HONG KONG VE BESSO

Toplu Yazılar

Değerli okuyucular!

Yaşamda en büyük şans, zihin açan ve insanı doğru düşüncelere sevk eden dostluklar edinmektir. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Yunan kökenli Aristo olmasaydı acaba Makedon kökenli Büyük İskender diye bir şahsiyet ortaya çıkar mıydı? Kürt kökenli Molla Gürani olmasaydı acaba Türk kökenli Fatih Sultan Mehmet isimli bir şahsiyet tarihe damgasını vurabilecek miydi? Besso isimli arkadaşı olmasaydı acaba Albert Einstein (Türkçe: Aynştayn / İngilizce: Aynstayn) uzun zamandan beri üzerinde kafa yorduğu rölativite (görecelik) teorisine son noktayı koyabilecek miydi?

EİNSTEIN VE BESSO

Musevi kökenli olan Einstein, Almanya’nın Ulm şehrinde dünyaya gelir. Ortaokulu bitirdiği yıllarda ailesi İtalya’ya taşınınca Münih’te Gymnasium’a (Cimnazyum) yani liseye başlar. Alman eğitim sistemine tepkili olan Einstein derin bir psikolojik bunalım yaşar. Liseyi terk eder veya atılır. İtalya’ya ailesinin yanına döner. Babası kızgındır. Hayatında asla lise diploması alamayacak Einstein,Zürich Federal Politeknik okulu sınavlarına hazırlanır; bunun nedeni Politeknik okulunun lise mezunu olmayı şart koşmamasıdır. Einstein, Politeknik okulunu Zürich’te tamamladıktan sonra Bern şehrinde Paten Ofisinde iş bulur. Zürich’deki öğrencilik yıllarından tanıdığı Besso da Patent Ofisinde çalışmaya başlayınca iki arkadaş arasında derin bir dostluk bağı gelişir.

Einstein ve Besso

Michele Besso, İsviçre’de Riesbach isimli kasabada dünyaya gelir. O da Musevi kökenlidir. Einstein ile Besso, bir masada oturup felsefi ve bilimsel tartışmalar yapmaya bayılıyorlardı.

Özel görelilik (izafiyet) kuramı üzerinde kafa yoran Einstein’nın işin içinden çıkamadığı günlerdi…Bir akşam Besso’yla bu konu üzerinde sohbete koyulur. Besso, çözüm için çok basit bir öneride bulunur. Einstein hızla eve döner, bütün gece çalışır. Ertesi gün Besso’yla karşılaştığında tek bir cümle eder: “Besso, senin sayende izafiyet kuramını kanıtladım.”

Einstein arkadaşına vefalı davranır, özel görelilik kuramını kanıtladığı bilimsel makalesinde Besso’nunismine de yer vererek arkadaşını ölümsüzleştirir.

***   

Benim de hayatımda buna benzer dostluklarım veya saygı duyduğum rehberlerim oldu. Ancak bir tanesi açık ara öndeydi. Bu müstesna şahsiyet Fransa’da çalıştığım şirketin Genel Müdürü Merhum Jean Degremont idi. Uzun yıllar Orta-Doğu ülkelerinde görev yaptığı için bölgenin dini ve kültürel yapısını çok iyi biliyordu. Jean Degremont’un üzerimdeki etkisini detaylandırmadan önce size Hong Kong maceramı anlatmak durumundayım.

HONG KONG’A YOLCULUK…

Yıl 1991. Paris’te Çince öğrenmeye başlamıştım. İşlerim olağanüstü yoğundu. Ne yapar eder, haftada iki gün verilen Çince derslerini kaçırmamaya çalışırdım. Çin Halk Cumhuriyeti, o yıllar kapalı bir kutuydu. Bugünkü Çin’den çok farklıydı. Batılı yatırımcılara tamamen kapalıydı. Kapitalizmin zenginlik ve ihtişamıyla arasına Çin Seddini örmüş gibiydi.Kimsenin de Komünist Çin’i ziyaret etmek gibi bir isteği yoktu. O yıllar Hong Kong şehri Britanya (İngiltere) hâkimiyetindeydi. 156 yıl süren İngiliz egemenliği 1 Temmuz 1997’de sona erecekti.  Bugün Hong Kong, Çin Halk Cumhuriyetine bağlı yarı-özerk Özel İdare Bölge konumundadır. İngiltere ile yapılan anlaşmaya göre Hong Kong 2047 yılında tamamen Çin’e bağlanacaktır.

Fransa’da çalışanların bir aylık tatil hakkı vardı. O yıl yardımcım başka bir iş bulup ayrılınca benim Bilişim Bölüm Başkanı olarak bir ay boyunca iş yerinden uzak kalmam zor olacağından tatilimi bir haftayı geçmemek koşuluyla dört ayrı zaman dilimine yaymam gerekmişti. Birinci tatilimi Temmuz ayının ortasında alacaktım.  O yıllar Çin Halk Cumhuriyeti’nin turistik anlamda hiçbir cazibesi yoktu. Üstelik vize almak için olağanüstü formalitelerle boğuşmak gerekiyordu. Bunun yerine vize almadan gidebileceğim Hong Kong’u tercih ettim.

Uçak Hong Kong’a doğru inişe geçince yarımada ve onlarca üzerine kurulmuş şehirdeki gökdelenler göz alıcı bir şekilde uzanıyordu. (Daha sonra dünyada en fazla gökdelenini Hong Kong’da olduğunu öğrenecektim.) Param vardı. En lüks otellerden birisi olan Nippon otelinde yer ayırtmıştım.(Japonlar kendi ülkelerine Nippon derler.Müşterilerin çoğu Japon’du.)Akıcı şekilde Japonca konuşabiliyordum ama benim derdim Çince konuşmak, Çincemi ilerletmekti. Otel çalışanları inadına inat İngilizce konuşmayı tercih ediyorlardı.

