Tarihi dünya durdukça hürmetle anacak, mübarek kabrini büyük bir ihtiramla ziyaret edecektir. Nur içinde yatsın.

VELİ ORKUN VE DENİZ GEZMİŞ (MÜCAHİT)

68 Kuşağının efsane devrimcisi Deniz Gezmiş’in ismini herkes duymuştur. Ailesi aslen Erzurumlu olan Deniz Gezmiş 28 Şubat 1947 yılında Ankara Ayaş’ta dünyaya gelir. Ailenin üç erkek çocuğundan ikincisiydi. İlk ve orta öğretimini Sivas’ta okuyan Deniz Gezmiş, İstanbul Haydarpaşa lisesine kaydolur. Deniz Gezmiş birinci sınıfta iken Türk Solunun diğer simge isimi Mahir Çayan aynı okulda üçüncü sınıf öğrencisidir.

Yıl 1963. Hürriyet Gazetesinde bir haber yayımlanır: “Haydarpaşa Lisesi’nin pansiyon müdürü, Fenerbahçeli ünlü futbolcu Ömer Boncuk, orta ve lisede okuyan yatılı öğrencilerden altısına, ‘Sizi sınıf geçirteceğim’ diyerek odasına götürmüş ve tecavüzde bulunmuştu. Habere göre, “Bu, bir iftiraydı. Okulda “Boncuk Ömer” diye tanınan beden öğretmeni Ömer Boncuk, öğrencilerin sevgilisiydi. Genç yaşta bir oğul yitirmiş, o yüzden bütün sevgisini öğrencilerine vermişti. Cemil Gezmiş’in de arkadaşıydı.

Bir ihbar üzerine atılan bu iftira, onu seven öğrencilerini ayağa kaldırır. Haberden sonra Boncuk Ömer’in görevden alınması ise bardağı taşıran son damla olur. Hocalarına iftira edildiğini düşünen öğrenciler, büyük bir öfkeyle ayaklanır ve protesto kararı alırlar. 500’ü aşkın öğrenci, okulda toplanıp vapurla Sirkeci’ye geçer, Cağaloğlu’ndaki Hürriyet gazetesinin önüne gelirler. Ellerindeki pankartta, “Boncuksuz Haydarpaşa olmaz, böyle palavra atılmaz,” yazmaktadır. Sloganlar atarak gazetenin camlarını taşlar, o günkü Hürriyet’in nüshalarını yakarlar.

Gazete yönetimi, Başbakan İnönü’ye telgraf çekerek yardım ister. Kızgın öğrenciler eylemin ardından Milli Eğitim Müdürlüğü’ne yürürler. Boncuk Ömer’i görevden alanlara ateş püskürür ve müdürle görüşerek, okullarına kara leke sürülmek istendiğini söylerler. Müdür, Boncuk Ömer tahkikatta aklanırsa hemen göreve iade edileceğinin teminatını verir. Boncuk Ömer, kendisine destek eylemini, odasının penceresinden gözyaşları içinde izler.

Ancak ertesi gün, Emniyet karşı atağı geçer. Gazete önündeki eylemde çekilen fotoğraflardan tespit edilen öğrencilerin okuldan atılacağı duyurulur. Bunun üzerine öğrenciler ortak bir kararla, tanınmamak için saçlarını üç numara asker tıraşı yaptırırlar. İşte o eylemde, başı çeken öğrencilerden biri, son sınıf öğrencisi Mahir Çayan, diğeri, birinci sınıf öğrencisi Deniz Gezmiş’tir. Çok geçmeden Deniz Gezmiş’in Haydarpaşa Lisesi ile ilişkisi kesilir. Deniz Gezmiş lise eğitimine Özel Bilir Kolejinde devam eder.

O yıllarda Aksaray’da Özel Bilir Koleji açılmıştır (Kolej yıllar sonra kapanır). Rivayete göre, Kapalıçarşı’da hatırı sayılır bir zenginliğe sahip olan Zeki Bilir isimli bir kuyumcu, hiçbir okulda dikiş tutturamayan oğlu Sedat’ı mezun ettirmek için, eski bir fabrika binasını satın alır, koleje dönüştürür. Özel Bilir Koleji ilkokul, ortaokul ve lise kısmını kapsıyordu. Hem yatılı hem de gündüzlü öğrencisi vardı.

