IĞDIR TARİHİ: 1945-65 (İKİNCİ BÖLÜM)

Iğdır ve Ağrı Dağı İsyanı

Değerli okuyucularım!  IĞDIR TARİHİ: 1945-65 (BİRİNCİ BÖLÜM) başlıklı yazımı 10 Mayıs 2020 tarihinde yayımladım. Bu yazıyı okuma fırsatı bulamayan okuyucularıma yandaki linke gitmelerini rica ediyorum: (https://igdirabakis.com/igdir-tarihi-1945-651.html/)

Bugün 1950-55 yılları arasını ele alacağım. Ancak bu dönemin tamamını ele alırsam 60 sayfaya yakın bir yazı olacaktır. Bu durum beni ve okuyucumu rahatsız edeceği için bugünden itibaren şöyle bir yol izleyeceğim: Geçen hafta okduğunuz bölümün başlığı IĞDIR TARİHİ: 1945-65 (BİRİNCİ BÖLÜM) ve bugünkü yazının başlığı IĞDIR TARİHİ: 1945-65 (İKİNCİ BÖLÜM) olarak verilecektir. Bu karışıklıktan dolayı özür dilerim.

Samimi duygularımla ifade etmem gerekirse, siyaset ve Iğdır tarihiyle ilgili olmayan okuyucularımız için bu makale çok sıkıcı ve gereksiz olabilir. Ancak bugünlere nasıl geldiğimizi anlamak için özellikle 1950-60 yılları arasında yaşananları anlamak çok önem taşımaktadır.

Siyasette hareketli yıllardır. Taşlar henüz yerine oturmamıştır. Partiler açılıp kapanmakta, parti yönetimleri durmadan el değiştirmektedir.  Iğdır’daki siyaset kulisi Türkiye’nin hiçbir yerinde yoktur dersem inanın ki abartmamış olacağım. Siyasetçiler bir partiden diğerine geçmekte, düşmanlıklar artmaktadır. Parti değiştirmelerde bazen rant, bazen etnik yapı ve en ilginci  O Taylı-Bu Taylı çekişmesi rol oynamaktadır. Pamuk Tarım Satış Kooperatifi (PTSK) Iğdır’ın en önemli ticari faaliyetidir. PTSK’yı ele geçirmek için de rekabet ve çekişmeler had safhadadır. Anlatımlarım mantıksal bir devamlılık içermeyecektir. Sarmal bir yapı vardır. Kesitler sunarak sizleri bilgilendireceğim ve genel tabloyu sizlerin zihninizde tamamlamasını rica edeceğim.

12 TEMMUZ BEYANNAMESİ

İnönü 12 Temmuz Beyannamesini Açıklarken
12 Temmuz Beyannamesinin ULUS’ta yayımlanması

Bildiğiniz gibi Demokrat Parti, 7 Ocak 1946 tarihinde yapılan seçimlerde azınlıkta kalmıştı. Iğdır o yıllar Kars’a bağlı bir ilçeydi. Çoğunluk sistemi uygulandığı için Kars’ın payına düşen 10 Milletvekilliğinin tamamını CHP kazanmıştı.

DP, 7 Ocak 1947’de DP ilk kurultayını yaptı. Bu toplantı çok önemliydi. Çünkü DP’nin yol haritası çizilecekti. DP, özgürlük ve demokrasi isteklerini vurguladı. Partinin hedefleri Hürriyet Misakı adıyla kabul edildi. Bunun üzerine iktidarı elinde tutan CHP tarafından DP’ye sert hücumlar başladı. Haziran ayında Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile Demokrat Parti Genel Başkanı Celâl Bayar arasında bir dizi görüşmeler oldu ve sonunda İnönü 12 Temmuz 1947’de ünlü ‘12 Temmuz Beyannamesi’ni yayınladı. Beyannamede İnönü, siyasal partilerin Türk demokrasisinin vazgeçilmez unsurları olduğu vurguluyordu. Sertlik yanlısı Başbakan Recep Peker ayrıldı, yerine Hasan Saka getirildi. Aynı şekilde DP içindeki sertlik yanlıları da ayrılarak Millet Partisini kurdular.

Başbakan Hasan Saka

MİLLET PARTİSİNİN KURULUŞU

millet partisi amblemi

1946-50 yılları arasında DP, içten içe kaynıyordu. Birçok muhalif kesim ve gruplaşmalar oluşmuştu. Özellikle iktidara yani CHP’ye yakınlaşma bazı üyelerin tepkisini çekiyordu. Nihayet DP içinde bir grup milletvekili bunun güdümlü demokrasi olduğunu öne sürdü,  partiden ayrıldı. Bu grubu oluşturan, Fevzi Çakmak, Yusuf Hikmet Bayur, Kenan Öner, Osman Bölükbaşı, Sadık Aldoğan ve Yusuf Kemal Tengirşenk, 20 Temmuz 1948’de Millet Partisi’ni (MP) kurdular.

Mareşal Fevzi Çakmak

Mareşal Fevzi Çakmak fahri başkanlık görevini üstlendi. Partinin ilk genel başkanı Yusuf Hikmet Bayur oldu. Millet Partisi 1950 genel seçimlerinde 22 ilden aday gösterdi. Toplam ülke oylarının ancak  %3,11’ini alabildi, pek başarılı olamadı. Gösterdiği adaylardan sadece Osman Bölükbaşı, Kırşehir’den seçilebildi. İlginç bir şekilde 1951 ara seçimlerinde partinin oy oranı %8’e çıktı ama milletvekili kazanamadı.

Osman Bölükbaşı ve İnönü

Millet Partisi ivme kazanıyordu. DP bundan rahatsızdı. Bir sonraki seçimlere katılmasını engellemek için Millet Partisi laikliğe aykırı politika ürettiği gerekçesiyle 1954’te, Ankara Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kapatıldı.  

14 MAYIS 1950 GENEL SEÇİMLERİ

‘12 Temmuz Beyannamesi’ ile hem Cumhuriyet Halk Partisi hem de DP içinde yer alan sertlik yanlısı gruplar ayrıldılar. Bu arada kısa bir hatırlatma yapmak isterim: 1946-1950 yılları arasında iki ara seçim (vefat eden veya istifa eden milletvekillerinin yerini tamamlamak için) yapıldı. Ancak ne DP ne de Millet Partisi (MP) bu ara seçimlere katılmadılar.

Kısacası 14 Mayıs 1950 seçimlerine doğru giderken Türkiye’de üç parti vardı:

  1. Cumhuriyet Halk Partisi (Genel Başkan İsmet İnönü)
  2. Demokrat Parti (Genel Başkan Celal Bayar)
  3. Millet Partisi (Genel Başkan Yusuf Hikmet Bayur)
İsmet İnönü
Celal Bayar
Yusuf Himet Bayur

Genel seçim yaklaşırken DP İkinci Büyük Kurultayını 20 Haziran 1949’da yaptı. Seçimlerde milletvekili adaylarının %80’ini örgütün saptaması kabul edildi. 16 Şubat 1950’de gizli oy, açık tasnif ve yargı denetimini kabul eden, Yargıtay ve Danıştay üyelerinden oluşan bir Yüksek Seçim Kurulu’nu öngören seçim yasası kabul edildi. DP bu kanuna çok çabalamasına rağmen nispi temsil ilkesini koydurtamadı. Böylece çoğunluk sistemi yani bir ilde en fazla oyu alan parti o ilin tüm milletvekilliklerini de kazanmış sayılıyordu. Bu şartlar altında Türkiye, 14 Mayıs 1950 seçimlerine gitti.

14 Mayıs 1950 seçimleri ile Türkiye’de 27 yıldır devam eden tek parti dönemi sona erdi. 1923’ten beridir tek başına ülkeyi yöneten Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı Demokrat Parti’ye devretti.

Seçim sonuçları şöyleydi:

Burada okuyucularımı bir konuda bilgilendirmek isterim. 14 Mayıs 1950 seçimleri olurken acaba bu üç partinin Iğdır İlçe Başkanları kimdi sorusu aklınıza gelmiş olabilir:

1.      Cumhuriyet Halk Partisi                  Bağır Aras

2.      Demokrat Parti                                Nurettin Kirman

3.      Millet Partisi                                    Mecit Hun

          Iğdır Belediye Başkanı                    Mir Ali Ural

Bağır Aras
Nurettin Kirman
Mecit Hun

Eğer Edip Koçkaya ve Resul Taner 1950 yılında seçimden önce vefat etmemiş olsalardı Edip Koçkaya Demokrat Parti İlçe Başkanı ve Resul Taner de CHP İlçe Başkanı olarak seçimlere gidilecekti. Benim şahsi tahminim odur ki karizması ve entelektüel yönü güçlü olan Resul Taner CHP’nin on kişilik listesinde yer alacak, Milletvekili seçilebilecekti.

Resul Taner

LİBERAL KÖYLÜ PARTİSİ

3 Ağustos1950 tarihinde, DP’nin serbestlik yanlısı vaatlerinden fazlasını vaat ederek kurulmuş siyasi bir partidir. 14 Mayıs 1950’den sonra kurulduğu için seçimlere girememiştir. Muhafazakar yönü bulunmayıp Batı tarzı liberalizmi savunduğu için başarılı olamamış, 2 yıl sonra Türkiye Köylü Partisi ile birleşmiştir. Iğdır’da örgütlenmemiştir. Liberal Köylü Partisi Genel Başkanı Ruhan Abdüssemat idi.