Hong Kong’u ziyaret ettiğim günler

Otel odasına yerleştikten sonra kendimi sokağa attım. Alış veriş merkezlerine girdim. Çok geçmeden fark ettim ki ne ben onların Çincesini anlıyordum ne de onlara benim Çincemi… O yıllar ne İnternet vardı ne de Google gibi el-altı ansiklopediler… Çok geçmeden Hong Kong şehri dâhil Güney Çin’in Guangdong eyaletinde Kantoca konuşulduğunu anlayacaktım. Hong Kong’da yaşayanlar Çin Halk Cumhuriyetinin resmi dili olan ve benim de Paris’te öğrendiğim Mandarince dilini anlamıyorlardı. Çincemi geliştirmek isteğim de böylece daha ilk gün hayal kırıklığıyla sonuçlanmıştı. İngilizce konuşarak yerli ahaliyle anlaşmaya çalışıyordum.

Akşam otele dönünce, giriş kapısına yakın bir yerde üzeri turistik broşürlerle dolu olan masaya yaklaştım. Bir broşür alıp okumaya koyuldum. Bir bayan yanıma geldi. İngilizce konuşarak nereli olduğumu sordu. Fransa’dan geldiğimi anlayınca çat-pat Fransızcasıyla konuşmayı tercih etti. Turist rehberiydi. Her gün topladığı turistleri Çin Halk Cumhuriyetinin Quangdong bölgesindeki Zhongshan (congşan) şehrine günü-birlik trenle götürüp getiriyormuş. Bir gün sonraki geziye katılmayı kabul ettim. Az da olsa Çin Halk Cumhuriyetindeki yaşam hakkında bilgi sahibi olacağım için heyecanlıydım.

Ertesi gün öğleden sonrasıydı. Çin Halk Cumhuriyetine giriş yapmış, Zhongshan (congşan) şehrinde dolaşıyorduk. Bayan rehber elinde bayrakla önde gidiyor, şehrin önemli anıtlarını İngilizce konuşarak tanıtıyordu. En çok ilgimi çeken, geniş anayol veya ara sokaklarda tek bir otomobilin olmamasıydı. Binlerce bisiklet kırmızı ışıkta duruyor, yeşil yanınca hareket ediyorlardı. Komik bir durumdu!

Rehber bizi her türden böcek, sürüngen ve yabani hayvanların canlı canlı öldürüldüğü veya satıldığı markete götürdü. Dayanılmaz ağır bir koku içimize doldu. Bazı turistler kusar gibi oluyor, burunlarını sıkı sıkıya kapatıyorlardı. O yıllar nerden bilecektim ki 2020 yılında dünyayı kasıp kavuracak olan Covid-19 virüsü bu marketten dünyaya yayılacaktı!

Geleneksel Çin marketi

Rehber kafiledeki homurdanmayı ve rahatsızlığı fark edince hızlı adımlarla bizi cehennemden kurtardı. Gördüğüm bir manzara bugün bile gözlerimin önündedir: Satıcı, sepetten canlı bir yılan çıkardı. Satırla kafa ve kuyruğunu seri hamlelerle kesti. Akan kanı bir bardağa doldurup müşterisine uzattı. O da afiyetle kafaya çekti. Aman Tanrım!

Rehber bu kez kafilenin önüne geçip bizi Çin’in ünlü siyaset adamı Sun Yat Sen’in müze olarak kullanılan doğduğu eve götürdü. Sun Yat Sen hakkında fazla bilgim yoktu. Üniversite yıllarımda sosyalist düşünceye sıkı sıkıya bağlıydım. O yıllar Türkiye’deki sosyalist gençlik hareketi Sovyet ve Çin yanlıları (Maocular) olarak ikiye ayrılmıştı. Benim tercihim net şekilde Sovyet yanlısı bir görüştü. Her ne kadar Maocu örgütleri “provokatör” olarak görsek de Mao Zedong’un Çin Devrimine saygılıydım. Üstelik Çin Komünist Devrimi ve Mao Zedong hakkında derinlemesine bilgi sahibiydim.

Sun Yat Sen ismiyle ilk kez tanıştığım için rehbere durmadan sorular soruyor, fırsatı değerlendirmek istiyordum. Okuyucularıma Sun Yat Sen hakkında detaylı bir özgeçmiş sunmak niyetinde değilim. Şu kadarını bilmenizi isterim ki, tıp eğitimi alan Sun Yat Sen 1911 yılında, “Milliyetçilik”, “Demokrasi” ve” Refah” ilkeleri temelinde bir devrim yapmış 2000 yıllık Çin İmparatorluğuna son vermişti. Çin uzun bir süre iç karışıklıklarla boğuşur. Sun Yat Sen, kurulan bölgesel yönetimleri birleştirmek için çaba harcar. Kurulan Çin Cumhuriyetinin ilk başkanı olur. 1925 yılında kanserden ölünce yerine asker kökenli Çan-Kay-Şek geçer.