1958 yılında Iğdır’dan ayrılıp İstanbul’a gelen Veli Orkun önce Pertevniyal Lisesinde müdür olur. Daha sonra Bilir Kolejine müdür olarak atanır. Deniz Gezmiş, Özel Bilir Kolejinden lise diplomasını 29 Eylül 1966 tarihinde iyi derece ile alır. Deniz’in Özel Bilir Koleji lise diplomasında imza olarak şu kişilerin isimleri vardır: Milli Eğitim Müdürü adına Zeki Tunç, Özel Bilir Koleji Müdürü Veli Orkun.

Veli Orkun aynı zamanda Deniz Gezmiş’in tarih hocasıdır. Deniz Gezmiş, Veli Orkun’un geniş bilgisinden ve kişiliğinden çok etkilenir. Veli Orkun’un Mustafa Kemal’e atfen tekrar tekrar söylediği “Bağımsızlık sözde değil özde olmalıdır.” sözünün Deniz Gezmiş’in ileriki yıllar Amerikan Emperyalizmine karşı Tam Bağımsız Türkiye söylemiyle eylem yapmasında hiç şüphesiz derin bir etkisi olduğunu tahmin edebiliriz.

VELİ ORKUN’UN ÖLÜMSÜZ KİTABI:

SÜRMELİ ÇUKURU: IĞDIR TARİH VE COĞRAFYASI

Değerli okuyucular! Resimlerle ve şiirlerle süslenmiş 150 sayfalık kitabın tamamına burada yer vermem mümkün değildir. Okuyucu için sıkıcı olabileceğini düşündüğüm Jeolojik yapısı, Ortaçağ ve Yeniçağ dönemlerini atlayarak önemli gördüğüm bazı bilgileri sizinle paylaşmak isterim.

BAĞCILIK (SAYFA 29)

(…..) Bazı meraklı şahısların teşebbüsü ile kurulan birkaç bağdan başka, hiçbir tarafta üzüm kütükleri görünmez. Gerek şeftali bahçelerini ve gerekse üzüm bağlarını fenni bir şekle sokan ve muhitte örnek olan Merhum Naki Beydir (Nağı/Naki Odoğlu). Kurmuş olduğu iki bağ, Iğdır’da ve hatta Anadolu’nun birçok yerinde emsaline az rastlanır derecede muntazam ve güzeldir. Çarlık Rusya’sı devrinde Iğdır’da yetiştirilen üzümlerin, Moskova’ya kadar gönderildiği halk arasında rivayet edilir.

MAARİF HAYATI (SAYFA 36)

(…) 1925 yılında Iğdır merkezinde iki ilkokul açılmış, bilahare üçüncü bir ilkokul ilave edilerek, daha çok sayıda yurt yavrularının okuması sağlanmıştır. O tarihten bugüne kadar, merkezde bir ortaokul ve sürekli bir sanat kursu açılmıştır. (…) 1937 öğretim yılında açılan ortaokulun öğrenci sayısı 100’ü ancak bulmuştur. (NOT: Iğdır Ortaokulu, 1940 yılında ilk mezunlarını verir. Normal dönemde (Mayıs sonunda) ortaokulu Pekiyi dereceyle bitiren tek bir öğrenci vardır: Mecit Hun. Hamit Çiftlik de iyi dereceyle mezun olur. Yani Ortaokul, normal döneminde iki mezun verir, diğer öğrenciler üç aşamalı ikmale kalırlar.)

IĞDIR KOŞMALARINDAN ALINAN BAZI PARÇALAR (SAYFA 46)

IĞDIR’IN AL ALMASI

Iğdır’ın al alması

Yemeğe bal alması

Yar gelene kaldı

Yaramın sağ alması

Ölürem yar

Yazığıma yar

Yetimem yar

AMAN AVCI

Aman avcı vurma meni

Men bu dağın ay balam maralıyam

Maralıyam hem yaralı

Avcı vurmuş ay balam yaralıyam

ARASLI KIZ (Kerim Yaycılı)

Ak bulutlar bürümüş Ağrı’nın zirvesini,

Azeri kızlar dinler, Aras’ın şen sesini

Iğdır şu baharı ile ne kadar cana yakın

Aras’lı kız saçına göksüne güller taksın

AĞRI DAĞI (Hamit Dönmez)

