Araştırmacı Mücahit Hun: “Iğdır Sevdası”nın arkasında yatan Serhat bölgesi ve Kafkasya tarihi (1)

Basında Mücahit Özden Hun Haber

Faik Bulut Independent Türkçe için yazdı

Faik Bulut Araştırmacı gazeteci, yazar Pazar 20 Şubat 2022 5:50

Kolaj: Independent Türkçe

1958 Iğdır doğumlu Mücahit Özden Hun, genç kuşak yazarlardan. İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik Fakültesi mezunudur. İletişim ve bilişim yöneticisi olarak birçok yerli ve yabancı (Belçika, Fransa gibi) firmada çalıştı.

Sorbonne ve Paris XI Üniversitelerinde Elektrik Mühendisliği Eşdeğerlilik ve Ekonomi Politik sertifika programlarını tamamladı. Fransız Hükümeti “Özel Misyon” ödülünü aldı.

ABD’de Pennsylvania Üniversitesi’ne bağlı Wharton Business School İşletme (MBA-Finance) mastırını aldı. Almanya Freiburg Üniversitesi’nde iki yıllık doktora ve ekonomi programını takip etti.

Çeşitli şirketlere danışmanlık yaptı. Ekonomi doktorasını Kırgızistan Bişkek Üniversitesi’nde tamamladı. Farklı kuruluşlarda İngilizce editör/çevirmen olarak çalıştı. Türk-Amerikan Derneği’nde eğitmenlik görevini üstlendi. 

10 kadar dil bilen Mücahit Hun, 26 kitap yazdı. Eserlerinin çoğu Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan, Iğdır, Kars, Ağrı ve İran sınır bölgelerindeki (savaş, etnik çatışma, isyan, katliam, göç, tehcir, sürgün, hasret, aşk-sevda gibi) olaylarla ilgilidir. 
 

Araştırmacı yazar Mücahit Özden Hun.JPG
Araştırmacı yazar Mücahit Özden Hun

Mücahit Hun’un, “Aras Aras” isimli kitabının arka kapağında şunları okuyoruz:

Yirminci yüzyıl başlarken, Trans-Kafkasya; Azeri, Ermeni, Gürcü, Kürt ve daha nicesiyle farklı dinlerin yaşandığı, farklı dillerin konuşulduğu bir bölgeydi. Aras ve Kura nehirlerinin gizemiyle, iç içe dokunmuş rengârenk bir Tebriz halısı gibi görkemli ve gösterişliydi. 

Ancak birden bire her şey değişti. Sanki Prometheus’un tanrılardan çaldığı ateş, eşi benzeri olmayan bu güzelliğin orta yerine düşmüştü. Bin bir emekle örülmüş etnik ve siyasi dengeler altüst oldu. 

Bir yandan son nefesini veren Osmanlı, Rus ve İran imparatorlukları, diğer yandan Fransız Devrimi ile doğan, halkların etnik duygularını şeytani bir marifetle baştan çıkartan ulus-devlet ülküsü ve nihayet sosyalizmin doğum sancıları.

Kendi devletlerini kurma telaşına düşen etnik milliyetçilerin yüreklerinde taşıdığı coşkulu heyecan. Mantığın yok olduğu hezeyan sarmalı içinde boğulup kalan masum aşklar, sıradan insanların yaşam mücadelesi…

 

Yazarın  kurgu- romanın kapağı.jpg
Yazarın kurgu romanı “Ararat Ararat: Cemşid”in kapağı

İkinci baskısını yapan “Ararat Ararat: Cemşid” isimli (buradaki Ararat, kitaptaki hayali kahramanın adıdır) kurgu-belgesel romanın arka kapağındaki şu cümle hayli çarpıcıdır:

Kürdistan… Kiminin zihninde tiksinme, korku, ilkellik, ihanet, boş hayal ve gereksiz inat… Kiminin yüreğinde kök, tarih, ata, intikam, direniş, kimlik ve sahipsiz yurt…

Kürt insanı… Yüzyılların kendisine devrettiği dev mirasın yükü altında zorlukla nefes alıyor. Rüyalar bile paramparça. Huzur, mutluluk ve sevgi hâlâ çok uzak… Yüreklerde yeşeren tek duygu isyan…