Sovyetlerin açık desteğini alan Mao Zedong da Komünist bir Çin kurmak için devrim hareketini başlatır. Çok geçmeden Milliyetçi Ordu ile Komünist Ordu arasında iç savaş başlar. Çan-Kay-Şek, Sun-Yat-Sen’in baldızı ile evli olduğu için kendisini Çin Cumhuriyetinin doğal mirasçı olarak ilan eder ancak Komünistler O’nun otoritesini tanımazlar. 1949 yılında Komünistler anakara Çin’i ele geçirince, Çan-Kay-Şek ve arkadaşları Formoza adasına kaçarak Tayvan Çin Cumhuriyetini kurarlar. Bu yüzden Komünist Çinliler, Çan-Kay-Şek’i hain ilan ederler ve Tayvan Cumhuriyetini tanımazlar. Bu gerginlik halen devam etmektedir.

Rehber, Sun-Yat-Sen’in kişiliği ve mücadelesini özetledikten sonra devam etti: “Sun-Yat-Sen ölünce Çan-Kay-Şek, Çin’in lideri oldu ama haksız bir şekilde Formoza adasında yaşamaya zorlandı ve yalnızlık içinde öldü.”

Sun-Yat-Sen’in Doğduğu Ev

Bizleri adım adım takip eden Komünist Çinli bayan rehber İngilizce bildiği için bu açıklamadan rahatsız oldu. İki rehber arasında Kantonca amansız bir tartışma başladı. 20-25 kişilik turist kafilesinde kimse Kantonca bilmediği için ne olup bittiğini anlayamıyorduk. Çok geçmeden askeri elbiseli güvenlik güçleri büyük bir disiplinle müzeden içeri girip bizi çembere aldılar. Dipçik darbeleri altında dışarı çıkarıldık. Bir Amerikalı çift korku içindeydi. “Bunlar bizi kurşuna dizecek!” diye durmadan bağırıp duruyordu.

İki sıra asker arasında yürüyerek tren istasyonuna götürüldük. Kapılar ve camlar sınırda açılmak koşuluyla kilitlendi. Sınırı geçip Hong Kong’a girince kompartımanda sevinç çığlığı yükseldi. Çin, o yıllar dünyaya öylesine kapalıydı ki hepimize ömür boyu hapis cezası veya idam cezası verselerdi buna engel olacak bir güç yoktu ve belki de kimsenin haberi olmayacaktı O yıllar Çin dünyaya kapalıydı. Yabancı şirket veya ülkelerin herhangi bir yatırımı söz konusu değildi. Kısacası, bugünkü Kuzey Kore’ye benzer bir özellik taşıyordu

Rehberimiz durmadan bizlerden özür diliyor, bir daha asla Çin Halk Cumhuriyetine turist götürmemeye yemin ediyordu.

Otelin lobisinde oturmuş yeşil çayımı yudumluyordum. Rehber kız, izin isteyip yanıma oturdu. Olup bitenleri ve bizim bilmediğimiz detayları çat-pat Fransızcasıyla anlatmaya koyuldu. İngilizce anladığımı söyledim ama rehber mesleği gereği Fransızcasını ilerletmek istiyordu. Grupta benden başka hem bekâr hem de Fransızca konuşan kimse yoktu. Bir ara öneride bulundu: “Zamanın varsa sana Hong Kong’u tanıştırayım. Böylece ben de Fransızcamı ilerletmiş olurum.” Öneriye hayır demek mümkün değildi.

Toplu taşıma sistemi tıklım tıklımdı ama mükemmel çalışıyordu. Otobüsümüz yol alırken rehber konuşmaya başladı: “Hong Kong’un iki yüzü vardır. Birisi yoksulluk birisi de zenginlik. Dünyanın hiçbir yerinde yoksullarla zenginler arasındaki gelir farkı bu kadar fazla değildir. Şimdi Kowloon (kaulin) bölgesindeki Sham Shui Po’ya (şam şuyi po) yani yoksullar semtine gidiyoruz.”

Sham Shui Po yoksullar mahallesi

Rehber sık sık elindeki Fransızca-İngilizce sözlüğe başvuruyor, cümle kurmak için kelime arıyordu. Bir durakta indiğimizde şaşkınlığımı gizleyemedim. Böyle bir manzarayla daha önce karşılaşmamıştım. Apartmanlar iç içe, dip dibeydi. Balkonlar klima cihazları, ipe serilmiş çamaşırlarla doluydu. İğreti bir duygu içime oturdu. Rehber, Avrupalıların bu manzaraya hep aynı tepkiyi gösterdiğini söyledi. Bu kez upuzun ve sadece yayalara tahsis edilmiş bir markete girdik. Benzeri bir marketi zaten Çin Halk Cumhuriyetinin Quangdong eyaletinde de görmüştük.

Rehber bu kez gülerek ekledi: “Şimdi sıra geldi Hong Kong’un diğer yüzünü görmeye!”

Metroyla deniz altından geçerek Hong Kong adasındaki Wan Chai bölgesine vardık. Lüks ve pırıl pırıl gökdelenler sıra sıraydı. Hayranlığımı gizleyemedim. Rehber ara bir sokağa girdi.

“Burası barlar sokağı. Yabancılar bu barlarda vakit öldürmeyi severler.”

Zenginlerin oturduğu Wan Chai semti

Bir bardan içeri girdik. Konuşmalar İngilizceydi. Bir masa bulup oturduk. Boğucu ve sıcak bir hava vardı. Klimalar harıl harıl çalışıyordu. Bir biraya hayır demek imkânsızdı. Soğuk biralarımızı yudumlarken sosyalist ve kapitalist Çin’in karşılaştırmasını yapmaya koyulduk. Sordum:

“Çin Halk Cumhuriyetini, Tayvan’ı, Hong Kong’u hatta Portekiz yönetimindeki Macau’yu tanıyorsun. Nerede yaşamak isterdin?”

