IĞDIR TARİHİ (1945-65) SEKİZİNCİ BÖLÜM: MECİT HUN (2)

Toplu Yazılar

IĞDIR TARİHİ (1945-65) SEKİZİNCİ BÖLÜM: MECİT HUN (2)

Mecit Hun

Yıl 1952.. Mecit Hun 27 yaşında genç ve idealist bir gazetecidir. DİL isimli bir gazete çıkarmaktadır. Iğdır tarihinde bir zamanlar önemli bir yer tutan IĞDIR DEVLET ÜRETME ÇİFTLİĞİ’nin (Bugünkü ismi Kazım Karabekir Tarım İşletmesi) kuruluş müjdesini şu haberle okuyucularına duyurur:

Devlet Üretme Çiftliği (Bugünkü hali)

DİL GAZETESİ 12 Temmuz 1952

YAZAN: Mecit Hun

DİL MINTIKASI AÇILIYOR

Birçok köyleri içine alan ilçenin (yani Iğdır’ın) Başköy (bugünkü Aralık ilçesi) bucağına bağlı DİL mıntıkasında bir üretme çiftliği açılması hususundaki tetkikler (incelemeler) sona ermiş ve keyfiyet (durum) Bakanlar Kuruluna arz edilmiştir. Kararın çıkmasını müteakip (çıkmasından sonra) derhal faaliyete başlanacağını memnuniyetle haber almış bulunmaktayız. Iğdır’ın zirai inkişafında (gelişmesinde) çok büyük rolü muhakkak addedilen (kabul edilen) DİL ÜRETME ÇİFTLİĞİNİN açılmasıyla Iğdır’ın her sahada inkişaf edeceği (gelişeceği) ümit edilmektedir.

***

Devlet Üretme Çiftliği

Değerli Okuyucular!

Devlet Üretme Çiftliği (DÜÇ) niçin önemliydi?Iğdır, DÜÇ’nin kuruluşu ile hayvancılık sektöründe büyük aşama katedeceğini, peynir, tereyağı ve diğer hayvansal ürünlerin paketlenip ülke içinde satışa sunulacağını ümit etmekteydi. Ancak unuttukları önemli bir konu vardı: DÜÇ, hayvansal ürünlerin üretilmesi ve piyasaya sunulması için kurulmamıştı. Aras nehrinin taşkın sularının kontrol altına alınması ve sınır güvenliği (özellikle kaçakçılığın önlenmesi) için kurulmuştu.

Iğdır-İran sınırında kaçakçılar

Iğdır, DÜÇ sayesinde belki hayvansal ürünler anlamında bir zenginlikle tanışmadı ama çok değerli bir şahsiyetin siyaset sahnesine adım atmasına katkı sundu: Bu şahsiyet DÜÇ Müdürü Merhum Ziya Ayrım’dı.

Ziya Ayrım

1920 doğumlu Merhum Ziya Ayrım, Milli Mücadele Kahramanı Şamil Bey’in oğludur.

Milli Mücadele Kahramanı Şamil Bey

Kendi yaşıtları içinde yüksekokul bitiren nadir isimlerden birisidir. Belki bu iki faktör genç Ziya Ayrım’ın ileriki yıllarda siyasette başarılı olması için yeterli olabilirdi. Ancak Ziya Ayrım isminin seçmenin gönlünde yer etmesinin en önemli faktörü DÜÇ Müdürü olarak görev yaptığı yıllarda gösterdiği başarı ve tarafsızlığıydı. Zümrecilikten uzak tavrı, sebatkâr ve çalışkan iş ahlakı, cömertliği ve herkese istihdam yaratmak için gösterdiği samimi gayreti halkın sevgisini kazanmasına neden oldu. DÜÇ’ni Iğdır için bir zenginliğe dönüştürmek için olağanüstü bir gayret sarf etti. Elindeki imkânlar dâhilinde bunu fazlasıyla başardığını söyleyebiliriz.

İsterseniz DÜÇ’nin kuruluş hikâyesini Merhum Ziya Ayrım’ın kendi ağzından dinleyelim:

“Kars’ta Ziraat Müdürüydüm. Bir gün Valiyle, Kars’ın ağaçlandırılması için bir proje üzerine konuşuyorduk.Fidan için Elazığ’a gitmek gerekiyordu. İşin garibi o zaman benim harcırahım 2.5 liraydı, otellerin geceliği 3-4 lira!Valiyi kırmak istemedim, Elazığ’a gittim. İstenen fidanları alıp Kars’a gönderdim.

Elazığ’da dolaşırken İsmail Atalay isimli bir tanıdıkla karşılaştım.Yedek subaylığını yapıyordu. Beni zorla alıp Osmaniye taraflarına götürdü. Portakal bahçeleri, deniz kenarı derken hoşça vakit geçirdik. Kars’a dönmek için trene bindiğimde vagonların askerle dolu olduğunu gördüm. Ortalıkta bir telaş herkes “Iğdır” lafını ediyor:

“Aras taşmış Iğdır su altında kalmış”

Askerler de yardım için Iğdır’a sevk ediliyormuş!

Erzurum’a yaklaştıkça içleri kayık dolu askeri cemselerin (askeri araçların) de sıra halinde Iğdır’a doğru yol almaları işin vahametini ortaya koyuyordu.

Vali ve arkadaşlar beni Erzurum’da karşıladılar. Valiyle birlikte Iğdır’a gittik.Yaklaşık 120 bin dönüm arazi su altındaydı. Sanki bir deniz!Sürekli burada ne yapabiliriz diye kafa yoruyoruz. Bu tartışma ve konuşmalar arasında DÜÇ’in kurulması fikri doğdu.

Aras Nehri su taşkını

Şansımıza o yıl Yasak Bölge (Not: Ağrı Dağı İsyanı nedeniyle Ağrı Dağı, civar köyler ve dil mıntıkası 1930-1952 yılları arasında yasak bölge ilan edilmişti. Mücahit)kararı kalktığından bir günde tapusunu alıp işe koyulduk.

Çiftlik müdürü olarak atandım. Cebimizde para yok. Iğdır kaymakamlığının karşısında, Kahveci İbrahim’e ait evi büro olarak 40 liraya kiraladım.Evin içinde doğru düzgün masa yoktu. Yere kütükler çakıldı, üzerine tahtalar çivilendi, bu şekilde çalışma masamız oldu.

Bir tarafta muhasebeciler diğer tarafta yeni atanmış elemanlar çalışmaya koyulduk. Çiftliğe göndereceğimiz hayvanları da bahçeye doldurmuştuk.

Çiftliğin inşaat işini Ragıp Hacaloğlu üstlendi. Dürüst işini bilen birisiydi. İkinci müteahhit Dr. Abbas Çöllü’nün ağabeyi Hacı Ekber Çöllü oldu.Fakat Hacı Ekber bazı nedenlerden dolayı iflas etti.

(Çöllü Ailesi Kimdir?

Bugünkü Ermenistan sınırları içinde kalan Şöllü Mihmandar köyünden Iğdır’a göç eden rahmetli Meşe Hasan, sonra Hacı oldu.Bu aileyi şöyle sıralayabiliriz: Hacı Hasan Çöllü ve eşi Sakine Hanım;oğulları Hacı Ekber Çöllü, Dr. Abbas Çöllü; kızı, Resul Taner’in eşi rahmetli Sara Taner; kızı Nuri Çöllü’nün annesi Sura Çöllü; bu aileden sayılan rahmetli Kara Halil kardeşi Ali Bey, Salih Çöllü ve Muzaffer Çöllü.Çöllü ailesi yoğunluklu olarak ticaretle uğraşırdı. Bu aileden olan Dr.Abbas Çöllü, Iğdır’ın yetiştirdiği ilk yüksek tahsilli gençlerden birisiydi. Allah cümlesine rahmet etsin.)

Bir yıl sonra çiftliğe taşındık. Tabii Aras nehri üzerinde set yoktu.Her ilkbaharda Aras taşıyor, her tarafı su basıyordu. Bu su baskınlarına karşı 300- 400 kişi hazır beklerdik. Önceleri çalı çırpıyla sonra kum torbalarıyla yapay bir set oluşturduk. Bazı seneler suyu tutmayı başarırdık bazı seneler set patlar, moralimiz sıfır olurdu. Her şeye rağmen ciddi çalışmalar yaptık. 100 bin kavak ektik. Bir Ziraat Okulu açtık. Birçok ziraat teknisyeni yetiştirdik.

Ne yazık ki bugün ne yüz bin kavaktan bir emare kaldı, üstelik okuluda kapattılar.Çiftliği ilk açtığımız yıllarda, en büyük sıkıntılarımızdan birisi de bize iş istemeye gelenleri uygun şekilde karşılamaktı.

Zengin yoksul herkes iş aramaya geliyordu. Çoğu tanıdık. Herkesi memnun etmek mümkün değil!Enver isminde Posoflu bir müdür muavinim vardı. Kendisini çağırdım.

“Hiç kimseye hayır demeyeceksin. Ama işe aldıklarını öyle bir sıkacaksın ki sadece hakiki olanlar dayanabilsin.”

Her gün rapor alıyordum: Bugün 40 kişi işe başladı ancak 6 tanesiikinci gün geldi veya 20 kişi başladı sadece 3 tanesi istekli gibisinden. Bu şekilde sağlam bir kadro oluşturdum.

Sıra bekçi bulmaya gelmişti. Hara müdürümüz dedi ki bekçiyi eskiden bu bölgede eşkıyalık yapmış olanlardan seç!

Kürt İsmail namıyla birini getirdiler. Boyu iki metreyi aşkın… Tam bir insan zebanisi! Uzun bacaklarıyla yürüdüğü zaman omuzları bir o yana bir buyana sallanır, sanki yer yerinde oynardı.Gençlik yıllarında Ağrı İsyanına katıldığı için bölgeyi avucunun içi gibi biliyordu.

Kaymakam da ikide bir bize uğruyor, yardım etmeye istekli,“Ben size ne yapabilirim?” diye kendisini öne atıyordu.

Çiftliğe köpek gerekliydi. Yörenin en cins köpeklerini de “Hane Nado” isminde birisi besliyordu. İnat etmiş kimseye vermiyordu. Kaymakama, “Tek ricam, bu köpeklerden iki yavruyu bize teslim edin” dedim.

DÜÇ İran sınırı üzerindeydi. Kaçakçılık ve hırsızlık olayları sık sık olurdu. Çiftliğin idare binasının temelini attığımız gündü. Bazı ihtiyaçları karşılamak için Erzurum’a gitmiştim.

Dönüşte kötü haberi ilettiler. İranlı hırsızlar 20-30 koyunla köpekleri götürmüşlerdi! Bu olaya canım çok sıkılmıştı.Bekçi İsmail geldi,

“Müdür bey müsaade et gidip onların atlarını ve koyunlarını getireyim” dedi. Ben de çaresiz “Peki!” dedim.

Dev İsmail atına kuruldu, eline silahını aldı, bizi İran’dan ayıran kamışlıkların ve bataklıkların arasında kayboldu. Sürü halinde doğada kendi başlarına otlayan atlara yaklaştı. Sürünün erkek atı (aygır) İsmail’e hücum etti. Boğuşma sırasında İsmail, çevik bir hareketle kendi atının üzerinden azgın aygırın sırtına atladı. Uzun bacaklarını sıkıca vücuduna sardı. Elindeki tüfeğin kabzasıyla da atın kafasına vurup yönünü çiftliğe çevirdi. Sürünün lideri o yönde gidince 14 atlık sürü de kendiliğinden çıkıp gelmişti.