İdealizm, temiz ruh, fedakârlık, cesaret, ekonomik rant, siyasi ihtiras, ihanet, intikam, döneklik, korkaklık, duygu sömürüsü; hepsi iç içe girmiş, kördüğüm olmuş. Ne kördüğümü çözecek Büyük İskender var, ne de demokrasi için dimdik duracak Zaloğlu Rüstem…

Ve Ararat (romandaki hayali kahraman) gökyüzüne yalvardı: Ey ulu Tanrım!.. Yıkatsan kutsal suyunla ve dindirsen artık bu yüzyıllık acıyı ve kanı…

 

Ağrı dolaylarındaki bir sevda masalını anlatan kurgu romanı. .jpg
Ağrı dolaylarındaki bir sevda masalını anlatan romanı “Benim Adım Gurci”

Ağrı Dağı yöresindeki bir aşk masalını işleyen “Benim Adım Gurci” başlıklı romanın arka kapağında ise aşiret töresini görürüz:

Kürtçe eşîr yani aşiret, kabile ya da oymak… Kural değişmez. İnsanlar liderin etrafında kümelenir, kan bağıyla birbirine örülür. Bir bütün olarak doğanın ve sosyal yaşamın zorluklarına göğüs gerer…

Aşiret; canlı ve hareketli sosyal bir bütünlüktür. Başlarından geçen önemli olaylar, sözel olarak kuşaktan kuşağa özel olarak anlatılır. Destanlaşır. Aşiret kimliğine güç ve anlam katar. 

Roman kahramanı doksan yaşındaki kadın, en çok güzel ve yiğit insanların aramızdan gitmesine üzülüyordu:

‘Bir güzelliği, ancak başka güzellik yok edebilir. Geçmişimi hiç unutmadım. Hep onunla yaşadım, çünkü onu unutturacak bir güzellik henüz ortaya çıkmadı…’

 

Iğdır'da anlatılan masallar derlemesi.jpg
Iğdır’da anlatılan masallar derlemesi

Ağrı, Iğdır, Kars, Ardahan dışındaki farklı illerde yaşayan Kürtler ile Türkler, Kafkas-ötesi olaylardan yeterince haberdar değillerdir.

Çoğu zaman gerçekdışı bazı resmi ile tahrif edilmiş ezber bilgilerle yetinmişlerdir. Çünkü Kars-Ardahan vilayetleri, 1877-1878 ile 1917 senelerinde yaklaşık 40 yıl Rusya yönetiminde kaldı.

Iğdır ise, 1828-1917 yılları arasında Çarlık denetiminde, 1747-1828 döneminde Revan Hanlığı sınırları içindeydi. Bir anlamda 170 sene boyunca Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı değildi.

Dolayısıyla Iğdır, Kars ve Ardahan’dan farklı olarak kendine has bir sosyal doku geliştirmiş; daha sonra sınırlarına eklendiği Türkiye Cumhuriyeti’ne yabancılık duygusu çekmişti. 
 

Eski Iğdır'dan bir görünüm-Arşiv-Mücahit Hun_.jpg
Eski Iğdır’dan bir görünüm / Fotoğraf: Mücahit Hun Arşivi

Yöre aydını Mücahit Hun’la yapılan söyleşinin önemi bundandır. Birlikte bakalım:


– Eski CHP Genel Sekreteri, politikacı ve gazeteci-yazar Tarhan Erdem, 2000’lerin başındaki bir sohbetimizde rahmetli babanız Mecit Hun’dan övgüyle bahsetmişti. Iğdır’ın CHP’li simalarından olan babanız, aynı zamanda yerel gazete çıkaran etkin bir siyasi şahsiyet ve tanınmış toplumsal önder idi. Okuyucunun tanıyabilmesi açısından aşiretiniz ve ailenizden bahseder misiniz?

Babam Mecit Hun, 1925 yılının Mayıs ayında Ağrı Dağı’nda yayla yerinde dünyaya gelmiş. Babası, Gêloî aşireti lideri Ahmed Şemo (Ehmedê Şemo); annesi Ali Mirze Bey’in kızı Fatma Hanım’dır. Üvey annesi Zeyno (Zeynep) Hanım’dan dünyaya gelen tek kız çocuğuyla birlikte sekiz çocuklu bir aileye mensuptur. 

Kısaca Gêloî aşiretinden bahsetmek isterim: Celalî aşireti, üç ana kola ayrılır: Xelkî, Sakî ve Birxkî (Hesesorî). Gêloî, Xelkî aşiretinin bir alt koludur.
 