“Bildiğim bir cevabı hemen vereyim: Çin Halk Cumhuriyetinde asla yaşamak istemezdim. Gördüğün gibi milyonluk şehirde tek bir araba bile görmek mümkün değil. En zenginin bile sadece bir bisikleti ve başını sokacak küçük bir evi var. Belki Sham Shui So’da gördüğün yoksulluk orada yok ama benim tercihim kesinlikle Hong Kong olurdu.”

Sosyalist damarım Mao Zedong’a ihaneti kabul etmiyordu. Tamam, Maocu örgüt ve partilere mesafeliydim ama Mao Zedong’un özellikle “Halk Savaşı” ve “Diyalektik” üzerine yazdığı kitapları okumuştum. Cahil zihnimle rehberi sosyalist olmaya ikna etme çabası içine girdim. Rehber yüksek sesle kahkaha attı. Bara eğilip de biralarını yudumlayan birkaç yabancı kafa bize doğru merakla dönüp baktılar. Rehber, Çin tarihini iyi biliyordu:

“Sun Yat Sen, bütün Çinlilerin saygı duyduğu bir isimdir. İster Çin Halk Cumhuriyetinde ister Tayvan veya Hong Kong’da yaşayın, mutlaka Sun Yat Sen ismiyle üniversiteler, parklar ve caddeler vardır. Ben de bir Sun Yat Sen hayranıyım. Tıp eğitimi aldı. Hayatı, çökmekte olan imparatorluğun yerine Cumhuriyeti kurmakla geçti. Vefat edince görevi bacanağı Çan Kay Şek üstlendi.

Sun Yat Sen

Çan Kay Şek  ‘milliyetçi’ bir siyaset izliyordu. Mao Zedong ve arkadaşları ise ‘komünist’ bir dünya görüşüne sahiptiler. İkinci Dünya Savaşı sırasında ilginç bir durum ortaya çıktı. Japonlar,  Çin’in Mançurya bölgesini işgal etti. Çan Kay Şek ve Mao Zedong farklı cephelerde hem birbirleriyle hem de birlikte el ele verip işgalci Japonlara karşı savaştılar. Japonlar yenilip ayrılınca bu kez milliyetçiler ve komünistler arasındaki iç savaş hız kazandı. Çan Kay Şek yenildi, Formoza adasına yerleşerek Tayvan Çin Cumhuriyetini kurdu.

Bugün dünyada Belize, El Salvador, St. Lucia gibi 18 küçük ülke Tayvan’ı resmi olarak tanıyor. ABD, Tayvan’la yarı-resmi ilişki içindedir. Çin Halk Cumhuriyeti ekonomik ve askeri anlamda güçlendikçe Hong Kong, Macau ve Tayvan’ı mutlaka kendi sınırlarına katmak isteyecektir. Doğrusu bu isteğe dünyada hiçbir gücün karşı geleceğine inanmıyorum. Hatta bunu öngören yüz binlerce Hong Kong’lu şimdiden İngiltere, Avusturalya ve Yeni Zelanda’ya yerleşmeye başladılar bile!”

Çan Kay Şek
Mao Zedong

Rehberin Fransızcasına alışmıştım. Önceleri hatalarını düzeltiyor, doğru telaffuzu öğretmeye çalışıyordum. Bu durum bir zaman sonra bana sıkıcı gelmeye başlamıştı. Üstelik iyi niyetli müdahalelerim konuşmanın akışını da bozuyordu. Rehberin kendine özgü Fransızcasını anladığıma göre ne diye konuşmayı iki de bir bölüp hatalarını düzelteyim, diye düşündüm.

Bilmediğim bir konu olduğu için sordum:

“Çan Kay Şek hakkında ne biliyorsun?”

“Sun Yat Sen’in vefatından sonra Çan Kay Şek başa geçti. Bölgesel bağımsız eyaletleri yenerek gerçek anlamda Çin’i bütünleştirdi. 1928-48 yılları arasında Çin Cumhuriyetine başkanlık etti. Komünistlere yenilince Formoza adasına yerleşti.”

Rehber bilmediğimi tahmin ettiği bir konuyu açmak telaşındaydı. Sordu:

“Çan Kay Şek’in eşi Soong Mei-Ling adını duydunuz mu?”

Dudağımı bükerek ve kafamı olumsuz anlamda sallayarak, “Hayır!” dedim.

“Soong Mei-Ling, Sun Yat Sen’in baldızı ve Çan Kay Şek’in eşiydi. Milliyetçi Çin’in davasını dünyaya tanıtmak için olağanüstü bir çaba gösterdi. Çin tarihinin belki de en güçlü kadınıydı. Gençler için rol modeliydi. İkinci Dünya Savaşında Japonlar Çin’i işgal edince Madam Soong, moralini kaybetmiş Çin halkını Japon istilacılara karşı direnişe çağırdı. Madam Soong yüksek öğrenimini ABD’nin New Jersey eyaletindeki bir üniversitede ve Harvard üniversitesinde yaptığı için İngilizceyi mükemmel bir şekilde konuşabiliyordu. Çan Kay Şek’le evlendikten sonra kocasının bir anlamda gözü, kulağı oldu. Savaş yetimlerini kucaklayarak okullar açtı. Bu konuda öylesine titizdi ki öğretmenleri kendisi bizzat seçiyordu.1943 yılında 8 ay süreyle ABD’de bir kampanya başlattı ve kamuoyu oluşturmaya çalıştı. Bir toplantısında 30 bin kişiye hitap etti. TİME dergisine “Yılın Adamı ve Eşi” başlığıyla kapak oldu. ABD Kongresi bir konuşma yapması için Madam Soong’u davet etti. Taiwan Çin Cumhuriyeti kurulduktan sonra Dünya Kızılhaç Örgütünün yönetim kurulunda görev aldı.  (Not: Madam Soong, 2003 yılında New York şehrinde vefat etti.)”