Subaşında İsmail’i merasimle karşıladık. Herkes beğendiği bir atı aldı. İsmail tekrar atı ve silahıyla ayrıldı. Bu defa gidip bir koyun sürüsü getirdi. Çobanlar İsmail’i görür görmez kaçıp gitmişlerdi.

Bu olaylar üzerine İranlılar geldiler. Tabii çoğu yoksul köylüler. Ağlayıp sızlayıp koyunlarını geri istediler. Bir daha karşılıklı hırsızlık olmaması koşuluyla iyi bir pazarlık yapmaya niyetliydim.

Kürtlerde “taşı boşa atma” diye bir gelenek vardır. Ne zaman koca karısını boşamak istese, eline üç taş alır, üç farklı yöne atar, böylece karısından boşanmış sayılır. Bu gelenek bazen de “Yemin ederim bir daha tekrar etmeyecek!” anlamında da kullanılabilirdi.

İranlı muhatabımla karşılıklı oturduk. Bana üç taş getirdiler. Karşılıklı taş atacağız. Yaşlı olan birisi bana itiraz etti. “Bizi kandırıyorsunuz böyle genç müdür mü olur. Bu gerçek müdür değil!”

Onları zor bela gerçek müdür olduğuma ikna edebildim.İranlılarla anlaşma sağlandı. Koyunlarını geri vereceğiz ama yasalara göre her türlü alış verişi resmi kapıdan yapılmak zorunda. En yakın resmi kapı da Doğubayazıt’ta idi!

Zorluklar içinde yavrulamış koyunları sahiplerine geri gönderdik.Bölgede kaçakçılık yaygındı. En değerli eşya da üzerinde Prenses Süreyya’nın resimleri olan çay tabaklarıydı.

Kaçakçılığa karşı oldukça kararlıydım. Çalışanlarıma hep şunu söylerdim,

“Eğer ben bir tane alırsam siz bin tane alın!”

Uzun zaman kaçakçılık benim bölgede etkili olmadı.1957 yılında bir grup müdürle mesleki eğitim amacıyla Amerika’ya gitmiştik. Bunu fırsat bilen yeni bir mühendis kaçak eşya işine merak sarmıştı. Amerika dönüşü bekçi İsmail’i huzuruma çağırttım:

“Git sınırın öte yanındaki köyün muhtarını bana getir!”

Sınır üzerindeki köylerin muhtarlarıyla iyi dostluğum vardı. Amerika’dan getirdiğim hediyeyi uzattım.

“Ben Amerika’da iken bizimkiler sizden kaçak eşya aldılar mı?”diye sordum.

Bir liste uzattı: Yedi semaver, porselen tabaklar vs.

Kalktım ev ev dolaşmaya. Bulduğum semaverleri demirciye gönderip ezdirdim. Yeni evli bir çift vardı. Yıllar sonra bana anlattılar. O gece,bu çift aldıkları porselen tabakları kırmışlar. Bu sefer, “Ya kırıkları bulursa”korkusuna kapılmışlar. Demir bir havanda kırık parçaları un haline getirip tuvalete atmışlar. Komşuları bu taka-tuk sesine meraklanıp geldiklerinde,“Memleketten leblebi geldi de..un ediyoruz” demişler.

Çiftlik müdürü iken sık sık Iğdır’a uğrardım. Gelişimi 10-15 insan umutla beklerdi. Maaşımı ihtiyacı olan dostlarıma dağıtır, eli boş dönerdim.O zamanlar nakit para darlığı vardı, zenginler bile paraya muhtaçtı..

Bir gün ağabeyim Sucu, bana kızdı:

“Yahu senin çoluk çocuğun yok mu ki aldığın maaşı ona buna dağıtıyorsun. Ver bana bunların listesini gidip paraları geri alacağım!”

Listenin başına Dayım Edo Bey, Cimşid Bey, Şeyh Hüseyin Balamir, Cafer Sadık Tezel gibisinden otuz kişinin adını yazdım. Kardeşim listeye yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya hızla bir göz attı, sonra da  “Bunların hiç birisinden para çıkmaz!” diyerekten listeyi fırlatıp attı.

MERHUM ZİYA AYRIM’IN SİYASETE İLK ADIMI (Kendi anlatımından)

Politikaya ilk 1946 yılında Ziraat Fakültesi öğrencisi iken ilgi duymuştum.Mecliste Toprak Reformu yasası tartışılıyordu. Adnan Menderes muhalefet milletvekili olarak Tarım Bakanına şu öneride bulunuyor:

“Ziraat Fakültesi öğrencileri bu tartışmalara izleyici olarak katılsın”

Amaç, ziraat mühendislerinin soruna şimdiden aşina olmalarını sağlamaktı. Biz de arada bir Meclis toplantılarına katılıyor, konuşmaları izliyorduk. Bu münakaşalar sırasında Menderes’ten etkilenmiştim.

Adnan Menderes

1947 yılında mezun olup Kars’a döndüm. 1950’li yıllar boyunca gönülden Demokrat Partiliydim ama seçimlere girmedim.1961 yılındaki seçimlere bağımsız olarak girdim ama çoğunluk sistemi yüzünden seçimi kaybettim.

Muş’ta görev yaptım biraz para biriktirdim.1964 Senato seçimlerine AP saflarında katıldım ama her şeye rağmen para sıkıntım vardı. Muş’ta biriktirdiğim para topu topuna 13 bin lira idi!

Üzerimde yırtık meşin bir ceket, diz boyu çizme var. Bir cip kiraladım.Cipin günlük kirası 85 lira ve benzini bana aitti. Külüstür bir cip… İki gün gidiyor, üç gün arızalanıyor.

Bir gün Aratan yakınlarında cip kuma gömülmüştü. Sağ olsun köylüler omuzlayıp taşıdılar.Ben bu durumda iken rakibim CHP’nin 45; YTP’nin de 15 vasıtası var. İşin kötü yanı, böyle günler para isteyende çoğalır.

Susuz ilçesindeyim. Bir halk âşığı benden yol parası istedi. “Sorun değil, dedim, oyunu bana ver, parayı da git oradaki parti başkanımızdan al”,diyerek CHP Senatör adayı Mehmet Hazer’i işaret ettim. Kafası karışan âşık bana geri gelince kendisine şöyle dedim:

 “Politikada parayla, oy aynı yerde olmaz! Parayı onlardan alacaksın, oyunu da bize vereceksin” dedim.

Seçim çalışmalarım bu tempoyla devam ediyordu. Seçime bir hafta kalmıştı. Kars merkezdeki Karadağ caddesinde aşağı doğru yürüyorum. Yağmurlu bir havaydı. Eski bir subay kaputu üzerimde sıkıntılı sıkıntılı yürüyordum. Arkamda da ellerinde kamçı ve çubuklarıyla iki Terekeme yürüyordu.

Polis karakolunun önüne geldiğimde bana seslendiler:

“Ziya Bey siz misiniz?”

“Buyurun benim ne olacak!” dedim. Köylülerden birisi:

“Biz sana biraz pul (para) yardımı yapmak istiyoruz. Bizim halimize bakma, toklu (koç sürüsü) satmışız durumumuz eydi” dedi.

“Niçin bana yardım etmek istiyorsunuz?”

“Biz, işimiz gereği köy ve kasabaları dolaşıyoruz. Her yerde sizin iyibir insan olduğunuz söyleniyor, ‘İyi bir adamdı ama parası yoktu!’ deniyor.”

“Çok sağ olun”, dedim. “Pula paraya ihtiyacım yok! Bana destek oldunuz ya! İnşallah kazanacağım!”

Ve seçimleri kazandım….

1979 Ekimine kadar Kars Senatörü olarak halkıma hizmet ettim.

Hanım vefat edince köye dönmeye karar verdim. Boş durmak istemedim.

Atatürk’ün adına bir elma bahçesi kurmak için işe koyuldum. Fidanları Yalova’dan güzel bir bahçem oldu.

Turgut Özal

1983 seçimlerinde Turgut Özal bahçeme geldi, ağaçtan bir elma kopardı. Ağacın altında özel bir konuşmamız olmuştu:

“Bu iş sizin üzerinizde! Askerle aranı iyi tut!”nasihatini verdim.

O yıl seçimlere girebilirdim. Fakat veto edilmek korkusuyla müracaatımı yapmadım.

Bir siyaset adamı olarak şu sözlere hep bağlı kaldım:

 “Politika itibar sahibi olmanın yeri değildir, bilakis itibar sahibi olanlar politika yapmalıdır.Politika tarafsız bir şekilde insan yönetme sanatıdır. Tarafı olacağı tek kurum devlettir.”

***

Değerli Okuyucular!

1950’lerden itibaren Iğdır siyasetine giren bir terminolojiden bahsetmek ihtiyacı doğmuştur. Iğdır’da oturan özellikle “O Taylı” olarak adlandırılan Azeri kesim Tuzluca’dan gelip Iğdır’a yerleşen Azerilere, “Dağlılar” diye hitap etmiştir. Her geçen yıl Tuzluca’dan Iğdır’a göç arttığından “Dağlılar” olarak tabir edilen kesimin seçimlerde belirleyici bir rol üstlenmeye başladığını görüyoruz

Tuzluca Dağlarında Azeri Köyü

Gaziler (Pernavut) nahiyesinden Hacı Sefer Yaşar “Dağlı” terimine şöyle bir yorum getirir:

“Iğdır ve oba köyündeki Azeriler bizleri “Dağlı” lakabıyla çağırırlar.Bu kelime her ne kadar ilk bakışta gerçeğe uygun gibi görünse de –çünkü köylerimiz dağ yamacında kurulmuş- gerçekte “geri, uygarlıktan uzak” bir tanımı ima edecek şekilde üstüne basılarak kullanılır. “Onlar dağlı!” demek hor görmeyi anlatır. Halbuki manevi değerler, insan ve doğa sevgisi, büyüklerine saygı ve dayanışma ruhu gibi konularda biz onlardan daha ilerdeyiz. Bu yüzden uygarlığı ve güzel olanı gerçekte biz “Dağlılar” temsil ediyoruz. O halde gerçek dağlı kim, diye sormak isterim.”

Değerli Okuyucular!

Merhum Nurettin Kirman, 1957 yılında öldürülmesine kadar Dağlıların Iğdır’daki temsilci görevini üstlenmiştir.

Nurettin Kirman

Nurettin Kirman’ın vefatından sonra Merhum Ziya Ayrım bu boşluğu doldurmak için siyasi atağa geçer. Bununla ilgili Cengiz Ekinci’nin yayınladığı EKİNCİ gazetesindeki iki habere yer vermek isterim:

EKİNİCİ GAZETESİ (23 Eylül 1957)

Cengiz Ekinci

DP’NİN KUMANDA HEYETİ TELAŞ İÇİNDE

YAZAN: CENGİZ EKİNCİ

DP’nin başındaki malum (bilinen) simaları şu günlerde meşgul eden tek mesele Ziya Ayrım’ın adaylığı durumudur. Lâtif Aküzüm ile Ziya Ayrım’ı aynı listede gösterebilecekler mi? Buna imkân tasavvur (hayal) edilemeyeceğine göre Ayrım’ın feragati (vazgeçmesi)temin edilebilecek mi? Ziya Ayrım seçime girmek kararında ısrar ederse Lâtif Aküzüm’ün ahvali (durumu) nice olacak?

