IĞDIR TARİHİ: 1945-65 (BİRİNCİ BÖLÜM)

Iğdır ve Ağrı Dağı İsyanı

GİRİŞ

Değerli okuyucular! Bu yazı dizisi dört bölüm halinde devam edecektir. Bugün 1945-50 arası dönemi ele alacağım. Daha sonra sırasıyla 1950-55, 1955-60 ve nihayet 1960-65 dönemlerini kapsayacaktır.

Iğdır tarihi,1912 yılından günümüze bir bakıma zincirleme ve sanki birbirinden kopuk süreçler halinde seyretmiştir. IĞDIR 1919 isimli kitabımda 1912-1920 yılları arasında Iğdır bölgesinde yaşananları kaleme aldım. Çok geçmeden 1926-32 yılları arasında etkisini tüm bölgede hissettiren Ağrı Dağı İsyanı yaşanmış, bu yıllarda Iğdır bölgesinde yaşananlar da IĞDIR VE AĞRI DAĞI İSYANI isimli kitabımın konusu olmuştu. Iğdır’ın 1932-1953 yılları arasındaki dönemine MAH Müfettişi Hüsnü Bingöl damgasını vurdu. Bu dönemde yaşananları da IĞDIR VE HÜSNÜ BİNGÖL isimli kitabımda yer verdim.

Bu yazı dizisinde özellikle 1950-60 arası yıllarda Iğdır’da yaşananları dikkatinize sunacağım. Ancak on yıllık Demokratik Parti (DP) dönemini daha iyi anlayabilmeniz için yazımı 1945-65 yılları arasını kapsayacak şekilde geniş tutmaya karar verdim. Bu şekilde DP Dönemini daha iyi anlama şansımız olacaktır.

İKİNCİ DÜNYA SAVAŞININ SONA ERMESİ

Yıl 1945. Altı yıldır dünyayı bir uçtan diğerine acımasızca kasıp kavuran korkunç savaş, kesin bir sona doğru yaklaşmaktadır.

9 Eylül 1939 yılında Nazi Almanya’sının Polonya’yı işgaliyle başlayan ve dünyayı Müttefik ve Mihver Devletleri ismiyle bıçak gibi ortadan ikiye bölen savaşta 50 milyonun üzerinde insan ölür. Bu, insanlık tarihinin en ölümcül savaşıdır.

Hitler’in intiharıyla moral gücünü kaybeden Nazi Almanya’sı 5 Mayıs’ta teslim olur ancak Japonya direnmeye devam eder. Japonya’nın karadan işgali halinde büyük kayıplar vereceğini hesaplayan ABD,  başka bir planın peşindedir. Bir yandan, Japonların 7 Aralık 1941 tarihinde Amerika Deniz Üssü Pearl Harbor’a yaptığı ani ve “kalleşçe” saldırının intikamını arzulamakta, diğer yandan da, Japonların örgütsel direnişi ve kamikaze saldırılarına hedef olmayacakve daha az kayıpla Japonya’nın teslimini sağlayacak askeri bir planı uygulamaya koymak istemektedir. Nihayet arzuladığı atom bombaları hazır hale gelmiştir. Little Boy (Küçük çocuk) ve Fat Man (Şişman Adam) ismi verilen iki nükleer bomba sırasıyla Hiroşima ve Nagasaki şehirlerine atılır. Japonlar çaresiz bir şekilde teslim olurlar. Artık dünyada atom savaşları dönemi de başlamış olur.

KOMŞU İRAN

Iran, 1932 yılında iktidara gelen Şah Rıza ile yen bir dönem başlatmak istiyordu. Hitler’in Avrupa’da yükseldiği yıllarda iki ülke arasında Aryan Irkına mensup olma nedeniyle bir yakınlaşma olur, yüzlerce Alman diplomat, askeri personel ve casus İran’a yerleşir. Savaş başladığında, Almanya’nın bu bölgede güçlenmesi Müttefik Kuvvetlerin özellikle bölgede çıkarları olan İngiltere ve Rusya’nın pek de hoş karşılayacağı bir durum değildir. Rıza Şah kendisine yapılan uyarıları göz ardı eder. Bunun üzerine 25 Ağustos 1941 tarihinde Sovyetler ve İngilizler eşgüdümlü olarak İran’ı işgal ederler. İngilizler petrol zengini Kuzistan eyaletini, Sovyetler de Güney Azerbaycan ve Doğu Kürdistan’ı işgal ederek hegemonyalarına alırlar.