BEYAZ DEVRİM

Böylece Atatürk’ten sonra 11,5 yıldır cumhurbaşkanlığı görevinde bulunan İsmet İnönü artık ana muhalefet lideriydi. 22 Mayıs 1950 günü TBMM açıldı. Refik Koraltan Meclis Başkanlığına seçildi. Ardından yapılan Cumhurbaşkanlığı oylamasında DP Genel Başkanı, İzmir milletvekili Celâl Bayar 453 milletvekilinin katıldığı oylamada 387 oy alarak Türkiye Cumhuriyeti’nin üçüncü Cumhurbaşkanı seçildi. Hükümeti kurmakla DP Aydın Milletvekili Adnan Menderes görevlendirildi. Menderes’in kurduğu hükümet  2 Haziran’da güvenoyu aldı. 9 Haziran 1950’de DP Genel İdare Kurulu Adnan Menderes’i Demokrat Parti Genel Başkanlığına seçti. Dünyada belki çok nadir görülen bir olay gerçekleşmişti. Uzun yıllar boyu ülkeyi kendi otoritesi ile yöneten iktidar, tamamen serbest, hür, kansız ve hilesiz bir seçim ile yerini bir başka partiye bırakmıştı. Bu yüzden 1950 seçimleri, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde “Beyaz Devrim” olarak adlandırılmıştır.

DP’nin yasal anlamda ilk çalışması Arapça ezan yasağını kaldırmak oldu (16 Haziran 1950). Radyoda dini yayınlar yapılması ve mevlit yayınlanması üzerindeki yasaklar kaldırıldı. II. Dünya Savaşı boyunca başarılı bir biçimde yürütülen tarafsızlık politikası, uygun dış ticaret ilişkileri geliştirmişti. Bu yüzden DP iktidarı ilk yıllarında dış kredi kaynakları bulmada başarılı oldu ve bundan yararlandı. Ayrıca savaş boyunca Merkez Bankası rezervleri de altın ve döviz bakımından iyi bir seviyeye ulaşmıştı. Kore’ye asker gönderilmesi ve böylece NATO’ya giriş vizesinin alınması uluslararası koşulları Türkiye’nin lehine çeviriyordu. Tarım ürünlerinin dış pazarda uygun fiyatlardan müşteri bulması ve Marshall Planı çerçevesinde dışarıdan gelen para bu ilk dönemde ciddi bir iktisadi ferahlama getirdi. Tarımda makineleşme sağlandı. Karayolları politikasına hız verildi, köyler ve kasabaların kentlere hızlı bir biçimde bağlanması sağlandı.

Halk, II. Dünya Savaşı yıllarında yaşanan yoksulluğu henüz unutmamıştı. Bu yüzden DP’ye olan sempati daha da arttı. ABD ve Dünya Bankası raporları çerçevesinde hazırlanan iktisadi programlar ile liberal bir ekonomik anlayış kabul gördü. Ancak KİT’lerin de büyümesi sağlandı. DP özel girişimciliği KİT’ler kanalı ile destekledi. Tarım kalkınmanın en önemli aracı olarak görüldü.  Kore Savaşı’na bir tugay gönderilmesi kararı sonrası 1952’de Türkiye NATO’ya girdi. Ekonomik alanda bir rahatlama devresi yaşandığından ve DP’nin halkla ilişkileri iyi gittiğinden DP her ne kadar daha önce “devri sabık yaratılmayacak” yani geçmiş iktidardan ‘hesap sorulmayacak’ sözünü vermesine rağmen birden bire ana muhalefet partisi CHP’nin üzerine acımasızca yüklenmeye başladı.

BORALTAN KÖPRÜSÜ UYDURMASI

Demokrat Parti iki yıl içinde önemli bir güç olmuştu. CHP istenmeyen hatta nefret edilen parti durumundaydı. DP içinde önemli bir kesim bu durumu bir fırsata çevirmeyi, İnönü’nüyü idam sehpasını göndermenin yollarını araştırmaya başladılar. Bunun için İnönü’nüyü suçlayacak bir iftiraya ihtiyaç vardı.

DP Tekirdağ milletvekili Şevket Mocan bu görevi üstlendi. Şevket Mocan Sovyetler Birliği’ne iade edilen mültecilere ilişkin soru önergesini Mayıs 1951 tarihinde TBMM’ye sundu. Önerge 18 Temmuz 1951 tarihinde gündeme alındı. Bu önergenin amacı Tek Parti Döneminden hesap sormaktı. Şevket Mocan Boraltan Köprüsü iddiasını ileri sürdü. Buna göre İnönü, Aras nehri üzerinde bulunan sözde Boraltan Köprüsü (böyle bir köprünün olmadığını daha önceki yazılarımda kanıtlamıştım) üzerinden Türkiye’ye sığınan Azeri sivilleri Sovyetler Birliği’ne iade etmiş, ölümlerine neden olmuştu. Bu yüzden İnönü derhal yargılanmalı yani idam sehpasına gönderilmeliydi. CHP’nin seçmenin gözünden düştüğü DP’nin şahlandığı bir dönemde bu isteğin yerine gelmesine engel tek bir durum vardı: Askerler içinde önemli bir kesim İnönü taraftarıydı. DP buna cesaret edemedi.

İnönü’yü idam sehpasına göndermek mümkün olmayınca bu kez İnönü ve CHP’nin mal varlığına el konması ve Halkevlerinin kapatılması gündeme getirildi. 1953 yılında CHP malları hazineye devredildi. Halkevleri kapatıldı. 28 Ocak 1954’te Köy Enstitüleri kapatıldı. 1954’te laiklikten uzaklaştığı gerekçesiyle Millet Partisi kapatıldı.

TBMM 9.DÖNEM KARS MİLLETVEKİLLERİ

1950 Genel seçimlerinde CHP Kars’tan %54,8 oy aldığı için tüm milletvekilliklerini de kazanmış oldu.

  1. Abbas Çetin                 
  2. Latif Aküzüm
  3. Hüseyin Cahit Yalçın
  4. Tezer Taşkıran
  5. Veyis Koçulu
  6. Esat Oktay
  7. Hüsamettin Tugaç
  8. Sırrı Atalay
  9. Mehmet Rüstem Bahadır
  10. Fevzi Aktaş

O TAYLI-BU TAYLI KAVRAMI NEDİR?

Rus yönetimi zamanında bugünkü Ermenistan devletinin bulunduğu topraklarda yoğun bir Azeri nüfus yaşıyordu. 1918 yılında Ermenistan Cumhuriyeti kurulunca Ermeni komitacılar hem Aras’ın o yanında hem de bu yanında (Sürmeli ovası) katliamlara başladılar. Iğdır Büyük Millet Meclisi sınırlarına dahil olunca Nahcivan veya İran Azerbaycan’ına kaçmış olan Azeri ahali Sürmeli ovasına geri geldi. Geri gelen Azeri ahali içinde bir zamanlar Aras’ın öte yanında yaşayan Azeriler de vardı. Halk arasında “O Taylı” demek yani Aras’ın diğer tarafından gelen Azeri ahali için kullanıldı. “Bu Taylı” ifadesiyle de eskiden beri Sürmeli ovasında yaşayan Azeri ahali kast ediliyordu. İlginç bir şekilde iki kesim arasında yaşam tarzı, giyim kuşam ve diğer sosyal alışkanlıklar anlamında ciddi bir fark vardı. O Taylı-Bu Taylı arasında evlilikler de az oluyordu. O Taylılar, Bu Taylı Azerileri küçümsüyor onlara köylü muamelesi yapıyor çünkü O Taylıların çoğu Erivan şehrinden yani şehir yaşamına alışkın kesimden geliyordu. Para durumları iyiydi. Konfora ve rahatlığa önem veriyorlardı. Çok geçmeden bunun siyasete yansıması da kendisini belli etmeye başladı. O Taylılar Turancılık ve Türkçülük ülküsüne bağlı olarak Kürtlerle çatışma içine girerken, Bu Taylılar etnik çatışmalardan uzak Kürtlerle birlikte barış içinde yaşamaya alışkındılar. CHP Kars listesine göz attığımızda dört O Taylı Milletvekili göze çarpmaktadır:

  1. Abbas Çetin (Erivan doğumlu  Azeri)
  2. Latif Aküzüm (Kars doğumlu Azeri)
  3. Veyis Koçulu  (Tiflis doğumlu, Karapapak)
  4. Tezer Taşkıran (Karabağ doğumlu Azeri)
Abbas Çetin

Merhum Hamza Aygün’ün anlatımında Abbas Çetin:

“Abbas Çetin’in annesi ve babalığı Abdülali Bey, muhacir olarak Çobankere’den gelip Iğdır’a yerleşmişlerdi. Hakveyis yolu üzerinde evleri ve arsaları vardı. Abdülali Beyin, 40’lı yıllarda lokantamızın bitişiğindeki Fırıncı Memet’e ait dükkânın köşesinde, küçük bir kulübe içinde, büfesi vardı. Burada iğneden ipliğe, sigaradan şekere her şey bulunurdu. Abdülali Bey, bazen de kendi bağından toplayıp getirdiği elma, armutları büfeye yakın bir yerde küçük bir manav köşesi yaparak parkende satardı. O yıllar Abbas Çetin Hukuk Fakültesi’nde öğrenciydi. Mezun olduktan sonra uzun yıllar Kars merkezde görev yaptı. Buradan bir kızla evlendi. Hanımı bir oğlan çocuğu dünyaya getirirken vefat ettiği için, Abbas Çetin, baldızı Hatice Hanım’la evlendi. Bu evlilikten de Ayla ve Necla isminde iki kızı oldu. Ayla, Hidayet Çelebi’yle evlendi. 1950 seçimlerinde Abbas Çetin, CHP listesinden Milletvekili oldu.