Bütün eller hayran senin hüsnüne

Ruhumun özeği canım Ağrıdağ

Yayılmış şöhretin Hint’e ve Çin’e

Ülkemin elimin hanı Ağrı Dağ

BİRİNCİ DÜNYA HARBİ VE YENİ TÜRKİYE DEVRİNDE IĞDIR (SAYFA 129)

“(….) 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi Ankara’da kurulduktan sonra o günlerde elimizde bulunan yegâne askeri birlik olarak 15nci orduya hareket emri verildi. Komutanı, bütün Doğu halkının kalbinde yaşayan merhum Kazım Karabekir Paşa idi. Kolordu seferber edildi. Yeni Türk Devletinin ilk askeri hareketi ve zaferleri gene Doğu’da başladı. Mahalli kuvvetlerle Milli çetelerin yardım ve kılavuzluğu sayesinde Ermenilerin işgal ettikleri yerler1920 yılının Eylül ayından Ekim sonuna kadar geçen iki aylık müddet zarfında tamamıyla geri aldı.

Iğdır havalisindeki Ermeni hareketini ve bu mıntıkada cereyan eden olayları yakinen gören ve iştirak eden yaşlılardan şöyle dinledim:

1918-1929 tarihlerinde Ermenilerin bu bölgeleri de içine alan bir devlet kuracaklarını duyan halk isyan etti. Tuzluca’da Şamil Bey, Iğdır’da Kerem Bey, Ali Mirze Bey ve Karaköse’den ( gelen aşiret ve Hamidiye alayları her tarafta Ermenilere karşı baltalama hareketine giriştiler. Diğer taraftan bu kahramanlara iştirak eden Abdülmecit, Abdülkadir, Hacı Tahir ve İsa Beyler Başköy, Kamışlı, Orkof ve Taşburun cephelerinden mütemadiyen düşmana baskınlar yaptılar. Askeri birliklerimiz Karaköse ve Doğubayazıt’ta bir tümen kadardı. Tümen komutanları Abdülkerim beyle Cavit beylerdi. Alay komutanları da Furuz ve Reşat beylerdi. Iğdır üzerine yürümek için milli kuvvetlerin ve ordunun sabrı kalmamıştı. Ermeni birlikleri her taraftan çekiliyordu. Kars’ın düşmesini bekleyen bu mıntıka komutanına nihayet 10 Kasım 1920 tarihinde Iğdır’a taarruz emri geldi. 11 Kasım’ı 12’ye bağlayan gece sabaha karşı üç koldan Orkof, Karakale ve Halfeli istikametlerinden gelen kuvvetlerimiz irtibat temin ederek Iğdır üzerine yürüdü. Düşman Karakale ve Markara köprülerinden kaçıp gitmişti. Kasabada yaralı ve ölülerden başka kimse kalmamıştı. 12 Kasım sabahı Iğdır Belediye binasına yerli çetelerin de iştirakiyle Ali Çavuş (Ilgaz) tarafından Şanlı Türk Bayrağı çekildi. Kasabaya girilirken Çankırılı Mehmet Çavuş şehit düştü. Bugün askeri birliklerimizin bulunduğu mevkide yatan, Kahraman Şehidin bir abidesi dikilmiştir. Böylece Miladın 600 sene evvelinden bugüne kadar daime Türklere yurtluk eden bu güzel vatan parçasının bundan sonra da Türk milletine uğurlu olması temennisiyle Aziz Şehitlerimizi hürmetle anarım.”

BAZI AÇIKLAMALAR (MÜCAHİT)

Değerli okuyucular! Uzun yıllardır polemiklere neden olan bir konuya açıklık getirmek istiyorum. Konunun hassasiyetinin farkındayım ama doğru bilgiler mutlaka okuyucuyla buluşmalıdır. 1918 yılında Ermenistan Cumhuriyetinin kurulmasıyla Iğdır’da dört kadim halk arasında İç Savaş başlar. Ali Mirze Bey, Ahmed Şemo, Kerem Bey ve Şamil Bey’e bağlı güçler iki yıl boyunca tam donanımlı Ermeni güçlerine karşı kaderlerine terkedilirler. 1920 yılının Kasım ayından itibaren Iğdırlı Kürt ve Azeri milis güçler, Osmanlı tarafından gelen Hamidiye Alayları ve Kazım Karabekir Paşaya bağlı birliklerle birlikte koordineli bir şekilde Iğdır’ı çepeçevre sararlar. Kars’ın düşmesinden sonra Iğdır’da tutunamayacaklarını anlayan Ermeniler Iğdır’ı tamamen boşaltırlar, Markara köprüsünün ahşap zeminini de güvenlik nedeniyle yakarlar.