Geloî aşireti mensubu aileler arasında uzun süren bir husumeti sonlandırmak için düzenlenmiş bir organizasyon. Özgün kadın kıyafetleri aşiretin .jpg

Geloî aşireti mensubu aileler arasında uzun süren bir husumeti sonlandırmak için düzenlenmiş bir organizasyon. Özgün kadın kıyafetleri aşiretin mensupları

Son yıllarda yaptığımız araştırmalara göre Gêloîler, 300 yıl önce, Hakkâri bölgesindeki Pinyanişî aşiretinden koparak önce İran Kürdistan’ına oradan da Sürmeli Ovası’na (Iğdır ve çevresine) gelerek yerleşmişler. Zamanla kendilerini Celalî aşiretinin bir parçası olarak görmüşler.

Mecit Hun’un ailesinin yerleşik olduğu Adetli köyü, Ağrı Dağı İsyanı nedeniyle yasak bölge içine alınınca, reisimiz (dedemiz) Ahmed Şemo, Iğdır Baharlı Mahallesi’ne yerleşir (1930).
 

Hun ailesinin büyüğü Ahmedê Şemo.jpg
Hun ailesinin büyüğü Ahmed Şemo (Ehmedê Şemo)

Babam, 1932 yılında ilkokuluna başlar. 1940’ta Iğdır Ortaokulu’nu bitirip Erzurum Lisesi’ne devam eder. O yıllar babası Ahmed Şemo ile MAH (Milli Emniyet Hizmeti yani bugünkü Milli Emniyet Teşkilatı-MİT) Müfettişi Hüsnü Bingöl arasında bir çekişme vardır.

Mecit Hun, Ankara Hukuk Fakültesi’ne başvurur. Ancak Iğdır’dan telgrafla gelen sabıka kaydında şöyle yazar:

Mecit Hun, Kürtçü bir ailenin çocuğudur. Fakülteye kabulü uygun değildir!
 

Mecit Hun ve ailesi.jpg
Mecit Hun ve ailesi

Burada okuyucularım için bir parantez açmak isterim: Ağrı Dağı İsyanı‘nın gizli öncülerinden (yazışmalardan sorumlu) Gêloî aşireti mensubu Numan Efendi, 1930 yılının sonbaharında Iğdır’da öldürülür. Halk arasında Numan Efendi’nin katilinin çete lideri Azeri İshak Bey olduğu yönünde bir kanı vardır.

Sonuçta dönemin öne çıkan iki Kürt lideri Ahmed Şemo ve Kerem Güneş; Suveren köyünden bir dayı ve yeğene para, silah ve at vererek İshak Bey’i, Ağrı şehir merkezinde öldürtürler.

Katil yakalanır, her şeyi itiraf eder. Ahmed Şemo ve Kerem Güneş, tutuklanıp Erzurum Cezaevi’nde bir hücreye atılırlar. Sonrasında idamla yargılanırlar. Hâkime rüşvet verince, bir yıl sonra beraat edip Iğdır’a geri dönerler.

Tam da o sırada (1932 Sonbaharında) Kars’ta Süvari Binbaşı rütbesiyle askeri istihbaratta görevli Hüsnü Bingöl görevinden istifa eder, sivil olarak Doğu Anadolu Bölgesi MAH Başkanı sıfatıyla Iğdır’a yerleşir. Hüsnü Bingöl’ün Iğdır’a geldiği sırada, Ahmed Şemo ve Kerem Güneş serbest kalmışlardır.

Binbaşı Bingöl, vefatına kadar bu iki ailenin fertleriyle arasına mesafe koyar ve fırsat buldukça onları sindirmeye çalışır. İlk olarak Ahmed Şemo’yu karşısına alır.

Bir bahane bulup dedem Ahmed Şemo hakkında Doğubayazıt’ta dava açtırır. Dedem, sık sık faytonla Iğdır’dan Doğubayazıt’a Çille Geçidi olarak bilinen zahmetli yolu defalarca aşarak mahkemeye gider gelir. Yine böyle bir yolculuk sırasında rahatsızlanır, 1944 yılının ilkbaharında vefat eder.

Kerem Güneş daha önce vefat ettiği için Hüsnü Bingöl, bu kez de onun kardeşi Naci Güneş’i karşısına alır, casusluk (!) suçlamasıyla yakalar, yargılanması için Erzurum’a gönderir. Burada 3 yıl hapis yatan N. Güneş, 1950’de DP’nin iktidara geçmesiyle serbest kalarak Iğdır’a geri gelir. 

