DELİ SEFER’İN SAVUNMASI

Toplu Yazılar

DELİ SEFER’İN SAVUNMASI

Değerli okuyucular!

Iğdır’ın ilk romanını Faik Kubilay yazdı. Kitabın adı Küçük Köylüler idi. Kitap 1976 yılında Günce Yayınları tarafından yayımlandı. Faik Kubilay eğitimciydi. Tecirli köylü Cabbar Bey’in oğlu olan Faik Kubilay41 yıllık hizmetten sonra emekli oldu. İsmini saygıyla anıyor, hayatta ise sağlık ve mutluluklar diliyorum.

Küçük Köylüler kitabı 1970’li yılların Iğdır’ından bir kesit sunar. Kitabın en önemi kahramanı Sefer Şimşey yani Deli Sefer yani Nino Sefer’dir. Bu isim Iğdırlıların yabancısı değildir. Yıllar önce vefat etmesine rağmen ismi Iğdırlıların dilinden halen düşmez. Herkes O’nu deli varsayar, deli muamelesi gösterirdi. Aslında Deli Sefer’in yüreğinde, “Tanrı öldü! Tanrıyı biz öldürdük!” diye haykıran Nietzsche’nin (Niçe) isyanı vardı. İnsanlık tarihinin en büyük filozoflarından birisi olarak kabul edilen Nietzsche de delirerek ölmüştü.

Küçük Köylüler isimli romanda, Deli Sefer, sol görüşlü gençlerin ilgisine ve sevgisine mazhar olur. Gençler, şüphe çekmeyeceğini düşünerek yasak bildiri ve gazeteleri köylere Deli Sefer aracılığıyla ulaştırırlar. Bir gün solcu gençler yakalanır. Aralarında Deli Sefer de vardır. Mahkemeye çıkarılırlar.Bundan sonraki bölümü Faik Kubilay şöyle betimler: (Sayfa 291)

“Son olarak Sefer dinlenecekti. Dışarıdaki heyecan son kertesindeydi. Polisler dahil içeriyi görmeye ya da dinlemeye can atıyordu. Sefer, yerinden kalkarak çok ağır adımlarla sağa sola yalpalayarak, kürsüye çıktı. Arkadaşlarına, yargıca boş gözlerle baktı, sonra o gözlerini tavana dikerek uzun zaman bekledi. Deli olduğu zamanlar bile somurtkan, böyle kendinden geçmiş bir durumu görülmemişti! Beş tırnağını ensesine batırarak kaşıdı. Küçük Köylüler bunun anlamını yakından biliyorlardı. Sefer, arkadaşlarının ebelerine ya da kaynanalarına söz atınca hep boynunu kaşırdı!

“Adın ve soyadın?” diye sordu her zamanki gibi yargıç.

Sefer iki elini iki yanına açarak:

“Deli Sefer!” deyip boynunu büktü.

***

Değerli okuyucular! Faik Kubilay bundan sonrasını kendine özgü bir üslupla devam ettirir ve kitabını tamamlar. Ben de Deli Sefer’in savunmasını izninizle kendi üslubumla devam ettirmek istedim:

DELİ SEFER’İN SAVUNMASI BAŞLAR (Mücahit Özden Hun)

“Hakim Bey!  İşte huzurunuzdayım. İsmimi, yaşımı ve mesleğimi öğrendiniz. Hatta çekinmeden gerçek ismimin Deli Sefer olduğunu da beyan ettim. Ben açık yürekli birisiyim. Hiçbir zaman gizli saklı yanım olmadı. (Eliyle mahkeme salonundaki kalabalığı göstererek) Bunlar gibi içimde kin ve intikam duyguları da taşımıyorum. Özgür bir vatandaşım. Hiçbir etnik gruba da bağlı değilim. Doğup büyüdüğümArapkir köyünde Kürtler ve Azeriler birlikte yaşarlar. Onlar arasında taraf olmadım. Ben kendimim. Kimseye ait değilim. Biliyorum Hakim Bey! Koço isimli bir köylüm beni ihbar etmiş. Güya ben gençleri baştan çıkarıyor onlara zararlı fikirler aşılıyormuşum. Sosyalist dergileri ve gazeteleri dağıtıp propaganda yapıyormuşum. Devleti küçük düşürüyor, topluma fitnelik sokuyormuşum. Bu konular hakkında daha sonra konuşacağım. 