Saldırı emri alan güçler bomboş bir Iğdır teslim alırlar. Ne tek bir silah patlar ne tek bir can yaralanır ne de tek bir can şehit düşer. (Kazaen meydana gelen yaralanmaları ve ölümleri bir kenara bırakırsak). Iğdır’ın o tarihte boşaltıldığını bu bölgedeki askeri birliklerde askeri doktor olarak görev yapan Doktor Mehmet Derviş Kuntman’ın anılarından sizlere aktarmıştım. Doktor Kuntman, gözlemlerini anı şeklinde not alır, bu çalışması sonraki yıllar kitap olarak yayımlanır. Doktor Kuntman’ın anılarındaki önemli kısmı dikkatinize sunmak isterim:

DOKTOR MEHMET DERVİŞ KUNTMAN YAZIYOR

(Kaynak: Genel Kurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları/ Genelkurmay Basımevi 2009)

12 KASIM 1920

Kars zapt edilmiş, Ermeniler Gümrü’ye doğru kaçmışlardı. Aynı zamanda Iğdır’ı boşaltmışlarsa da tümen ile cephemizin çok geniş ve kuvvetimizin çoğunun başıbozuk olmasından dolayı Iğdır’ın boşalmasından haberdar olamadık.

26 KASIM 1920

Ancak bugün bütün tümen, aşiret alaylarıyla Iğdır Ovası’na aktı. Her alay, kendisine verilen yönde ilerlemeye başladı. Ermenilerden, kimseye rastlamadık. Bunlar çekileli hayli zaman olmuş, Iğdır sokaklarında aç kalmış kedi, köpek sürülerinden başka kimse kalmamıştı. Böyle olmakla beraber aşiretlerin hâli görülmeye değerdi: Bunlar boş Iğdır Ovası’na Donkişotvari doludizgin, dalkılıç saldırıyor, kahramanlık taslıyorlardı. Bu suretle Aras sahiline kadar gittik, orada durduk.

***

Değerli okuyucular! Aynı şekilde Kazım Karabekir Paşa da bu bilgiyi doğrulayacak bir ifade kullanır. (Kaynak: Kazım Karabekir İstiklal Harbimiz 2. Cilt Sayfa 1001 Yapı Kredi Yayınları)

“(…) 11 Teşrinisani’de (Kasım ayında) karargâhımı Gümrü’ye naklettim. Ve Gümrü şark sırtlarında mevzi alan Ermenilere karşı taarruz hazırlığına başladım ve Arpaçay’ın şarkında bazı mevkileri de işgal ettirdim. Ermeniler de 12 Teşrinisani’de (Kasım ayında) Iğdır’ı boşaltarak Aras şimaline çekildiler.”

***

Veli Orkun da, “Düşman Karakale ve Markara köprülerinden kaçıp GİTMİŞTİ,” ifadesiyle bir anlamda Iğdır’ın boş teslim alındığını ifade etmektedir.

***

Şehit, bayrak ve vatan kavramları dünyadaki bütün uluslar ve halklar için kutsaldır. Rusya, bir pilotu şehit düştüğü için neredeyse Türkiye’ye savaş ilan edecekti. Burada sorun bir hata yapılması değil, kasıt ve tahrifatla Iğdır tarihine başka bir anlam katmak, zümrecilik yapmak ve Kürtlerin İç Savaştaki ve son taarruzda da Kürt Hamidiye Alaylarının varlığını unutturmaya ve yok saymaya yönelik sinsi bir planın uygulamaya konmaya çalışılmasıdır. Bu yüzden şehit düşmemiş birini şehit göstererek gerçek yerel milis güçlerin verdiği şehitlerin varlığı unutturulmak istenmiş, fedakârlıkları yok sayılmıştır. Belli çevreler Mehmet Çavuş adını kült haline getirmiş, kitaplar yazmış (maalesef Iğdır Valiliğinin sponsorluğunda), nutuklar atmış böylece özellikle yeni nesil Kürt gençliğine dedelerinin fedakarlığı unutturulmak istenmiştir. Mehmet Çavuş ismi masum bir şehit olarak değil, aksine bazı gerçekleri kasıtlı ve planı olarak örtbas etmek için kullanıldığından bugün için anlamını ve değerini yitirmiştir.