Ancak çok geçmeden Latif Aküzüm ve Veyis Koçulu’yla birlikte DP lehine CHP’den feragat edince, sonraki seçimlerde yeniden Milletvekili seçilme şansını da kaybetti. DP Hükümeti, Abbas Çetin’e Emekli Sandığı’nda, Latif Aküzüm’e de Toprak Mahsulleri Ofisi’nde önemli görevler verdi. Abbas Çetin bu görevinden emekli oldu.Gerek Abbas Çetin gerekse Latif Aküzüm her zaman hemşehrilerinin sorunlarıyla ilgilenmişler, onlara yardım eli uzatmışlardı.

Abdülali Bey, Iğdır’da vefat etti. Çetin Ailesi, Iğdır’daki gayri menkullerini tasfiye edip, İstanbul’a yerleşti. Abbas Çetin’in kız kardeşi Fatma Hanım halen İstanbul’da yaşamaktadır. Allah ölenlere rahmet etsin.”

Latif Aküzüm

Merhum Hamza Aygün Latif Aküzüm’ü şöyle anlatırdı:

“Latif Beyi 50’li yıllarda seçim nedeniyle geldiği Iğdır’da şahsen tanımıştım. Ankara’ya yerleştikten sonra da, bayram veya buna benzer önemli olaylar vesilesiyle kendisini evinde ziyaret etmiş, kısa sohbetlerim olmuştu. Ancak benim Latif Beyle asıl tanışıklığım bir olayın neden olduğu özel bir dostluğa dayanırdı. Bu tatlı karşılaşmayı biraz açmak isterim:

Kayınbiraderim Tevfik Sement av meraklısıdır. Bir gün elinde son model av tüfeğiyle çıkagelmişti: “Beraber ava gideceğiz!” diye tutturdu.

“Aman etme, ben bu işten anlamam!” dedimse de kayınbiraderi ikna edememiş; keklik bulacağımızı ümit ettiğimiz Elmadağ’a doğru yola çıkmıştık. Arabamız hızla yol alıyordu. Birden yol kenarında Latif Bey ve eşi Pırlanata Hanımı, ıpıssız bir yerde ayakta dikilir görmüş, meraklanıp durmuştuk. Arabası bozulan Latif Beyi ve eşini, arabamıza misafir edip Kırıkkale’ye doğru yola çıktık. Şehre varınca, İskender Aküzüm Bey, bin bir ısrarla bizleri yemeğe alıkoydu. Biz o gün keklik yemeğe hazırlanmışken, önümüze konan hindiyi iştahla yemiştik. Sohbetimiz uzamış, av partimiz de tam istediğim gibi kaynayıp gitmişti. O günü özel bir duyguyla yad ediyor, her üçüne de Allah’tan rahmet diliyorum.

Aküzüm ailesinin tamamı Ankara’da oturuyordu. İskender Bey, Kırıkkale Silah Fabrikasında daire müdürü idi. Cahit Beyin, Ulus Emekli Sandığı İş Hanında, Latif Çınar Beyin terzi dükkanının bitişiğinde yazıhanesi vardı. Rahmetli Fevzi Aküzüm Bey de Şeker Fabrikaları Genel Müdürlüğünde görevli idi. Fevzi Beyi, Azerbaycan Kültür Derneklerinde yakından tanımıştım. Çalışmasını takdirle izlerdik. Latif Beyin kız kardeşi Nazlı Hanım, Şamil Beyin oğlu Ziya Ayrım Beyin eşidir.

Şamil Beyi bizzat tanıma şansım olmuştu. Nargile seven Şamil Bey ne zaman Iğdır’a gelse dedem Ağa Hasan’a uğrar, nargilenin hortumunu dizlerine dayar, demli çayını zevkle içerdi. Allah rahmet etsin.

Latif Beyin oğlu İlhan Aküzüm’le tanışmam yine tesadüfü ve hoş bir anıya dayanır. İlhan Bey, DYP Ankara milletvekili adayı idi. Bir gün eşim Şükran Hanımla, İlhan Beyin seçim bölgesi Keçiören’e yakın bir yerden geçiyorduk. Elde dağıtılan posterlerinden birisini arabamın ön camına astım, kan kanı çeker derler ya işte öyle bir duyguyla çoğunluğu Karslı olan kalabalığın arasından geçip İlhan Beyle tanıştım. İlhan Bey beni tanıması mümkün değildi. Kendimi tanıtmak durumundayım:

“İlhan Bey, ben bir zamanlar babanın sadık seçmeniydim. Şimdi de sizleri desteklemeye, başarı dileklerimi iletmeye geldim” dedim. O yıl İlhan Bey seçimleri kazanınca sevinmiştik.  Aküzüm ailesinin ölenlerine rahmet, kalanlara uzun ömürler dilerim.”

Tezer Taşkıran

Her ne kadar Latif Aküzüm O Taylı değilse de ileride bu grubun liderliğini üstlenecek Abbas Çetin ile birlikte hareket etmeyi tercih etmiştir. Yazının ilerleyen bölümlerinde O Taylıların grup kurmalarının Kars ve Iğdır siyasetini nasıl derinden etkileyeceğine Azerilerin Abbas Çetin, Kürtlerin de Sırrı Atalay’ın etrafında kümeleşeceğine tanık olacağız.

Sırrı Atalay

IĞDIR’DA ÜLKÜCÜ HAREKETİN DOĞUŞU

1950 yılında iktidara gelen DP ve kısmen muhalefetteki Millet Partisi içinde yer alan ülkücü kadrolar, ülke genelinde Turancı düşünceyi yeniden canlandırmak için harekete geçerler. Bildiğiniz gibi siyasi düşünceler her zaman bir dergi veya gazete etrafında bir araya gelerek özgün bir yapıya kavuşur ve gelişme şansı bulurlar. Iğdır’da bu derginin adı ARAS idi. ARAS dergisi aynı zamanda Iğdır’da yayımlanan ikinci dergi/gazetedir. Birincisi Iğdırlı olmayan Cengiz Ekinci’nin avukatlığı sırasında çıkardığı IĞDIR dergi/gazetesidir. Bu yüzden Iğdırlıların ilk çıkardığı dergi/gazete olan ARAS bu yöneyle de önem kazanmaktadır. İlk sayı 30 Ekim 1950 yılında yayımlanmıştır.  Derginin ön sayfasında büyük puntolarla ATEŞİMİZ ÜLKÜDEN GELİR sloganı vardır. Fiyatı 10krş olarak belirlenmiştir. İki haftalık bir yayın olduğu da derginin üstünde yazılmış, ayrıca derginin sınıflandırılması EDEBİ, SİYASİ VE TÜRKÇÜ GAZETE olarak belirtilmiştir.

Derginin sahibi Ramiz Özler’dir. Yazı ilerinden sorumlu şahıs ise Turgut Sungar’dır. Dergi siyasi hedefini Cafer Eroğlu’nun kaleminden şöyle açıklar: “ARAS, şiir ve fikir dergisi, çok mütevazı imkanlarıyla neşir hayatına katılıyor. Gayemiz ARAS boyu gençlerinin şiir, hikaye gibi edebi yazılarını basmak, yaymak, istidatları tanıtmaktır. Sayın okuyucularımız dergimizde gençlerimizin memleket gerçekleri karşısındaki duygu ve düşüncelerini okuyup anlayacaklardır. Dergimizin uzun ömürlü olması, gelişip güzelleşmesi hemşehrilerimizin alaka ve yardımlarına bağlıdır. Sayın okuyucularımızdan gereken yakınlığı göstermelerini bekliyoruz.”

Gazete 30 Ekim 1950’de yayın hayatına girer ama Turgut Sungar bir gün önce kutlanan 29 Ekim Cumhuriyetin Kuruluşu yıldönümünü anmak için bir yazı kaleme alır. Yazı şöyledir:

EN BÜYÜK BAYRAMIMIZ   Yazan: Turgut Sungar

Turgut Sungar

“Güneş tozpembe renkle yaldızlanan doğuda tıpkı biz galip Türkler gibi vakur bir eda ile doğuyor. Bu doğuş ne kadar asil ne kadar başka! Yarabbi bu başka doğuşla şanlı Türk tarihinde yeni bir devir başlıyor.”