Ayrım’ın fikir ve karar sahibi bir genç olduğunu bilenler boş sözlerin kendisini tesir etmeyeceğini belirtmektedirler.

EKİNCİ GAZETESİ (30 Eylül 1957)

ZİYA AYRIM, KAYINBİRADERİ LÂTİF AKÜZÜM TARAFINDAN ATLATILDI

YAZAN: CENGİZ EKİNCİ

Üç yıl vilâyetimizde (Kars merkezde) Ziraat Müdürlüğü yaptıktan sonra Iğdır’ın iktisadi veçhesini (yönünü)değiştiren Dil Çiftliğini kurup müstahsil (verimli) hale gelmesinde büyük emek ve gayreti olan bu ve diğer hizmetleri itibarıyla de vilâyetimizde takdir ve sempati toplayan Ziya Ayrım, bilindiği gibi kuvvetli durumuna güvenerek Milletvekili seçimlerine DP’den adaylığını istemek suretiyle katılmış bulunuyordu.

Şu da vardı ki, DP’de yetişen diğer bütün gençlerin olduğu gibi ZiyaAyrım’ın da önünde esen bir Lâtif Aküzüm, bir Abbas Çetin köprü başını işgal etmiş bulunuyorlardı. Üstelik Latif Aküzüm, Ayrım’ın kayınbiraderiydi ve öteden beri Ziya Ayrım’ın muhiti (çevresi) sayesinde politik bir varlık olarak kendisini tanıtmasına rağmen söz sırası gelen her yerde kendi tabiriyle “Ben varken Ziya kim oluyor, esasen Tuzluca benimdir” diyerek iktisap ettiği (kazandığı) aile ve muhiti (çevresini)küçümsemekte devam ediyordu. Bu defa Ziya Ayrım’ın adaylık bahsinde de aynı noktayı nazardan (bakış açısından) hareket etmiş, Abbas Çetin’in desteklenmesi neticesinde eniştesini kati surette (kesinlikle) atlatmıştır.

DP adayları içerisinde listeye ithal edilenlerin çoğunu sürükleyip seçim kazanmaya amil olabilecek (neden olabilecek)bir kuvvette bulunan Ziya Ayrım’ın atlatılması bütün vilayette hayret ve hoşnutsuzluk yaratmıştır.

DP listesine muhtelif kombinezonlar (düzenlemeler) sayesinde girenler Ziya Ayrım’dan mahrum olmanın acısını çok çekeceklerdir.

(Burada okuyucularımın dikkatini bir noktaya çekmek isterim. Daha önceki yazılarımda Iğdır siyaset sahnesinde O Taylı-Bu Taylı çekişmesine yer vermiştim. Yukarıdaki gazete haberinde de açıkça görüleceği gibi O Taylı grubun temsilcilerinden Abbas Çetin ve Latif Aküzüm’ün, Bu Taylı veya “Dağlı” olarak niteleyeceğimiz Ziya Ayrım’ın önüne nasıl zorluklar çıkardığını açıkça görebiliyoruz. Mücahit)

***

(Mecit Hun, Ziya Ayrım’ın DÜÇ’de yaptığı çalışmaları takdirle karşılar ve gazetesinde bu konuyla ilgili olarak bir makaleyi kaleme alır. Mücahit)

PAMUKOVA GAZETESİ (14 Mart 1955)

IĞDIR ÜRETME ÇİFTLİĞİNDE ZİRAİ ÇALIŞMALAR

YAZAN: Mecit Hun

Şimdiye kadar su baskınlarına maruz kalan Çiftlik arazisi 6 kilometre uzunluğunda muazzam bir setle tahtı emniyete (emniyet altına) alınmış ve çeltik ekimini müteakip fennî (bilimsel) sulama için alınacak tedbirlerden önceki sulamalar santrifüjler ve mevcut imkânlar nispetinde hazırlanan kanallar vasıtasıyla yapılacaktır.

1955 çalışma programına 50 dekarlık bir kavaklık ihdası (oluşturulması) da konulmuş ve ayrıca 2000 adet dişbudak (bir çeşit ağaç) dikilmiştir. Çiftlik muhitine (bölgesine) Iğdır Ziraat fidanlığından temin edilen aşılı meyve fidanları dikilmektedir.

Turfandacılığı (mevsiminden önce veya sonra sebze ve meyve yetiştirme) tecrübe maksadıyla yapılan sıcak yastıklara icap eden sebzeler ekilmiş ve şose ameliyesi (çalışması) için yer hazırlığına girişilmiştir.Bunlara ilâveten yol inşaatı da hızla devam etmektedir. Çiftlik dahilinde 15 kilometrelik ana yol ile buna amut tali yollar ve Çiftliği Başköy nahiyesine bağlayan 26 kilometrelik şose ikmal edilmiştir. Çiftlik emrinde çalışan bir greyder diğer lüzumlu yolların ikmaline çalışmaktadır.

Hasılı, baştanbaşa sazlık, bataklık ve vahi bir toprak parçası olan“Dil” bugün muazzam bir istihsal merkezi haline gelmek üzeredir. İki senede 20.000 dönüm arazisi ekime müsait hale getirilmiş ve bir o kadarı da ıslah edilerek çayıra ifrağ edilmiştir (çevrilmiştir).

Başta Müdür Ziya Ayrım olmak üzere her türlü tabii mânilere (engellere) göğüs gererek en nâmüsait (uygun olmayan) şartlar tahtında bile çalışmaktan ve tabiatla mücadele etmekten çekinmeyen çiftlik personelini ne kadar taktir ve tebrik etsek yeridir.

***

(Mecit Hun bu kez Iğdır’daki fuhuş sorununa el atar ve gündeme taşır. Mücahit)

FUHUŞ VE MÜCADELE  (21 Ekim 1952)

DİL GAZETESİ

YAZAN MECİT HUN

Nüfusu henüz 8-10 bini bulmayan ilçemizde birer ahlaksızlık yuvası haline gelmiş yüzlerce fuhuş evinin hali faaliyette bulunduğu teessüfle(üzüntüyle) bilinen bir hakikattir.

Halfeli ve Melekli caddeleri ile kısmen diğer mahallelerde aleni bir şekilde yapılan bu iffet (namus) ticaretinin mücadelesiz kalması her an namuslu aileler için bir tehlike halini almakta ve diğer tarafta bir hastalık yuvası halinde devam edip gitmektedir.

Bilhassa henüz yetişen gençlerimizin ahlaki durumlarının inkişafı (gelişimi) üzerinde menfi (olumsuz) bir rol oynayan bu halin devamı gözden kaçmamakla beraber ilgililerin alakadar olmayışı da adeta bu ahlaksızlığı teşvik etmekte berdevamdır (sürüp gitmektedir).

Zannedersek zabıta vakalarının (olaylarının) çoğu da buranın mahsulüdür (ürünüdür).Vazifesi bu hususlarla ilgili, ilçede bir de fuhuşla mücadele komisyonumuz var. Mevcudiyetini bugüne kadar hissettirmeyen bu komisyon ya olan bitenden haberdar değil veya vakalara göz yummaktadır.

İlçe için ciddi bir tehlike ve rezalet halini alan bu vaziyetin önlenmesi artık hepimiz için ciddi bir vazife halini almıştır.

***

(Şimdi de dönemin telefon durumuna bir göz atalım. Mücahit)

DİL GAZETESİ (22 Ekim 1952)

YAZAN: MECİT HUN

TELEFON DERDİMİZ

Yaşadığımız asırda (yüzyılda) bütün muhabere (haberleşme) vasıtaları meyanında (arasında) telefonunda en elzem (gerekli) ve su götürmez bir ihtiyaç olduğu inkâr edilemez.

Birkaç defa Kars veya Karaköse(Ağrı) ile muhabere etmek (haberleşmek) üzere bizim postaneye uğradık. Doğrusunu söylemek lazım gelirse muhabere (santral) memurunun saatlerce ter dökerek istediğim mahreci (adresi) çıkarmaya çalışması hem pişman olmamıza sebep oldu ve hem de bizi haklı olarak düşündürdü.

Medeni dünyanın telsiz ve radar gibi vasıtalarla muhabere ettiği (haberleştiği) şu devirde bizler en yakın bir yerle telefon muhaberesinden (haberleşmesinden) mahrum bulunmaktayız.

Çalışkan ve sebatkâr muhabere memurlarımızın mevcudiyetine rağmen Nuh nebiden kalma tesislerimizden istifadeye artık imkân kalmamıştır.

Sayın Valimizde birçok seyahatlerinde bu noksanlığı yakından hissetmiş ve lüzumu kadar malzeme göndermeyi vaat etmiştir.Iğdır gibi her bakımdan mühim bir ilçe merkezinin her an telefon muhaberesine (haberleşmesine) muhtaç olacağı tabii olduğuna göre ilgililerin biraz ilgi göstermesi galiba meseleyi kısmen de olsa halledebilecektir.

***

(Mecit Hun, DİL gazetesinde şiiri özendirmeyi ihmal etmez. Mücahit)

DİL GAZETESİ ( 24 Ekim 1952)

ŞİİR KÖŞEMİZ

IĞDIR ADI DİLİMDEDİR (Ramiz Özler)

İndim Sürmeli çukura,

Gözlerim boyandı nura,

Gönül bağladım Iğdır’a,

Meyve dolu bağlar gördüm.

Burda çarpar Türk’ün bağrı,

Sinek, Zor, Köroğlu, Ağrı,

Yeşil tepeler ve sağrı,

Karlı, yüce dağlar gördüm.

Iğdır’ın toprağı inci,

Doludur pamuğu, pirinci,

Kalbime verdi sevinci,

Aras suyun çağlar gördüm.

Kefşene vardım göreyim,

Yarın saçını öreyim,

İsterse canım vereyim,

Yâri pambuğ kâğlar gördüm.

Iğdır adı dilimdedir,

Ramiz der şiirimdedir,

Yeşilliği gülümdedir,

Gönülcüğüm ağlar gördüm.

***    

(Mecit Hun, 1952 yılında Millet Partisi Iğdır İlçe Başkanıdır. DP, iktidara geldiğinin birinci yılında (yani 1951’de) Tekirdağ Milletvekili Şevket Mocan’ın Meclis kürsüsünden seslendirdiği “Boraltan Köprüsü” iftirasıyla İsmet İnönü’yü idam sehpasına göndermek ister ancak Ordu içinde rahatsızlık ortaya çıkınca bu teşebbüsünden vazgeçer. Ancak DP İktidarı, 1952 yılından itibaren CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’ye karşı suikast ve linç girişimlerini el altından tezgâhlar. Mecit Hun, DİL gazetesinde böyle bir olaya yer verir.