“Mehmet Çavuş” isimli birinin o dönem asker olarak görev yapıp yapmadığı konusuyla ilgili olarak 2014 tarihinde Iğdır Valiliği Şehit ve Gazi İşlemleri Şube Müdürlüğü, Genel Kurmay Başkanlığı ATASE Daire Başkanlığına 23 Aralık 2013 tarihinde bir yazı göndererek bilgi sahibi olmak ister. ATASE Daire Başkanlığının vermiş olduğu cevabı aşağıda okuyucularımın dikkatine sunuyorum: (Gazete köşesi resim formatını desteklemediği için elimdeki belgeyi yazı halinde sizlere iletiyorum. İsteyen okuyucularım e-mail üzerinden bana ulaşarak gerçek kopyayı resim formatında edinebilirler: mucahithun@yahoo.com)

***

HİZMETE ÖZEL

T.C. GENEL KURMAY BAŞKANLIĞI

ANKARA

PER: 26702250-7940-2552-14/ATASE D.Arşiv Ş. 7065009 08 Ocak 2014

KONU: Mehmet ÇAVUŞ Anıtı

IĞDIR VALİLİĞİNE

İLGİ: Iğdır Valiliği Şehit ve Gazi İşlemleri Şube Müdürlüğünün 23 Aralık 2013 tarihli, Sayı: 49098178-519-7864 sayılı ve “Mehmet ÇAVUŞ Anıtı Hakkında” konulu yazısı

1. Iğdır Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülmekte olan bir soruşturmaya esas olmak üzere İl Merkezinde mevcut olan Mehmet ÇAVUŞ Anıtı’nın yapılış nedeni ile Mehmet ÇAVUŞ’un savaş yıllarında yapmış olduğu mücadeleleri gösterir belgeleri suretlerinin çıkartılarak, tasdikini müteakiben gönderilmesi ilgi yazı ile talep edilmektedir.

2. Gnkur ATASE D.Bşk.lığı Arşivinde yapılan araştırmada talep edilen konuyla ilgili herhangi bir bilgi ve belge tespit edilememiştir.

Arz ederim.

GENELKURMAY BAŞKANI NAMINA

Necdet TUNA

Tuğgeneral

ATASE D. Bşk.

(İmza)

***

Değerli okuyucular! ATASE Daire Başkanlığının onayladığı gibi Mehmet Çavuş isimli birisi yoktur. Bu hatamızı düzeltmemiz gerektiğini bir kez daha kamuoyunun huzurunda Sayın Valimizin takdirine arz ediyorum. Anıtımızın ismini “Iğdır Şehitliği”, “Iğdır Cumhuriyet Şehitliği” veya buna benzer bir isimle değiştirilmesi Iğdır tarihinde yaratılmak istenen tahrifatı engelleyecek, özellikle Kürt kökenli Türk vatandaşlarına karşı yıllardır sistematik olarak yapılan devletten dışlanma duygusu yok edilecek, beraberlik ve demokrasi duygusu güçlendirilecektir.

“Artık çok geç! Şehit Mehmet Çavuş ismi Iğdır tarihinin bir parçası oldu,” diye düşünmek hatalı olur. Iğdır kendi doğrularına sahip çıkmalıdır. Iğdır bir kelebeğe benzer. Bir kanadı Azeri bir kanadı Kürt’tür. Gövdesi Türkiye Cumhuriyeti devletidir. İki kanat birlikte hareket ederse Iğdır’ımız ve devletimiz yükselebilecektir. Tefrika, yalan, ırkçılık, sinsi zümrecilik özellikle sözde bilim insanları ve halkbilimciler tarafından yapılırsa, üstelik tahrifat ve yalan dolu kitapları Iğdır Valiliği sponsorluğunda kuşe kağıtta basılıp devlet eliyle dağıtılırsa, kelebeğin bir kanadı işlemez hale gelir. Iğdır tek kanatla uçamaz. Olsa olsa yerde kıvranıp durur. Son 100 yılda olduğu gibi. Ve zamanı geldiğinde dışlanmanın vermiş olduğu kızgınlık ve öfkeyle bu insanlar illegal örgütlere yönelecek, hiçleştirilmek istenen varlıklarını kanıtlamaya çalışacaklardır. Bu acı bedeli ülkemiz yıllardır ödemeye devam etmektedir.