GÜNEY AZERBAYCAN MİLLİ HÜKÜMETİ

Sovyetler Birliği Kasım 1945 tarihinde İran’ın Azerbaycan Bölgesinde (Güney Azerbaycan) Azerbaycan Millî Hükümetini kurdurur. Devlet başkanı büyük Azeri düşünürü Seyit Cafer Pişeveri olur.

Seyit Cafer Pişeveri

Yine ünlü Azeri şairi Muhammed Biriya Eğitim Bakanı görevini üstlenir. Tebriz başkent olur. Ancak Azerbaycan Devletinin ömrü uzun olmaz. Sovyetler Birliği Doğu Avrupa’da işgal ettiği bölgeleri tercih eder. İngilizlerle anlaşarak Azerbaycan Milli Hükümetine olan desteğini çeker. İran ve bir anlamda İngiltere, Güney Azerbaycan’ı işgal eder. Azeri vatanseverler çatışmaya ve direnişe devam ederler ama İran’ın düzenli ordusu önünde fazla dayanamazlar. (1946 sonu) Devlet Başkanı Seyit Cafer Pişeveri Kuzey Azerbaycan’a geçer ancak 1947 yılında geçirdiği trafik kazası sonucunda (!) hayatını kaybeder. İran hükümeti, Azerice eğitim veren okulları kapatır.

MAHABAD KÜRT CUMHURİYETİ

Mahabad Kürt Cumhuriyeti Ocak 1946’da Sovyetler Birliği’nin desteğiyle kuruldu. Sovyetler Birliği’nin çekilişiyle aynı yıl içinde İran ordusuna yenilerek yıkıldı. Mahabad Kürt Cumhuriyeti, Birleşmiş Milletler tarafından tanınmamış Kürt devleti olma özelliğini taşır. Bu cumhuriyette, 13 bakanın bulunduğu bir yönetim kurulu oluşturuldu.

Devlet Başkanı Kadı Muhammed

Devlet başkanı Kadı Muhammed idi. Başkenti Mahabad’dı. Mahabad Cumhuriyeti’nin askeri gücünü Herkî ve Şıkaki aşiretleri oluşturuluyordu. Sovyetler Mehabad’daki hükümete 1.200 tüfek gönderir.  22 Ocak 1946’da Mahabad’da Çarçıra Meydanı’nda Mehabad Cumhuriyeti’nin kuruluşu ilan edilir. Sovyetler Şubat 1946’da 5.000 tüfek daha gönderir.

İRAN’DA TARİHSEL KÜRT-AZERİ DOSTLUĞU

3 Mayıs 1946’da Mahabad Cumhuriyeti ile Azerbaycan Milli Hükümeti arasında bir anlaşma imzalandı. İki tarafın topraklarından her birine, tarafların her birinin temsilcileri gönderilecek. Kürtlerin çoğunlukta olduğu Azerbaycan topraklarında Kürt yönetimi temsilcileri, Azerilerin çoğunlukta olduğu Kürt topraklarında ise Azeriler arasında temsilciler bulundurulacak. Ayrıca iki hükümet, ekonomik sorunlarla uğraşacak bir Birleşik Ekonomi Komite kurulması konusunda anlaşırlar. Bu antlaşma gereği gerekli olduğu zaman karşılıklı askeri yardım yapılacak.İran hükümetiyle her türlü görüşmeler, iki hükümetin onayı alındıktan sonra yürütülecekti.

Azerbaycan hükümeti, kendi topraklarında yaşayan Kürtler için eğitim alanında girişimler örgütlemek amacıyla gerekli olan önlemleri almayı üstlendi. Kürt hükümeti İran Kürdistan topraklarında yaşayan Azerbaycanlılar için aynı girişimleri gerçekleştirme vaadinde bulundu.

İki halk arasında tarih içinde yerleşmiş olan dostluk ve iş birliği ilişkilerini bozma denemesinde bulunan ya da onların ulusal birliğine el uzatan, kim olursa olsun, iki halk tarafından cezalandırılacaktı.

NOT: Değerli okuyucular yukarıda açıkça belirtildiği İran’da Kürt ve Azeri dostluğu ve güveni asla sarsılmayacak düzeydedir. Küçük sınır sorunlarını diplomatik yollardan aşmış, iki halkın komşu olarak barış içinde yaşamanın temelleri atılmış, bu güven halen devam etmektedir. Benzer bir durumu maalesef Ermenistan ve Kuzey Azerbaycan arasında görmek mümkün olmadı. En ufak sınır sorunları savaş nedeni sayıldı. Bu düşmanlık bütün nefretiyle halen devam etmektedir. Bu anlamda İran’daki Kürt ve Azeri halklarının yapıcı ve sorunları diplomasiyle aşma iradesi göstermesi, Kuzey Azerbaycan ve Ermenistan devletlerine örnek olmalıdır.