Şevket Mocan

Daha sonra göreceğiz ki DP İktidarı, sivil güçleri harekete geçirerek 1957-60 yılları arasında Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ilk ve son FAŞİZM denemesinde bulunacaktır. FAŞİZM, tanımı gereği siyasi bir partinin sivil milis güçlere dayanarak iktidarı ele geçirmesi veya iktidarda iken sivil milis güçleri örgütleyerek muhalif güçler üzerinde baskı oluşturmasıdır. Askeri darbeleri Faşizm saymak doğru değildir çünkü Mussoloni ve Hitlergibi Karagömlekliler ve SS (Volksstrum) yapısında sivil milislerden oluşan bir gruba dayanarak iktidarı ele geçirmezler.Askeri darbeleri, baskıcı ve otoriter rejim olarak değerlendirmek daha uygundur. Sivil milis güçlere dayanarak iktidara gelmezler darbe yaptıktan sonra da sivil milis güçler oluşturmazlar.Mücahit)

DİL GAZETESİ ( 2 Aralık 1952)

İKTİDARDAKİ ZİHNİYET

YAZAN: Mecit Hun

Mecit Hun

Balıkesir ve Manisa hadiselerinden sonra Malatya’daki suikast hadisesi zihinleri yeniden kurcaladı.Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı İsmet İnönü’yü Balıkesir’e sokmamak için bazı cahillerin silahlı mukavemetini (direnişini) alelade bir hadise olarak kabul edenler Malatya hadisesinden sonra bu fikirlerinden rücu ederek (geri dönmek) siyasi saik (neden) aramak mecburiyetinde kaldılar.

Bilhassa bu hareketlerin mesulü (sorumlusu) kabul edilen iktidarın Balıkesir ve Manisa hadiseleri dolayısıyla meclise verilen önergeleri reddetmesi iktidarın mesuliyet (sorumluluk) derecesini bir kat daha artırmıştır.

(Millet Partisi Iğdır İlçe Başkanı Mecit Hun, başka bir makalesinde yine DP tarafından organize edilen ve derinden derine yükselen faşizmin ayak seslerinin bir bakıma habercisi gibidir. Mücahit)

DİL GAZETESİ (3 Aralık 1952)

BİZDE MUHALEFET

YAZAN: Mecit Hun

 Çok partili demokrasi rejiminin tabii bir neticesi olarak, 14 Mayıs 1950 seçimleri sonunda 27 senelik iktidarı kaybeden CHP hükümeti büyük bir vakar (ağır başlı) ile DP’ye teslim etmekle siyasi olgunluğun en iyi bir örneğini vermiş ve dünya demokrasi âlemine parmak ısırtmıştı.Serbest ve dürüst bir seçim sonunda gösterilen bu siyasi olgunluk Türk milleti için hakiki bir iftihar vesilesi idi.

Fakat DP iktidarının acemi siyaseti, en iyimser düşünen vatandaşları dahi kısa bir zamanda kendisinden soğutmakla, demokrasimiz için beslediğimiz iyi ümitleri inkisara  (kırılmaya)uğrattı.Türk camiasının yüzde 40’ından fazlasını teşkil eden muhalifler,sanki bu memleketin evladı değilmişler gibi kanunsuz muamelelere tabii tutuldular. Kendilerine her sahada müşkülat (zorluk) gösterildi. Muhalefet, kanunun himayesi (koruması) ve siyasi teminattan tecrit edildi (soyutlandı) . Velhasıl (sözün kısası) 14 Mayıs 1950’te hayal ettiğimiz demokrasi idaresi Demokrat Parti şeflerinin takip ettiği siyasetle masal oldu.

Demokrat Partinin her türlü baskı siyasetine rağmen bugün kuvvetli bir muhalefet vardır. Hatta DP iktidarına bütün Türk milleti muhaliftir. DP şeflerine sorarsanız muhalefet denen bir şey görmediklerinden bahsederler.Bizde muhalefet var, sözlü soruları cevaplandırılmaz.Bizdeki muhalefetin teklif ve önergeleri Büyük Millet Meclisine gelmeden DP grubunda reddedilir.

Muhalefet sözcüsü olan gazetelere kanuni hakkı olan resmi ilanlar verilmez ve muhalefetin susturulmasına çalışılır.

Muhalefet miting ve toplantılarına sopalı, silahlı unsurlar sevk edilerek söz hürriyetine mani olunur. Muhalefet genel başkanları memleket içinde teminatlı (güvenli) seyahat edemezler. İktidar isterse tertipli (planlı) müdahalelerle muhalefet genel başkanını Balıkesir’e sokmayabilir.Bizdeki muhalefeti bertaraf etmek için hiçbir kanun devletinde görülmemiş usullerle kanun teklifleri yapılır.

Bizde muhalefet her sahada iktidarın kanunsuz müdahalesi altındadır. İktidar isterse muhalefet başkanını yurt dışına sürebilir ve hatta Adnan Menderes’e kalırsa iki satırlık bir kanun ile milletin yüzde 40 reyini alan muhalefet amme (kamu) hizmetlerinden uzaklaştırılabilir.

Adnan Menderes

Bizdeki muhalefet ne söylerse söylesin iktidara göre yalandır.Asayişin olmadığını kendisi de bilir, fakat muhalefet tarafından ileri sürüldüğü için memleket için tehlikeli de olsa kıymet verilmez.Devlet radyosu iktidar partisinin propaganda organı imiş gibi başbakan ve bakanların propaganda nutuklarını yayarken, muhalefet partileri Büyük Millet Meclisinde dahi konuşmaktan men edilir.

İşte bizdeki muhalefet bu şartlar altında çalışmaktadır. Bu durum karşısında iktidarın bahsettiği demokrasi masal değil de nedir?

***  

(Kürt Sorunu 1953 yılından itibaren Türkiye’nin gündemine girer. Mecit Hun, sahibi olduğu gazetesinin imkânlarını kullanarak Kürtlerin haklarını savunmak için arkadaşlarıyla birlikte bir yazıyı kaleme alır. 1959 yılındaki ünlü 49’lar olayından altı yıl önce Kürt Sorunu karşısında Mecit Hun’un bu dik duruşu ve özgüveni Doğu ve Güney Doğu Anadolu basınında bir ilktir. Mücahit)

DİL GAZETESİ (12 Ocak 1953)

HÜRRİYET GAZETESİNE TEPKİ DEVAM EDİYOR

YAZAN: Mecit Hun

3 Ocak tarihli Hürriyet Gazetesinde zümreciliği (ayrımcılığı) hedef tutan başyazı münasebetiyle dün de telgraflar çekilmiştir.Tüccardan Musa Malgaz, Aziz Güney, Süphan Güneş, Sait Zor,Cihangir Turan, Cemalettin Güneş ve DİL gazetesi sahibi Mecit Hun tarafından müşterek (ortak) imzayla Başbakan Adnan Menderes, Zafer Gazetesi, Diyarbakır Mebusu Mustafa Ekinci ile Büyük Millet Meclisi Başkanlığına çekilen telgraf aşağıdadır:

“3 Ocak 1953 tarihli Hürriyet gazetesinde başmakale olarak Sedat Simavi imzasıyla kaleme alınan ‘Kurşuna Dizilenler’ başlıklı yazıda Diyarbakır ve çevresinde sebepsiz olarak kurşuna dizilen vatandaşların mesulleri (sorumluları) hakkındaki takririne (anlatışına) temas edilerek muhterem Menderes’i tahrik eden (kışkırtan) amiller (etkenler)arasında Kürtlük meselesiyle hatırı (ilişkisi) bulunduğu belirtilmektedir.

Sedat Simavi(Gazeteci, yazar ve karikatürist. Hürriyet gazetesinin kurucusu.)

Tefrikacı (ayrımcı) ve zümreci bir gaye ile kaleme alındığına kani bulunduğumuz  (inandığımız) bu yazının Türk basınında ve bilhassa Hürriyet gibi yüksek tirajlı bir gazetede neşredilmesi (yayınlanması) Türk milletinin milli bütünlüğü ile kabili telif (uygun değildir) değildir. Bahusus (özellikle)aynı yazıda birkaç Kürt yine isyan ederlerse aynı kol aynı yumruğu onların beynine indirmekle vazifelidir, tehdidi hükümet adına Sedat Simavi’nin lüzumsuz bir ihtarı mahiyetini (uyarı niteliği) arz etmektedir. Türklük-Kürtlük tefrikasının (ayrımcılığının)  çoktan tarihe karıştığı şu sırada hiçbir sebep mevcut olmaksızın aynı mevzua (konuya) münevver (aydın)  gazetecilerimiz tarafından avdet edilmesi (geri gelinmesi), Şarkın bir hudut kasabası olan Iğdır’da “çirkin” tabiriyle vasıflandırılmaktadır. Bu yazı Simavi’nin tabiriyle birkaç Kürdü değil, milyonlarca vatandaşı teessüre (üzüntüye) gark etmiştir (sevk etmiştir). Hatırımızdan dahi geçmesini arzu etmediğimiz tefrikacılığın (ayrımcılığın) münevver (aydın) kalemler tarafından hortlatılmasını şiddetle protesto eder, Halk Partisi devrinin Cevdet Kerimleri siyasetini takip eden Simavilerin kül (bütün) halindeki milli bağlılığımıza menfi (olumsuz) tesir yapamayacaklarını saygılarımızla arz ederiz.”

Cevdek Kerim İncedayı

(Not: Yukarıda sözü geçen Cevdet Kerim’in tam ismi Cevdet Kerim İncedayı’dır. CHP Milletvekili (eski Bayındırlık Bakanı) iken Ocak 1949 tarihinde şöyle bir cümle kurar: “Ben bu bölgelere gittiğimde, birtakım kimselerle öğrencilerin tercümanlık yapması sayesinde konuşabildim. Onları şimdi serbest bırakırsak oylarını ya Hasso’ya ya Memo’ya verirler. Büyük Millet Meclisi’ne Hassoların Memoların dolmasına sizin vicdanınız razı olur mu?”  Mücahit)

MECİT HUN’UN ŞARKIN DİLİ GAZETESİ

Şarkın Dili gazetesi Iğdır’ın beşinci, Mecit Hun’un üçüncü gazetesidir. Iğdır’da pedal tekniğiyle çıkan ilk gazete onurunu taşır. Gazete,Iğdır’da 98 sayı çıktıktan sonra Ağrı merkeze nakleder.6 Eylül 1953 tarihli Şarkın Dili, bu nakil işinin nedenlerini şöyle açıklar:

“Gazetemizin birinci derecede gayesi Şark’a (Doğu’ya) hizmettir. (…) Iğdır,coğrafi mevkii itibarıyla gazetemizin asıl gayesi olan Şark’a lâyıkıyla hizmet imkânlarının büyük bir kısmını ortadan kaldırıyordu. Bilhassa kışaylarında kendisini bariz bir şekilde hissettiren seyahat güçlüğü, Şark vilâyet ve kazalarının dertlerini, ihtiyaçlarını, zamanında tespit ve faydalı olabilmek için de derhal ele almayı imkânsız kılıyordu. Diğer taraftan gazetemizin kuruluşu sırasındaki karar, esasen Karaköse’de(Ağrı’da) intişar etmek (yayınlanmak) olduğu halde, makine ve malzemenin gelişini takip eden günlerde zuhur eden (ortaya çıkan)  bazı hâdiseler dolayısıyla Iğdır da faaliyete geçmek mecburiyetinde kalınmıştı. Mecburiyet halinin nihayete erdiği ilk gün, gayeye hizmet etmekten kısmen de olsa uzak bulunduğumuz günlerdeki ziyanı da telâfiye (yok etmeye) bütün gücümüzle çalışmak, güzel Karaköse ve çok muhterem okuyucularımızın esirgemedikleri teveccühe (ilgiye) lâyık olmak için kendimizi memleket hizmetine vakfetmek üzere derhal Iğdır’dan ayrıldık.”