Hüsnü Bingöl; Ahmed Şemo ve Güneş Ailesi dışındaki tüm Kürt aşiretleriyle yakın dostluk ilişkisi kurar, karşı-casusluk şebekesinde bu kesimlerden yararlanır.

Yukarıda bahsedildiği üzere Hüsnü Bingöl’ün gönderdiği telgraf nedeniyle Mecit Hun, Hukuk Fakültesi’ne kaydını yaptıramadan Iğdır’a döner. İlçedeki ortaokulda yedek öğretmen olarak görev yapar. Babasının vefatından sonra da askere gider. 
 

Mecit Hun, Ankara Polatlı'da askerlik yaparken Cumhurbaşkanı  İsmet İnönü'nün iki  oğluna Pembe Köşk'te  matematik dersi verdi.  .jpg

Mecit Hun, Ankara Polatlı’da askerlik yaparken Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün iki oğluna Pembe Köşk’te matematik dersi verdi

Mecit Hun, Polatlı’da Topçu Süvari olarak askerliğini ifa ederken, zamanın Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Polatlı’yı ziyaret eder. O münasebetle iki oğluna (Merhum Erdal ve Ömer İnönü) matematik dersi verecek birisini arar.

Erzurum Lisesi birincisi olduğu öğrenilen Mecit Hun, bu işle görevlendirilir. Böylece kendisi, sık sık Pembe Köşk’e gidip iki kardeşe matematik dersi verir. 

Babam, Iğdır’ın ilk gazetesini çıkaran Kars Azerilerinden Cengiz Ekinci (daha sonra milletvekili) ile dostluğu sayesinde siyaset ve gazeteciliğe ilgi duyar.

Ekim 1952’de Dil gazetesini teksirde yayımlar. Eşzamanlı olarak Fırıldak ismiyle yörenin ilk ve son mizah gazetesini çıkarır. 16 Şubat 1953 tarihinde Cezmi Öztekin’le beraber, pedal sistemiyle Şarkın Dili gazetesini Iğdır ve Ağrı’da, 30 Temmuz 1954 tarihinde de Pamukova gazetesini Iğdır’da yayımlar.

Pamukova, içerik bakımından Doğu ve Güneydoğu’nun ilk ciddi entelektüel polemik gazetesidir. O yıllarda Sosyal Demokrasi düşüncesinin temeli olan “Hukuk Devleti” kavramını ilk kez Mecit Hun kullanır.

Burada bir not düşmek isterim: Cumhurbaşkanı Celal Bayar, 1959’da Kürt Raporu hazırlatır. Bu raporda isimleri sıralanan 37 “Kürtçü” liderden birisi de Mecit Hun’dur. Raporda Mecit Hun ile ilgili olarak şöyle bir ifade yer alır: 

MECİT HUN, Geloi oymağı reisi AHMET ŞEMO’nun oğludur, müfrit Kürtçü olup ‘Dil’ gazetesinin sahibidir.
 

Kolikent köyünde Geloî aşireti ileri gelene merhum Hacı Kerem Avcı ile.JPG
Kolikent köyünde Geloî aşireti ileri geleni merhum Hacı Kerem Avcı ile birlikte

Hun’un daha sonra çıkardığı üç gazete raporda anılmadığına göre, Celal Bayar’ın Kürt Raporundaki “Mecit Hun” maddesi 1952 yılında hazırlanmış, o haliyle kalmıştır.

1952 yılında Hüsnü Bingöl Iğdır’da görevinin başındadır. Bu türden raporları hazırlamak tamamen Hüsnü Bingöl’ün uhdesindedir. Anlaşıldığı üzere Hüsnü Bingöl, Ahmed Şemo’ya karşı olan tutumunu, oğlu Mecit Hun’a karşı da görevde olduğu sürece devam ettirmiştir.

Ekim 1950-Ocak 1953 tarihleri arasında Millet Partisi Iğdır İlçe Başkanı olan Hun, partisi hakkında kapatılma davası açılınca görevinden istifa eder. 25 Ekim 1954 tarihinde Demokrat Parti’ye girer fakat aktif üyeliği Aralık ayına kadar sürer. Parti yönetimiyle anlaşmazlığa düşüp ayrıldıktan sonra, “Bağımsız Demokratlar” çizgisinde siyasi mücadelesini devam ettirir.