Hakim Bey! Önce çocukluğumdan bahsetmek isterim. Farklı bir ruh haline sahiptim. Mahallenin çocukları sapanla (kuşeten) kuşları vururken ben yaralı kuşları alıp tedavi ediyordum. Onlar köpekleri taşlarken ben cebimde taşıdığım ekmek parçalarını uzatıyordum. Sözü uzatmayayım Yargıç Bey! Ben diğer çocuklardan farklıydım.

Köyde okula ilk gittiğim günü hatırlıyorum. Öğretmen tahtaya harfleri yazarken ben de sınıfın bir köşesine sıkışıp kalmış küçük bir kurbağa yavrusunu cebime koymuş, onu okşuyordum. Teneffüs olunca arkın kenarına bırakacak, ailesiyle buluşmasını sağlayacaktım.

Tüm dikkatimi sevimli küçük kurbağaya vermiştim. Parmaklarımı sert derisinin üzerinde gezdiriyor, korkusunu yenmeye çalışıyordum. Öğretmen kara tahtaya alfabeyi yazıp bitirmiş, sınıfla birlikte harfleri yüksek sesle telaffuz ediyordu. Sıra arkadaşlarım bağırarak öğretmenin söylediklerini tekrar ederken ben küçük kurbağayla vakit geçiriyordum. Suratıma aniden bir tokat indi. Öğretmen derse ilgisiz olduğumu görmüş beni cezalandırmıştı. Sınıfta gülüşmeler oldu.

Onurum kırılmıştı. Eşyalarımı toplayıp sınıftan çıktım. Küçük kurbağayı arkın kenarına bıraktım. Eve gitmedim. Tarların uzağında bir ağacın dibine uzanıp ağladım. Uyuya kalmışım. Babam beni bulduğunda gece yarısını çoktan geçmişti. Soğuk almıştım. Günlerce ateşler içinde yattım.

Yeniden ayağa kalktığımda her şey bana farklı göründü. Evde oturmak ve insanlarla konuşmak bana eziyet veriyordu. Sokakları, tarlaları dolaşıyor, özgür bir şekilde doğayla iç içe yaşamayı arzuluyordum. İçimde insanlara ve onların kurduğu düzene karşı bir nefret vardı. Bazen eve dönmüyor, kuytu bir köşede veya terk edilmiş bir evde uyuyordum. 15 yaşıma gelince Iğdır şehir merkezine geldim. Dilenerek karnımı doyurdum. Konuşmam ve görünüşüm garip olmalıydı ki, etrafımdakiler bana hep deli muamelesi yaptılar. Çok geçmeden Deli Sefer olarak çağırdılar.

Hakim Bey! Geceleri kuytu köşelerde uyuyor, çoğu zaman aç karnına uykuya dalıyordum. Günlerim böyle geçti. Bir gün bir kahvehaneye yakın giderken gençlerden birisi önümü kesti. Saygılı ses tonunda konuştu:

“Sefer Bey, buyur gel bizimle bir çay iç!”

Genç adam bana Sefer Bey diye hitap etmişti!. Çok şaşırmıştım. Çekinerek iskemleye oturdum. Çayı içerken gençlerin konuşmalarına kulak verdim. Sanki bilmediğim bir dilde konuşuyorlardı. İçlerinden birisi elime para sıkıştırdı. Gönlüm huzurlu bir şekilde oradan ayrıldım. Birkaç gün sonra gençlerle tekrar karşılaştım. Masalarına oturdum. Çaylarınıiçtim. Gençlerden sakallı olanı elini omzuma koydu:

“Sefer Bey, bizler sosyalist gençleriz! Dünyayı değiştirmek, yoksuları zengin yapmak, açları tok yapmak, savaşları bitirmek barış getirmek istiyoruz. Bize yardım eder misin?”

Şaşkın halde onlara bakakaldım. Kafamı evet anlamında salladım. Elime bir tomar kağıt tutuşturdular:

“Bu kağıtları köye götürüp dağıtacaksın!”

Okumam yazmam yoktu.Kağıtta ne yazdığını bilmiyordum. Gençleri sevmiştim. Hatırlarını kırmadım. Her seferinde bana verdikleri kağıtları köylerde dağıttım. Bir gün polisler beni yakalayıp buraya getirdiler. Daha sonra öğrendim ki birisi beni ihbar etmişti. Benim anlatacaklarım bu kadar!Buyurun Hakim Bey!

Hakim önündeki kağıtları karıştırdı.

“Sosyalist propagandanın suç olduğunu bilmiyor musun? Seni hapse göndereceğim. Söylemek istediğin bir şey var mı?”