Sovyetler Birliği 9 Mayıs’ta İran topraklarından çekilince 17 Aralık 1946 tarihinde İran ordusu Mahabad’ı işgal ederek Mahabad Cumhuriyeti’ne son verdi. 31 Mart 1947’de Cumhurbaşkanı Kadı Muhammed ve Savunma Bakanı Muhammed Hüseyin Han Seyfi Kadı, cumhuriyetin kurulduğu yer olan Çarçıra Meydanı’nda asılarak idam edildiler. Genel Kurmay Başkanı olarak hizmet veren Molla Mustafa Barzani ve kendisine bağlı 500 savaşçısıyla Nisan 1947’de Kuzey Irak’a döndü. Irak hükümeti Şeyh Ahmed Barzani’yi yakalayarak hapsedince, kendini güvende hissetmeyen Molla Mustafa Barzani bölgeden uzaklaştı, Aras Nehrini aşarak Sovyetler Birliği’ne iltica etti.

Mehabad Kürt Cumhuriyetinin kolay bir şekilde yenilgiye uğramasında en büyük neden kabile bölünmüşlüğü, daha doğrusu kabilelerin liderleri arasındaki çatışma ve çekişmeler ulusal hareketin önünde önemli bir engel olmuştur.

İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI BİTİMİNDE TÜRKİYE

Daha önce yayımladığım Hüsnü Bingöl isimli kitabımda, her ne kadar Türkiye savaşa aktif olarak katılmasa da İkinci Dünya Savaşı boyunca ülke içinde Turancı-Misak-ı Millici görüşlerin çatışma halinde olduğunu yazmıştım. Turancı görüşe ağırlık veren Genel Kurmay Başkanı Fevzi Çakmak, Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa ve diğerleri (o yıllarda ilginç bir şekilde lise ve üniversitedeki gençler ve askerler istisnasız bir şekilde Turancı görüşe yakın durmuşlardır.) Turancı görüşe sahip asker ve siyaset adamları Almanlarla işbirliği yaparak, Turan Devletini kurmak için iyi bir fırsatın doğduğu düşüncesinde idiler.

Fevzi Çakmak Paşa yetkisi olmadığı halde muvazzaf (fiilen görevli) üst düzey subayları Kafkasya cephesine gönderiyor, orada Nazi subaylarla birlikte cepheyi kontrol ediyor, yerinde incelemeler yapıyordu. Nuri Paşa zaten Hitler’in yanından ayrılmıyordu. Kafkasya Savaşları tecrübesi olduğu ve bölgeyi iyi tanıdığı için Hitler’i doğru kararlar alması için yönlendiriyordu.

Mustafa Kemal Atatürk’ün önemsediği Misak-ı Milli kavramına koskocaman Türkiye’de iki kişi sadık kalmıştı: İsmet İnönü ve Hüsnü Bingöl. Savaşın başında ve ortalarında her ikisi de ip üzerinde cambazlık yaparak bir denge politikası yürütmeye çalıştılar ama Almanların yenileceği kesinleşince her ikisi de ileri atılmış, rakiplerini acımasızca yok etmiş ya da görevden almışlardır.  Eğer bu iki şahsiyet olmasaydı Kars-Iğdır-Ardahan, Sovyetler tarafından işgal edilecekti.

İsmet İnönü
  Hüsnü Bingöl
1945 Sonunda Doğu Anadolu ve Kafkasya

Sovyetlerin birinci amacı resimde turuncu renkle gösterilen Kars-Iğdır-Ardahan bölgesini işgal etmektir. Koşullar elverse sarı bölge olarak gösterilen Muş ve Erzurum’a sıra gelecektir.

NURİ KİLLİGİL PAŞA

Enver Paşa’nın kardeşi olan Nuri Killigil, I. Dünya Savaşı’nın sonlarında Azerbaycan’a hakim olan Rus ve Ermeni birliklerinin Müslüman katliamları yapmaları üzerine, Kafkas İslam Ordusu adında Osmanlı, Azeri ve Dağıstan askerlerinden oluşan bir ordu ile Azerbaycan’ı işgalden kurtarma harekâtı başlattı.