1955 yılında yapılan Mahalli Seçimlerde, Fazıl Baykal ile birlikte bağımsız listeden seçime katılır, Belediye Başkan yardımcısı olarak görev yapar.

1958 yılında Musa Turan’ın (Merhum Hacı Cihangir Turan’ın amcası) İlçe Başkanı olduğu CHP’ye Başkan Yardımcısı olarak girer. 1959 yılı Ekim ayında CHP Iğdır İlçe Başkanı olur.
 

Ayaktakilar soldan sağa-Mecit Hun, Cihangir Turan, Aziz Güney. Oturanlar Cemalettin Güneş ve Sait Zor.jpg
(Ayaktakilar soldan sağa) Mecit Hun, Cihangir Turan, Aziz Güney. Oturanlar Cemalettin Güneş ve Sait Zor

Bu görevini 1980 yılına kadar aralıksız devam ettirir. Bu yıllarda Mecit Hun aynı zamanda Belediye Meclisi encümen azası olarak da hizmet vermektedir.

1977 Genel Seçimlerinde CHP’den Kars milletvekili aday adayı olan M. Hun, ön seçimde kaybeder.

1980 Askeri Darbesi birçok siyasetçi gibi Mecit Hun’un da siyasi kariyerini sekteye uğratır, sıkıntılı yılları başlar. Bu tarihten vefatına kadar geçen sürede kendisini siyaseti birinci elden yürütmekten çok, ona dışarıdan yön verme ve genel çerçeveyi çizmekle yükümlü hisseder. 

1990’lı yıllarda CHP’nin üzerindeki yasağın kalkmasıyla Iğdır CHP İl Başkanı sıfatıyla partiyi örgütleme sorumluluğunu üzerine alır, ancak CHP Genel Merkezi, oğlunun (Kars Milletvekili Atila Hun’un) parti değiştirmesine misilleme olarak Mecit Hun’u CHP İl Başkanlığından azleder. 

Mecit Hun, sadece mensubu olduğu Gêloî aşiretinin reisliğini değil, aynı zamanda Doğu Anadolu’da Kürt-Azeri-Terekeme ayrımı yapmadan önemli bir toplumsal kesimin önderliğini de üstlenmiştir. 

Bilmeyenler için yine bir not düşmek isterim: Güneydoğu’da aşiret reisliği babadan oğula geçer ve aşiret tarıma dayalıdır. Aşiret reisi, köyleri alıp satabilir.

Aşiret mensupları “maraba” olarak ağanın hizmetindedir. Doğu Anadolu’da böyle bir durum söz konusu değildir. Aşiretler, yarı göçerdir. Genellikle tarımla fazla ilgileri olmamıştır. Kimin reis olacağına aşiretin ileri gelenleri karar verir. 

Benzer durum Mecit Hun için de geçerlidir.  Babası 1944 İlkbaharında vefat eder. Kendisi, aynı yılın sonbaharında tekrar bir Hukuk Fakültesine başvurmayı planlamaktadır.

Aşiretin Kürtçe “rûspî” (aksakallı, âkil adam) denilen önde gelenleri toplantı yapar; Mecit Hun’dan aşiretin başına geçmesini isterler. Eğer aşiret liderliği babadan oğula geçiyor olsaydı, Mecit Hun’dan 4 yaş büyük olan abisi Hamit Hun’un aşiret reisi olması beklenirdi.

Mecit Hun, 1992 yılında Ankara’ya taşınır. 29 Ocak 1998 tarihinde vefatına kadar Ankara’da ikâmet eder. 
 

Hun ile eşi Şeval Hanım, kurdukları gezici kütüphane aracılığıyla dağıtım için kitapları hazırlıyorlar. .JPG
Mücahit Hun ile eşi Şeval Hanım, kurdukları gezici kütüphane aracılığıyla dağıtım için kitapları hazırlıyorlar

– 26 kitap yazmışsınız. Çoğu da Iğdır ve civarındaki (Doğubayazıt, Ağrı, Kağızman, Kars, Erivan, Bakü, Nahçıvan, İran sınır şehirleri) siyasi ve toplumsal meseleler üzerine. İlk çalışmanız üç ciltlik “Iğdır Sevdası” isimli olanıdır. Bu Iğdır sevdanız nedir, nereden kaynaklanmaktadır?