Deli Sefer, hapis kelimesini duyunca içi burkuldu. Artık sokaklarda özgür dolaşamayacaktı. Dört duvar arasında sıkışıp kalacaktı. Bu bir haksızlıktı! Yüzünü mahkeme salonundaki dinleyicilere çevirdi:

“Ey Iğdırlılar, Hakim Bey, beni gençlere yardım etmekle suçluyor. Görüyorum ki zararlı bir şey yaptığıma sizler de inanmış görünüyorsunuz. Hakim Bey’idinlerken kim olduğumu sorguladım. Ben artık sizin bildiğiniz Deli Sefer değilim. Ben o sosyalist gencin bana seslendiği gibi Sefer Bey’im.

Hakim Bey güzel konuşuyor ama inanın doğru tek söz söylememiştir. Uydurduğuyalanların içinde boğulup kaldım. Ben kimseye zarar vermedim. Eğer onlar her ‘deli’ lakaplı insanın yalan söyleyeceğine inanıyorlarsa, diyeceğim yok. Ben bir hatip değilim. Güzel konuşmasını beceremem ama bugün yaşadığım haksızlık yüzünden içime bir ışık doğdu. 55 yaşındayım. Bunca yıldır çektiğim acıların hesabını sormak için sanki bilinmeyen bir sırla dilim açıldı. Bakın ne kadar rahat konuşuyorum.

Ey Iğdırlılar! Ben size bütün hakikati söyleyeceğim ve sizlerle yüzleşeceğim. Ama ben Hakim Bey gibi parlak ve gösterişli sözlerle bezenmiş bir nutuk söyleyecek durumda değilim. Dilimin döndüğü kadarıyla konuşacağım ama şuna inanın ki sözlerimde yalan olmayacak. Buna ihtiyacım da yok. Bir şeyler kaybedeceğini düşünenler yalan söyler. Benim üzerimde gördüğünüz elbiseden başka bir şeyim yok!  Bu yüzden kimse benim doğrudan başka bir şey söyleyeceğimi sanmasın.

Az önce gençler tek tek sorguya çekildiler. Cesur bir şekilde düşündüklerini beyan ettiler. Siz de takdir edersiniz ki benim yaşımdaki bir adama gençler gibi süslü cümleleryakışmaz.

Sizden şunu dileyeceğim: Kendimi savunurken öteden beri alışık olduğum gibi konuştuğumu, sokaklarda nasıl konuşursam burada da öyle konuştuğumu görürseniz şaşırmayınız, o yüzden de sözümü kesmeyiniz. Çünkü ben 55 yaşımı aştığım halde ilk defa olarak yargıç huzurunda bulunuyorum. Mahkemeye ve konuşulanlara yabancıyım. Bunun için yıllardır alışık olduğum gibi konuşmama lütfen müsaade ediniz. Bu dileğimi yersiz bulmayacağınızı umarım. Söyleyiş tarzım iyi veya kötü olmuş, bundan ne çıkar? Siz yalnız benim doğru söyleyip söylemediğime bakınız, asıl buna önem veriniz.

Ey Iğdırlılar! Önce bana yönelmiş olan daha eski suçlamalara ve beni çeşitli konularda eskiden beri suçlayanlara cevap vermek isterim, bundan sonra daha yeni konuları ele alacağım.Çünkü,ey Iğdırlılar, yıllardan beri haksız yere beni size karşı suçlayıp duran birçok kimseler oldu. Koço isimli bir köylü beni ihbar etmiş, gençleri baştan çıkardığımı söylemiş. Ama ben dahaçok Bayram gibilerinden korkarım.

Evet, ey Iğdırlılar, Bayram ve arkadaşları daha tehlikelidirler. Çünkü bunlar birçoğunuzu benim hakkımda yalanlarla kandırdılar. Beni sizlere, güya göklerde olup bitenlerle uğraşan, yerin altında neler geçtiğini bilen, insanlara uğursuzluk getiren bir şeytan olarak tanıttılar. Bu yüzden beni her gördüğünüz yerde taşladınız, acı sözlerinizle lanetlediniz. Bir parça kuru ekmeğe muhtaç ettiniz.

(Deli Sefer kalabalığa döner, Bayram’a eli ile işaret eder) Hatırlıyor musun Bayram! Kıbrıs Barış Harekâtı’nın yapıldığı günlerdi. İnsanlar gönüllü asker olmak için öbek öbek Askerlik Şubesinin önünde sıraya girmişlerdi. Sen de onların arasındaydın. Ben yırtık ayakkabılarımı sürüyerek yanınızdan geçerken bana uzaktan seslendin:

“Deli Sefer! Gel sen de yazıl! Rumları öldürmeye gidiyoruz. Kafalarını keseceğiz. Avratlarına el koyacağız. Sana da güzel bir avrat buluruz.”