TİME dergisi kapağı (Madam Soong ve eşi Çan Kay Şek)

Değerli okuyucular,

Kaderin dili yoktur. Kim diyebilirdi ki yıllar sonra Amerika’ya yerleşeceğimi, ailesi 1930’lu yıllarda Kanton bölgesinden Amerika’ya göç eden ama kendisi ABD’de doğup büyüyen Çinli bir Amerikalı ile evleneceğimi…

Akşama doğruydu. Otobüse binmiş otele dönüyorduk. Sahile yakın bir yeri işaret etti: “Sakın o tarafa doğru gitme! Hint fakirleri fal bakıyorlar. Hükumet fal bakmayı yasaklamış ama turistler onların tuzağına düşmekten kurtulamıyorlar.”

“Ne yapıyorlar?”

“Bilmiyorum! İnsanlara geleceklerini falan anlatacaklarını söyleyip üzerindeki tüm paraları zor kullanmadan alıyorlarmış. Gazete haberlerinde okumuştum!”

‘Hint fakiri’ tabirini duyunca zihnim çocukluk yıllarıma gitti. Aile çevresinde ‘İranlı Molla’ olarak tanınan şahsı hatırladım. Evimizde bir ay kadar misafir olmuş, hem aile fertlerinin hem de aile dostlarının falına bakmıştı. Olağanüstü yetenekte bir insandı. Daha sonra Tahran’a döndü, genç yaşta vefat etti.

Otele yaklaşırken rehber alaycı bir ses tonunda sordu:

“Yarın ne yapmayı düşünüyorsun?”

“Sokaklarda dolaşmak bir de ününü çokça duyduğum geleneksel Çin Hamamına gitmek istiyorum.”

“Üzgünüm. İki gün boyunca otelden çıkamayacaksın.”

“Niçin?” diye vurgulu bir merakla sordum.

“Hava durumu raporuna göre iki gün boyunca tayfun etkili olacak.”

“Yağmuru severim. Sorun olmaz.”

Rehber güldü:

“Anlaşılan siz Hong Kong’taki tayfunla ilgili bilgi sahibi değilsiniz. En iyisi fazla detaya girmeyeyim. Yaşayıp görmeniz daha iyi olur.”

Rehber beni otele bıraktı. Tekrar alaycı bir tavır takınarak Fransızca konuştu:

“İki gün sonra görüşmek üzere…  Au revoir! (Hoşça kalınız!)”

Rehberin otelden ayrıldığına emin olduktan sonra odama çıktım. Niyetim Hint fakirlerin olduğu sahile inmekti. Kasadan 500 Hong Kong doları çıkardım. 450 doları boynuma astığım ve elbise içinde sakladığım cüzdana koydum. 50 doları da cebime yerleştirdim. Kendi kendime söz verdim: ‘Mücahit 50 dolardan fazla harcamak yok!’

Otelden çıktım. Güneş batmıştı ama ortalık hâlâ yarı aydınlıktı. Sahile indim. Issızdı. Bir tur atıp dönmek istedim. Aniden karşıma bir Hint fakiri çıktı. Başındaki sarığı ilginç bir tarzda sarılıydı. Gözleri iri ve hareketsizdi. İngilizce seslendi:

“Sör! Geleceğinizi okumamı ister misiniz?”

Yaklaştım!

“Ücret talebiniz ne kadar olacak?”

“Önce benim gücüme inanmanız için küçük bir gösteri yapacağım. Eğer sizi ikna etmekte başarılı olursam 50 dolarınızı alacağım. Daha sonra siz soracak ben de cevaplayacağım. Anlaştık mı?”

İster istemez, “Evet!” dedim.

Boş bir kâğıt ve kalem uzattı.

“Sırtınızı dönün! İstediğiniz dilde bir cümle yazınız! Kağıdı katlayıp cebinize koyunuz!”

Bunu niçin istediğini henüz anlamış değildim. Söylediğini yaptım. Sırtımı döndüm ve Türkçe bir cümle karaladım: “Paris’te oturuyorum.” Kağıt parçasını katlayıp cebime soktum. Tekrar yüzümü Hint fakirine döndüm. Kalemi geri uzattım.

“Gördüğünüz gibi ne yazdığınızı görmedim.”

Cebinden boş bir kâğıt çıkardı. Bir şeyler karaladı. Bana uzattı:

“Sör! Cebinizdeki yazıyla benim yazımı karşılaştırmanızı istiyorum.”

Bana uzattığı ikiye katlanmış kâğıdı açtım. Gördüğüm karşısında dilimi yutmuş gibi oldum. Benim el yazımın tıpkısıyla, “Paris’te oturuyorum,” ifadesi vardı. Elimi cebime atıp kâğıt parçasını çıkardım. Evet! Hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde iki kâğıt parçasındaki yazılar tıpatıp birbirinin benzeriydi. Hile yapması mümkün değildi. Şaşkınlığım devam ederken Hint fakiri öz güven dolu bir sözle devreye girdi.