Enver Paşa, babası Ahmet Bey, kardeşi Nuri Killigil

Bu ordunun önünü kesmek ve Azerbaycan’ı kontrol eden Rus ve Ermeni birliklerine yardım etmek için İngilizler Bakü’ye küçük bir kuvvet yollamışlardı. Fakat Nuri Paşa’nın komutasındaki Kafkas İslam Ordusu’nun Azerbaycan genelinde büyük destek bulup güçlenmesi üzerine Bakü Muharebesi’nde yenilip buradan çekildiler. 15 Eylül 1918’de Bakü’nün kurtarılmasından sonra ekim ayında bir Osmanlı müfrezesi Dağıstan’a geçerek orayı da Rus işgalinden kurtardı.Ne var ki, Suriye cephesinde, Liman von Sanders komutasındaki Osmanlı Yıldırım Ordular Grubu’nun, Edmund Allenby komutasındaki İngiliz ordusu karşısında Nablus Hezimetine uğraması sonucu Mondros Mütarekesi yapıldı. Mütarekenin ardından, Enver Paşa ülkeyi terk etti. Türkiye, Moskova Antlaşması ile Azerbaycan’ı Sovyetler Birliği’ne terk etmesi üzerine Kafkas İslâm Ordusu da dağıldı.

IĞDIR’DAN İKİNCİ KAÇA-KAÇ OLAYI

Iğdır’da halk arasında Sovyetlerin hücuma geçeceği Iğdır’ı alacağı inancı güç kazanır. Iğdır’ın yoksul halkının kaçacağı bir yer yoktur. Zenginler paralarını daha uzak illere, gerekirse İstanbul’a kaçırma planı yaparlar. Orta halli özellikle Azeri aileler de kafileler halinde Iğdır’dan çıkmak için bir çözüm yolu peşindedirler. Zengin ailelerden üç örnek vermek isterim:

İki kardeşten Hacı Gulem Parlar Iğdır’da kalırken, Hacı Nağdali Parlar yükte hafif pahada ağır ne varsa tüm mal varlığını yanına alıp Ağrı’ya yerleşir.

Aynı şekilde iki kardeşten Bağır Aras Iğdır’da kalırken,  İbrahim Aras yükte hafif pahada ağır mal varlığını yanında götürüp İstanbul’a yerleşir.

İkinci Dünya Savaşı başladığında Nağı Odoğlu her zamanki gibi ailesini korumaya almak ister. Ailesini toplar. Durumu özetler. “Ben bu topraklarda ölmek istiyorum! Sizden bir isteğim Hak vaki olursa beni Iğdır’a gömün!” diye vasiyette bulunur. Hazırlıklar tamamlandıktan sonra Hanımı, Bekir ve Abbas isimli iki oğlunu, Fahriye, Süheyla ve Ayten isimli kızlarını İstanbul’a gönderir. Bekir beraberinde getirdiği parayla İstiklal Caddesinin ünlü mekanı Çiçek Pasajını satın alır. Abbas da adalar da gayrimenkul işlerine girip çıkar.

Nağı Odoğlu, Hüsnü Bingöl’ün kendisini haksız yere itham ederek gönderdiği Erzurum cezaevinde şeker hastalığına yakalanmıştır. Artık hastalığı kabullenmiş ve gereken tedaviyi görüyordu. Koskocaman evde kedileriyle yalnız yaşıyordu. Bir gün öldürücü bir ishale yakalandı. Ağır hasta olduğu haberi gelir gelmez Abbas Odoğlu, İstanbul’dan Erzurum’a uçar. Ne yazık ki Abbas Odoğlu eve gelinceye kadar Nağı Odoğlu vefat edeli 3-4 gün olmuştur. Nağı Odoğlu çok sevdiği hanımı ve çocuklarından uzakta, 1944 yılında 64 yaşında Iğdır’da hayata gözlerini yumdu.

Nağı Odoğlu Iğdır’a gömülmeyi vasiyet etmişti. Iğdırmava mahallesinin eski mezarlığına gömüldü. Bu mezarlığın etrafı açıktı. İçinden hayvan sürüleri geçiyordu. Zamanla ne taş kalacaktı ne de ne de mezar. Bugün Nağı Odoğlu’nun mezar yeri belli değildir.

O yıllar orta halli aileler de kaçış kervanına katılınca Iğdır bir anlamda boşalır. Aslında genel bir değerlendirme yaparsak küçük ölçekli de olsa bu durum Iğdır tarihinde yaşanan “ikinci kaça-kaç” olayıdır.