Ben o zaman nasıl cevap verdim? Hatırlıyor musun Bayram o gün verdiğim cevabı:

“Bayram, her savaş bir katliamdır. Savaşa ancak aptallar sevinir. Bakarsın Rumlar senin bir yerini keser! Bak ne oldu? Savaşta yaralandın, bacağın kesildi. Adın Topal Bayram oldu. Şimdi sana burada herkesin huzurunda soruyorum: Tekrar savaş naraları atıldığı zaman sıraya girip ismini yazdırmak ister misin?”

“Hayır!” anlamında başını salladığını görüyorum. Ama o yıllar beni vatan haini ilan ettiniz. Küçük çocuklar bile bana taş atarak “Hain!” diye bağırdılar. Köşe bucak saklanmak zorunda kaldım. Siz kahraman, ben haindim. Bunca yıl geçti aradan. Söyler misin kimin kahraman kimin hain olduğunu bilmenin şu an bir değeri var mıdır?

Deli Sefer kalabalığın içine baktı. Gözü Hacı Ekber’e ilişti. Eliyle Hacı Ekber’i işaret ederek konuşmasına devam etti: “En çok da Hacı Ekber gibi olanlardan korkarım. Bir gün caminin önünden geçerken yerden kaptığı parke taşını bana fırlattı. ‘Uğursuz deli! Camiyi haram edeceksin,” diye bağırdı. Onlar benim gibi özgür insanların tanrılara inanmayacağını sanıyorlar.Ey Iğdırlılar size soruyorum, yeri-göğü, her türlü canlıyı ve bitkiyi yaratan Tanrı’nın bu nimetlerine ben mi saygılıyım yoksa her gördüğü hayvanı öldürmekten başka bir şey düşünmeyen Hacı Ekber mi? Din, bir masal gibi beyinlerine ve yüreklerine girmiş, hipnoz olmuşlar gibi benliklerini sarmıştır. Ben özgür bir insan olarak kendimi dinime kendim karar veriyorum, yanlışlardan sakınıp doğrunun peşinden koşuyorum.

Ey Iğdırlılar, artık savunmama başlayabilirim. Yıllardan beri kafanızda kökleşmiş olan bir suçlamayı kısa bir zamanda söküp atmaya çalışmalıyım. Eğer hakkımda ve hakkınızda hayırlı ise, bunu başarmayı ve kendimi temize çıkarmayı temenni ederim. Ama bunun kolay bir iş olmadığını da iyice biliyorum. Her ne ise, bunu Tanrının buyruğuna bırakalım. Bana düşen vazife, kanunun emrine göre kendimi savunmaktır

Baştan başlayarak, benim kötülenmeme çalışan Koço’nun bu davayı aleyhime açmaya cesaretlendiren suçlamanın ne olduğunu araştıralım. Bir defa, bana iftira edenler bakalım ne diyorlar. Beni dava ettiklerini farz ederek bunların suçlamalarını şöyle kısaca bir toparlayacağım:

“Deli Sefer kötü bir insandır: yeraltında, gökyüzünde olup bitenlere karışıyor, eğriyi doğru diye gösteriyor, bunları başkalarına da öğretiyor. Gençlerin zihnine zehirli fikirler yerleştiriyor.”

Suçlamanın aşağı yukarı özü budur. Burada bulunanların çoğu bunun yalan olduğuna şahittir. Benim para ile örgüt dergileri ve bildirileri dağıttığım iddia ediliyor. Bunlar yalandır. Taşlarla ‘Deli Sefer’ diye beni kovalayanlar, unutmasınlar kiyüreği dışlanma duygusu ve acıyla dolu bir insanın kalbini para değil güzel söz kazanır. Bu gençler beni, “Sefer Bey” diye onurlandırıp çay ikram ettiler. Güzel söz ve karşılıksız sevgi ile hürmette kusur etmediler. Bütün bu yapılanların hatırı için gazeteleri ve bildirileri dağıttım. Okuma yazmam yoktur. Dağıttığım kağıtlarda ne yazıldığını bilmiyorum. Ama bu gençlerin samimiyeti ve dostluğu için cezaevine seve seve giderim. Hatta onlar için idam sehpasında sallanmak da benim için bir onurdur. Artık ayrılmak zamanı geldi, yolumuza gidelim: ben ölmeye, siz yaşamaya. Hangisi daha iyi? Bunu Tanrı’dan başka kimse bilemez.

Toplam Sayfa Ziyareti: 331 - Bugünkü Ziyaret: 1

Mücahit Özden Hun Kitapları