“Sör! Umarım iyisinizdir. Gördüğünüz gibi size gücümü kanıtladım. 50 doları ödemenizi istiyorum.”

Falcı Hint fakiri

50 dolar cebimdeydi. Çıkartıp uzattım. Hint fakiri ekledi:

“Sör! Aileniz, geçmişiniz ve gelecek iki yıllık yaşamınızla ilgili her şeyi bilmek istiyorsanız 300 dolarınızı alacağım. Kabul mü?”

‘Hay Allah’ diye kendi kendime söylendim. Söz vermiştim. 50 dolardan fazla harcamayacaktım. Sırtımı döndüm. Boynuma asılı cüzdanımdan 300 dolar çıkarttım.

“Kabul ediyorum. Önce siz anlatacaksınız. İnandırıcı bulursam paranızı vereceğim.”

“Altı kardeşsiniz. İki kız kardeşiniz Almanya’da, üç erkek kardeşiniz de Türkiye’de yaşıyorlar. Annen ve baban hayattalar. Sen de Paris’te yaşıyorsun. Bilgisayar işlerinden sorumlusun.”

Hint fakiri geçmişimi ve ailemi anlattı. Asıl vurucu noktayı sona saklamıştı. “Sör! Gelecek yıl Paris’i terk edip Amerika’ya gideceksiniz. Orada yaşayacaksınız.”

O ana kadar zihnimde Amerika planı yoktu. Hint fakiri sözünü tamamladıktan sonra parasını istedi.  300 dolar cebimdeydi. Büyülenmiş gibi uzattım. Hint fakiri sanki cüzdanımda ne kadar para kaldığını biliyormuş gibi bir teklifte bulundu:

“Eğer aile fertlerinin ve anne-babanızın gelecek iki yılda başından neler geçeceğini bilmek istiyorsanız 150 dolarınızı alacağım.”

Yine sırtımı döndüm. Cüzdanda kalan son parayı avuçlayıp çıkarttım.

“Tamam, kabul ediyorum! Buyurun anlatınız! Sizi dinliyorum.”

Hint fakiri konuşmasına devam etti. Geçmiş ve şimdiki zamanla anlattığı her şey doğruydu. Sonra kardeşlerimin gelecek iki yılda başlarından neler geçeceğini detaylandırdı.

Karanlık çöktüğü için sahili aydınlatan lambalar tek tek yanmaya başladı. O anda uzaktan bir ıslık sesi işitildi. Başka bir Hintli hızla bize yaklaştı, anlamadığım bir dilde panik halinde konuştular. Hint fakiri bana döndü:

“Sör! Paramı veriniz. Gitmem gerekiyor !”

İtiraz etmeden son kalan paramı da uzattım. İki Hintli karanlıkta kaybolunca yanıma polisler geldi. Pasaport kontrolü yapıp ayaküstü ifademi aldılar. 500 dolar verdiğimi öğrenince şaşkınlıklarını gizleyemediler. Nerede kaldığımı not ettiler. Gidebileceğimi söylediler.

Şaşkın bir halde uzaklaştım. Hint fakiri 500 dolarımla ortadan kaybolmuştu. Doğrusu parayı umursadığım yoktu. Hint fakirinin gösterdiği performans olağanüstüydü. Bütün gece olup bitenleri anlamaya çalıştım. Tanık olduğum her şey “bilim-ötesi” bir gerçeklikti. Anlaşılması, açıklanması imkânsızdı. Giden parama değil, daha çok olaya bir anlam verememem beni rahatsız ediyordu.

8 ay sonra aniden Paris’teki işimden istifa edip uçakla Amerika’ya doğru yol alırken aklıma Hint fakiri gelecekti. Haklıydı! Amerika’da yeni bir yaşam için yola çıkmıştım. Acı acı gülümsediğimi hatırlıyorum.

***

Ertesi gün niyetim Çin hamamına gitmekti. Kahvaltıdan sonra bana verilen adrese gitmek için dışarı çıkmak istedim.Yağmur çiselemeye başladığı için lobide oturup yeşil çay içerek vakit öldürmek istedim. Yağmur ve rüzgârın temposu aniden arttı. Çok geçmeden inanılmaz bir yağmur ve şiddetli bir rüzgâr Hong Kong’u sarsmaya başladı. Rüzgâr, fırtınaya dönüştü. Öylesine şiddetli esiyordu ki otel sallanır gibiydi. Dışarıda tek bir insan yoktu! Otelin dört bir fasadı camla kaplıydı. Fırtınanın şiddetine dayanamayarak camların kırılacağı korkusuna kapıldım. Aniden uzakta kapkara bir hortum belirdi. Döne döne hızla otele doğru yaklaşıyordu. Çay servisi yapan garson korkumu anlamıştı. Gülümsedi: “Sör! Tayfun yeni başladı. Daha da şiddetlenecek. Korkmayınız. Otelimiz çok sağlam.”

Rehber haklıydı. Böyle bir havada otelden dışarı çıkmak imkânsızdı. Hong Kong’da yaşam durmuştu. Tayfun iki gün sürdü. Üçüncü gün yağmur kesti. Boğucu bir sıcaklık ortalığı doldurdu.