HÜRRİYET “Ey Tuna boylarında at oynatan, yanan bağrını Aras’ta serinleten Vatan kahramanları ruhunuz şad olsun. İşte kahramanlığımızın sembolü olan bu büyük bayramımızı biz çocuklarınız bütün heyecanımızla kutluyoruz.

Mezarlarınızda rahat uyuyun aziz ölüler. Her zerresini asil kanınızla yoğurduğunuz bu biricik ülkenin yılmaz bekçileriyiz. Bu büyük günde, Vatan aşkıyla tutuşan kalplerimiz büyük ATAMIZIN ve sizlerin ruhlarınız önünde hürmet ve saygıyla eğiliyoruz.

Korkmayınız! Eğilen bu asil başlarımız yalnız yine sizlerin manevi huzurlarınız karşısında eğilir. Başka zaman hiçbir kuvvet karşısında eğilmezler. Kolumuzu bükebilirler, kalbimizi koparabilirler, canımıza kıyabilirler fakat imanımızdan ayıramazlar, ateşimizi söndüremezler bizim. Çünkü biz ninni yerine sizlerin yağız atlarınızın nal seslerini, masal yerine yine sizlerin kahramanlık destanlarınızı dinledik. Ne mutlu tarihlere ki sizlerin isimlerinizle sayfalarını süsledi.

Ey vatan kahramanları safında yeri olan asil Türk kadını! Kocanı, kardeşini, oğlunu, torununu kaybettiğinde ağlamadın fakat bu kutsi günde gözlerin nemleniyor. Haklısın sana ıstırap karşısında dayanmak, sevinç karşısında gülmek yakışıyor. Bomba taşımaktan nasırlanmış omzun çökmesin hiçbir kuvvet karşısında!

Uyu yerinde rahat uyu BÜYÜK ATAM! Emanet ettiğin bu Vatan kalbimizdir. Onu en mübarek bir varlık olarak tanıyoruz. Ruhun muazzep (sıkıntı çekmek) olmasın ne bu toprakları yabancı bir çizme çiğneyecek ne de Ulu Bayrağımız yere inmeyecektir. Çünkü en büyük silahımız imanımızdır.

Ne mutlu bizlere ki bu büyük ve ulvi bayramınızı bütün vatandaşlarla bütün kalbimizle kutluyoruz. Bayramınız kutlu ve mutlu olsun!”

MİLLİYET ANLAYIŞIMIZ      Yazan: İ. Ethem ÖZGÜVEN

Her millet kendisini diğer bütün milletlerden üstün sayar. İlkokullardan itibaren okul hayatında askerlik hizmetinde ve bütün terbiye müesseselerinde, radyo, gazete, mecmua gibi yayın vasıtalarında aynı şey anlatılır ve telkin edilir.

Hakikaten şanlı bir geçmişi olan Türk milleti gibi bazı milletler de ise gençlik duyarak, işiterek, okuyarak, yabancı milletlerin kendi milletleri hakkındaki fikirlerini dinleyerek diğer memleketlerden üstün bir karaktere sahip olduğunu fiili olarak duyar anlar ve iman eder. Fakat her ne şekilde olursa olsun bütün milletler milliyetlerine zerre de olsa halel getirmek istemezler ve en üstün milliyette olduklarına inanırlar. Bu inanışa ancak düşmanlar nifak sokabilirler.

Durum böyle iken toplumsal hayatımızda şuursuz olarak milliyetimizi rencide eden ve bu bakımdan içimizi sızlatan bazı vakıalara şahit olmakta ancak düşmanın yapabileceği işkenceyi hakaretleri biz kendi kendimize yapmaktayız.

Her millet muhitten merkeze doğru bir hareket yapar, etraftan toplayıp kendilerine çekerler. Biz merkezden muhite bir hareket yapıyor, kendimiz (…) koparıp ve uzaklaştırıyoruz. Bulunduğumuz muhiti düşünelim: Türkleri; Kürt, Acem, Türk diye bir tasnife tabii tutarız. Neye göre? Tabii: Hiç. Kürt dediğimiz kimseler Türkçe bilen ve Türk’ün bütün saf karakterlerini muhafaza eden kimselerdir. Acemlerin de hakiki Türk boylarından olup bir müddet İran’da kaldıkları için çevrenin dil ve tesirini aksettirişlerinden başka suçları yoktur. Bu sadece zaruret ve mukadderattır. Nihayet Türk olduğunu bilen Türkçe konuşan bu vatandaşlar arazi, mal ve mülklerini orada bırakıp yurdumuza gelmekle bizden olduklarını fiilen bize de göstermiş değil midirler?

Biri Karadeniz sahillerinden geldi mi o Laz’dır. Halbuki Lazlık Rize’den sonra Kemer burnundan daha öteden başlar birkaç nahiyelik bir halktır. Koskoca Doğu Anadolu ve Karadeniz Türklüğün bu kadar yanlış anlaşılması en hafif tabirle fecidir.

Güneydoğu illerinden olanlar Arap’tır. Hudutlarda yaşadıkları için (…). Maraş, Antep, Urfa ve Antakya Türkleri, (…) hâlâ da Arap damgası vurmaktan çekinmiyoruz. Onları Araplığa doğru itiyoruz. Rumeli’den olanlar sanki Arnavut’tur. Yurdum, milletim, vatanım, Türk milleti diye çırpınarak Romanya, Bulgaristan ve Yunanistan’dan ana yurda gelen Türklere de Türk gözüyle bakmayanların onları hakir görmek isteyenlerimizin bile bulunması ne kadar hazindir. Bulgaristan’da bunlardan başka Bulgar nüfusunun %18’ni tutan ve şu günlerde Kızıl canavarların pençesinden kurtulup yurdumuza gelmek isteyen 350000 , kâmilen 800000 kadar daha Türk vardır. Yeter ki biz onlara Türklüğümüzü gösterelim. Onları kendimize ısındırmasını bilelim. Biz milliyetini on beş yirmi katına kadar cedlerini ispat için bir tomar kağıtla şecere arayan ırk teorisine inanmıyoruz. Böyle bir şey ne kadar gülünç olduğu meydandadır.

Türkçe konuşan, Türklüğün yükselmesi için çalışan, Türkün ülküsü peşinden koşan Türk’ten beklediğimiz memleket sadakatini gösteren herkes Türk’tür. Buna mukabil Türkçe konuştukları, bu memleketin ekmeği ve suyu ile yaşadıkları halde, kalpleri başka yerlerde çarpanlar ve ülkülerinin ateşini yabancılardan alanlar, yüzüncü soyuna kadar Türklük şeceresini gösterseler bile onlar Türk değildir. Bunlar temizlenmesi lazım gelen satılmış kimselerdir.

Bunun gibi topraklarımızın içinde iğreti bir şekilde oturarak, ilk felâkete, nesi varsa toplayacak Türk vatanının haricinde kendisine bir vatan arayacak olanlar Türk değildir.

Türkler; vazifenin vatanın son taşında kahramanca ölmek olduğuna inananlardır.

Türk olanları yabancı olarak görmek ne kadar feci ise Türk’üm diyenlere yabancı damgasını vurmak ondan daha fecidir. Türk’ü, Türk olmayanı ayırmakta şuurlu olalım, kendimizi bilelim. Şiarımız şu olsun:

Türk Türklüğe hizmet edendir. Türklük için çalışandır.

HAYKIRIŞ   Yazan: SEYFİ TAŞPOLAT

İnsanlık aleminin bir üçüncü savaşın doğum sancılarıyla kıvrandığı bugünlerde barışseverler derneği adıyla kurulan, sözde sulh, hakikatte ise, milletleri uyuşturucu ve dolayısıyla kendi hazım kabiliyetlerine uygun bir tarzda, tatlı ümitlerin rüyasını gördükleri bir an içinde leş kargası açlığı ile yumulup yutmayı istihdaf eden adi bir politikadan başka bir şey değildir.

Fakat Kremlin bu hoş hayalin içinde mülevves politikasının bazı mevzii muvaffakiyetleriyle mesut ve mesrurken (sevinçli) içine kabusa benzer bir hal çöktü. Nasıl çökmesin ki!

Türkiye Kore’ye 4500 muhariplik (savaşçı)  bir savaş birliği göndermeye karar verdi. Haklı idi. Çünkü asırlar boyunca daima Türk’ün haşmetli savletleriyle hayal vadisini aşamayan Deli Petro’nun planı gibi kızıl emperyalist istila emelleri karşısında Türk süngüsünün set çekmeye ahdedişinin ulvi (yüce) ifadesi idi bu. Bunun ne demek olduğunu her milletten fazla siz kızıllar (komünistler) bilirsiniz.

Ey Kremlin!

Aramıza soktuğun üç beş soysuzun, mugalatalarına (yanıltmaca) Türkiye’de kulak asacak kaç gafil bulabildin? Şuna emin ol ki; nabzının her atışında Türklüğün heyecan ve gururunu duyan hiçbir Türk bu zillete tenezzül etmez.