(Merhum dedem Mehmet Kakioğlu’ndan bizzat dinlemiştim. Sovyetlerin her an Iğdır’a saldıracağı haberleri herkesin kulağındaymış. Savaşta uçaklar önce halı bombardımanı yapar, sonra tank ve asker bölgeye girer. Dedem, Sovyet askerlerinin sivil halka kötü davranacağına inanmıyordu ama uçak bombardımanından da ailesini koruması gerekiyordu. Kirada kaldığı evin bahçesinde derin bir tünel kazar, öyle ki savaş uçakları görünür görünmez tüm aile tünelde sığınmaya hazır beklemektedir.)

DEMOKRASİYE GEÇİŞ VE DEMOKRAT PARTİNİN KURULUŞU

Amerika İkinci Dünya Savaşından zaferle çıkınca, Sovyetler Birliği dışında kalan tüm ülkelerde seçimlerin yapılmasını ve demokrasiye geçişi zorunlu kılmıştır.

II. Dünya Savaşı 1945’te demokrasilerin zaferi ile son bulduğunda Türkiye’de tek şef yönetimi vardı. Bir yandan da II. Dünya Savaşı’nın galiplerinden olan Sovyetler Birliği’nin lideri Stalin, Türkiye’den Kars, Ardahan ve Artvin’i istiyordu. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne karşı Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık’a yaklaşan Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 19 Mayıs 1945 günü yaptığı konuşmada demokrasi arzusuna mecburen yeşil ışık yaktı.

Zaten TBMM içinde bir muhalefetin varlığı, 1945 bütçe görüşmelerinde su yüzüne çıkmıştı. Celâl Bayar, Adnan Menderes, Feridun Fikri Düşünsel, Yusuf Hikmet Bayur, Emin Sazak bütçeye red oyu verdiler. Daha sonra Celâl Bayar, Adnan Menderes, Fuad Köprülü ve Refik Koraltan, CHP Grubu’na Dörtlü Takrir adlı bir önerge verdiler. Önerge ülke ve parti yönetiminde özgürlükçü bir anlayış içeren düzenlemeler yapılmasını öngörüyordu. Ancak Dörtlü Takrir reddedildi (12 Haziran 1945).

Menderes, Koraltan ve Köprülü CHP’den ihraç edildiler (Eylül 1945). Aynı gruptan olan Celâl Bayar ise önce milletvekilliğinden sonra da CHP’den istifa etti. Celâl Bayar, 1 Aralık 1945’te parti kuracaklarını açıkladı. İnönü tarafından Çankaya Köşkü’ne çağrılan Bayar, cumhurbaşkanından gerekli desteği aldıktan sonra 7 Ocak 1946 günü Demokrat Partiyi (DP) kurdu.

Demokrat Parti Amblemi
Celal Bayar
Adnan Menderes

Bunun üzerine İsmet İnönü istemese de 21 Temmuz 1946 tarihinde milletvekili genel seçimleri yapılır. 5 Haziran’da Milletvekili Seçim Yasası değiştirilir ve Cumhuriyet tarihinde ilk defa tek dereceli seçim yapılması üzerinde uzlaşma sağlanır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk çok partili genel seçimi olan bu seçim tek dereceli, açık oy, gizli sayım ve çoğunluk sistemi esasına göre yapılmıştı. Elbette bu saçma bir uygulamaydı. Yani oyunuzu sandık kurulunun önünde açık olarak kullanıyorsunuz, oylama bittikten sonra oy sayımında kimse odaya alınmadan gizli sayım yapılıyordu. Bu durum hiç şüphesiz her türlü şaibeye açık bir durum yaratıyordu.

Bu dönemde Iğdır DP İlçe Başkanı Merhum Eczacı Edip Koçkaya idi. Daha sonra Nurettin Kirmanda DP’ye katılır. Nurettin Kirman DP’ye katılışını şöyle açıklar: “1948 yılında tüzük ve programına inanarak intisap ettiğim Demokrat Partide 1950 yılına kadar en zor şartlar muvacehesinde ve bugün Demokrat Partili geçinen politikacılarla çetin mücadeleler yaparak partili arkadaşlarımla birlikte muhalefette çalıştım.”