***

Değerli okuyucular! Veli Orkun, Iğdır’a karşı taarruza geçen güçleri tanıtırken bazı isimleri tek kelime ile verir. Önce ifadeyi olduğu gibi aktarmak isterim:

“Tuzluca’da Şamil Bey, Iğdır’da Kerem Bey, Ali Mirze Bey ve Karaköse’den gelen aşiret ve Hamidiye alayları her tarafta Ermenilere karşı baltalama hareketine giriştiler. Diğer taraftan bu kahramanlara iştirak eden Abdülmecit, Abdülkadir, Hacı Tahir ve İsa Beyler Başköy, Kamışlı, Orkof ve Taşburun cephelerinden mütemadiyen düşmana baskınlar yaptılar.”

Şamil Bey (Ayrım), Kerem Bey (Güneş) ve Ali Mirze Bey (Yiğit) Iğdır tarihinin önemli şahsiyetleri olduğu için tekrar açıklamada bulunmak istemiyorum.

Ancak Abdülmecit, Abdülkadir, Hacı Tahir ve İsa Bey kimlerdi? Abdülmecit Bey, Şeyh Abdülkadir ve İsa Bey, Hamidiye Alay komutanlarıydı.

ABDÜLMECİT BEY KİMDİR?

Abdülmecit (Öztürk) Bey Sipkan aşireti reisidir ve kendi yönetiminde Sipkan Hamidiye Alayı kurulur. Bu Alayın merkezi Tutak idi. Oğlu Halis Öztürk hem 1920’de Iğdır’a taarruz eden birlikler içinde yer alır hem de yıllar sonra Ağrı Dağı İsyanına katılır, yönetici kadroda yer alır. Ağrı Dağı İsyanı yenilgiyle sonuçlanınca İran’a kaçan Halis Bey yıllar sonra affedildi, Türkiye’ye geri döndü. 1950 yılında Demokrat Parti’den Ağrı Milletvekili oldu. Yassıada’da Adnan Menderes’le birlikte idamla yargılandı.

ŞEYH ABDÜLKADİR KİMDİR?

Şeyh Abdülkadir (Kotan) Sakan Aşireti lideridir ve yönetiminde Sakan Celalî Alayı kurumuştur. Bu Alayın merkezi de Beyazıt Vilayetindedir. Şeyh Abdülkadir, 1929 yılında Ağrı İsyanına katılır. İsyanın üç önemli liderinden biri olur. İsyan yenilgiye uğrayınca İran’a sığınır. 1946 yılında Mahabad Kürt Cumhuriyeti Kurulunca Maku bölgesi sorumlusu olur. İran’da vefat eder. Aşireti 1940’lı yıllarda tekrar Türkiye’ye döner. Oğlu Hasan Kotan, Şah Rıza Pehlevi’nin sınıf arkadaşıdır. Torunu Mahmut Kotan bir dönem Doğubayazıt Belediye Başkanlığı yapar.

İSA BEY KİMDİR?

İsa Bey, Ahmet Ağa’nın oğludur. Kotan aşireti reisi Ahmet (Konyar) Ağa (Ahmet Hesso) yönetiminde Kotan Celalî Alayı kurulur. Ahmet Ağa’nın vefatından sonra aşiret ve Alayın yönetimi İsa Bey’e geçer. Alayın merkezi Beyazıt Vilayetindedir. İsa Bey, Ağrı İsyanı yıllarında da önemli bir rol oynar. Iğdır ahalisi tarafından yakinen tanınan Hüsrev Konyar (Xosrof Beg), İsa Bey’in oğludur. Hüsrev Bey’in oğlu Ali Konyar bir dönem Doğubayazıt Belediye Başkanlığı yaptı.

HACI TAHİR KİMDİR?