Eğer bu hakikati kör olası gözlerinle görmek istiyorsan şaşı bakışlarını Kore’ye çevir. Orada, bu milletin asil evlatlarını topu, tüfeği, süngüsü, dipçiği, tırnağı ve dişiyle sana nasıl mezar kazdıklarını gör. Yirmi bin kişiye karşı nasıl savaştıklarını gör. Süngü takıp bir kartal azametiyle hatlarına nasıl saldırdıklarını gör. Muhasaranı hallaç pamuğu gibi nasıl yer ile yeksan (düz) ettiğini gör. Ve eh nihayet muhariplerinin Türk süngüsü önünden nasıl kaçtıklarını gör. Ve anla ki bu aslanlar diyarı da tilki masallarına kulak asan yok!

BİR FIKRA Yazar: Talat Gürel   Tarih: 15 Ocak 1951

İŞLERDE KESAT VAR!

Abdülaziz zamanında donanma komutanı bir gün donanma için saman lazım olduğunu ilan etmiş kısa bir zaman sonra saman mubayaası (satın alma) başlamış ve donanma için tonlarla saman alınmış. Bu haberi duyan Bahriye Nazırı hayret etmiş. Bunun üzerine emir buyurup donanma komutanını çağırıyor. Komutan, gemilerin, zırhlıların planlarını yanına alarak Bahriye Nazırının yanına çıkıyor.

Nazır: “Bre herif donanma için samana ne lüzum var?”

Komutan: “Haşmet penah kerem buyurun” diyerek gemilerin zırhlıların planlarını açıp diyor ki:

“Bakınız zırhlılarımızın hepsi 375 beygirliktir. Bu kadar beygiri doyurmak için donanamaya bu kadar saman aldım” diye cevap vermiş.

BİZİM TÜRKÇÜLÜĞÜMÜZ  Yazar: Cafer Eroğlu    Tarih: 15 Ocak 1951

Bugün Türklük Avrupa ortalarından ta Çin’e kadar muazzam bir alemdir. Bir Avrupalı alim, “Ben Tuna’dan Çin’e kadar hep Türkçe konuşarak gittim” diyor. Orta Asya’nın Türklerin anayurdu olduğunu ispat eden garplı tarihçilerdir. Yine milletlerin kendi mukadderatlarına kendilerinin sahip olması prensibini koyan da onlardır. Gözlerimizi bugün milletlerin ne vaziyette olduklarına bir defa olsun çevirirsek, görürüz ki her millet hürdür, istiklaline sahiptir. Daha dün gözünü açan milletler dün kendisine gelenler, hürriyetleri uğruna mücadele ediyorlar. Bize gelince elde kalan şu son Türkiye hariç milyonlarca Türk boyunduruk altındadır, esirdir. Zulüm görmektedir. Amerika’daki zencilerin hakaret gördüğünü veya Hinduların hürriyeti, muhtariyeti için alaka duyan bizler her şeyi ile bizden olanlar için yakınlık duymamız acaba günah mıdır? Bugün Bulgaristan 250 000 Türkü aç çıplak sürmektedir. Azerbaycan’da zaman zaman duyuyoruz trenler dolusu Türk Sibirya’nın buz cehennemine sürülüp mutlak ölüme mahkum ediliyor. Bunlar için en yakın alaka elbette milli bir borçtur.

Biz ne İran’a, ne Turan’a ne de Kafkas’a haydi yürüyelim demiyoruz. Ne de komşu milletlere yumruklarımızı sıkıp dişlerimizi gıcırdatmıyoruz. Biz ancak boyunduruk altındaki ırkdaşlarımıza hakkı hayat ve istiklal istiyoruz. Sözlerime yine Ziya Gökalp’in şu cümlesiyle son veriyorum: “Bugün harsça (kültür) birleşmesi kolay olan Türkler bilhassa Oğuz Türkleri yani Türkmenlerdir. Türkiye Türkleri gibi Azerbaycan, İran ve Harzem ülkülerinin Türkleri de Oğuz uyruğuna mensupturlar. Binaenaleyh (bunun için) Türkçülükteki yakın mefkuremiz (ülkü) Oğuz ittihadı yahut Türkmen ittihadıdır.

Bu ittihattan maksat nedir? İstikbal hakkında bugünden bir hüküm veremeyiz. Fakat bugünkü ülkümüz Oğuzların yalnız harsça (kültür) birleşmesidir”

ŞİİRLER

Ahmet Karaca

TİREN            Yazan: Ahmet Karaca

İlk ayrılık ateşidir yakan

Canı cisimden

Cananı candan ayıran,

Bir kuvvet gibi,

Tiren,

Güneşle açtı ufku,

İçimde,

Guruplaşan bir uğultu,

Ve karanlık çöküyor üstüme perde perde,

O ışık yok,

Her şey gecedir bu dem gözümde

 CENK VAR    Yazan:  M. Remzi Güler

Kılıcımız gayri paslandı kında,

Çıkar, yürüyelim serhat boyuna,

Cenk,savaş, akın var ey Türk yakında,

Yürü kurtar katıl kendi soyuna…

Kim demiş sindi beni öldü diye,

Tarumar eylerim içten coşarım,

Düşün ki bu vatan kimden hediye,

Atamı görürüm cenge koşarım.

Sönerse savaşta sinem ateşi,

Ufukta batarsa grup güneş,

Doğacaktır bir gün Türlüğün eşi,

Dağları belleri durmaz aşarım

GİTTİ      Yazan:  Turgut S. Sungar

Sarardım derdimle bir gül misali

Ne olacak onsuz gönlümün hali?

Kafesten kurtulan bülbül misali

Ardına bakmadan kaçıp ta gitti

İçime yaralar açıp ta gitti…

Saçının omzuna dökülüşüyle

Dudağı bir yaprak bükülüşüyle

Ah beni öldüren o gülüşüyle

Yüzüme bir defa gülmeden gitti

Seni seviyorum demeden gitti

En büyü hülyayı onunla kurdum

Ruhumu aşkıyla dağladım durdum

Giderken peşinden ağladım durdum

Gözümün yaşını silmeden gitti

En büyük aşkımı bilmeden gitti

Sevgilim gel artık yeter ayrılık,

Ölümden her şeyden beter ayrılık,

Kalbime dönersen biter ayrılık,

Bahçemden çiçekler dermeden gitti

Bu gönül murada ermeden gitti

KAFKAS’A   Yazan: Ahmet Tekin

Dursan söyleyeyim derdimi yara,

Bir fırtınasın kan o dağlara,

Sen baş tacımsın bağlamam kara,

Bağlasın iller ey güzel Kafkas…

Kurtulacaksın kurtulacaksın,

Koca cihanda tek bir bucaksın,

Tüten dumansın yanan ocaksın,

Türkünsün ancak ey güzel Kafkas.

Türkün sazısın, Türkün dilisin,

Türkün özüsün, Türkün ilisin,

Türkün gül şeni, Türkün gülüsün,

Yıkılsa cihan ey güzel Kafkas.

KARS     Yazan: Ahmet Karaca

Ey karlara bürünmüş şarkın yalçın kayası,

Borluk suyu ile sildik sinemizdeki pası,

Öpüşür burçlarınla güneşin ilk şuası

Şehitlere güneş ördüğü kefeni sarsın,

Gazilik, nazlı hilâl, işte ülküsü Kars’ın

Malazgirt destanıyla erdi senin muradın,

Doksan üç bombadır, kırılmadı kanadın,

Ey ulu Türk milleti tarihtir senin adın

Şehitlere güneş ördüğü kefeni sarsın,

Gazilik, nazlı hilâl, işte ülküsü Kars’ın

Ölümle alay eder Oğuzlar her yaşında,

Kefensiz şehit yatar kaldırsan her taşında,

Türklüğümle övündüm son cihan savaşında

Şehitlere güneş ördüğü kefeni sarsın,

Gazilik, nazlı hilâl, işte ülküsü Kars’ın

Atilla’da uzanır bir kolun Atatürk’e,

Bozkurtlardan pay olmaz Moskof’a karlı ülke,

Şahin yuvasıdır bu yakışır ancak Türk’e

Şehitlere güneş ördüğü kefeni sarsın,

Gazilik, nazlı hilâl, işte ülküsü Kars’ın

Cihan şunu bilsin ki granitten de berkim,

Gazi nidalarına karışmış gürler sesim,

Karabekir, Halitler bu gündüz otuz Ekim

Şehitlere güneş ördüğü kefeni sarsın,

Gazilik, nazlı hilâl, işte ülküsü Kars’ın

IĞDIR ÜLKÜCÜ HAREKETİNİN KURUCU BABASI: RAMİZ ÖZLER

Ramiz Özler

Ramiz Özler, şiirleri ve ARAS dergisi (30 Ekim 1950) sahibi ve yayın kurulundaki göreviyle Iğdır basın ve edebiyat tarihindeki onurlu yerini almış, değerli bir hemşehrimizdir. Iğdır’da Ülkücü hareket gerçek dinamizmini Ramiz Özler sayesinde bulmuştur. Ramiz Özler hayatının belli bir kesimini şöyle özetlemektedir: “1920 yılında Azerbaycan’ın Gence ilinde dünyaya gelmişim. Ailem, 1925 yılında, bölgede yaşanan iç savaş ve güvenlik nedeniyle Gence şehrini terk edip Kars’a gitmiş, orada altı yıl kaldıktan sonra da, bilemediğim nedenlerden dolayı Iğdır’a gelip 14 Kasım mahallesine yerleşmiş.