1946 yılında CHP İlçe Başkanı da Resul Taner idi. Resul Taner aynı zamanda Ticaret Odası Başkanı idi. Rıza Yalçın Belediye Başkanıydı. Osman Ataman da Halkevi Genel Başkanı idi. Resul Taner siyasetin zirvesindeyken 1950 yılında vefat etti. Belediye seçimlerini Mir Ali Ural’a kaybeden Rıza Yalçın CHP İlçe Başkanı oldu.

EDİP KOÇKAYA

Edip Koçkaya aslen Erzurumlu idi. 1935’li yıllarda Iğdır’a gelip yerleşti ve Emek Eczanesini açtı. Geldiğinde bekârdı. O zamanlar Iğdır’da eczane yoktu. Bir iki tane pratisyen doktor, ufacık ecza dolaplarında bulundurdukları ilaçlarla halka şifa dağıtırlardı.

Edip Bey gelince durum değişti. İlaç sayısı fazlalaştı. Birçoğunu da kendisi bizzat imâl ediyordu. O zamanlar eczacıların birçok ilacı doktorların reçetesine göre yapma yetkileri vardı.İşleri iyi giden Edip Bey, Erzurum’dan “Dayı” diye çağırdıkları bir akrabalarını Iğdır’a yardımcı olarak getirtti. Bu dayının iki baldızı vardı: Rahmetli Aliye Hanım ve Nimet Hanım.

Sarışın güzel Nimet Hanım, hafif işitme özürlüydü. Çok geçmeden kıymetli gençlerimizden Hamza Mızrak’ı kendisine âşık etmeyi başardı. Öğretmen Hamza Mızrak, Nimet Hanım’la evlendikten sonra tayini Ankara’ya çıktı, Iğdır’ı terk etti. Hamza Mızrak Ankara’da vefat etti.

Edip Bey, Aliye Hanım’la evlendi. Bu evlilikten Bertan adlı bir oğlan ve bir de kız çocuğu dünyaya geldi. Kızları Iğdırlı bir hâkimle evlidir.Edip Bey, 1950 seçimlerinde DP’den milletvekili adayı olarak hazırlandığı bir sırada kalp krizi geçirerek vefat etti. Aliye Hanım, kocasının vefatından sonra uzun yıllar eczaneyi tek başına çalıştırdı. Yanında çalışan ve aslen Antalyalı Eczacı Kemal Erkan Bey’le evlenip Iğdır’ı terk etti. Aliye Hanım Antalya’da vefat etti.

Edip Koçkaya

Eczacı Edip Koçkaya, DP ilçe başkanlığı yaptı. 1949 yıllında il kongresi nedeniyle Kars’a doğru yola çıkan Edip Bey, Paslı Hanlarında kızağa binmiş, soğuk havada sürecek uzun yolculuğa hazırlık olur diye bolca konyağı yanından eksik etmemişti. İçkinin dozunu kaçıran Edip Bey, alkol komasına girip vefat etmişti.Edip Beyin, Tasvir Gazetesinde (1948-49) dönemin siyasal durumuyla ilgili olarak yayınlanmış bir makalesi vardı. Edip Koçkaya’dan sonra Nurettin Kirman DP İlçe Başkanı seçildi.

1946 SEÇİMLERİ SONUÇLARI

Cumhuriyet Halk Partisi:  395 milletvekili  (Genel Başkan İsmet İnönü)

Demokrat Parti: 64 (Genel Başkan Celâl Bayar)

Bağımsızlar: 6

Toplam:  465 Milletvekili

Tek dereceli (seçmenlerin temsilcilerini doğrudan doğruya belirlemesine olanak sağlayan bir seçim sistemidir. İki dereceli seçimde ise seçmenler önce ikinci seçmen adı verilen bir grup seçmeni seçerler. Temsilciler daha sonra bu ikinci seçmenler tarafından seçilirdi. Delege seçimiyle karıştırılmamalıdır.), açık oy, gizli sayım ve çoğulcu sistemle yapılan bu ilk demokrasi denemesinde Kars’ın tüm milletvekillerini CHP kazandı. Tarihi önemi olduğu için bu listeyi vermek isterim. Okuyucularıma şunu hatırlatmak gerekir ki çoğulcu sisteme göre bir ilde en fazla oyu alan parti tüm milletvekilliklerini de kazanmış sayılırdı. 1946 CHP Kars Milletvekillerinin listesi şöyleydi:

  1. Fevzi Aktaş
  2. Mehmet Rüstem Bahadır
  3. Ali Akif Eyidoğan
  4. Aziz Samih İlter
  5. Şerafettin Karacan
  6. Esat Oktay
  7. Zihni Orhon
  8. Alay Abdurrahman Azizağaoğlu
  9. Tezer Taşkıran
  10.  Hüsamettin Tugaç

Bu isimler arasında ileride tekrar karşımıza çıkacağı için Tezer Taşkıran ve ailesi hakkında bilgi vermek isterim.