İlk ve ortaokulu Iğdır’da tamamladım. Komşularımız Terekeme ve Azeri, akrabalarımız da Kürt idiler. Yaz aylarında yaylaya giderdik. Mahalle arkadaşlarımla kaynaşmış, ruhlarımız bütünleşmişti. Kabataş Erkek Lisesi’ne yatılı öğrenci olarak gittiğimde Iğdır ve arkadaşlarım hep gözümde tüterdi. Bu geriye dönüş arzusu aslında “Iğdır Sevdası”nı farkında olmadan ilk o yıllarda yüreğime ve beynime yerleştirmişti. 

Yurt dışındaki mesleki çalışmalarımdan ötürü uzun yıllar anne ve babamdan uzak kalmıştım. Babam, 29 Ocak 1998’de Ankara’da vefat etti. 30 Ocak günü Iğdır’da toprağa verildiğinde, uçakla Almanya-Ankara-Kars güzergâhı üzerinden 31 Ocak’ta Iğdır’a vardığımda garip bir duyguyla ürperdim.

Babamı göremeden onu son yolculuğuna uğurlamak, şehrin değişen sokakları, çocukluk arkadaşlarımın dört bir yana savrulmaları, yeni yapılar, yok olan yeşillikler, para ve rant yarışına girmiş insanlar içimde geçmiş Iğdır’a dönük bir özlem ile sevdayı daha da güçlendirdi. 

Ankara’ya döndüğümde, babamın daktilosu masanın üzerinde duruyordu. Hatıralarını yazmaya koyulmuştu. 30 daktilo sayfası kadar yazısını tamamlanmış, bir sayfa da daktiloda yarım kalmıştı. İçim burkuldu.

O gün kendi kendime söz verdim: “İnşallah, bir gün babamın anılarını kitap olarak yayımlarım” dedim. Nihayet 2000 yılında böyle bir fırsat doğdu. 

Babam, hayatlarını sırayla kaleme almayı planladığı şahsiyetlerin bir listesini yapmıştı. 30 sayfalık anıları yayımlamak yerine, babamın isteğine uygun olarak, listedeki isimleri de kitaba dâhil etmeye karar verdim. İsmi listede olanların bir kısmı vefat etmiş, çoğu da Türkiye ve Avrupa’ya dağılmıştı. Bir dedektif disipliniyle iki yıl süren kovalamaca ve araştırmalardan sonra kitabı tamamladım. 

Hem onlarla hem de Iğdır ve havalisinde yaşanmış olayları anlayabilmek maksadıyla yaklaşık 1000 görüşme/röportaj yaptım. 

Bu arada farkında olmadan bir yandan babamın geçmişini (örneğin geçmişte gazete çıkardığını bilmiyordum) öğrendim. Diğer yandan Iğdır’ın yakın tarihi (Ağrı Dağı İsyanı, Hüsnü Bingöl Dönemi vb.) hakkında çok değerli bilgilere ulaşmıştım.

Sadece büyük bir “sevda” bir insana bu kadar zahmetli işi yaptırabilir. Bu düşünceyle kitabıma “IĞDIR SEVDASI” ismini vermeyi uygun gördüm.
 

Iğdırlı Kürt ve Azeri ileri gelenlerin portreleri ve bölgede geçmiş olayları içeren üç ciltlik kitabın birincisi. .jpg
Iğdırlı Kürt ve Azeri ileri gelenlerin portreleri ve bölgede geçmiş olayları içeren üç ciltlik kitabın birincisi

– Iğdır şehir merkezi ve yöresindeki hem Kürt hem de Azeri şahsiyetlerin portreleriyle toplumsal ilişkilerini anlatıyorsunuz. Kürt ve Azeri toplulukları arasında ortak noktalar olduğu gibi, zıtlaşmalar da bulunmakta. Bunların kaynağı ve sebebi nedir? 

Bu soruyu hakkıyla yanıtlamak için kısa da olsa Iğdır’ın tarihçesi hakkında bilgi vermek durumundayım. Çok daha öncesine gitmeden şu kadarını belirtmek isterim ki Iğdır (Sürmeli Ovası) 1829-1917 yılları arasında Çarlık Rusya’sının yönetiminde kalmıştır. Rus Devriminin gerçekleştiği 1917 yılına geldiğimizde bugünkü Iğdır ilini kapsayan bölgede dört kadim halk iç içe yaşıyorlardı:

a-Sünni Kürtler
b-Êzdî Kürtler
c-Şii inançlı Azeriler
d-Ermeniler

Çarlık Rusya’sı döneminde Osmanlı-Rus sınırı, bugün Suveren (eski adı Orgof) olarak bilinen köyün yakınından geçiyordu. Bu nedenle Iğdır ve civarı, Çarlık Rusya’sı için bir ön karakol niteliğindeydi. Doğal olarak, yukarıda saymış olduğum dört kadim halka ilaveten ciddi sayıda Rus askeriyle aileleri de Iğdır’da yerleşikti. 