İlkokul yıllarımdan itibaren şiire karşı özel bir ilgi duymaya başlamıştım. Şiir yazma tutkum ve disiplinim altı yıl öncesine kadar aralıksız devam etti. Bu şiirlerimden bazıları çeşitli dergilerde yayınlandılar. Bu şekilde yayınlanma fırsatı bulan şiirlerimden birisi de merhum MİT müfettişi Hüsnü Bingöl’ün vefatından etkilenip onun hakkında yazdığım bir “veda” şiiriydi. Bu şiirim, o zamanlar Mecit Hun’un çıkardığı Pamukova gazetesinde, “Hüsnü Bingöl’ün Ardından” başlığıyla yayınlanmıştı. Hüsnü Bingöl’le konuşma veya tanışma şansım olmamıştı ama Iğdır’a ve vatana emek vermiş bir insanın geride bıraktığı hüzünlü insanlar ve sevgi boşluğu benim şair ruhumu derinden etkilemişti.Pamukova’da “Deryami” rümuzuyla şiirler yazan şahıs Karslı Ali Erdoğan adlı bir saz şairi idi. Ali Erdoğan, arada bir Iğdır’a gelir, sazıyla âşık şenlikleri düzenlerdi.

Ortaokul yıllarında Mecit Hun’la aynı sınıfta okudum. Mecit Hun son derece güçlü bir hafızaya sahipti. Unutamadığım bir anım, bir gün tarih hocamız, “Tarih kitabının arkasındaki kronoloji cetvelini olduğu gibi ezberleyin!” şeklinde bir ödev vermişti. Sınıfta tek Mecit Hun, bu zor görevi eksiksiz  yerine getirmeyi başarabilmişti. Ortaokulu bitirdikten sonra öğrenim hayatıma son verip, tarım ve ziraat işleriyle uğraştım. Daha sonra bir bakkaliye açıp bu mesleğimi uzun yıllar devam ettirdim.”

IĞDIR TÜRK MİLLİYETÇİLER DERNEĞİ

Iğdır’da ülkücü hareket geliştikçe bir dernek kurulması ihtiyacı doğar. Ahmet Karaca, Turgut Sungar, Hamza Mızrak, Hamit Dönmez, Celal Açıkgöz, Ramiz Özler gibi isimler kurucular arasında yer alır. Dernek 12 Kasım 1952 tarihinde Iğdır’ın kurtuluşu münasebetiyle bir gece düzenler. Dernek Başkanı Celal Açıkgöz’dür.

DİL GAZETESİ HABERİ (Mecit Hun)

Bilhassa Türk Milliyetçiler derneği tarafından hazırlanan gece, Iğdır’ın folklör ve yaşayışını tam manasıyla temsil ettiğinden taktirle neticelenmiştir. Iğdır ve Iğdırlı hakikaten Kurtuluşun neşesiyle pür heyecan içinde idiler.

***

Değerli okuyucular! (Mücahit)

DP’nin iktidara gelmesiyle Iğdır’da Ülkücü ve Turancı hareket atağa geçmiştir ama unuttukları bir isim vardır: Misakı Millici MAH Bölge sorumlusu Binbaşı Hüsnü Bingöl. Hüsnü Bey derhal geceyle ilgili bir tahkikat başlatır. Hüsnü Beye gelen rapora göre gece programı sırasında Azerbaycan Bayrağı veya bu bayrağın renkleri dekor olarak kullanılmıştır. İsmet İnönü ile birlikte 1940’lı yıllarda Turancılara karşı amansız bir mücadele veren Hüsnü Bey, bu davranışın bedelini Dernek yöneticilerine ödettirmek niyetindedir. Bundan sonrasını o dönemin gazete haberlerinden aktaracağım:

Hüsnü Bingöl

DİL GAZETESİ (Sahibi Mecit Hun    15 Kasım 1952)

DİYORUM Kİ   Yazan: Hamza Mızrak

Matthew’in bir sözü vardır: “Bir kör, başka bir köre yol gösterirse ikisi de çukura yuvarlanırlar”

Iğdır’da biri birine yol gösteren birkaç kör, birden bir çukura düştüler. Hepiniz biliyorsunuz Iğdır’ın kurtuluşunun 32. Yıldönümü dolayısıyla bir gece hazırladık. 12 Kasım Gecesi, Aras Sinema salonu saatlerce süren bir heyecan dalgasına sahne oldu. Edirne hudutlarımızdan, güney hudutlarımızdan ta Iğdır hudutlarına kadar bu salonda toplanan gönüllüler, Türklüğün büyük aşkıyla coşmuşlardı. Bozkurt sanki yeniden Türkleri tek gaye etrafında birleşmeye çalışıyordu. Sanki Ergenekon yeniden bütün haşmetiyle ortada idi. Türk Milliyetçiler Derneği hazırladığı gecenin vasıl olduğu ulviyetle iftihar ediyordu. Türk gençlerinin her biri bir Şamil, bir Begüm Hanım olmuşlardı. Başarı yalnız Iğdırlı bir genç olarak bu başarıdan payıma düşen iftihar hissesiyle vünüyordum. Heyhat!

Boş direklerin arkasını kapatmak için kullandığımız birkaç renkli kağıt, evlerimizin aranmasına vesile oldu. Çok ciddi ihbarlar ve teşebbüsler neticesinde benim (Hamza Mızrak), Celal Açıkgöz, Ramiz Özler ve Hamit Dönmez’in evlerimiz arandı.

Savcılık ve emniyet mensupları pek haklıdırlar. Hüsnüniyetlerine itimadımız vardır. Esasen evlerimiz her zaman için kanuna açıktır. Sebep ne imiş biliyor musunuz? Meğer, direkler arasına konan kağıtlar Azerbaycan bayrağını temsil ediyormuş. İthamlara derhal o gecenin mesul şahsı olarak cevap vereyim:

İki direk arasında iki değil, üç değil, dört renkli kağıt vardı. Halbuki Azerbaycan bayrağında üç renk vardır. Ayrıca, yıldız Azerbaycan bayrağında olduğu gibi sekiz köşeli değil beş köşeli idi. Şafaklarımızda yüzen ay yıldızı beş köşeli görebilmek için ancak müfterilerin gözüne sahip olmamak lazım gelir. Sonra bunca hakarete maruz kalan hangi bayraktır? 28 Mayıs 1918 tarihinde Moskof sürülerine karşı göğüslerini siper eden Azeri Türklerinin bayrağı. 23 aylık bir dalgalanıştan sonra Rus mezalimine kurban giden bayrak Iğdır’ı kurtarmak için cihat açanların ön safta taşıdıkları bayrak. O bayrak ki İslamlaşmayı, Türkleşmeyi ve muasırlaşmayı sembolize ediyor.

Haykırıyorum. Eğer o bayrağı tanısaydım, “İşte Iğdırlı kardeşler artık Azerbaycan semalarında dalgalanmaktan mahrum kalan Türk bayrağı budur” der ve göz yaşı dökerdim.

1870 harplerinde, Alsas Loren’i kaybeden Fransızlar, çocuklarının beşiklerine “Alsas Loren‟i unutma” diye yazarlarmış. Biz ki en namüsait şerait içinde Fransızların yardımına koşmuş bir milletiz. Onlar kadar da mı olamıyoruz?

Eğer böyle bir şey vaki ise, (Sizi temin ederim hatırımızdan geçmemiştir) Azerbaycan’ı ve milli Azerbaycan bayrağını teessürle tahattur etmek suç mudur?

Bozkurtu niçin göğüslerde taşıyoruz? Enver PaŞa, Türkistan’da niçin cihat açtı? Kemal Atatürk Hatay için niçin “Kırk asırlık Türk yurdu” dedi.

Mezalimden kaçan Çin, Bulgaristanı ve Yunanistanlı Türk kardeşlerimizi niçin bağrımıza bastık. Yahudilerin yeni bir İsrail yarattıkları bir devirde, Azerbaycanlıları ilgi ve tahassürle anmak niçin bizim için bir itham vesilesi olabilir?

Hangi Türk gönlü istemez? Doğuda orak çekiçli Azerbaycan yerine sekiz köşeli milli Azerbaycan bayrağı dalgalansın. Ki bugün Azerbaycan, orak çekicin altında inlemektedir.

Yaptığınız teşebbüs ve ithamdan maksadınız ne idi? Milli birlik için çalışan bir derneği kötülemek mi? Azerbaycanlıları Türk olarak kabul etmemek mi? Yoksa kendinizi bu hareketinizle meşhur etmek mi istediniz?

Eisenhower’in dahi Demir Perde gerisindeki esir insanları kurtarmak için çalıştığı şu sırada, Ruslara karşı aylarca mücadele eden milli Azerbaycan bayrağını bu kadar hor görmelerinin sebebi ne?

Haber verelim ki evlerimizde Türklüğün, kahramanlığın ve milliyetin sesini haykıran kitaplardan başka hiçbir şey çıkmadı. Türk harsına yönelen tecavüzler ve milliyetçiliğe aykırı cereyanlarla fikir yoluyla mücadele etmeyi en şerefli vazife bilmekte devam edeceğiz.