DİL gazetesinde yazan Hamza Mızrak ve Eczacı Cengiz Sümer,ŞARKIN DİLİ yazı ailesinde kalmaya devam ederler. ŞARKIN DİLİ gazetesine asıl ağırlığını veren kalem hiç şüphesiz Cezmi Öztekin’dir. Sonraki yıllar Iğdır PTSK Birlik Genel Müdürü olacak Cezmi Öztekin,ciddiyeti ve analiz yeteneğiyle dikkat çekicidir.Ayrıca, Süleyman ve Naci Kutlay kardeşler de güçlü ve akıcı kalemleriyle bölgenin sorunlarını sütunlara taşırlar.Gazete birkaç el değiştirdikten sonra 1 Ocak 1954 tarihinde yayın hayatını sonra erdirir.

Dr. Naci Kutlay (Mecit Hun’un çıkardığı Şarkın Dili gazetesinde ilk makalesini yayımlar)

ŞARKIN DİLİ GAZETESİ  (7 Eylül 1953)

YAZAN: MECİT HUN

DOĞU HAKKINDA NE DÜŞÜNÜYORLAR?

(Değerli Okuyucular! Aşağıdaki yazı 28 yaşındaki genç Mecit Hun tarafından kaleme alınmıştır. Mecit Hun’un, büyük bir cesaretle Doğu’nun (bugünkü anlamda Kürtlerin yaşadığı coğrafyanın) sömürge muamelesi gördüğünü kaleme alan ilk Kürt aydını olması dikkat çekicidir. Doğu ve Güneydoğu’nun sömürge olduğu iddiası 17 yıllık bir aradan sonra İsmail Beşikçi tarafından tekrar öne sürülecektir. Mecit Hun bununla yetinmez Kürtleri mağara insanı gibi tasvir eden Mıstık dergisini de hedef tahtasına koyar. Mücahit)

Cumhuriyet Gazetesinin Doğuda yaptırmakta olduğu röportaj,günlerden beri bütün Türkiye’de ibretle okunmaktadır. Röportajı yapan Yaşar Kemal’e bir bakıma müteşekkiriz. Çünkü Doğunun durumunu efkârı umumiyeye (kamuoyuna) bütün çıplaklığı ile aksettirmekle bizlere büyük yardımları dokunmaktadır. Doğulu olarak biz, dertlerimizi söyleye bilmeye zaten yeni yeni başlayabildik. Yakın tarihe kadar Doğunun dertlerinden bahsetmek şöyle dursun bu diyarın evlâdı olmak da suçtu. Asırlar boyunca en ufak bir alâka görmeyen, kelimenin ifade edebileceği en kuvvetli manasıyla yalnız ve yalnız istismar edilen, daha dün denecek kadar yakın bir zamana kadar tam bir müstemleke (sömürge) muamelesi gören Doğu hakkında bugün, Cumhuriyet Gazetesi röportaj muharriri (yazarı) YaşarKemal’in kaleminden çıkanlar ne yazık ki kısmen de olsa acı bir hakikati ifade etmektedir.

Yaşar Kemal

Evet, Doğu’da mağara çoktur. Mağara gibi oyuntularda yaşayanlar da belki mevcuttur. Cumhuriyet Gazetesi röportaj muharririnin (yazarının) Türkçe bilmeyenlere rastladığı, beraberinde tercüman dolaştırmak zorunda kalmış olması da muhakkaktır. Biz Türkiye’nin en mümtaz (seçkin) gazetelerinden biri olan Cumhuriyetin sütunlarına sadece bunları değil, Doğuda gördüklerinin sebepleri üzerinde durarak bu halin önüne geçilebilmek için ne şekilde hareket edilmesi icap ettiği hakkında ki görüşlerini de almayı istiyoruz. Bu arzumuzun, dertlerimizi bugünkü iktidara duyuramadığımızdan değil, memlekete hizmet için çıkan bir gazetenin asıl vazifesi icabı (görevi gereği) böyle hareket etmesi lâzım geldiğine inandığımızdan ileri geldiğini mezkûr (adı geçen) gazetenin bilmesi yerinde olur.

Gazetemizin Iğdır’dan Karaköse’ye intikali (taşınması)sırasında tadili faaliyet(değişiklerin meydana geldiği) ettiği günlerde elimize geçen 28 Ağustos 1953 tarih ve 54 sayılı 20. Asır mecmuasında,Mıstık’ın kaleminden çıkan ve birkaç mağara önündeki taş devri insanlarını andıran birkaç insan karşısında modern bir bina halinde yükselen “Doğu Üniversitesi” tablosunu irae eden (gösteren) karikatürü,muhterem okuyucularımızdan kısmı azamisinin (çoğunluğunun) gördüğü muhakkaktır.

Mıstık’ın kim olduğu bizce haizi ehemmiyet değildir (önemi yoktur) tabii. Kendisini müdafaa etmek lüzumunu hissederse bir gün, bu zatın o zaman nasıl bir ifade kullanacağı hususu da bizce bir kıymet ifade etmekten uzak kalacaktır. Bizi düşündüren, bizi üzen ve Cumhuriyet Gazetesinin Doğuyu mağaralar diyarı olarak göstermesi ne de Mıstık’ın, Doğu’ya üniversiteyi lâyık görmeyen karikatürüdür. Bunlar, esasa nüfuz edilemeden, katiyen (kesinlikle) samimiyetten mahrum hislerin tezahüründen (ortaya çıkmasından) başka bir şey olmaktan ileri gidemeyeceği için sadece kendilerini gülünç duruma düşürecektir. Biz bunlara değil, bu insanların Doğu hakkında neden böyle düşünebildiklerine ve yalnız noksan taraflarını teşhir etmek gayesiyle büyük külfetlere (zahmetlere) katlanabildiklerine hayret ediyor, üzülüyoruz.

ŞARKIN DİLİ (14 Eylül 1953)

HİZMET VE KARŞILIĞI

YAZAN: Mecit Hun

Bu memleket ve bu memleket içerisinde bilhassa Doğu Anadolu,kabul etmek lâzımdır ki çok bakımsız kalmıştır. Cumhuriyet devrinin Garbi (Batı) Anadolu’da büyük işler yaptığı, birçok şehirlerimizi mükemmel denilebilecek şekilde imar ettiği, yol, su, elektrik mevzularında bir hayli işler yaptığı inkârı mümkün olmayan hakikatlerdir.

Fakat Doğu için bu böyle olmamıştır maalesef!..Türkiye için asırlardan beri devam eden lâkaydi (umursamazlık), Cumhuriyet devrinde Doğu Anadolu’ya intikal etmek (devretmek)  suretiyle 1950’ye kadar bütün haşmetiyle devam etmiştir.

Doğu, o kadar kendi haline bırakılmış, o kadar hor görülmeye başlamış, Doğulu o kadar Garplıdan (Batı Anadoluludan)  başka bir varlık olarak mütalâa edilmiş (anlaşılmış) ve hususi bir muameleye tâbi tutulmuştur ki, bugün hâlâ o mehuz (ödünç alınmış) zihniyetin kırıntılarına çok az da olsa tesadüf edilmektedir. Ama artık Doğulu bunlara üzülmüyor, icap ettiği zaman dili ile de kalemi ile de o zihniyetin zebunu olmakta  (sevmekte) devam eden bedbahtlara (kötü niyetlilere) gerekli dersi verebiliyor.

Demokrat Parti iktidarının Şark-Garp zihniyetini ortadan kaldırmak için bütün enerjisi ile çalıştığını ve bu çalışmasının semeresini (istenilen sonucunu) fazlasıyla gördüğünü ifade etmek isteriz. Kendi vatanında bir yabancıya dahi yapılmasına imkan bulunmayan çok kötü muamelelere uzun yıllar muhatap kalmış (hedef olmuş) olan Şark (Doğu ve Güneydoğu Anadolu), kendisine gösterilen bu sıcak alâkayı hiçbir zaman unutmayacaktır.

Bugünkü iktidar, ifa ettiği (yerine getirdiği) hizmetin karşılığını, millet huzuruna her vakit yüzü ak, alnı açık olarak çıkmakla görmektedir.

Biz Şarkta ele alınması ve her şeyden evvel halledilmesi icap eden dâvanın mektep olduğuna kaniyiz (inanıyoruz). Şark mektepsizdir, Şark henüz tahsil seviyesinden, kelimenin ifade edebileceği en kuvvetli manasıyla mahrumdur.

Bugün Şarktaki köylerin belki yüzde sekseni henüz mektepten mahrumdur.

Öğretmen adedi katiyetle kifayetsizdir (yetersizdir). İlk, Orta ve Lise tahsili ile birlikte Doğu Üniversitesi mevzuu (konusu) kati bir programa bağlanmak suretiyle ele alınmadığı ve en kısa zamanda neticelendirilmediği taktirde Demokrat Parti iktidarı da Şark’a büyük bir hizmet yapmış olduğunu iddia etmemelidir.

Şarkın ana dâvası “mektep”tir (okuldur).Bu dâva halledildiği gün, buna muvaffak olan (başaran) hükümet ancak övünmeye hak kazanacaktır. Birçok Şark vilayetlerinde bir yıl içerisinde yapılan mektep adedinin 27 yılda yapılana müsavi (eşit) olduğunu biliyoruz. Biz,hangi mevzuda (konuda) olursa olsun eski ile mukayeseyi değil, yapmayı ve neticelendirmeyi meydana koymayı bekliyor ve istiyoruz. Bu takdirde mukayeseyi (karşılaştırmayı)yapacakların bulunacağını katiyetle bilmek lâzımdır.

MECİT HUN’UN PAMUKOVA GAZETESİ

“PAMUKOVA” GAZETESİ

PAMUKOVA gazetesi Iğdır’ın altıncı, Mecit Hun’un da dördüncü gazetesidir. 30 Temmuz 1954 tarihinde yayın hayatında giren PAMUKOVA,pedal sistemiyle çıkan ikinci gazetedir. PAMUKOVA gazetesinin çıktığı dönemin özelliklerini şöyle özetleyebiliriz:

Millet Partisi Türkiye genelinde 27 Ocak 1954 tarihinde kapatılınca Millet Partisi İlçe Başkanı Mecit Hun bir süre bağımsız olarak siyasi yaşamını devam ettirir. 2 Mayıs 1954 genel seçimlerinde Demokrat Parti, Abdürrezak Güneş’i veto edince, Mecit Hun ve eşraftan kimseler DP’nin bu haksız durumunu protesto etmek amacıyla Cumhuriyetçi Millet Partisine girerler. Seçimleri izleyen aylarda Mecit Hun, Cumhuriyetçi Millet Partisinden kopar, Bağımsız Demokrat olarak DP ilçe yönetimine karşı mücadele eden muhalif cephesi içinde yer alır. Bu kez, iki yıl önce siyasi arenada kapıştığı eski DP ilçe Başkanı Nurettin Kirman‟la birlikte hareket eden Mecit Hun, yeni DP ilçe yönetimine karşı yükselen muhalefetin sesi olmaya çalışır. İşte bu siyasi koşullarda Mecit Hun, PAMUKOVA gazetesini yayın hayatına sokar.

Mecit Hun 25 Ekim 1954 tarihinde DP’ne aktif üye olur. Ancak bu beraberliği kısa sürer, Aralık 1954’te DP’den ayrılır, Bağımsız Demokrat olarak siyasi çalışmasını devam ettirir.