1917 Rus Devrimi gerçekleştikten sonra Lenin cephedeki orduları geri çekince, Iğdır’daki Rus asker ve siviller Iğdır’ı terk eder. Geriye sadece dört kadim halk kalır.

22 Nisan 1918’de Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan’ı kapsayan Trans-Kafkasya Cumhuriyeti kurulur. Bu dönemde Iğdır bölgesi sakindir. Ruslar tamamen çekilmiştir. Geriye kalan dört kadim halk arasında henüz bir husumet belirtisi yoktur. 

Trans-Kafkasya Cumhuriyeti, 26 Mayıs 1918’de yıkılır, yerine Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan Cumhuriyetleri kurulur. Iğdır bölgesi 28 Mayıs 1918’de kurulan Ermenistan Cumhuriyeti’nin sınırları içinde kalır. 

Aradan bir yıl geçer. Bu süre zarfında da Iğdır bölgesinde herhangi bir husumet veya çatışma söz konusu değildir. Ermenistan Cumhuriyeti, Haziran 1919’da Genel Seçimlere gider. Müslüman ahali (Sünni Kürtler ve Azeriler) oy kullanmaz.

Bu durum, Ermenistan Cumhuriyeti’nin meşruluğuna gölge düşürür. Kurulan Ermeni Hükümeti, Müslüman ahaliyi Sürmeli (Iğdır ovası ve civarı) bölgesinden çıkarmak için harekete geçer.

Ağustos 1919’da Iğdır tarihinin en acı günleri başlar. Ermeni güçleri Kürtlerin yaşadığı Kucak köyüne saldırır, 300’den fazla ahaliyi katlederler. Daha sonra ovada kurulu olan Azeri ve Kürt köylerine saldırırlar. Hakmehmet, Oba, Küllük ve diğer Azeri köylerinde soykırım yaparlar.

Köyleri ovaya yerleşik olan Brukî ve Redkî aşiretleri de göç edip Osmanlıya sığınmak zorunda kalırlar. Redkî aşireti Muş’a; Brukî aşireti Van’a yerleşir.
Köyleri dağlık bölgede olan Kürt aşiretleri ve Tuzluca’daki Azeriler, Ermeni güçlerine karşı direnirler. Êzdî Kürtler Ermenilerle birlikte hareket edince,

Sürmeli ovasında bir iç savaş yaşanır. O dönemde Osmanlı toprağının hiçbir yerinde buna benzer bir iç savaş yaşanmamıştır. Rusya, Osmanlı, İngiltere gibi büyük devletlerin Iğdır bölgesinde hiçbir askeri yığınağı veya varlığı yoktur. 

Katliam korkusuyla Azeri ahalinin büyük kısmının İran Azerbaycan’ına kaçması olayı halk arasında “Kaça-Kaç/Kırxın/Vayi Vurum” (Kürtçe breve ha breve veya reva fıllan û bisilmanan) olarak bilinir. Ahali, acıya ve trajik olaylara göğüs gererek, İran Azerbaycan’ına sığınır ama orada da iyi karşılanmazlar. 

Bir kısım ahali ise Iğdır Melekli köyüne sığınır. Melekli’nin nüfusu kısa sürede 3000 kişiyi aşar. Ermeni güçleri köyü kuşatmaya alırlar. Köy ileri geleni Hacı Ali Ekber (Tufan) Bey, Osmanlıdan istediği yardımı göremeyince Doğu Bayazıt Sancağındaki Hamidiye Alaylarına başvurur.

Şeyh İbrahim Bey komutasındaki Hamidiye Alayı’nda görev yapan Bıro Heskî Tellî (İbrahim/Brahim Ağa) yanına aldığı süvari birliğiyle Melekli’yi kuşatmadan kurtarır, sivil ahalinin İran Azerbaycan’ına gitmesine yardımcı olur. 