Gençliğin örnek Türk milliyetçileri halinde yetişmelerine çalışmak başlıca gayemiz olacaktır.

Allah’ın ve Türklük Şuurunun bize yardımcı olacağını katiyen eminiz.

DİL GAZETESİ (Sahibi  ve  Yazan Mecit Hun    20 Kasım 1952)

TÜRK MİLLİYETÇİLER DERNEĞİ BAŞKAN VEKİLİ GELİYOR

Aldığımız habere göre Derneğin Şube faaliyetlerini teftiş maksadıyla Türk Milliyetçiler Derneği Genel Başkan vekili Seyhan milletvekili ve Türkiye Köylü Partisi Genel Başkanı Prof. Remzi Oğuz Arık önümüzdeki günlerde ilçemize de teşrif ederek Derneklilerle görüşeceklerdir.

Bu münasebetle son günlerde dedikodu mevzuu olan bayrak meselesinin de görüşülüp tetkik edileceği tahmin edilmektedir.

*** 

Değerli Okuyuclar! Bu aşamada Türkiye ülkücü hareketinin ilk adımı olan Türkiye Köylü Partisi hakkında bilgi vermek istiyorum. (Mücahit)    

TÜRKİYE KÖYLÜ PARTİSİ

Remzi Oğuz Arık

Türkiye Köylü Partisi, Demokrat Parti’den ayrılan bir grup tarafından 19 Mayıs 1952’de kuruldu. Genel başkanı Remzi Oğuz Arık’tı. Liberal Köylü Partisi de bu partiye katıldı. Parti tüzüğünü 16 Mayıs 1952’de İçişleri Bakanlığı’na veren Türkiye Köylü Partisi, 19 Mayıs’ta resmen kuruldu. Adana, Eskişehir, Konya, Kastamonu, Çanakkale ve İstanbul’dan gelen 77 kurucu üyenin katılımıyla yapılan ilk toplantıda parti tüzüğü ve programı görüşülerek onaylandı. Genel başkanlığa Remzi Oğuz Arık seçilirken yönetim kurulu, Ethem Menemencioğlu, Tahsin Demiray, Hakkı Kamil Beşe, Süreyya Endik, Cezmi Türk, Yusuf Ziya Eker, Cemil Kandemir, Asaf İlbay, Asım Günç gibi tanınmış Türkçülerden oluşmaktaydı.

Türk siyasi hayatında fazla bir varlık gösteremeyen Türkiye Köylü Partisi, 1954 seçimlerinde başarısız oldu. Ekim 1957 erken seçimleri sonrasında Osman Bölükbaşı’nın Cumhuriyetçi Millet Partisi ile birleşerek partinin adını 1958’de Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi olarak değiştirdi.

DİL GAZETESİ  Sahibi ve Haber Yapan: Mecit Hun

CELAL AÇIKGÖZ’ÜN BEYANATI 15 Kasım 1952

12 Kasım gecesinde Kars’ta bulunması hasebiyle hazır bulunamayan Türk Milliyetçiler Derneği Iğdır Şubesi Başkanı Yüksek Ziraat Mühendisi Celal Açıkgöz hadise dolayısıyla bize şu beyanatta bulundu:

“Bu sabah yatağımda gözlerimi açtığım zaman bize heyetin evimi aramaya geldiğini teessürle öğrendim. Çok ulvi ve demagoji kabul etmeyen meselelerde bunakların ve toy kimselerin itidalle hareket etmelerini bilhassa tavsiye ederim.”

Kendisine müracaat ettiğimiz Ramiz Özler de şu şiiri okumakla yetindi:

“Pür ateşim, açtırma benim ağzımı zinhar

Zalim, beni söyletme, derunumda neler var

Bilmez miyim ettiklerini eyleme inkârş

Zalim, beni söyletme derunumda neler var”

DİL GAZETESİ  Yazan: MECİT HUN

12 KASIM MÜNASEBETİYLE TERTİPLENEN GECE

(Değerli okuyucular! Mecit Hun tarafsız ve cesur bir aydın olarak bu olayla ilgili görüşünü ikini paragrafta bize sunmaktadır. Mecit Hun yapılman işlemin kanunlara aykırı olduğunu söylüyor, Türk Milliyetçiler Derneğine sahip çıkıyor. Hüsnü Bingöl’ün varlığına rağmen bir Kürt aydının Türk Milliyetçiliği Derneğinin haksız yere takibata uğradığını söylemesi Mecit Hun anlayış ve dünyaya bakışını yansıtmaktadır. Mücahit.)

Iğdır’ın kurtuluşu münasebetiyle 12 Kasım gecesi Türk Milliyetçiler Derneği tarafından tertiplenen gecede sahnenin iki tarafına müstakil Azerbaycan bayrağı yapıldığı iddiasıyla keyfiyet savcılığa intikal ettirilmiştir.

İddianın mahiyeti şöyledir:

O akşam sahnenin iki tarafına kağıttan yapılan Türk bayrağının altve üstüne tahta aksamı kapatmak veya sahneyi tezyin etmek maksadı ile yeşil ve mavi krepon kağıtları yapıştırılmış bulunduğundan, bu renk dizisi bazı kimseler tarafından müstakil Azerbaycan bayrağına benzetilmiş ve keyfiyet bir mektupla gazetemize ihbar edilmişti. Türk Milliyetçiler Derneğine açık mektup mahiyetinde yazılan bu ihbar mektubu henüz gazetemiz tarafından incelenmeden keyfiyet savcılığa da intikal ettirildiğinden mektup savcılıkça celp edilmiş ve tahkikata tevessülolunmuştur. Bu sebeple bazı arkadaşların evlerinde arama yapılmış ve Azerbaycan bayrağının hakiki şekliyle mukayese lüzumu görülmüştür.

Yaptığımız incelemede bu tesadüfi benzeyiş, Azerbaycan bayrağını asla temsil edememiştir. Zira Azerbaycan bayrağındaki yıldız sekiz dişli olduğu halde, sahnedeki yıldız beş dişli yapılmıştı. Saniyen keyfiyette suiniyete makrun bir hal görülememiştir. Esasen, müstakil ve milli Azerbaycan bayrağının milli günlerde teşhiri hiçbir suretle suç sayılmasa gerektir.

Böyle milli bir günümüzde bilhassa Türk Milliyetçiler Derneğinin böyle bir itham altında bırakılmasından Iğdır muhitinin duyduğu teessür çok büyüktür. Rus mezalimine kurban gitmiş bulunan Milli Azerbaycan hakkında bu derece insafsız hareket etmemiz, milli duygularımızla hiç de bağdaşamamıştır.

Memnuniyetle haber aldığımıza göre ilgili makamlarda bu mevzuda gayet hassas hareket etmek basiretini göstermişlerdir. Milli duygularımıza aykırı olan bu gibi hareketleri efkarı umumiye teessüfleriyle cevaplandırmıştır.

CUMHURİYET HALK PARTİSİNİN YENİDEN TOPARLANMASI

24 Mayıs 1950 seçimlerinde İnönü büyük bir hezimete uğramıştır. Herkes ateşten kaçar gibi CHP’yi terk edip başka partilere yönelmişlerdir. İnönü derhal partinin 8.inci Kurultayını toplar. Kasım Gülek genel sekreter olarak görev alır. Bu görevini  29 Haziran 1950 – 28 Eylül 1959 tarihleri arasında aralıksız olarak sürdürür. Gülek, yoğun memleket gezileri sayesinde siyaseti halkla iç içe yapan ve ‘çarıklı politikacı’ lakabı ile anılan siyasetçi olarak tanındı.

Kasım Gülek 
Rıza Yalçın

Rıza Yalçın’n oğlu Av. Ataman Yalçın CHP’yi yeniden örgütlemek için çıktığı yurt gezisinde Iğdır’a gelişini şöyle anlatır:

“1950’li yılların sonlarına doğru bir zamandı. Tek başına iktidara gelen DP, çıkardığı yasalarla bir yandan  CHP’nin kalesi olarak gördüğü Halk Evlerini kapatmaya çalışıyor, bir yandan da CHP’ni yurt çapında ablukaya alıyordu. Tarihinin en büyük yenilgisini yaşayan CHP, gözden düşmüş, önemini kaybetmişti.

CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek, daha sonra “çarık giydik yollara düştük” şeklinde özetleyeceği bir karşı kampanyayla işleri rayına oturtmayı ümit eder. Her tarafı dolaşıyor partiyi yeniden örgütlemeye çalışıyordu. Bu amaçla geldiği Iğdır’da evine uğradığı ilk insan babam olmuştu.

Ben o yaz ablam ve eniştemle Zor yaylasına gitmiştim. Ağustos ayının sıcak bir günü yayladan inip Iğdır geldim. Vücudum Iğdır sıcağıyla kavruluyordu. Soğuk duş almak için sabırsızlanıyordum.

Yaz aylarının yakıcı sıcağında biraz serinlemek umuduyla, bahçemizin ıssız bir köşesinde, duvara bir su deposu ve teneke huni monte etmiş, taşra usulü bir duş kurmuştum.