PAMUKOVA gazetesi Iğdır tarihinin en önemli ve en yoğun siyasi hareketliliğinin yaşandığı 1954-55 yıllarında yayımlandığından, önemli polemiklere sahne olur. 2000’li yıllara kadar uzanan siyasi gruplaşmaların köklerini merak edenler için PAMUKOVA vazgeçilmez bir belge özelliğindedir.

Kanımca, yoğun bir fikir ve polemik gazetesi olan PAMUKOVA,Iğdır siyasi tarihinin elde mevcut en önemli belgesidir. (Diğer gazete arşivleri ne yazık ki yok olmuştur)

Mecit Hun, Pamukova’da kaleminin gücünü, sadece siyasi analiz ve polemik üstatlığını pekiştirmek anlamında değil, fırsat buldukça mizah ve ince espriyle yüklü makaleler yazarak da kanıtlar.

Mecit Hun’un PAMUKOVA gazetesiyle Cemil Aydın’ın YENİ IĞDIR gazetesi amansız bir polemiğe girerler. Hasan Karalar ve Enver Araslı bir yanda, Mecit Hun diğer yanda taraflar birbirlerini pes ettirmek için tüm güçlerini kullanırlar. “Brütüs” gibi tarihi şahsiyetlere atıfların yapıldığı, Ziya Paşa’dan dizelerin araya sıkıştırıldığı bu yazılar yoğun bir entelektüel çabayla yoğrulmuştur. YENİ IĞDIR gazetesi nüshaları elimizde olmadığından bu polemikleri tek yanlı olarak PAMUKOVA’da okumakla yetineceğiz.

***   

(29 yaşındaki genç Mecit Hun,  Pamukova Gazetesinde ‘Ana Davâlarımız’ başlığı altında bir yazı dizisi kaleme alır. İlk makalede Iğdır’ın Vilayet olması konusunu okuyucunun dikkatine sunar. Zümrecilik yani ayrımcılık yüzünden Iğdır’ın vilayet olmasının nasıl geciktiğini gözler önüne serer. Mücahit)

PAMUKOVA GAZETESİ (9 Ağustos 1954)

VİLÂYET OLMA DAVÂMIZ

YAZAN: Mecit Hun

Geçen sayımızda, Iğdır’ın vilâyet haline getirilmesi icap ettiren coğrafi ve iktisadî sebeplere temas etmiş ve hazırlanan tasarının bir an evvel kanunlaşmasını temenni etmiştik. Bugünkü yazımızda ise tasarının bu kadar sürüncemede kalması sebeplerini araştıracak ve politikanın ana davâlarımızın tahakkukuna (gerçekleşmesine) nasıl set çektiğini izah edeceğiz.

1950 seçimlerinden hemen sonra coğrafi ve iktisadî vaziyeti göz önünü alınarak vilâyet haline getirilmesi uygun görülen Iğdır’ın bu gün hâlâ bir kaza (ilçe) halinde bulunması ve kendisinden sonra tasarısı hazırlanan Uşak,Adapazarı, Adıyaman ve Nevşehir’in tahakkuk eden (gerçekleşen)arzularına rağmen Iğdır vilâyet tasarısının komisyondan komisyona havale edilmekte olması şüphesiz ki biraz da politik sebeplere istinat etmektedir (dayanmaktadır).

1950-54 devresinde Kars’ı temsil eden mebusların (milletvekillerinin) hareket tarzı ile birbirleriyle olan husumetlerini (düşmanlıklarını) memleket davâlarına intikal ettirmelerini(taşımalarını) başlıca sebep olarak zikredebiliriz (söyleyebiliriz). Parti değiştiren 3 mebusun (Abbas Çetin, Latif Aküzüm ve Veyis Koçulu) CHP safında kalan 7 mebusa karşı cephe alarak, velev ki (varsayalım ki) memleket için hayırlı da olsa ak dediklerine kara demeleri ve tahakkuk (gerçekleşme) yolunda bulunan mühim davâlarımızın bu suretle hükümet nezdinde (huzurunda) takipsiz kalması, şüphesiz ki vilayet olma davâmızı da aksatmış bulunmaktadır. Yine bu devre mebuslarımızın topyekûn (hep birlikte) Kars’ın mümessili (temsilcisi) olmaktan ziyade bölgesel bir politika takip etmeleri de maalesef bu davâmızın tahakkukunda (gerçekleşmesinde) aksi tesir icra etmiştir (meydana getirmiştir). Mesela, şimal (kuzey) kazalarıyla irtibatı bulunan mebusların Ardahan’ı Iğdır’a tercih etmeleri ve henüz tasarı halinde bulunan Iğdır vilâyet mevzuu (konusu) yanında, “Bu hak Iğdır’dan ziyade Ardahan’ındır;çünkü Iğdır’ın karpuzu kadar Ardahan sığır yetiştirmektedir,” demek suretiyle Ardahanlıları da aynı maksatla harekete geçirmeleri şüphesiz ki üzerinde hassasiyetle durulan bu mevzuun (konunun) ehemmiyet (önem) derecesini azaltmıştır.

Diğer taraftan; Kars’tan ayrıldığı taktirde Doğubayazıt’ı da içine alarak bir vilâyet merkezi haline getirileceği söylenen Iğdır’a karşı Doğubayazıt halkının cephe alması hiçte makul (akla, mantığa uygun) olmayan bu teşebbüslerin hükümet nezdinde (huzurunda) hatırı sayılır mebusları tarafından desteklenmesi Iğdır’ın bu ana davâsına ikinci büyük darbeyi indirmiştir.

Nihayet, Iğdırlı da müttehit (birlikte) hareket etmesini bilmedi. En ufak bir seçimde dahi silâh olarak kullanılan zümrecilik (ayrımcılık) fikri, bu davâmızda da aşılanarak Iğdırlının leh ve aleyhte olmak üzere iki cepheden hareket etmelerine sebebiyet verildi.

İşte bu sebepler bir araya gelince tabii olarak tasarıda komisyondan komisyona havale edilmekte veya şimdilik uyutulmaktadır.Politik mülâhazalarla  (değerlendirmelerle) hareket edilmeyerek muvafık (uygun gören),muhalif ve bitaraf (tarafsız) Iğdırlı aynı noktada samimiyetle birleşip hareket ettikleri takdirde hiçbir kuvvet Iğdır’ın vilâyet olmasını köstekleyemez.

***   

(Mecit Hun bu kez unutulduğunu ve yok sayıldığını varsaydığı Iğdır ismini kamuoyunun dikkatine sunmak için etkileyici bir yazı kaleme alır. Mücahit)

PAMUKOVA GAZETESİ (9 Ağustos 1954)

KAF DAĞININ ÖTESİNDEN

YAZAN: Mecit Hun

Kaf Dağının ötesinde, Kaf Dağı kadar meçhul (bilinmeyen) bir vatan parçası vardır. (Mecit Hun Kaf Dağı ile Ağrı Dağını kastetmektedir. Mücahit) Eskilerin, “Sürmeli Çukuru” ismini verdikleri bu vatan parçası seneler senesi meçhul (bilinmeyen) bir diyar (memleket parçası) olarak kalmış; altın toprakları, dağı ve ovasıyla hafızalarda silik bir iz bırakmaktan ileri gidememiştir.

15. asırda (yüzyılda) yeni bir dünyada altın diyarı arayanlar mevhum (hayali) zannettikleri Kaf Dağının bugünkü Ararat (Ağrı) olduğunu bilselerdi,efsanevi altın hazinelerini Sürmeli Çukurunun zengin topraklarında keşfedecek ve bu bahtsız diyarı 20. asra kadar meçhul (bilinmeyen) kalmış bir toprak parçası olmaktan kurtaracaklardı.

Anayurdun öz çocukları bile coğrafi malûmatlarıyla (bilgileriyle) yarım yamalak tanıdıkları bu vatan köşesini bugün dahi derebeylerin ve şeyhlerin hüküm fermanı oldukları bir yer zannederek hizmete gönderilen memurlar için bir sürgün diyarı addederler (varsayarlar).

Aras vâdisinin bu bahtsız toprak parçasını 20. asra (yüzyıla) kadar devam eden meçhul (bilinmeyen) bir âlemden (Kafdağı’nın ötesinden) kurtarıp, dağı, ovası, altın kadar kıymetli toprakları ve bütün hususiyetleriyle (özellikleriyle) ortaya koymak ve bu yurt köşesinin coğrafi kıymetini tebarüz etmek (belirtmek) suretiyle asrımızın nimetlerinden istifade ettirmek bizim vazifemizdir.

Pamukova, bu sütunlarda Iğdır’ın meçhul (bilinmeyen) kalan bütün hususiyetlerine (özelliklerine) temas edecek ve onları efkârı umumiyenin (kamuoyunun)gözleri önüne serecektir.

***  

(Mecit Hun bu kez İSKAN DAVAMIZ yazı dizisiyle Iğdır’da yaşanan yerleşim sorununu okuyucularına ve kamuoyuna aktarır. Bu yazı dizisinden birini aşağıda dikkatinize sunuyorum. İlginç bir şekilde Mecit Hun, Kürtlerin MECBURİ  İSKAN yani ZORUNLU YERLEŞİME tabi tutulduğunu gazete yazısı olarak seslendiren ilk Kürt aydını olmasıdır. İsmail Beşikçi, Kürtlerin Mecburi İskanını daha detaylı bir şekilde 70’li yılların sonunda ele alacaktır. Mücahit)

PAMUKOVA GAZETESİ (13 Ağustos 1954)

ANA DAVALARIMIZ

İSKAN DAVAMIZ

YAZAN: Mecit Hun

Bu sütunlarda işaret edilmesi lâzım gelen ana davalarımızdan biriside, 34 yıldan beri sabır ve tevekkül ile (kadere boyun eğerek) hallini beklediğimiz ve her yıl birçok vatandaşı mezara bir o kadarını da hapishaneye gönderen iskân davamızdır.

Kurtuluştan sonra, Ermeni ve Yezidilerden metruk kalan (boşalan) köylere gelen muhacirlerin (göçmenlerin) veya yerli halkın gelişi güzel bir şekilde yerleşmesi,alâkalı (ilgili) makamların ise iyi bir iskân (yerleşim) siyaseti güdememesi ve nihayet arada biryapılan yarım yamalak ve tarafgirane (taraf tutarcasına) yerleştirmelere birkaç seneden beri yasak bölge işleri de ilâve olunca iskân işlerimiz Arap saçına dönmüş ve temizlenmesi mümkün olmayan bir mesele halini almıştır.

İskân işlerimizin bu derece aksamasında ki sebepleri izah ve faydalı bir neşriyat (yayın) yapabilmemiz için Iğdır’ın iskân tarihine kısaca bir göz atmak kâfidir.

Rus idaresinde iken Iğdır havalisi ve bağlı bulunan köylerinin bir kısmı Ermeni ve Yezidilerle meskûn (yerleşmiş) bulunmakta idi.Milli Mücadeleyi müteakip (takip eden yıllarda) bu köyler metruk (boş) kalmış ve fakat iskâna müstahak (hak etmiş) olmayan yerli halk tarafından füzulen (gereksiz yere) işgal edilmiştir.