Iğdır İç Savaşı yıllarına (1917-1920) ait birçok belge ve dokümanda adı geçen Hacı Tahir’ı okuyucularıma tanıtmak isterim. Bugün Kazım Karabekir Tarım İşletmesi veya halk arasında bilinen ismiyle Devlet Üretme Çiftliği’nin kurulu olduğu arazide bir zamanlar Brukan (Brukî) aşiretinin kışlak yeri olan 14 pare köy vardı. Hacı Tahir’in babası Hacı Eset Bey, bu bölgedeki Torunkent isimli bir köye yerleşikti. Köyün çoğunluğu Brukan aşireti mensubuydu. Ancak Hacı Eset Bey gibi Redkan (Redkî) aşiretine mensup bir kaç aile de aynı köyde ikamet etmekteydi. Hacı Eset’in üç oğlu vardı: Hacı Tahir, Hacı Osman ve Hasan Ağa. Hacı Eset vefat edince ailenin başına Hacı Tahir geçer.

1919 yılında İç Savaş’ın en sıcak günlerinde Ermeni komitacıların saldırılarına dayanamayan Brukan aşireti Osmanlı toprağına sığınıp Van’a yerleşince, Hacı Tahir başka bir yol izler. Hacı Tahir’in kuzeni Pero Hanım, Gıskan (Gıskî) aşireti reisi Ali Mirze Bey’in eşidir. Ali Mirze Bey’in daveti üzerine Hacı Tahir geniş ailesini yanına alarak Hıdırlı ve Adetli köylerine yerleşir. İç Savaş tüm şiddetiyle devam ederken Celali aşiretine mensup Gıskan, Geloylu (Ahmed Şemo), Gelturan (Emere Besê /Emere Nevo) ve diğer aşiretler Ali Mirze Bey’in liderliğinde ciddi bir milis güç oluştururlar. Celali aşireti konfederasyonu içinde yer almayan Redkan aşiretine mensup Hacı Tahir’in gönlünde Torun Ailesi lideri Kerem Bey’le birlikte hareket etmek isteği vardır. Ancak Kerem Bey daha çok Orta ve Batı Iğdır bölgesinde etkindir. Çamurlu köyü gibi ovadaki Redkan aşiretinin çoğunluğu Muş’a sığındığı için geriye kalanlar da dağınık haldedir. Hacı Tahir liderlik özelliğini ön plana çıkararak bölgeden uzaklaşamayan ve kaçamayan Redkan aşiretine mensup dağınık aileleri etrafında toplar, hatırı sayılı bir milis gücü oluşturur. Ali Mirze Bey’in emrinde ve birlikte hem Taşburun saldırılarına katılır hem de Ermeni komitacıların baskınlarına birlikte direnirler.

Hacı Tahir’in beş oğlu vardır: Sabri, Hasan, Şevket, Yusuf ve Abbas. Soyadı kanunu çıkınca Şevket, Güneş soyadını alır. Diğer kardeşler Muço soyadını uygun bulur. Hacı Tahir’in kardeşi Hacı Osman’ın ailesi de Salduz soyadını alır. Hacı Tahir’e bağlı geniş aile bugün Kırçiçeği (Kıraçbağı) köyünde ikamet etmektedir.

ÖNEMLİ NOT: Iğdır ile ilgili belge ve kitapların yayınlanması ve çoğaltılması gerekmektedir. 2002 yılında kaleme aldığım Iğdır Sevdası kitabında merhum babam Mecit Hun’un Hatıratım isimli çalışmasına ve 1950’li yıllarda yayımladığı ve elde var olan tüm gazetelerine noktasına virgülüne dokunmadan halkımın hizmetine sundum. Iğdır Sevdası kitabı bir anlamda Mecit Hun’un ve Iğdır’ın arşivi olarak değerlendirilmelidir.