Hong Kong’da iki türlü hamam veya spa merkezi vardı: Birincisi, geleneksel Çin hamamı diğeri de lüks otellerin bünyesinde hizmet veren Spa merkezleriydi. Ben daha çok geleneksel hamamı merak ediyordum. Hamam zevki ta çocukluk yıllarıma kadar gider. Iğdır’ın ilk hamamı unvanına sahip Asri Hamama abilerimle gitmeye bayılıyordum. İstanbul’da Çağaloğlu Hamamına fırsat buldukça gitmeye can atardım. Paris’te Yahudilerin yoğun oturduğu Marais (mare) semtinde müdavimi olduğum çok güzel bir hamam vardı. Hong Kong’a gelince hamam zevkim canlandı. Okuduğum rehber kitaplarında geleneksel Çin hamamının farklı bir tecrübe olduğu yazılıydı.

En kaliteli geleneksel hamamın adresi elimdeydi. Taksici beni hamamın önünde indirdi.  Bir merdiveni aşağıya doğru adımlayınca görkemli bir karşılama beni bekliyordu. Güzel kızlar hemen etrafımı sardılar. Koltuğa oturup rahat etmem sağlandı. Yeşil çayı içerken hamamın sunduğu hizmetleri özetleyen İngilizce bir menüyü elime tutuşturdular.

Önüme gelen bütün maddeleri işaretledim. Menüyü elimden alan kız bütün opsiyonları işaretlediğimi görünce hoş bir kahkaha attı:

“Anlıyorum! Her şeyi merak ediyorsunuz değil mi?”

Tereddütsüz bir şekilde “Evet!” dedim.

Bir odaya davet edildim. İki bayan beni soyup üzerime peştamal tarzı bir şey taktılar. Yüksek ökçeli takunyayı kendi elleriyle ayağıma geçirdikten sonra elimden tutup sauna bölümüne götürdüler. Her taraf mumla aydınlatılıyordu. Derinden gelen ve duvarlarda yankılanan bir Çin müziği, mumların titrek ışığına eşlik ediyordu. Feng Shui disipliniyle döşenmiş iç dekor insanın ruhunda derin bir huzur duygusu yaratıyordu.

Özel bir bölmeye alındım. Kızlardan birisi şarkı söyleyerek beni bir güzel yıkadı. Başka bir kızla yer değiştirdiler. İkinci kızın elinde bambu kamışının uçları ince ince kesilerek yapılmış süpürgeye benzer bir deste vardı. Kız, bambu süpürgesini şarkı söyleyerek sırt ve bacaklarıma vurdu. Derin bir huzur ve rahatlama içimi doldurdu.

Dinlenmem için beni özel bir odaya alıp yeşil çay ikram ettiler. Uzandığım şezlong tarzı koltukta uykuya dalar gibiydim. Bu kez başka bir genç kız gülerek içeri girdi. Elimden tutup başka bir bölmeye götürdü. Uzun uzun manikür ve pedikür yaptılar. Hatta bir nasırımı tedavi etmesi için geleneksel tıp eğitimi almış bir doktor getirdiler.

Doktor, küçük cerrahi müdahaleden sonra her gün kullanmam için bir pomat verdi. Çin’in geleneksel bitkileriyle yapılmış pomat gerçekten çok etkili olmuştu. Fransa’da büyük boy iskarpin ayakkabı bulamadığımdan hep dar ve parmaklarımı vuran ayakkabılar giymek zorunda kalıyordum. Bu yüzden parmak kenarlarımda nasır oluşmuştu.

Yüz maskesi uygulaması ve yüz kıllarının temizlenmesi tamamlandıktan sonra güzel kokulu yağlarla vücuduma masaj yapıldı. 150 dolarımı alıp el sallayarak beni yolcu ettiler. Bugün bile o günkü deneyimim hoş bir anı olarak arada bir zihnimi yoklar.

*** 

Paris’te çalıştığım şirket yarı özel yarı kamu kuruluşuydu.Her yıl Eylül ayında şirketin genel toplantısı yapılıyor, görev atamaları belirleniyordu. Bu toplantılarda sendikalar ciddi bir pazarlık gücüne sahiptiler. 7 yıla yakındır şirkette Bilişim Bölüm Başkanı olarak görev yapıyordum. Fransa Hükumeti tarafından özel bir başarı belgesiyle ödüllendirilmiş, ayrıca bilişim sektöründe yayın yapan gazetelerde çalışmalarıma yer veriyor, benden övgüyle bahsediyorlardı. Çalışkandım. Yaratıcıydım. Beklentim daha üst bir göreve atanmaktı. Ancak Eylül ayı toplantılarına ırkçılık damgasını vuruyor, üst bir göreve atanmam engelleniyordu.

Eylül ayı sonuydu. Toplantılar tamamlanmış ama benim kariyer ve iş pozisyonumda bir değişiklik olmamıştı. Haksızlığa uğramanın vermiş olduğu bir hayal kırıklığı içindeydim.

Bir gün Genel Müdür Jean Degremont beni odasına davet etti. Uzun uzun tatilimizden, okuduğumuz kitaplardan falan konuştuk. Mösyö Degremont aniden ciddi bir tavır takındı: “Mösyü Hun! Üstün yeteneklerinin farkındayım. Ayrıca sana karşı ırkçı bir tavrın da olduğunu görüyorum. Bu ırkçı direnci kırmak çok zor… Yaptığım öneriler reddedildi. Açıkça söylüyorum: Bu ülkede yaşadığın sürece kolay kolay terfi alamayacaksın. Bunu bilmeni istedim! Çok üzgünüm!”

Mösyü Degremont’un yanından ayrıldıktan sonra beni derin ve huzursuz bir düşünce kapladı. Her ülkede gizli bir ırkçılık hüküm sürüyordu! Kızgındım.