Alkamer, Halfeli, Hoşhaber, Karakuyu, Zor, Kuça, Hakveyis, Pulur,Panik, Evci, Tecirli, Kızılzakir’in yarısı, Mürşütali, Alican, Taşburun, Alikızıl ve Kaza merkezinin bir kısmı bu meyanda (bu arada) zikredilebilecek (sözünü edebileceğimiz) yerlerdir.

1936 tarihine kadar münferit (ayrı) şekilde Rusya’dan Anavatana gelen Türk muhacirler müstesna (hariç) olmak üzere, hiçbir iskân faaliyeti gösterilmedi. Yalnız 1926 tarihinde 2510 sayılı İskân Kanununun bazı hükümleri tatbik edilmek suretiyle yerli halktan bir kısmı zulüm ve işkence altında Garbi (Batı) Anadolu’da muhtelif yerlerde mecburi iskâna (zorunlu yerleşime) tabii tutulmak istendi ise de bir müddet sonra eski yerlerine dönme imkânlarını buldular.

1936 tarihinde Kaymakam Nedim Akyıldırım zamanında, Iğdır’ın Ermeni ve Yezidilerden metruk (boş) yerlerinin hiçte iskâna müstahak olmayan (hak etmeyen) yerli halka tevzi (dağıtma) ve temliki (mülk olarak verme) yapılmak suretiyle iskân tarihimize ikinci bir kara sayfa eklendi. Kimin nereden ve ne suretle geldiği,muhacir veya mülteci olup olmadığı tahkik edilmeden (araştırılmadan) kanunsuz ve usulsüz şekilde iskân muameleleri (işlemleri) yapıldı. Bu keyfî işler devam edip giderken 1937 tarihinde Iğdır’a Bulgaristan ve Romanyalı Türk göçmenlerin yerleştirilmesine karar verilerek gerekli hazırlıklara başlandı.

Dördüncü ana cadde üzerinde hükümet tarafından inşa ettirilen evlere yerleştirilen yüzlerce aileye istimlâk (kamulaştırma) ve tahsis (ayırmak) suretiyle verilen arazilerin 1936 tarihinde Nedim Akyıldırım tarafından başkasına temlik edildiği (mülk olarak verildiği) hususu dahi tahkik edilmedi (araştırılmadı) ve bu suretle esasen karışık bir hal alan iskân faaliyetini biraz daha içinden çıkılmaz vaziyete getirdiler.

Halk, eski iktidarın lâyüsel (sorumsuz) idarecileri tarafından Türk ve Kürt gibi tefriklere (ayrımcılığa) tâbi tutularak 1929 tarihinde Ağrı isyanı münasebetiyle (nedeniyle) yasak bölge haline getirilen köylerden kaldırılan yüzlerce aile iskânsız,yersiz ve yurtsuz süründürüldü. Bazı açıkgözler, Ağrı isyanı sırasında öldürdükleri masum vatandaşların listesini zulüm ve terör devri idarecilerine vererek iki ve hatta üç kat iskân hakları (!) çiftliklere (!) hakim oldu. Devlete intikal eden (devreden) metruk (boş) yerler iskân ismi altında türlü yollardan kapışıldığı bir sırada ikinci bir sınıf açıkgöz daha türeyerek birkaç yalancı şahitle binlerce dekarlık araziyi, baba mülkü diye, hazineyi maliyeden kaçırdılar.

Her gün tatbik edilen yeni bir iskân sistemi Iğdır’ı bugün bir iskân davası ile karşı karşıya bırakmış bulunmaktadır.Gelecek yazımızda yine bu mevzua (konuya) temas edecek ve iskân işlerinin düzeltilmesi hususundaki temennilerimizi aziz okuyucularımıza sunacağız.

***   

(Adnan Menderes, 1950 seçimlerinde olduğu gibi2 Mayıs 1954 seçimlerinde de Kars’tan milletvekili çıkaramaz. Iğdır pamuğunu yerinde değerlendirmek için Iğdır’a iplik fabrikası kurulması düşüncesini bir kenara bırakır. Karslılara (haliyle Kars’ın ilçesi olan Iğdırlılara) kızgındır. Bir toplantıda karar verir: Bundan sonra Iğdır şeker pancarı ekecek ancak bu pancarın işlenmesi için kurulacak fabrika Iğdır’da değil, partisine iki dönem oy veren Erzurum’da kurulacaktır. Şeker pancarının devlet teşvikiyle Iğdır’da ekilmesiyle pamukçuluk da önemini kaybetmeye başlayacaktır. 1954 yılı Iğdır pamukçuluğu için dönüm noktasıdır. 1950’den önce iktidarda olan CHP, Iğdır pamuğuyla çalışan bir iplik fabrikasını Erzincan’da kurdu. Menderes de Iğdır’ın yetiştirdiği şeker pancarını işleyecek fabrikayı Erzurum’da kurdu. Ne diyelim, talihsiz Iğdır!!!İşte böyle bir zamanda Mecit Hun Iğdır’daki pamukçuluğun geleceğine ilişkin görüşlerini okuyucularına aktarır. Mücahit)

PAMUKOVA GAZETESİ ( 25 Ağustos 1954)

IĞDIR PAMUKÇULUĞUNUN ÂKIBETİ (GELECEĞİ)

YAZAN: Mecit Hun

Şark’ın (Doğu Anadolu’nun) yegâne (tek) pamuk istihsal (üretim) merkezi kabul edilen Iğdır Ovasının pamuk ziraatında kaydettiği inkişaf (ilerleme) ve gerilemelerin milli ekonomimiz üzerinde küçümsenemeyecek tesirler yaptığı muhakkaktır.

Son yıllarda pamuk ziraatına müstahsilin (üreticinin) rağbet göstermemesi ve istihsalin (üretimin) seneden seneye azalması Iğdır pamukçuluğunun istikbalinden (geleceğinden) bizleri endişeye sevk etmektedir.

Rus idaresinden kurtulduktan sonra 1937 tarihine kadar mahsulüne (ürününe) yurt içinde ve dışında istihlâk (tüketim) merkezi bulmakta güçlük çekmeyen pamuk müstahsilimiz (yetiştiricimiz) birçok menfi (olumsuz) sebeplerin inzimamıyla (eklenmesiyle) bugün mühim (önemli) bir servet olarak pamuk ekimini terk etmek üzeredir. Pamuk tarlaları yerine her gün buğday ve sebze ziraatını ikame ettirmekte (yerine koymak) devam eden sebepleri şu şekilde hülasa edebiliriz (özetleyebiliriz).

Evvelâ, nazariyatta (teoride) gayet iyi esaslar ihtiva eden kooperatifçiliğin tatbikatta (uygulamada) kötü neticeler vermesi ve müstahsil (üretici) malının suiistimallere (yolsuzluklara) maruz kalması ile kooperatiflerden malını kaçırmak mecburiyetinde kalan ortakların serbest eller arama arzusu beklenen iyi gayelerin tahakkukuna (gerçekleşmesine) mani olmuş ve bu sebeple de her yıl zararla neticelenen bilançoların ağır yükü altında ezilen müstahsil (üretici), pamuk ekimini hafifletmek ve Ziraat Bankası da verilen kredileri kısmak zorunda kalmıştır.

Saniyen (ikinci olarak) İkinci Dünya Harbinin bilumum (bütün) yiyecek ve giyecek maddelerinde tevlit ettiği (neden olduğu) fiyat artışına rağmen pamuk fiyatlarının kıyas edilmeyecek derecede diğer mahsullerin (ürünlerin) dûnunda (aşağısında) kalması ve dünya pamuk istihsalinin (üretiminin) fazlalığı dolayısıyla ihracatın günden güne azalması pamuğa karşı olan alâka ve isteği zayıflatmış ve bunun tabii bir neticesi olarak da pamuk ziraatı alıcının alâkası nispetinde (oranında) azaltılmıştır.

Diğer taraftan hububat (tahıl) fiyatlarındaki müsait havanın devam etmesi ve bir pamuk tarlasına sarf edilen emeğe nispetten daha az bir emekle aynı tarladan daha fazla buğday veya sebze mahsulünün (ürününün) elde edilmesi ve nihayet hububat (tahıl) ile sebzeye her zaman için hazır müşteri bulunması da pamuk ziraatının azalmasına yardım eden hususlardan birisidir.

Şu halde Iğdır pamukçuluğunu geri götüren amilleri (etkenleri)arayıp bulmak ve onları bertaraf etmek hatta icap ederse yeni tedbirler almak icap eder.

Kanaatimize göre, Adana ve Ege’ye nazaran pamuk istihlak (tüketim) ve ihraç merkezlerine binlerce kilometre geride bulunan Iğdır pamuğunun, borsaların en hareketli zamanında alıcıya yetiştirilememesi ve beher (her bir) kilo pamukta  20-25 kuruş gibi mühim bir nakliye farkının maliyete ilâvesi nazara alınırsa (dikkate alınırsa) Iğdır’da, Iğdır pamuğunu işleyebilecek bir iplik fabrikası kurulmadığı taktirde pamuğumuzun yukarıda izah edilen kötü akıbetten kurtulması mümkün olamayacak ve müemmen (güvenilir) bir istikbalin beklenmesi ancak hayal mahsulü olacaktır.

Halk Partisi iktidarı zamanında Iğdır pamuğunu işleyecek fabrika temelinin hatır ve gönül için Erzincan’a atılması ve kıymetli Kaymakamımız Hakkı Albayrakoğlu’nun gayretlerine rağmen Iğdır’da bir iplik fabrikası kurulması teşebbüsünün alakasızlığımız yüzünden tahakkuk (gerçekleşme) safhasına intikal edememesi (ulaşamaması) pamukçuluğumuzu bekleyen kötü akıbeti daha da imkân dahiline sokmaktadır.

Iğdır ovasının istikbaline (geleceğine) müessir (etkili) olacak bu mühim mevzuda (konuda) alakalılarımızın elbirliği ile çalışmasını istemek her vatanseverin vazifesidir.

***  

(Bildiğiniz gibi “Ali Cengiz Oyunu” tabiri halk arasında kendisine geniş bir kullanım alanı bulmuştur. Mecit Hun da bu yazısında “Ali Cengiz Oyunu” ilgili bir fıkrayı okuyucusuyla buluşturur. Mücahit)

PAMUKOVA GAZETESİ (25 Ağustos 1954)

ALİ CENGİZ OYUNU

YAZAN: Mecit Hun

Hani Bektaşi’nin biri, bir Ramazan günü Müftüyü iğfal eder(aldatır), orucunu bozdurduktan sonra üstelik birkaç kadeh şarap da ikram eder ve ikisi kol kola sarhoş vaziyette sokağa çıkarlar. Taassubun (bağnazlığın) hâkim olduğu o devirde Müftüyle Bektaşi’yi yakalayıp Kadıya (Hâkime) götürürler. Derhal mahkeme kurulur ve her iki suçlu huzura alınırlar.

Kadı (Hâkim) evvelâ Bektaşi’nin ismini sorar, “Karabet” cevabını alınca:

“Sen Ermeni’sin, şöyle bir kenarda bekle,” der.

Sonra Müftüye döner:

“Ulan zındık herif, utanmıyor musun? Şehrin Müftüsü mübarek Ramazan günü sarhoş olur orucunu bozar mı? Şu herife 50 sopa atacaksınız!”

Hoca falakaya yatırılıp bir kere sopa yeyince feryadı göğe çıkar.

Bektaşi dayanamaz ve hemen Kadının ayağına kapanır.