Buradan Sayın Valimize mütevazı bir önerim olacaktır: Iğdır’ın ve Iğdır Tarihinin ilk kitabı, Merhum Veli Orkun tarafından 1955 yılında kaleme alınmış olan “Sürmeli Çukuru: IĞDIR TARİH VE COĞRAFYASI” isimli kitaptır. Bu değerli kitabın Valiliğin sponsorluğunda yeniden basılması büyük bir kültürel hizmet olarak Iğdırlıların kalbinde yer edecektir. Ankara’daki Milli Kütüphane veya üniversite kütüphanelerinde tek bir kopyası bile olmayan bu değerli kitabı 64 yıl sonra tekrar okuyucuyla buluşturmak, isminizi biz Iğdırlıların kalbinde ölümsüzleştirecektir. Bu konuda üzerime düşen görevi yerine getirmeye hazırım. Bunu yaparsak Merhum Veli Orkun’un kitabın yazılma nedeni olarak ifade ettiği, “Asırlardan beri ihmale uğrayan ve bir kısım kötü niyetli cahil politikacıların silah olarak kullandıkları ve öz kardeşleri bir birine düşman eden ve onları ayıran zümrecilere ve tefrikacılara şaşkınlıklarını göstermek,” şeklindeki dileğini yerine getirmiş oluruz.

Ayrıca buradan değerli büyüğüm ve abim Nizamettin Onk’a da bir çağrıda bulunmak istiyorum: Merhum Hacı Ali Ekber Tufan’ın anıları kendisinde bulunmaktadır. 2002 tarihinde Iğdır Sevdası kitabını yazarken Merhum Talat Tufan amcamın Almanya’da yaşayan oğlu Cahit Tufan’dan bu anıların yayınlanması için Nizamettin Onk Bey’le temasa geçmesini rica etmiş hatta yayınlamayı kendi üzerime almak istediğimi belirtmiş ama sonuç alamamıştım. Merhum Hacı Ali Ekber Tufan’ın anılarının bir kısmı Mecit Hun’un 1955 yılında yayımladığı PAMUKOVA gazetesinde kısmen tefrika halinde yayımlandı ama şu ana kadar anılarının tamamının kitap olarak yayınlanma şansı olmadı. Sayın Valimiz bu konuda da inisiyatif kullanıp bu iki değerli eseri Iğdırlılara kazandırabilir, bu davranışıyla üniversite şehri olan Iğdır’daki araştırmacılara değerli bir hizmet sunmuş olacaktır. Kendisine şimdiden minnet ve saygılarımı iletiyorum.

NOT_2: Değerli Hocam Akay Aktaş Haftaya Bakış isimli gazete köşesinde poker oyununun kurallarını açıkladıktan sonra bir yazıma atfen beni bir anlamda poker oyununu yanlış tanımladığımı ifade eder, şaka yollu poker oyununu bilmediğim sonucuna varır. Hocam haklı! Poker hiç oynamadım. Satrancı tercih ederim. Orada yazılanları da ben değil Merhum Cengiz Ekinci kendi gazetesinde ŞEYH MÜRİTLERİNDE PARA BIRAKMADI başlığı altında yayınlamıştı. Bu durumda Merhum Cengiz Ekinci’nin de poker bilmediğini öğrenmiş olduk.

Ve nihayet makaleyi yazarı olduğum Kürt-Azeri Iğdır Cumhuriyeti kitabından almış olduğum bir fıkra ile bitiriyorum.

ŞAH ABBAS’IN FOTOĞRAFCI DÜKKANI

(Açıklama: Safevi hanedanı Şah Abbas (1571 – 1629), Osmanlı ordularını yener, kaybedilmiş toprakları yeniden kazanır. )

Ortaokulda okuyan Fayro isimli bir öğrenci, Şah Abbas’ın fotoğrafçı dükkanın önünden geçerken içeri seslenir:

“Şah Abbas Emmi?”

Kafasını üç ayaklı tripod fotoğraf makinesinin siyah perdesinin içine sokmuş olan Şah Abbas dikkatini dağıtan bu seslenişi ciddiye alır, işlemini yarıda bırakarak dükkan önüne gelir:

“Ne var?”

“Bugün Tarih dersinde hocamız senden bahsetti. Osmanlı Ordularını yaman bozguna uğratıpsan ha!”

Şah Abbas ağlayacak mı gülecek mi yarı sinirli bir halde çıkışır:

“Eye, get başımdan!”

Çocuk bu sert çıkışa üzülür, uzaktan bağırır:

“Bir daha sana resim çektirmeyecem!”

Şah Abbas:

“Get, Osmanlı senin resmini çeksin.”

Fayro yarı ağlamaklı cevaplar:

“Hani Osmanlı bıraxıpsan! Hammısını kılıçtan geçiripsen.”

Toplam Sayfa Ziyareti: 458 - Bugünkü Ziyaret: 1

Mücahit Özden Hun Kitapları