Aynı akşam Montparnasse semtinde bir Café’de oturmuş espresso içiyordum. Düşünceli ve üzgündüm. Amerikalı bir arkadaşım vardı. O da aynı Café’de kız arkadaşıyla oturmuş sohbet ediyordu. Beni görünce yanıma geldi. Masasına davet etti. Dalgın ve üzgün göründüğümü söyledi. Ben de olup bitenleri anlattım. Amerikalı bayan ileri atıldı: “Niçin şansını Amerika’da denemek istemiyorsun. Amerika meritokrasiye (yeteneğe ve bireysel üstünlüğe) önem veren bir ülkedir. Rahat edersin!”

O akşam yaptığım sohbet sonucu Amerika’ya gitmeye karar verdim. İşte insan yaşamı Hint fakirinin öngördüğü şekilde sanki daha önceden belirlenmiş değişmez bir çizgide hareket eder gibidir.

İşimden istifa ettim. Eşyalarımı bir kamyona yükleyip Almanya’daki kız kardeşlerime gönderdim. Nisan 1992’de San Fransisco yakınlarındaki Berkeley (Börkli) şehrindeki bir dil okuluyla Amerika’daki yeni yaşantıma ilk adımı attım.

Aradan bunca yıl geçtikten sonra benimle dostça sohbet eden ve bana doğru yolu göstermekte tereddüt etmeyen Jean Degremont’u rahmetle anıyorum. O benim için bir Aristo, Molla Gürani ve Besso’ydu.

İKİNCİ BÖLÜM

Kürt dilleriyle dalga geçen zat-ı muhterem

MUHARREM İNCE’DEN İNCİLER…

Ünlü filozof Diyojen gibi gün ışığında elimde denizci feneriyle parti liderleri arasında gerçek bir Sosyal Demokrat veya Demokrat veya Liberal veya hümanist bir insan arıyorum. Memleket Partisi lideri Muharrem İnce, Kürtçe eğitim talebiyle ilgili şöyle buyurmuş: ”Pedagojiye uygunsa bilin ki üniter devlete de uygundur. Ama pedagojiye uygun değil bu!”

Sayın Yalovalı beyefendi,sayın fizik öğretmeni küçük demokrat! Ben de sizin için farklı bir ifade kullanacağım: “Eğer Muharrem İnce, sıradan insan olmak kriterine uygunsa, parti başkanı olmaya da uygundur. Ama zat-ı âliniz ne yazık ki sıradan insan olmaya bile uygun değilsiniz!”

Bay lider, iyi dinle! Baba tarafından Selanikli olmakla Atatürkçü olunmuyor. Kendinizi Mustafa Kemal Atatürk’ün doğal mirasçısı olarak görmek hastalığından vazgeçiniz! Mustafa Kemal, hatasıyla sevabıyla Türkiye Cumhuriyetini kuran bütün halkların atasıdır. Mustafa Kemal’in gölgesine sığınarak siyaset yapanların, kafasını kuma sokmuş deve kuşundan farkı yoktur. Irkçı kıçınız açıkta kalmış, haberiniz var mı?

Kürt dilleriyle ve ana dilde eğitim hakkıyla dalga geçen Muharrem İnce şöyle devam ediyor: “Fiziği, matematiği Kürtçe anlatalım demek ‘Ey Kürt kızı, delikanlısı, sen doktor ol ama İzmir’de görev yapma, Hakkari’de kal’ demektir”

Ah demagog beyefendi! Kendinle nasıl da çelişiyorsunuz değil mi? Hem Kürtçenin pedagojiye uygun olmadığını söylüyorsun hem de bu dille insanların eğitim görüp doktor olabileceğini ifade ediyor, hatta korkuyorsun.

Açıkça beyan ediyorum: Kürtçeyle eğitim yapıp doktor olunabileceğini bildiğiniz halde Kürtçeyle ana dilde eğitim hakkına‘Hayır!’ diyorsanız siz bir ırkçı ve şovensiniz! 1970’li yılların sol jargonunda sıkça kullanılan bir tabir vardı: “Sosyal faşist!” Eh, sizler de “Sosyal Demokrat faşist!” olarak Türk siyasi hayatındaki yerinizi aldınız. Türkiye’mize hayırlı olsun!

Unutma Bay İnce! Her Zaza ve her Kurmanç çocuğun eli sizin gibi ırkçıların yakasında olacaktır. Tarih sizi mahkûm edecektir ve tarihe “Kültürel çocuk katilleri” olarak geçeceksiniz.

Bazı siyasetçiler “Atatürk, bayrak, vatan, millet, üniter devlet, bölünmez vatan” kavramlarını durmadan tekrar ederek siyaset yapıyorlar. Kurmanç ve Zazaların kimseden yurttaşlık dersi almaya ihtiyacı yoktur. Kurtuluş Savaşında, Kore Savaşında, Kıbrıs Savaşında ve PKK terör örgütüne karşı verilen mücadelede binlerce Kurmanç ve Zaza şehit düştüler. Yukarıda bahsi geçen kavramları özellikle Kurmanç ve Zazaların yaşadığı illerde halkın gözünün içine bakarak ukala bir tavırla tekrarlamayı bir hakaret olarak değerlendiriyorum. Bana öyle geliyor ki bu kavramların arkasına sığınanlar bu tekrarları yaparak kendi eksikliklerini kapatma çabasındadırlar. Kendilerinin bir vatan, bayrak, millet, üniter devlet ve bölünmez vatan sorunu vardır. Allah yardımcıları olsun!

Toplam Sayfa Ziyareti: 403 - Bugünkü Ziyaret: 1

Mücahit Özden Hun Kitapları