Bahçenin kapısını hızla geçip duşlu bölmeye yöneldim. A, bir de ne göreyim hiç tanımadığım birisi, çırılçıplak duş alıyor! Bir an, “Acaba yanlış eve mi geldim?” diye tereddüt etmedim değil.  Evin önüne gelip merdivenlere oturdum. O an açılan bahçe kapısından babam girdi. Meğerse bu adam CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek imiş! Babamla siyaset işlerini konuşmaya gelmiş!

Babam, CHP ilçe başkanlığı görevini kabul edip partinin Iğdır bölgesinde yeniden örgütlenmesi için kolları sıvadı. Bu görevi 1954 yılına, CHP’den milletvekili seçilinceye kadar aralıksız devam etti.”

CHP’nin yeniden toparlanması için elini taşın altına koyanlardan birisi de Bağır Aras’dır. (Mücahit)

KARS Gazetesi 10 Nisan 1953

İlçemizin tanınmış tüccarlarından Bağır Aras şahsına ait olan binalardan birisini evvelce İş Bankasına vermişti. Bu defa aynı binanın bitişiğinde bulunan binayı da CHP emrine vermiştir.

KARS Gazetesi 3 Mayıs 1953

Pazar günü Hakveyis köyünü ziyaret eden CHP İlçe İdare Kurulu Başkanı Rıza Yalçın, İdare Kurulu Üyelerinden Bağır Aras ile Mehmet Ali Kutlay köy halkı tarafından sevgi ve muhabbet tezahürleri arasında karşılanmışlardır.

KARS Gazetesi 17 Ağustos 1953

 (…) Çok kalabalık bir heyet başlarında Iğdır CHP İlçe Başkanı Rıza Yalçın olduğu halde Kiti köyünde CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek’i karşılamışlar ve böylece 10 otomobillik bir kafile ile saat 18’de Iğdır’a gidilmiş, yüzlerce Iğdırlının “Hoş geldin! Yaşa varol!” nidaları arasında şehir parkına gelinerek bir müddet istirahattan sonra Bağır Aras’ın evinde 100 kişilik bir ziyafet verilmiş, DP’lilerin de bulundukları bu ziyafet samimi bir hava içinde gece geç vakte kadar devam etmiş.

KARS GAZETESİ 29 Ocak 1953

IĞDIR’DA DP’NİN DURUMU BOZUK

DP burada çok kötü bir duruma düşmüştür. Bu partiden istifa eden vatandaşlar gün geçtikçe artmaktadır. Bu cümleden olarak bugün Iğdır’ın ileri gelen tüccarlarından Hacı Ekber Çöllü, Ali Yardım, Timur Demirci ve henüz isimleri açıklanmayan birçok kimseler istifa etmişlerdir. DP Başkanlığına Mehmet Gülten getirilmiştir. Bu ilçede yapılmakta olan DP Kongresini takip etmek üzere Kars’tan gelen bir heyet, partiyi bu durumda görünce ve umduklarını da bulamadıklarından ötürü geri dönmüşlerdir.

AHMET GÜLTEN’İN ANLATIMIYLA KARDEŞİ MEHMET GÜLTEN

“Ağabeyim Mehmet Gülten 1920 (1336) doğumluydu. İlkokula başladığı yıl Türkiye genelinde o yıl (1928) Arap harflerinden Latin harflerine geçiş yapılmıştı. Ağabeyim çalışkan ve başarılı bir öğrenciydi. Latince okuma ve yazmasını çok iyi öğrenmişti. İlkokuldan sonra eğitimine devam etmedi ama Feyzullah İnan’la beraber Iğdır’ın ilk dava vekillerinden biri olarak başarılı bir görevi olmuştu. Sonraki yıllar “Gülten Kitap ve Kırtasiye” dükkânını açtı. Bu ara, DP’nin ilk kurucu listesinde yer alıp siyasete atıldı. 50’li yıllarda kısa bir süre için Belediye Başkanı Ali Ural’a vekâlet etti. (Mehmet Gülten 1953 yılında,Ocak ve Haziran ayları arasında, DP Iğdır İlçe Başkanı olarak görev yapmıştır. Mücahit) Ağabeyim Mehmet Gülten, 1990 yılında kalp rahatsızlığı nedeniyle istanbul’da vefat etti.”

TÜRK MİLLİYETÇİ DERNEĞİNE YAPILAN SORUŞTURMANIN TARİHSEL SONUÇLARI (Mücahit)

Değerli okuyuclar! Hüsnü Bingöl yazı dizisini okuma fırsatı bulamayan okuyucularıma ya kitabı satın almalarını ya da (http://hunacademy.com/) isimli linke gitmelerini rica ediyorum. O yazı dizisinde İkinci Dünya Savaşı devam ederken ülkede Misak-ı Milliciler (İsmet İnönü ve Hüsnü  Bingöl) ile Turancılar arasında bazen üstü örtülü ama Almanların yenilgisi kesinleştikten sonra açıktan ölümüne bir mücadele olduğunu geniş geniş anlatmıştım. Hüsnü Bingöl, Turancılık veya Türkçülük düşüncesini o kadar tehlikeli bulmaktadır ki tertiplenen gecede Azerbaycan Bayrağı veya renklerinin dekor olarak kullanılmasından son derece rahatsız olmuştur. Hüsnü Bingöl’ün bu davranışıyla iki önemli olay ortaya çıkmıştır:Ülkücüler, O-Taylılar ve Turancılar Hüsnü Bingöl’den kurtulmak için harekete geçerler. Bir yıl sonra Hüsnü Bingöl hakkında soruşturma açılır. Nedeni MAH yöneticilerinin sivil kıyafet giyinme zorunluluğu varken, Hüsnü Bingöl Binbaşı formasıyla çarşıya çıkmıştır. Koskocaman Hüsnü Bingöl sıradan bir vatandaş gibi savcılıkta sorgulanmasını gurur meselesi yapar. Çok üzülür. 1954 yılında kalp krizi geçirir. Emekliye ayrılır. 1955 yılında vefat eder. Okuyucularım şunu bilmeli ki Hüsnü Bingöl, İnönü’yle birlikte Mustafa Kemal’in devam ettirdiği Misak-ı Milli görüşüne bağlı kalmış, kararlı bir şekilde devam ettirmiştir. Daha önce yazdığım gibi Mustafa Kemal’in Turancılık ve Türkçülükle yakından bir ilgisi olmamış, gerektiğinde Mehmet Emin Resulzade gibi önemli şahsiyetleri ülkeden alenen kovmuştur (1931) Bir süre Nazilerle irtibat kuran Mehmet Emin Resulzade 1946 seçimlerinden sonra DP’li milletvekillerinin daveti üzerine, 1947’de Türkiye’ye gelir, 1949 yılında “Azerbaycan Kültür Derneği”ni kurar. 6 Mart 1955 tarihinde Ankara’da vefat eder.Türk Milliyetçi Derneğine yapılan soruşturma Türkiye’de Misak-ı Milliciler ve Turancılar arasında devam ede gelen çekişmenin bir anlamda gittikçe Turancıların lehine kaydığının dönüm noktasıdır. Artık Mustafa Kemal, İsmet İnönü ve Hüsnü Bingöl’ün sıkı sıkıya bağlı kaldıkları Misak-ı Milli ilkesi yara almış, boşluğu İslamcılar ve Turancılar doldurmuştur.

Bugün bazı siyasi partiler gerçekleri çarpıtarak Bozkurt amblemi ile Mustafa Kemal’i birlikte resmetmektedirler. Bu resimlerin gerçek Kemalist düşünceyle bir ilgisi yoktur. Mustafa Kemal asla Bozkurt’la poz vermemiştir veya odasına  Bozkurt resmi asmamıştır. Ayrıca başka bir fotomontajda Mustafa Kemal’in Bozkurt işareti yaptığı gösterilmektedir. Mustafa Kemal’in isminin arkasına saklanarak Kemalist Sağ bir örgütlenmenin şu an Türkiye’de hızla geliştiğini, siyasi yönetime alternatif tek çözüm olarak gösterildiğini biliyoruz. Atatürk’ün kurduğu CHP’de altı ilke benimsenmştir: Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Milliyetçilik, Laiklik, Devletçilik ve İnkılapçılık. Mustafa Kemal  Türkçülük veya Turancılık diye bir ilkenin eklenmesine ihtiyaç duymamıştır.

MHP’nin parti amblemi olarak kullandığı üç hilal sembolünün, bir toplantıda  bir Ermeni’nin önerisiyle kabul gördüğünü biliyor muydunuz?  Levon Panos Dabağyan  1933 Fatih doğumludur. Türkiye Ermenisi araştırmacı-yazardır. Alparslan Türkeş ve Milliyetçi Hareket Partisi ile ilgili kitap yazan ilk Ermenidir. Dabağyan  7 Mayıs 2017 tarihinde İstanbul’da vefat etmiştir.

  Leon Dabağyan
Atatürk’ün montaj bozkurt işareti
Atatürk’ün güya bozkurt işareti yaptığı iddia edilen resim

          DEVAM EDECEKTİR

Toplam Sayfa Ziyareti: 642 - Bugünkü Ziyaret: 1

Mücahit Özden Hun Kitapları