“Aman Kadı Efendi meğer ne güzel bir dininiz varmış. Bir oruç bozmanın cezası 50 sopa ise ben Hıristiyan olduğuma pişmanım, Müslüman olacağım,”  der.

Kadı bir gâvuru hidayete (doğru yola) getirmenin hazzı içinde Müftüye indirilen sopaları durdurur ve kısa bir merasimi diniye (dini törenle) ile kendisini Karabet ismiyle takdim eden Bektaşi, güya İslâm dinine alınır.

Merasimi müteakip (törenden sonra) Müftüye sopa atılmasına devam emri verilince, Bektaşi müdahale eder.

“Aman Kadı Efendi, bak beni dininize almakla büyük bir sevap kazandınız. Bu adamı da bu defalık bana bağışlayın,” der ve bu teklifi kabul edilir. Kadının huzurundan çıkarken Bektaşi, Müftüye hitaben:

“Bak dostum! Gâvur oldum kendimi sonra da Müslüman olup seni kurtardım,” der.

***   

(1954 seçimlerinden sonra Iğdır Demokrat Parti İlçe Teşkilatında iç hesaplaşmalar başlar. Genel olarak tanımlarsak, hesaplaşmanın bir yanında Nurettin Kirman diğer yanında DP İlçe Başkanı Hacı Nağdali Parlar vardır. Mecit Hun, DP aktif üyesidir. Mücahit)

PAMUKOVA GAZETESİ ( 14 Ocak 1954)

NURETTİN KİRMAN DA MI PARTİLİ KABUL EDİLMEK İSTENMİYOR? YAZAN: Mecit Hun

Hacı Nağdali Parlar ve arkadaşları son günlerde bir taraftan Nurettin Kirman aleyhinde yeni bir kampanya açmış ve gittikleri her köyde kendisinin partili olmadığı yolunda telkin ve propagandalarda bulunmaktadırlar.

Malum bulunduğu üzere Nurettin Kirman DP’nin kurucularından olup 1952 tarihine kadar devamlı denilecek şekilde partinin kaza reisliğini (İlçe Başkanlığını) yapmış ve Iğdır’da parti teşkilatını esaslı bir şekilde kurmaya muvaffak olmuştu.

Bu arada vilayette (Kars’ta) DP teşkilatında vuku bulan bir tebeddülat (değişmeler) neticesi olarak Zeki Aras’ın vilâyet reisliğine (DP Kars İl Başkanlığına) gelmesi ve Nurettin Kirman’ın da Zeki Aras grubunu vilâyet (il) kongresinde desteklememiş olması hasebiyle (nedeniyle) devam eden ihtilâf (anlaşmazlık) ve fikir ayrılığı nihayet birkaç ay sonra patlak vermiş ve Zeki Aras tarafından, Kirman başkanlığındaki idare heyeti ıskat edilerek (düşürülerek) yerine öteden beri Demokrat Parti aleyhtarlığı yapan Nağdalı Parlar getirilmişti.

O tarihe kadar Demokrat Partiyle zerre kadar alâkası bulunmayan Hacı Nağdalı Parlar mülkiyetini evvelce kooperatife  (Pamuk Kooperatifi) 15.000 liraya teklif ettiği fabrikasını 40.000 liraya icara vermek (kiraya vermek) için yaptığı teşebbüsü baltaladığından Nurettin Kirman’a karşı husumet (düşmanlık) beslemiş ve fırsatı ganimet bilerek Zeki Aras’la müşavereden (görüşmeden)  sonra Kirman ve arkadaşlarını ıskat ettirmeğe (görevden uzaklaştırmaya) muvaffak olmuştu.

Ne gariptir ki o zaman Zeki Aras’a, Mehmet Gülten, Naci Güneş,Süphan Güneş ve Musa Doğan’dan başka kimseyle çalışamayacağını beyan eden Hacı, bugün içinde bulunduğu müşkül (zor) durumdan kurtulmak için aleyhtarlarını bu şahıslarla teşriki mesai (işbirliği)ettikleri iddiasıyla itham etmekte ve efkârı umumiyeyi (kamuoyunu) kandırmaya çalışmaktadırlar.

Zeki Aras’ın Kars siyasi tarihine büyük bir hata olarak geçecek olan bu hareketi karşısında Demokrat Partiden ayrılan Nurettin Kirman uzun bir müddet bağımsız kalmış ve hatta Halk Partisi’nin ısrarlı tekliflerini dahi reddederek DP lehinde çalışma basiretini (sağduyusunu) göstermiştir.

2 Mayıs seçimleri arifesinde Nurettin Kirman’ın varlığına kanaat getiren DP kendisini partiye davet etmiş ve Kirman bu suretle yeniden DP’deki çalışmalarına devam etmiştir. İşte bugün de Hacı ve arkadaşları bu hakikatlere rağmen Kirman’ında partili olmadığın iddia edecek kadar gülünç mevkie (duruma) düşmektedirler.

***  

(30 yaşındaki Mecit Hun, bir kez daha Kürt kimlik ve haklarına sahip çıkmak için Türkiye genelinde yayımlanan bir gazetedeki haberi esas alarak düşüncelerini okuyucuya aktarır. Vatan gazetesinde ‘Atatürkçülük Yaprağı” isimli bir köşe vardır. Tartışma bu köşeye gönderilen bir mektup nedeniyle alevlenir. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da bu konuyu gazeteye taşıyan ve sert bir cevap yazısını kaleme alan tek Kürt aydını Mecit Hun’dur. Mücahit)

PAMUKOVA GAZETESİ 1 Mart 1955

MAKSATLI NEŞRİYAT (YAYIN)

YAZAN: Mecit Hun

Vakit Gazetesinin “Atatürkçülük Yaprağı”na Diyarbakır’dan bir mektup yazılarak, bazı cami ve medreselerde talebelere Kürtçe basılmış ilmihal(İslam dininin ilkelerini öğreten kitap), mevlit (Hz. Muhamed’din doğumunu ve yaşamını anlatan mesnevi) ve destanlar okutturulduğu, Türklüğün Şark vilâyetlerinde (Doğu ve Güneydoğu Anadolu illerinde) hakaret manasına alındığı ve çiftlik sahibi ağaların ilkokul binalarını kasten yıktırdıkları ihbar olunmuş.

16 Şubat tarihli Cumhuriyet Gazetesi de bu haberi birinci sayfasında“Yazıklar Olsun” başlığıyla bir fıkra mevzuu (konusu)yaparak, Şark’ı (Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu), Türklük,Atatürkçülük, Misak-i Milli (Ulusal Ant) ve inkılâp (devrim) aleyhtarlığı ile itham ettikten sonra, Şarklıya (yani Kürtlere) milliyetini belletemeyen (!) gelmiş ve geçmiş idare âmirleri, askeri ve mülki erkânla (sivil devlet görevlileri) gazetecilerin kurulacak fevkalâde (olağanüstü) mahkemeler marifetiyle (eliyle) en kısa zamanda cezalandırılmasını teklif etmektedir.

Diyarbakır, Siirt ve Mardin gibi bu ithamlara en çok maruz kalan vilâyetlerin milliyetçi gençleri de bu kabil (gerçekleşebilir) neşriyatı (yayını)maksatlı ve tahrik (kışkırtma) mahiyetinde gördüğünden Cumhuriyet ve Vakit Gazetelerini protesto etmiş ve hatta okunmaması için bazı tedbirlere başvurmuşlardır.

Haddizatında (aslında), İstanbul ve bazı ahvalde (durumlarda) Ankara basınından muayyen (belli)gazeteler, fırsat buldukça Şark’a(Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya) çamur atmaktan ve Şark’ta ikamet eden vatandaşların milliyetine dil uzatmaktan çekinmemişlerdir. Vakit Gazetesine yazılan mektubun samimiyet derecesi ne olursa olsun, efkârı umumiyeyi (kamuoyunu ) bulandırmak için başvurulan bir tertip (hile) mahsulü (sonucu) olduğuna şüphe yoktur.

Türk efkârı umumiyesinde (kamuoyunda) hâlâ yankıları devam eden VARTO MEKTUPLARI meselesi de böyle bir tertip (hile) ve maksadın mahsulü (sonucu)  değil miydi?

Milliyetçi bir gazeteci olarak tanıdığımız Sedat Simavi bile kabinede yer alan birkaç Şarklı (Kürt) mebusu (Milletvekilini) kastederek, “Menderes ve birkaç Kürt” tabiriyle Şarklının (Kürtlerin) millî hisleriyle alay etmemiş miydi?

Başvekil (Başbakan) yardımcılığına getirilen Sayın Samet Ağaoğlu’nun Sedat Simavî ve Falih Rıfkı Atay’ın ithamlarına ne şekilde maruz kaldığı henüz unutulmamış nâhoş (hoş olmayan) hâdiselerdir.

Halk Partisi saltanatı devrinde de bir Cevdet Kerim çıkarak Şarklıya (Kürtlere) HESSO, MEMO tesmiye ederek (adlandırarak) milyonlarca vatandaşla istihza (alay) etmiş ve onlara memleket hizmetinde sandalye veremeyeceklerini Meclis kürsüsünden haykırmıştı.

Bu hâdiseler manzumesi muvacehesinde(değersiz olaylar karşısında) Şark, vaki (meydana gelmiş) ithamlara (suçlamalara) sadece gülmüş ve Türklük, inkılap (devrim) gibi mefhumlara (kavramlara) sadakatten (bağlılıktan) ayrılmayarak demokrasi yolunda emin adımlarla yürümesini bilmiştir.

Orta Anadolu ve Garp (Batı) vilâyetlerinde bir irticai (gerici) hareket baş gösterip Atatürk heykellerinin kırıldığı, bu vilâyetlerdeki parti kongrelerinde taaddüdü zevcat (çok evlilik) ve fes istendiği sıralarda, Garb’ı (Batı Anadolu’yu), Atatürk aleyhtarlığı ve irtica (gericilik) ile itham edemeyen (suçlayamayan) gazetelerin bugün tertipli (hileli)bir mektuba sütunlarını tahsis ederek (ayırarak) milyonlarca vatandaşı itham yağmuruna tutmaları milli bütünlüğümüzü zedeleyecek mahiyettedir (niteliktedir).

(Mecit Hun yukarıdaki paragrafta Şehit Kubilay olayına referans yapar. Mustafa Fehmi Kubilay 1930 yılında öğretmen olarak İzmir’in Menemen İlçesi’nde asteğmen rütbesiyle askerlik görevini yaparken 23 Aralık 1930’da Derviş Mehmet’in başında olduğu bir grup şeriatçı tarafından öldürüldü. Mücahit)

Şehit Kubilay

Türk umumi efkârının (kamuoyunun) tercümanı addedilen (varsayılan) büyük memleket gazetelerinin milli mevzularda (konularda) daha hassas ve temkinli (dikkatli) hareket etmeleri ve hükümetin de bu kabil maksatlı (bu türden kötü niyetli) neşriyata (yayına) katiyen cevaz (izin) vermeyecek yeni tedbirler ittihaz etmesi (gerekeni yapması) artık zaruret (mecburiyet) halini almıştır.

DEVAM EDECEK

(DOKUZUNCU BÖLÜM: 1957-60: FAŞİZMİN AYAK SESLERİ VE IĞDIR)

Toplam Sayfa Ziyareti: 26 - Bugünkü Ziyaret: 1

Mücahit Özden Hun Kitapları