AHMET AĞAOĞLU

Ahmet Ağaoğlu
TEZER TAŞKIRAN

Ahmet Ağaoğlu,1869 yılında Azerbaycan’da dünyaya geldi. İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra İstanbul’a gelip Türk Yurdu ve Türk Ocağı cemiyetlerinin kurucuları arasında yer aldı. Ziya Gökalp, Yusuf Akçura gibi isimlerle birlikte Türkçülük akımının önderlerinin birisi olarak kabul edilir.

Türk siyasetçi, hukukçu, yazar ve gazeteci olarak ün yaptı. 1930 yılında Türkiye’nin ilk çok partili hayata geçiş denemesinde Serbest Cumhuriyet Fırkasının teorisyeni rolünü üstlendi. Liberal bir görüşe sahipti. Kurtuluş Savaşı döneminde Ankara’ya giderek mücadeleyi destekledi. TBMM’de II. ve III. dönem milletvekili olarak görev yaptı. 

1930’daki Serbest Cumhuriyet Fırkasının içindeki ağırlığı, görüşleri ve faaliyetleri ile partinin kurucusu Fethi Bey’in yanındaki en önemli isimdir. Parti kapandıktan sonra aktif siyasetten çekilen Ahmet Ağaoğlu, 1939 yılında ölümüne kadar yazılarıyla milliyetçiliği ve liberal düşünceyi savunmaya devam etmiştir.

Bir kızı Süreyya Ağaoğlu Türkiye’nin ilk kadın avukatıdır. İkinci kızı Tezer Taşkıran Kars Milletvekili olarak iki dönem parlamentoya girmiştir. Oğlu Abdurrahman Ağaoğlu elektrik yüksek mühendisi ve iş adamı idi. Diğer oğlu Samet Ağaoğlu siyasetçi, edebiyatçı ve hukukçuydu. Gültekin Ağaoğlu da tıp doktoru olarak görev yapmıştır.

RESUL TANER

Resul Taner’in doğumu 1901-04 arasında bir yıl olmalı. Doğum tarihi tam belli değildir. Kamerli kasabasında (Bugünkü Ermenistan sınırlarında) dünyaya gelir. Ailesinin maddi durumu iyi olduğundan, okul eğitimi için Moskova’ya gider, lise mezunu alarak diplomasını alıp Kamerli’ye geri döner. Savaş yıllarında tüm kardeşler beraberce Başköy’e göç ederler.

Hacı İbrahim’in vefatından sonra Resul Taner fabrika yönetimini eline alır. 933-36 yılları arasında, basit bir motorla çalışan un değirmenine ek olarak Alman malı bir çırçır fabrikası inşa ettirir. Ayrıca o yıl Iğdır’a ilk Torna-Freze sistemini de getirip kurdu.

1936 yılında da Iğdır’ın o günkü koşullarına göre ciddi yatırım sayılabilecek Çeltik Fabrikasını kurdu.Çeltik Fabrikası diğer iki fabrikayla aynı bahçedeydi. 100 metrekarelik alan üzerine ve tek çatı halinde inşa edilen bu kocaman bina Iğdır’ın en büyük fabrikasıydı.

Almanya’da bir Sanat Okulu tarafında özel olarak iki adet üretilen motorlardan birisi Bombay’a (Hindistan) ikincisi de Iğdır’da kurulan fabrikaya monte edilmişti. Çeltik fabrikasının montajını İstanbul’dan gelen Kaptan isimli bir usta yaptı. Eldeki motor üç fabrikayı (un, çırçır ve çeltik) aynı anda çalıştıracak güçte olmadığından fabrikalar sezona ve ihtiyaca göre sırayla çalıştırılıyordu. Fabrika motoruna bağlanmış dinamo sayesinde 10 kw’lık elektrik enerjisiyle hem fabrika hem de evimizin aydınlatma ihtiyacı karşılanıyordu.