Iğdır’daki iç savaş, Kasım 1920’de Müslüman ahali lehine sona erer. Iğdır, Büyük Millet Meclisi (BMM) sınırlarına dâhil olur. Bu kez Iğdır, Sovyet Ermenistan’ındaki Azeri köylerinden ve Sovyet rejiminden kaçan Azerbaycan’daki zengin Azeri ahaliden büyük bir göç alır.

Aras Nehri’ni bin bir zahmetle aşan Azeriler, Iğdır’a yerleşirler. Iğdır’daki kadim Azeriler kendilerini “Bu taylı” (bu geçede/bu tarafta yaşayan yerleşik ahali) olarak tanımlarken; Aras’ı geçip gelen Azerileri de “O taylı” (karşı geçeden/taraftan gelen göçmen kesim) olarak adlandırırlar. 

Hemen eklemeliyim ki; “Bu taylı” yani Iğdır bölgesine yerleşik kadim Azeriler ile Kürtler arasında “kirvelik” bağıyla oluşturulmuş bir dostluk vardı. Hatta yaylaya bile birlikte çıkarlardı.

Ekonomik anlamda da birbirlerini tamamlayıcı rol üstlenirlerdi. Azeriler, tarımla; Kürtler de hayvancılıkla uğraştıklarından ürün çeşitliliği anlamında iki kesim arasında değiş-tokuş olurdu.

Sürmeli ovasına yerleşik kadim Azeri ve Kürtler arasında bir husumet yokken, yeni gelen “O taylı” (Ermenistan, Azerbaycan tarafından gelen göçmenler) olarak bilinen, genelde varlıklı Azeriler Iğdır’daki sosyal dengeyi alt-üst ederler. “O taylı” Azeriler Turancılık düşüncesine ve Azeri milliyetçiliğine dört elle sarıldıklarından, Iğdır’da üçlü bir yapı ortaya çıkar. 

1950/54/57 Genel Seçimlerinde Bakü doğumlu Azeri Samet Ağaoğlu, DP’den Bakan olur. Bugün Ermenistan’da bir köy olan Çobankere doğumlu Abbas Çetin ile Şuşa doğumlu bacısı Tezer Taşkıran, O taylı (karşı taraftan gelen göçmen) olmalarından ötürü siyaset yöredeki siyaset erbabını etrafında toplarlar.

Böylece “Azerbaycan Diasporası” kavramı ortaya çıkar. Çok geçmeden Atatürk tarafından Türkiye’den çıkarılan Mehmet Emin Resulzade’nin Türkiye’ye geri dönmesiyle bu hareket dernekleşerek güç kazanır.

Kadim yerleşik Azeriler, “O taylı” (gurbetçi/göçmen) Azerilerin ekonomik ve siyasi olarak güçlenmesine direnirler ama liderleri Nurettin Kirman 1957’de öldürülünce, “O taylı” Azeriler Iğdır’da kontrolü ele geçirirler.

Bu durum aynı zamanda “Kürt-Azeri çatışması” olarak bilinen olayların başlangıcı anlamına gelir. Sağ-sol olaylarının yaşandığı 1970’li yıllarda “O taylı” ile “Bu taylı” Azeriler kaynaşırlar (daha doğrusu “Bu taylı” Azeriler, “O taylı yani göçmen Azeriler”in üstünlüğünü kabullenir ve onların içinde erirler). Böylece ortaya iki kutuplu yeni bir yapı çıkar. 

Maalesef Azeri-Kürt kutuplaşması, Iğdır’da halen etkinliğini ve varlığını devam ettirmektedir.

***Yazının ikinci bölümünde, tartışmalı “Iğdır Milli Cumhuriyeti” meselesi, Ermeni komiteciler ile Azeri-Kürt alaylarının çatışması ve Iğdır’ın yakın siyasi tarihi anlatılacaktır. 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The IndependentturkishHAKKINDA DAHA AYRINTILI:MÜCAHİT ÖZDEN HUNIĞDIR

https://www.indyturk.com/node/474486/t%C3%BCrki%CC%87yeden-sesler/ara%C5%9Ft%C4%B1rmac%C4%B1-m%C3%BCcahit-hun-i%C4%9Fd%C4%B1r-sevdas%C4%B1n%C4%B1n-arkas%C4%B1nda-yatan-serhat
Toplam Sayfa Ziyareti: 8 - Bugünkü Ziyaret: 1