Fabrikanın bakım ve yönetim işi, Kars’tan gelen Rus Petro adlı bir ustaya verilmişti. Rus Petro, bahçenin bir köşesinde küçük bir lojmanda hanımı ve iki kızıyla kalıyordu. Rus Petro’un emrinde ustabaşı olarak çeşitli kimseler görev yaptılar. Bunlar arasında Hafız Taner, Kadir Usta, Müslüm Usta, Rizeli Halil Usta ve 1945-46 yıllarında Bulgar göçmeni Ahmet Usta gibi isimleri saymak mümkündür.

50’li yıllarda fabrika motoru arızalandığından, traktör yardımıyla fabrika bir süre daha ayakta kalabildi. Ailenin traktörü olmadığından, Rıza Yalçın’ın ve sonraki yıllar da Mustafa Akgün’ün traktörü bu iş için kiralanıyordu.

Hacı İbrahim’in vefatından (1933) sonra fabrika hisseleri Mürsel Saita 25%, Kamil Taner 25% ve Resul Taner 50% olarak yeniden düzenlendi.

Mürsel Saita, 1940 yılında kendi hissesini Resul Taner’e satıp aradan çıkınca, Resul Taner toplam hissenin 75%’ne sahip olmuş oldu.Resul Taner 1950 yılının Ocak ayında kalp yetmezliğinden henüz 50 yaşına basmadan vefat etti. Fabrika daha sonraki yıllar Mustafa Akgün’e devredildi.

Resul Taner

Resul Taner, Ticaret Odası ve CHP’ye başkanlık yapıyordu. Bu görevlerini vefatına kadar aralıksız sürdürdü.

RESUL TANER TİCARET ODASI BAŞKANI

Mürsel Saita’nın oğlu Mehmet Ali Saita Ortaokulu bitirdikten sonra, bir yıl (1945-46) süreyle Ticaret Odasında tahsildar olarak çalıştı. Görevi tüccarları birinci, ikinci ve üçüncü sınıf olarak deftere kaydetmek, üyelik aidatını tahsil etmekti. Mehmet Ali Saita’ı o dönemi şöyle özetler:

“Fabrikatörler ve toptan manifatura işinde çalışanlar birinci sınıf tüccar sayılırdı. Bunların sayısı 10-12 kadardı. Iğdır’ın birinci sınıf tüccarları arasında isimlerini sayabileceklerim şunlardır: Resul Taner, Abdürrezak Güneş, Osman Ataman, Parlar kardeşler (Hacı Gulem ve Nağdali), Çağlar kardeşler (Gulemve Hüseyin), Naki Odoğlu, Hüseyin Yaycı, Hacı Ekber Çöllü, Sürmeli kardeşler (Ağacan ve Ağayar), Timur Necilli, Bağır Aras, İranlı bir şirket (Gıda marketi) ve Karadeniz kökenli Ataman soyadlı bir iş adamı.

Haydar Yüksel daha önce vefat ettiğinden (1938) bu listeye dahil değildi. Ayrıca Reşit Keki ve İsmail Şefkatli gibi tüccarların Iğdır Ticaret Odasında kayıtları yoktu.  Ticaret Odası Başkanı Abdürrezak Güneş 1945 yılında vefat edince Resul Taner yeni başkan oldu.

İkinci sınıf tüccarlar arasında Tağı Demirel, Talip Kalafat, Ağa Erkangibi isimleri sayabilirim. Ağa Erkan, Nurettin Kirman’ın kız kardeşiyle evlendikten sonra Kağızman’a yerleşti. Askeriyeye müteahhitlik yapıyordu.

1936-40 yılları arasında Iğdır’da içlerinde Hacı Ekber Çöllü ve Resul Taner’in de olduğu bir gıda şirketi kurulmuştu. Davavekili Zeki Bey’in muhasebeci olarak görev yaptığı şirket bilmediğim nedenden dolayı dağıldı, herkes kendi hissesini alıp ayrıldı.”

IĞDIR’DA SİNEMA (1948)

1946-50 yılları arasında Iğdır’da ekonomik, siyasi ve kültürel anlamda bir hareketlilik yaşanır. Aziz Güney ve Ali Orkun’un birlikte işletmeye açtığı ARAS sineması ilçeye yeni bir ruh aşılar, kültürel bir adımın atılmasına neden olur. Kurucularını rahmetle anıyoruz.

Değerli okuyuclar! Gelecek sefer 1950-55 dönemini ele alacağım. Ancak araya bazı yazılar da girebilir ama sonuçta 1965 yılına kadar olan bir Iğdır Tarihi elinizde olmuş olacaktır.

Toplam Sayfa Ziyareti: 213 - Bugünkü Ziyaret: 1

Mücahit Özden Hun Kitapları